61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Şizofreni ve Şizoaffektif Bozukluk Hastalarında Klozapine Geçişin Hastaneye Yatış Sayısı ve Hastanede Kalma Süresi ile İlişkisi: Retrospektif Bir Değerlendirme

Rabia Rakan, Evrim Özkorumak Karagüzel

Sayfa 186


Giriş: Şizofreni spektrum bozuklukları, bireyin yaşam kalitesini etkilerken toplum düzeyinde de önemli bir ekonomik ve sosyal yük oluşturmaktadırlar. Bu hastaların tedavisinde klozapin birçok yönden diğer antipsikotiklere kıyasla daha etkin bulunmuştur. Çalışmalar, klozapin kullanan hastaların daha az sayıda hastane yatışı olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı klozapine geçişin hastane yatış oranları ve hastanede kalma süreleriyle ilişkisini araştırmak ve klozapin tedavisine erken ve geç başlanmış olgular arasında klinik açıdan anlamlı bir fark olup olmadığını belirlemektir.
Yöntemler: Bu retrospektif çalışmada, 2015-2025 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği’nde şizofreni veya şizoaffektif bozukluk tanısıyla takip edilip klozapin kullanan 90 hastanın dosyaları incelenmiş, kriterleri karşılayan 42’si çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik verileri, klozapin başlangıç zamanları, bu zamandan önceki ve sonraki 3 yılda psikotik alevlenmeyle hastaneye yatış sayıları ve hastanede kalış süreleri anamnez kayıtlarından elde edilmiştir. Klozapine geçişle hastaneye yatış sıklıkları ve hastanede kalma süreleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Ayrıca hastalar klozapin başlangıç zamanlarına göre erken (? 9 yıl), orta (10-19 yıl) ve geç (? 20 yıl) şeklinde 3 gruba ayrılarak klozapin sonrası yatış sayıları ve süreleri karşılaştırılmıştır. KTÜ Tıp Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulundan (09.07.2025, 2025/206) etik kurul onayı alınmıştır. Sonuçlar: 42 katılımcıdan 37’si (%88,1) şizofreni, 5’i (%11,9) şizoaffektif bozuklukla takip edilmekteydi. Hastaların klozapin öncesi 3 yılda ortalama yatış sayıları 1,0±0,9 , sonrası 3 yılda ise 0,1±0,2 idi. Tüm grupta klozapin öncesi ve sonrası 3 yılda yatış sayısı ve hastanede kalma sürelerinde istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur (p < 0,001 p < 0,001). Erken, orta ve geç gruplarının tedavi sonrası 3 yıldaki yatış sayıları ve süreleri karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,452).
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, literatürle uyumlu şekilde klozapin tedavisinin yatış sayısı ve hastanede kalma süresini anlamlı düzeyde azalttığı saptanmıştır. Bulgular, klozapinin hastalık gidişatı ve ekonomik yük üzerinde olumlu etkilerini desteklerken hastalığın ileri evrelerde başlanmasının dahi klinik iyileşmeye katkı sağlayabileceğini ortaya koymaktadır. Sonuçların desteklenmesi için daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: klozapin, şizofreni, şizoaffektif bozukluk, hastaneye yatış sayısı


İkilemler İçinde İki Kuşak: Türkiye'de Yaşayan ve Yurtdışına Göç Eden Bireylerin Başa Çıkma Stilleri ve Psikolojik Dayanıklılıklarının Y ve Z Kuşakları Üzerinden Karşılaştırılması

Çisem Timur, Berfin Gönen

Sayfa 187


Giriş: Göç, maddiyat, güvenlik ve refah arayışıyla gerçekleşen çok boyutlu bir olgudur.Özellikle yeni göç dalgasına katılan gençler sadece maddiyat değil,mutluluk ve özgürlük de aramakta,beklentileri oldukça yükselebilmektedir.Bu çalışma,günümüzün genç göçmenleri Y ve Z kuşaklarının sorunlarını ve memnuniyetlerini araştırmayı ve genç göçmenleri Türkiye'de yaşayan çağdaşlarıyla sorunlar,başa çıkma stilleri,depresyon ve psikolojik sağlamlık açısından karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
Yöntemler: Bu karşılaştırmalı,nicel araştırmada 1981-1996 arasında doğanlar Y, 1997-2012 arasında doğanlar Z kuşağı olarak kabul edilmiştir. Göçmen veya Türkiye'de yaşayan, Y veya Z kuşağından toplam 180 katılımcı olasılıksız kartopu yöntemiyle seçilmiş olup veriler Google Forms aracılığıyla toplanmıştır.Sosyodemografik form,Başa Çıkma Stilleri Ölçeği-Kısa Formu;Kısa Beck Depresyon Ölçeği;Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği kullanılmıştır.Amaç doğrultusunda betimsel istatistikler,one-way ANOVA,bağımsız örneklem t-testi uygulanmış, 2025/34 karar numarasıyla HMKÜ Etik Kurulunca onaylanmıştır. Sonuçlar: Başa çıkmada; göçmenlik,kuşak,cinsiyet,gelir,psikolojik destek durumları arasında anlamlı fark saptanmazken eğitim düzeyinde fark saptanmıştır(F(2,177)=3.069, p=0.049).Lisansüstü bireyler(M=2,85) lise mezunlarından(M=2,59) anlamlı derecede yüksek başa çıkma skoruna sahiptir (p=0.041).En sık başa çıkma yöntemi madde kullanımıyken mizah(p=0.036), kabullenme(p = 0.021), davranışsal ilgiyi kesme(p=0.011) ve planlama(p =0.003)altboyutlarında gruplar arasında fark vardır;Türkiye’dekiler daha çok mizah,göçmenler ise daha fazla kabullenme,davranışsal kullanmaktadır.Türkiye’dekilerin ilgiyi depresyon kesme ve planlama skoru(M=1.83,SD=0.61) göçmenlerden(M=1.57,SD = 0.45) yüksektir(t(178)=3.226,p =0.001). Gelir de fark yaratmaktadır(F(3,176)=5.138,p=0.002);borçlananlar(M=2.02,SD=0.52) yeterli geliri olanlara(M=1.59,SD=0.51,p=0.013) ve lüks harcama/birikim yapanlara(M=1.52,SD=0.39, p=0.010)göre daha depresiftir. Sağlamlıkta, kadınlar(M=3.0399,SD = 0.69744)ve erkekler(M=3.4220,SD=0.82134) arasında fark vardır(t(177)=3.277,p = 0.001);erkekler daha dayanıklıdır(Mean Diff=0.38216;Cohen’s d=0.515).Psikolojik destek durumunda fark bulunmuş(F(3,176)=8.580,p< 0.001);hiç destek almayanlar(M=3.4045,SD=0.77520), ikisini alanlardan(M=2.7778,SD=0.54123) anlamlı derecede daha sağlamdır(p< 0.001).Katılımcıların %61,9u en büyük sorunlarının ‘’gelecek kaygısı/belirsizlik” olduğunu;%58,6’sı “ülke/dünya gündemleri”,%40,9’u“iş/okul stresi” olduğunu belirtmiştir.Yurt dışındakilerin %20,2’si hayatından çok, %48,1’i çoğunlukla, %26,9’u kısmen memnunken; %2,9’u çoğunlukla memnun olmadığını,%1,9’u hiç memnun olmadığını bildirmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, Y veya Z kuşağı olmak fark etmeksizin, sorunları benzer olsa bile Türkiye'de yaşamanın gençler için daha stresli ve zorlayıcı olduğunu, göçle ilgili memnuniyetin yüksek, beklentilerin kısmen yerinde olduğunu göstermekte olup, Türkiye'deki maddi ve manevi koşullar gençlerin beklentilerini karşılamadıkça kuşaklardan bağımsız olarak göç dalgasının süreceğini düşündürmektedir.
Anahtar Kelimeler: göç, ''y kuşağı'', ''z kuşağı'', ''başa çıkma stilleri'', ''psikolojik sağlamlık''


Şizofrenide Çocukluk Travması, Atıf Biçimi ve Perseküsyon Sanrısı Alt Tiplerinin Suç Profilleriyle İlişkisinin İncelenmesi: Adli Bir Bakış Açısı

Işık Batuhan Çakmak, Burcu Yatkın, Eda Öztürk, Hatice Çitfci, Bengisu Çatlı, Şahin Gürkan, Erol Göka

Sayfa 189


Giriş: Şizofreni; sanrı, varsanı, düşünce bozukluğu ve işlevsellikte azalma ile seyreden kronik bir bozukluktur. Epidemiyolojik veriler, genel nüfusa kıyasla şizofrenide suç veya şiddet davranışı riskinin arttığını göstermektedir. Bu çalışmada, çocukluk çağı travmaları, atıf yanlılıkları ve persekütuar sanrı alt tiplerinin suç türleri ile ilişkisi incelenerek adli risk değerlendirmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya, DSM-5’e göre şizofreni tanılı, suç öyküsü olan 96 adli hasta dahil edilmiştir. Veriler; Sosyodemografik Form, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği–Kısa Form (CTQ-SF), İçsel-Kişisel-Durumsal Atıflar Ölçeği–Türkçe (IPSAQ-TR) ve Kötülük Görme ve Hak Edilmişlik Ölçeği (PaDS) ile toplanmıştır. Suçlar; kişilerarası saldırganlık/şiddet, mal varlığı/e ekonomik ve kuruma-sisteme yönelik suçlar olarak sınıflandırılmıştır. Etik onay Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan alınmıştır (TABED 2-25 892, 19.02.2025). Sonuçlar: Negatif kişisel atıf (p=0.049) ve kişiselleştirme yanlılığı (KY) puanları suç grupları arasında farklıydı; KY, kişilerarası saldırganlık/şiddet suçlarında daha yüksekti (p=0.040), ancak negatif kişisel atıflardaki fark ikili karşılaştırmalarda anlamlı değildi. Suç türü sanrı türleri (p=0.416), sanrı varlığı (p=0.583) ve Zavallı Ben–Kötü Ben alt tipleri (p=0.405) ile ilişkili bulunmadı. Kötülük görme (p=0.570) ve hak edilmişlik (p=0.779) puanları da gruplar arasında değişmedi. Kendine zarar verme öyküsü olmayanlarda dışsallaştırma yanlılığı daha yüksekti (p=0.020). Suç türüne göre CTQ alt ölçekleri farklılık göstermedi. Ancak intihar girişimi öyküsü olanlar tüm CTQ alt ölçeklerinde, kötülük görme ve KY puanlarında daha yüksek skorlar bildirdi (tümü p < 0.05). Regresyon analizinde intihar öyküsünü yordayan tek değişken CTQ toplam puanıydı. Ayrıca fiziksel ihmal puanları, Kötü Ben grubunda diğer persekütuar sanrılılara göre daha yüksekti (p=0.024).
Tartışma ve Sonuç: Şizofrenide suç türlerini ayırt etmede sanrı içerikleri yönünden anlamlı fark olmamasına rağmen; atıf yanlılıkları, çocukluk travmaları ve intihar davranışının birlikte değerlendirilmesi adli risk analizini güçlendirebilir. Bulgular, Kötü Ben tipinin belirli çocukluk çağı travma öyküleriyle ilişkili olabileceğini ve düşük dışsallaştırma yanlılığının kendine yönelik zarar riskini artırabileceğini düşündürmektedir. Adli psikiyatride kapsamlı risk değerlendirmesi için klinik semptomların yanı sıra bilişsel ve yaşam öyküsü etmenleri dikkate alınmalıdır.
Anahtar Kelimeler: şizofreni, atıf biçimi, sanrı türü, adli psikiyatri, çocukluk travması


IPSAQ-TR: İçsel, Kişisel ve Durumsal Atıflar Ölçeği'nin Türkçe Uyarlama, Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması

Işık Batuhan Çakmak, Şeyma Uygun, İrem Kar, Bora Başkak

Sayfa 191


Giriş: Atıf biçimi, bireylerin olumlu veya olumsuz olayların nedenlerini açıklarken bu nedenleri içsel (kendine), kişilerarası (başkalarına) veya durumsal (koşullara) faktörlere bağlama eğilimini ifade eder. Bu çalışma, yaygın olarak kullanılan Internal, Personal and Situational Attributions Questionnaire’in (IPSAQ) Türkçe uyarlamasını (IPSAQ-TR) yapmak, geçerlik-güvenirlik özelliklerini değerlendirmek ve ayrıca kısa formunu geliştirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Yöntemler: Toplam 163 Türkçe konuşan gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Örneklem, üniversite öğrencileri ve herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan erişkinlerden oluşmuştur. Katılımcılar çevrim içi duyurularla davet edilmiş, ölçekler online anket formu aracılığıyla uygulanmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, IPSAQ-TR, Yükleme Biçimleri Anketi (ASQ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) uygulanmıştır. Psikometrik değerlendirmeler kapsamında iç tutarlılık (KR-20), test-tekrar test güvenirliği (ICC), yakınsak geçerlik (korelasyon analizleri) ve bilinen gruplar geçerliği analiz edilmiştir. Etik onay Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan alınmıştır (TABED 2-24-590, 30.10.2024). Sonuçlar: IPSAQ-TR, KR-20 katsayısı 0.702–0.820 arasında değişen kabul edilebilir ila iyi düzeyde iç tutarlılık göstermiştir (p < 0.001). Test-tekrar test güvenirliği orta ila iyi düzeydedir (ICC = 0.458–0.737, p < 0.001). Yakınsak geçerlikte IPSAQ-TR’nin alt ölçekleri ile ASQ boyutları arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (r = 0.200–0.236, p < 0.05). Bilinen gruplar geçerliğinde, depresyon grubunda dışsallaştırma yanlılığı (EB) daha yüksek, negatif içsel atıflar ise daha düşük bulunmuş (p < 0.05), diğer alt ölçeklerde anlamlı fark saptanmamıştır. Kısa form ile orijinal ölçek arasında yüksek uyum saptanmıştır (ICC = 0.774 – 0.885, p < 0.001).
Tartışma ve Sonuç: IPSAQ-TR, Türkçe konuşan popülasyonda atıf tarzının değerlendirilmesinde geçerli ve güvenilir bir araçtır. Bulgular, Türk örnekleminin Batı’daki kendini yüceltici ve Doğu’daki bağlama duyarlı özellikleri birlikte taşıyan hibrit bir atıf tarzına sahip olduğunu göstermektedir. Depresyon düzeyi daha yüksek katılımcılarda dışsallaştırma yanlılığının belirginleşmesi ve negatif-içsel atıfların azalması, depresyonun bilişsel örüntüler üzerindeki etkisini desteklemektedir. Bu sonuçlar, atıf biçiminin duygudurum ve kültürelbağlamla etkileşim halinde olduğunu düşündürmektedir. Kısa formun pratikliği ise klinik uygulama ve saha araştırmalarında hızlı ve güvenilir ölçüm imkânı sağlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: atıf biçimi, sosyal biliş, içsel, kişisel ve durumsal atıflar ölçeği, IPSAQ TR


Bipolar Bozuklukta Taburculukta LAI Kullanımı: Klinik ve Farmakolojik Özelliklerin Karşılaştırılması

Osman Mert Özcan, Nilgün Oktar Erdoğan, Fatmanur Ayhan

Sayfa 193


Giriş: Bipolar bozukluk (BB), tekrarlayan ataklarla seyreden, ciddi yeti kaybına yol açan bir duygudurum bozukluğudur. Tedaviye uyumsuzluk nüks, intihar ve yeniden yatış riskini artırır. Uzun etkili enjekte edilebilir antipsikotikler (LAI), tedaviye uyumu artırma ve nüksleri önleme potansiyeline sahiptir. Bu çalışmanın amacı, taburculukta LAI ile taburcu edilen ve edilmeyen BB hastalarının sosyodemografik, klinik ve farmakolojik özelliklerini karşılaştırmaktır.
Yöntemler: 2022–2024 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Servisi’nde BB tanısıyla yatarak tedavi gören hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Taburculukta LAI ile taburcu edilenler (n=57) ve edilmeyenler (n=126) demografik, klinik ve farmakolojik değişkenler açısından karşılaştırılmıştır. Sürekli değişkenler için bağımsız örneklem t-testi, kategorik değişkenler için ki-kare testi kullanılmıştır. Pamukkale Üniversitesi Etik Kurulu’ndan 12.08.2025 tarihli E-60116787-020-735005 sayılı kararıyla etik kurul onayı alınmıştır. Sonuçlar: LAI grubunda ortalama yaşın daha düşük (37,1 ± 11,6, 41,2 ± 14,0; p = 0,039) ve hastalık başlangıç yaşının daha erken olduğu saptanmıştır (24,2 ± 9,9, 29,1 ± 12,1; p = 0,004). Yatış süresi LAI grubunda daha uzundur (30,6 ± 12,6 vs. 24,3, 12,1; p = 0,002). Toplam dönem sayısı (6,00 ± 4,89 vs. 4,62 ± 3,67; p = 0,037), mani dönemi sayısının (3,28 ± 1,97, 2,04 ± 1,44; p < 0,001) LAI grubunda daha fazla olduğu ve psikotik özellikli dönem öyküsünin daha sık olduğu gözlenmiştir (p = 0,005). Ruhsal hastalık nedeniyle yatış sayısı LAI grubunda daha yüksektir (4,28 ± 3,37, 2,98 ± 2,49; p = 0,004). Yatış öncesi antipsikotik sayısı (1,70 ± 1,14, 1,18 ± 0,85; p = 0,001) ve taburculukta kullanılan antipsikotik sayısı (2,56±0,86 vs. 1,83±0,7 p < 0,001) LAI grubunda daha yüksektir. Cinsiyet, medeni durum, hastalık süresi ve depresyon dönemi sayısı açısından iki grup arasında fark saptanmamıştır.
Tartışma ve Sonuç: Taburculukta LAI reçetelenmesi, daha erken başlangıç, daha fazla atak ve yatış, daha yüksek antipsikotik yükü ve psikotik özellik öyküsü ile ilişkilidir. Bulgular, LAI’nin ağır seyirli ve nüks riski yüksek olgularda tercih edildiğini desteklemektedir.
Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, Taburculuk, Uzun etkili enjekte edilebilir antipsikotikler(LAI)


Aydın Adnan Menderes Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Elektrokonvülsif Terapi (EKT) Alan Hastaların Değerlendirilmesi

Seda Kırcı Ercan, Merve Sena Kırmacı, Çağan Hazal Durgun

Sayfa 194


Giriş: Elektrokonvülsif terapi (EKT), özellikle tedaviye dirençli majör depresyon, bipolar bozukluk ve psikotik bozukluklarda etkinliği kanıtlanmış bir tedavi yöntemidir. Nöbet süresi ve seans sayısı, klinik etkinliği belirleyen önemli parametrelerdir. Bu çalışmada, EKT uygulanan hastalarda yaş, cinsiyet, tanı grubu ve kullanılan anestezik doz gibi değişkenlerin nöbet süresi ve toplam seans sayısıyla ilişkisi değerlendirildi.
Yöntemler: Retrospektif kesitsel tasarımla, 2021-2025 yılları arasında bir üniversite hastanesinde EKT uygulanan hastaların kayıtları incelendi. Yaş, cinsiyet, tanı, seans sayısı, ilk seanstaki nöbet süresi, nöbet eşiği ve anestezik doz bilgileri eksiksiz olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Veriler SPSS 22.0 ile analiz edildi; tanılar arası fark için ANOVA, yaş ve anestezik doz ile nöbet süresi ilişkisi için Pearson korelasyonu kullanıldı.Etik kurul onayı alınmıştır:2025/236 Sonuçlar: Toplam 142 hasta (78 kadın, 52 erkek; yaş ort. 43,8±14,7) dahil edildi. En sık tanı %37,7 ile depresyondu. Ortalama nöbet süresi 25,8±8,9 sn, seans sayısı 9,3±3,5’ti. Cinsiyete göre nöbet süresi farkı anlamlı değildi (p=0,45). Propofol dozu ile nöbet süresi arasında zayıf negatif korelasyon (r=?0,274, p=0,01) bulundu. Yaş ile nöbet süresi arasında da zayıf negatif ilişki vardı (r=?0,203, p=0,02). Tanı grupları, sigara kullanımı ve endikasyon kategorileri arasında seans sayısı veya nöbet eşiği açısından anlamlı fark saptanmadı (tüm p > 0,17).
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, EKT sırasında nöbet süresinin yaş ve anestezik dozdan etkilendiğini; ileri yaş ve yüksek dozun süreyi kısalttığını göstermektedir. Literatürde ise yaş ile nöbet süresi arasındaki ilişkinin bazı çalışmalarda pozitif yönde bildirildiği görülmekte, bu durum farklı anestezi protokolleri, elektrot yerleşimleri veya hasta profillerinden kaynaklanabilir. Tanı gruplarına göre seans sayısı ve nöbet eşiği değişmemektedir.EKT planlamasında yaş ve anestezik dozun dikkate alınması tedavi etkinliğini artırabilir. Bireyselleştirilmiş yaklaşım, hastaların tedavi yanıtını optimize etmede önemlidir.
Anahtar Kelimeler: elektrokonvülsif terapi, psikosomatik sağaltımlar


Çocukluk ve Ergenlik Dönemi Özel Gereksinim Tanılarının Erişkin Dönemdeki Seyri

Furkan Uğur Dündar, Hasan Ali Güler, Yavuz Selvi

Sayfa 195


Giriş: 20 Şubat 2019’a kadar çocuk ve ergenlerde özel gereksinim değerlendirmesi Çocuk Sağlık Kurulu tarafından yapılmaktaydı. Bu tarihte yayımlanan “ÇÖZGER Yönetmeliği” ile Çocuklar için Özel Gereksinim Raporu sistemi yürürlüğe girmiştir. Bu çalışma, iki sistem kapsamında değerlendirilen olguların çocukluk ve ergenlik döneminde konulan tanılarının erişkinlikteki sürekliliğini ve değişimlerini incelemeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: 2013 yılından itibaren Selçuk Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Kliniği’ne sağlık kurulu raporu almak için başvuran ve 2019 sonrası ÇÖZGER kapsamında sevk edilen vakalar geriye dönük olarak incelendi. Erişkinlik tanıları dosya taramasıyla belirlendi. Etik kurul onayı alındı (2025/482). Sonuçlar: Toplam 1372 çocuk ve ergen değerlendirilmiştir. 1 Ağustos 2025 itibariyle erişkinliğe ulaşan 128 kişiden hastanemizde dosyası olan 70 kişinin verileri analiz edildi. Bu çocukların %41,5'i kız, %58,5'i erkek olup yaş ortalaması 21,85±1,38'dir. Bu 70 kişinin %74,3’ü (n=52) erişkin raporu almıştır. Bilişsel gecikme tanılı 37 olgunun %81,1’i (n=30) aynı tanıyla rapor alırken, 7’si rapora başvurmamıştır. Yalnız Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) tanılı 3 olgudan biri Hafif Mental Retardasyon (HMR), biri OSB ve HMR, diğeri OSB tanısı almıştır. OSB ve bilişsel gecikme tanılı 5 olgunun 4’ü OSB, 1’i OSB ve HMR tanısı ile raporlanmıştır. ÖÖG tanılı 10 olgunun 2’si rapora başvurmamış, 6’sı “aktif psikopatoloji yok” olarak değerlendirilmiş, 1’i sınır zeka, 1’i ÖÖG tanısı almıştır. Post Travmatik Stres Bozukluğu veya Beyin Hasarı tanılı 6 olgudan rapora başvuran 4’ü “aktif psikopatoloji yok” olarak raporlanmıştır. Başvuru yapmayan 18 kişinin 7’si dil-konuşma, 5’i bilişsel gecikme, 2’si Obsesif Kompulsif Bozukluk, 2’si Beyin Hasarı, 2’si ÖÖG tanılıdır.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, bilişsel gecikme ve OSB’de tanı sürekliliğinin yüksek, dil konuşma alanı ve ÖÖG tanısında düşük olduğunu düşündürebilir. Erişkin Sağlık Kurulu Yönetmeliği’nde ÖÖG’ye engel oranı verilemiyor oluşu, bu bireylerde hak kaybına yol açabilir. OSB’ye ek mental retardasyonu olanların yalnız OSB ile raporlanması da benzer riskleri taşıyor olabilir. Bu veriler ışığında erişkinlik değerlendirmelerinde gelişim sürecinin dikkate alınması önemli olabilir. İlerleyen süreçte daha geniş örneklem katılımı ile yeni çalışmalar yapılabilir.
Anahtar Kelimeler: erişkin sağlık kurulu, çocuk sağlık kurulu, ÇÖZGER, tanı sürekliliği, tanı değişikliği


Şizofreni ve Afektif Bozuklukların Düşünce Süreci Bozuklukları Özelinde Makine İşlemesi Analizleri ile Sınıflandırılması

Emre Mutlu, Barkın İlhan, Bilge Çetin İlhan, A. Elif Anıl Yağcıoğlu

Sayfa 196


Giriş: Literatür düşünce süreci bozukluklarının (DSB) detaylı incelenmesiyle psikiyatrik bozuklukların ayırıcı tanısının yapılabileceğini işaret etmektedir. Ancak şizofreni ve duygudurum bozukluklarının sınıflandırılmasında yüksek ayırıcı güce sahip, tutarlı bir yöntem önerilememiştir. Bu çalışmada Düşünce ve Dil Bozukluğu Ölçeği (DDBÖ) faktör puanlarına göre şizofreni, mani, unipolar depresyon ve sağlıklı kontrol gruplarının sınıflandırılması ve afektif ve afektif-olmayan psikoz hastalarının ayrıştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya şizofreni(n=70), mani (n=38), depresyon (n=71) ve sağlıklı kontrol (n=55) gruplarında toplam 234 katılımcı dahil edildi (Etik Kurul onay no:GO21/264). Katılımcılara objektif pozitif, objektif negatif, subjektif negatif ve subjektif pozitif şeklinde dört faktörlü yapıyla DSB’yi değerlendiren DDBÖ, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği, Hamilton Depresyon Derecelendirme ve Young Mani Derecelendirme Ölçekleri uygulandı. DDBÖ faktör puanları tanı gruplarında Destek Vektör Makine Modellerinde (DVM) işlendi. Sonuçlar: Gruplar yaş ve eğitim açısından benzerken, depresyon grubunda kadın cinsiyet daha fazlaydı (p=0.002). Şizofreni grubu DDB֒nin dört faktöründe kontrollerden daha şiddetli DSB gösterirken, mani grubu objektif pozitif ve subjektif pozitif faktörlerden en yüksek puanı sergiledi (Şekil-1). Depresyon grubu negatif faktörlerde şizofreni grubundan düşük ancak kontrollerden daha yüksek puan aldı (tüm karşılaştırmalarda p < 0.001). DDBÖ faktör puanlarıyla kurulan DVM modelleri herhangi bir psikiyatrik grubu kontrollerden %72 doğrulukla ayırırken, şizofreni grubunu kontrollerden %95, maniden %94, depresyondan %77 doğrulukla ayırdı. Örneklem afektif ve afektif-olmayan psikoz özellikleri gösteren hastalara göre alt gruplara ayrıldığında (sırasıyla n=34, n=69), DDBÖ faktör puanları %90 doğrulukla iki grubu birbirinden ayrı sınıflandırdı.
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada DSB dört faktörlü bir yapı ile değerlendirildiğinde, DDBÖ faktörlerinin şizofreniyi mani ve kontrol grubundan yüksek doğrulukla ayırabildiği gösterildi. Bulgular DSB değerlendirmesinin klinik uygulama ve araştırmalarda ayırıcı tanı süreçlerine dahil edilmesinin tanısal doğruluğu artırıp, heterojeniteyi azaltabileceğini işaret etmektedir. Eğitim ve deneme setlerinde katılımcıların ayrıştırılmasına rağmen gruplardaki katılımcı sayının düşüklüğü araştırmanın temel kısıtlılığıdır. Bu durum “aşırı-uyum etkisine-overfitting” neden olabilir. Gelecek çalışmalarda konuşma özelliklerinin dil işleme süreçleriyle dahil edilerek farklı tanıları kapsayan örneklemlerde DSB’nin incelenmesi tanı gruplarını sınıflandırmayı keskinleştirebilir.
Anahtar Kelimeler: Afektif psikoz, Bipolar bozukluk, Destek vektör makineleri, Majör depresyon


Bariatrik Cerrahi Sonrası Psikiyatrik Tanılar ve Yeme Davranışı Değişiklikleri: 2 Yıllık Prospektif Takip Çalışması

Rümeysa Yeni Elbay, Fatma Büşra Parlakkaya Yıldız, Fatma Nur Erol Icke, Hilal Büşra Keskin, Gizem Karakoyun

Sayfa 198


Giriş: Bariatrik cerrahi geçiren hastaların ameliyat öncesi ve sonrası psikiyatrik tanılar ve yeme davranışları açısından değerlendirilmesi, cerrahi sonuçların optimize edilmesi ve uzun vadeli başarı için büyük önem taşımaktadır.Bu çalışma,bariatrik cerrahi uygulanan bireylerde psikiyatrik tanı profili ve yeme davranışlarındaki değişimleri karşılaştırmalı olarak incelemeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Prospektif olarak yürütülen bu çalışmaya Kasım 2022-Nisan 2023 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin Genel Cerrahi kliniğinde bariatrik cerrahi adayı olarak değerlendirilen hastalar davet edilmiş , toplamda 101 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. İkinci değerlendirme aşamasında , cerrahi sonrası ikinci senede , başlangıçtaki 101 katılımcıdan 36'sına ulaşılmış, preoperatif ile postoperatif dönemlerde kullanılan Sosyodemografik Bilgi Formu, DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-5), Tıkanırcasına Yeme Ölçeği (TYÖ) ve Atıştırma Davranışı Ölçeği (ADÖ) ile kapsamlı bir izlem görüşmesi yapılmıştır.Etik Kurul Karar Sayısı:2025/09-24. Sonuçlar: Beklendiği üzere cerrahi sonrası hastaların beden kitle indeksi anlamlı şekilde azaldı (preoperatif 43.84 ? postoperatif 28.35; p < 0.001). Tıkanırcasına yeme davranışı cerrahi öncesinde %30.6 oranında görülürken, cerrahi sonrasında tüm hastalarda bu davranış ortadan kalktı. Yaygın anksiyete bozukluğu tanısında istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlendi (p=0.039) ve toplam psikiyatrik tanı yükü istatistiksel olarak anlamlı azaldı (p=0.035). TYÖ puanı düştü (pre-op medyan: 13 ? post-op: 6; p=0.003) ancak atıştırma davranışı puanlarında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmadı (p=0.435) ve cerrahi sonrası da devam etti. Preoperatif dönemde yeme bozukluğu tanısı ile , hem TYÖ ( r=0.614 , p=0.001) hem de ADÖ (r=0.689, p < 0.001) toplam skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif, orta dereceli bir ilişki varken postoperatif dönemde bu ilişki kayboldu. Buna karşın,cerrahi sonrası TYÖ ve ADÖ toplam skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı , pozitif, güçlü bir ilişki vardı (r=0.754, p < 0.001).
Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız literatürle uyumlu ve cerrahi sonrası takiplerde yalnızca DSM tanılarına değil, subklinik yeme davranışlarına da odaklanılması gerektiğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, multidisipliner ve bütüncül bir yaklaşım hem klinik hem de subklinik yeme davranışlarına yönelik müdahaleleri içermelidir.
Anahtar Kelimeler: yeme bozukluğu, obezite cerrahisi, tıkanırcasına yeme, atıştırma davranışı


Cinsiyete Göre Çoklu Antipsikotik Kullanımının Değerlendirilmesi: TRSM İzlemindeki Psikoz Olguları

Esin Erdoğan, Aslıhan Bilge Bektaş, Ali Göhkan Eşim, Munise Dinçarslan, Seray Çınar Yıldırım

Sayfa 200


Giriş: Şizofreni tedavisinde yeni antipsikotiklerin geliştirilmesine rağmen tedaviye direnç yaygın bir sorundur. İlk basamak tekli antipsikotik olsa da yanıtsızlıkta klozapin ve güçlendirme tedavileri önerilir. Çoklu antipsikotik kullanımının monoterapiye üstünlüğü net değildir, ancak dünya genelinde yaygındır. Kullanım nedenleri klinisyen, sağlık sistemi, hastalık özellikleri ve toplumsal faktörlere bağlıdır. Cinsiyetin tedaviye yanıt ve doz gereksinimi üzerindeki etkilerindeki farklılıkları bilinmektedir. Bu nedenle çalışmada Toplum Ruh Sağlığı Merkezi (TRSM) hastalarında cinsiyete göre klinik özelliklerin ve çoklu antipsikotik kullanımının farklılıkları incelenmiştir.
Yöntemler: Etik onay sonrası, TRSM’de son bir yılda şizofreni veya atipik psikoz tanısıyla izlenen hastalar geriye dönük incelendi.Son 3 ayda alkol-madde kullanımı olanlar dışlandı. Demografik, klinik veriler ile ilaç kullanımları değerlendirildi. Çoklu antipsikotik kullanımı, en az iki antipsikotiğin 30 günden uzun süre birlikte kullanılması olarak tanımlandı. Normal dağılım testleri yapıldı; gruplar t-testi veya Mann–Whitney U testi, kategorik değişkenler Ki kare veya Fisher testi ile karşılaştırıldı (p < 0,05). Etik kurul 24.08.2022 tarihinde 2022/128 sayılı kararla çalışmayı onayladı. Sonuçlar: Çalışmaya 428 hasta (304 erkek, 124 kadın) dahil edildi. Kadınların yaş ortalaması erkeklerden yüksekti (p < 0,001). Erkeklerde polifarmasi oranı %61,2 iken kadınlarda %50,0 idi (p=0,033). Erkeklerde hastalık başlangıç yaşı daha erken, yatış sayısı ve süresi daha fazlaydı. Eş tanılar arasında majör depresif bozukluk (%18,2) önde geldi. Erkeklerde sigara ve EKT öyküsü daha sıktı.
Tartışma ve Sonuç: Polifarmasi oranı (%57,9), uluslararası ve Türkiye verileriyle uyumludur. Erkeklerdeki yüksek oran, erken başlangıç, ağır seyir, hızlı etki beklentisi ve ilaç geçişleriyle ilişkili olabilir. Literatürde erkeklerde negatif semptom yükünün fazla olması bu bulguları desteklemektedir. Cinsiyet farklarının tedavi planlamasında dikkate alınması, hem etkinlik hem güvenlik açısından önemlidir. Bulgular, cinsiyete duyarlı kılavuz ve doz stratejilerinin polifarmasi riskini azaltabileceğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: psikoz, şizofreni, antipsikotik, trsm, polifarmasi


Bipolar Bozukluk Manik Epizot Hastalarında Kalp Hızı Değişkenliğinin Aktigrafik Takibi

Esra Kabadayı Şahin, Mustafa Uğurlu, Can İbiş, Gülsüm Zuhal Kamış, Ezgi Çisil Erdoğan, Görkem Karakaş Uğurlu

Sayfa 201


Giriş: Bipolar afektif bozukluk (BAB) hastalarında manik epizotlar sıklıkla ciddi işlevsellik kayıplarına yol açar.Kalp hızı değişkenliği (KHD),otonom sinir sistemi fonksiyonlarını yansıtan önemli bir parametre olup, manik epizotlar sırasında sempatik ve parasempatik sistemler arasındaki dengeyi gösterebilir.Bu çalışmanın amacı, BAB manik epizot hastalarında KHD’nin aktigrafik olarak izlenmesi ve hastalığın seyrinin bu parametrelere olan etkisinin değerlendirilmesidir.
Yöntemler: Çalışmamızda, DSM-5’e göre BAB manik epizot tanısı alan 18 yatan hasta Young Mania Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) kullanılarak takip edilmiştir. Hastalar, manik epizotlarının başlangıcından itibaren YMD֒de %50’den fazla azalma olana dek izlenmiş ve KHD parametreleri, Fitbit cihazlarıyla aktigrafik olarak ölçülmüştür. KHD değişkenleri olarak RMSSD (Root Mean Square of Successive Differences), LF (Low Frequency) ve HF (High Frequency) ve LF/HF oranı yer almıştır. Çalışma için Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayı alınmıştır (Tarih:06.12.2023 Sayı: E2-23-5837). Sonuçlar: Veriler, BAB manik epizot tedavisi süresince kalp hızı değişkenliğinde anlamlı değişiklikler olduğunu göstermektedir. RMSSD, LF ve HF değerleri, iyileşme süreciyle paralel olarak anlamlı bir şekilde artmıştır (sırasıyla eğim=+0.014, p < 0.001, eğim=+0.429, p < 0.001, eğim=+0.279, p < 0.001). Ek olarak, LF/HF oranı zamanla anlamlı bir şekilde azalmış olup (eğim=-0.003, p < 0.001), sempatik ve parasempatik sistem arasındaki dengenin iyileştiğini, parasempatik sistemin baskın hale geldiği saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma,manik epizot sürecinde otonom sinir sisteminin regülasyon kapasitesinin baskılanmış olduğunu ve tedaviyle kademeli bir düzelme gösterdiğini ortaya koymaktadır.Bulgular, klinik iyileşme sırasında parasempatik aktivitenin güçlendiği, sempatik sistemin daha düzenli bir uyarım paterni kazandığı,bunun yanı sıra sempatik ve parasempatik sistemler arasındaki dengenin iyileştiğini ortaya koymaktadır. Bu değişiklikler, YMS ile uyumlu olarak, klinik remisyon süreci ile otonom fonksiyonlar arasındaki paralelliği desteklemektedir. Dolayısıyla,KHD parametrelerindeki bu iyileşmeler sadece manik epizotun klinik remisyonunu yansıtmakla kalmayıp, otonom sistemdeki fizyolojik düzenlenmenin tedaviye yanıtın erken göstergesi olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.Bu bulgular,bipolar bozuklukta biyolojik ve klinik iyileşmenin entegrasyonu açısından değerli olup, gelecekte sempatik-parasempatik dengenin izlenmesinin,tedavi etkinliğinindeğerlendirilmesinde ve kişiselleştirilmiş müdahalelerin planlanmasında önemli bir araç olabileceğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: Bipolar afektif bozukluk, Manik epizot, Kalp hızı değişkenliği (KHD)


Psikotik Bozukluk Tanılı Hastalarda Serum Klotho Protein, Nörotrofin, Sitokin Düzeylerinin Elektrokonvulsif Tedavi Öncesi Ve Sonrası Karşılaştırılması

Göksu Kaya, Tamay Seda Taşçı, Nilgün Işıksaçan, Simge Kırlıoğlu Balcıoğlu

Sayfa 203


Giriş: Şizofreni tanılı hastalarda elektrokonvulsif tedavi (EKT) ile nöroinflamasyon, nörotrofik faktörler, Klotho protein ayrı ayrı ilişkisini inceleyen çalışmalar bulunmakla birlikte hem şizofreni ve diğer psikotik bozuklukların etiyolojisi halen net olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmanın amacı yatarak tedavi gören psikotik bozukluk tanılı hastalarda serum Klotho proteini, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), glia kaynaklı nörotrofik faktör (GDNF), tümör nekrozis faktör-a (TNF-a), interlökin 10 (IL-10) düzeylerinin EKT öncesi ve sonrası değişimini değerlendirmek ve bu biyolojik değişkenlerin klinik özelliklerle ilişkisini belirlemektir.
Yöntemler: Bu araştırma için Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Etik Kurulu’ndan 6 Mart 2024 tarihinde 2024-144 protokol numarası ile onay alınmıştır. Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniği’nde yatarak tedavi görmekte olan, DSM-5 tanı ölçütlerine göre göre Şizofreni açılımı kapsamında psikozla giden bozukluklar grubundan tanı almış, araştırmaya dahil olma kriterlerini karşılayan, çalışmaya katılmayı kabul eden, aydınlatılmış onam formuna kendisi ve/veya vasisi/ yasal temsilcisi imza beyan eden, farmakolojik tedaviden yeterli yanıt alamayan ya da başka bir klinik endikasyon nedeniyle EKT uygulanmasına karar verilen 30 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Sonuçlar: EKT sonrası PANSS pozitif test skorları EKT öncesi skorlara göre istatiksel açıdan anlamlı oranda düşüktür (13.7’ye karşılık 31.03, p < 0.001). EKT sonrası PANSS negatif test skorları EKT öncesi skorlara göre istatiksel açıdan anlamlı oranda düşüktür (15.23’e karşılık 27.33, p < 0.001). EKT sonrası PANSS genel test skorları EKT öncesi skorlara göre istatiksel açıdan anlamlı oranda düşüktür (27.87’ye karşılık 50.9, p < 0.001). Buna göre EKT sonrası PANSS toplam test skorları EKT öncesi skorlara göre istatiksel açıdan anlamlı oranda düşüktür (56.8’e karşılık 108.23, p < 0.001). EKT öncesi ve sonrası serum biyobelirteç düzeyleri karşılaştırıldığında; TNF-? düzeyleri EKT öncesinde normal dağılmayan nümerik değişkenlerin tanımlayıcı istatistikleri ortanca(minimum-maksimum) 84.33 ng/mL (26.81 709.14), EKT sonrasında ise 81.37 ng/mL (4.88–685) olarak saptanmış olup, gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p = 0.229). IL-10 düzeyleri EKT öncesinde 69.92 ng/mL (21.96–623.38), sonrasında 68.03 ng/mL (27.96–605.86) olarak ölçülmüş; (p = 0.159). GDNF düzeyleri EKT öncesinde 1.97 ng/mL (0.75–23.24), EKT sonrasında 2.07 ng/mL (0.91–20.63) olarak bulunmuş (p = 0.318). BDNF düzeyleri açısından da benzer şekilde, EKT öncesinde 1.075 ng/mL (0.27–8.71), sonrasında 1.10 ng/mL (0.33–8.3) değerleri elde edilmiş (p = 0.952). Klotho (KL) düzeyleri EKT öncesinde 2.17 ng/mL (0.23 16.71), EKT sonrasında ise 1.925 ng/mL (0.34–15.68) olarak belirlenmiş; bu değişim de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p = 0.304). Ayrıca IL-10 değişimi ile sigara kullanımı arasında pozitif yönde düşük orta derecede korelasyon saptanmıştır (r=0.385, p=0.036).
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, psikotik bozukluk tanılı yatarak tedavi gören hastalarda EKT sonrası klinik belirti şiddetinde (PANSS pozitif, negatif, genel ve toplam puanlarında) anlamlı azalma saptanmıştır. Bu bulgu, EKT’nin şizofreni spektrumundaki klinik etkinliğini bir kez daha desteklemektedir. Bununla birlikte, serum Klotho, BDNF, GDNF, TNF-? ve IL-10 düzeylerinde tedavi öncesi ve sonrası anlamlı değişiklik gözlenmemiştir. Bu sonuç, EKT’nin biyolojik etkilerinin yalnızca periferik biyobelirteçlerle açıklanamayacağını, altta yatan mekanizmaların daha karmaşık olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmanın dikkat çekici bulgularından biri, IL-10 düzeylerindeki değişim ile sigara kullanımı arasında saptanan pozitif yönde ilişkidir. Bu gözlem, psikotik bozukluklarda sigara kullanımının immünolojik süreçlerle etkileşimini ortaya koymakta ve gelecekte bu alanda yapılacak çalışmalara ışık tutmaktadır. Sonuç olarak, EKT’nin klinik etkinliği teyit edilmiş olsa da biyolojik mekanizmalarını aydınlatmak için daha geniş örneklemlerle, uzunlamasına tasarımlarla ve biyobelirteçlerin yanı sıra nörogörüntüleme yöntemlerini de içeren bütüncül çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: Elektokonvulzif tedavi, EKT, Klotho, İnflamasyon, Şizofreni


Adli Psikiyatri Hastanesinde Yatan Hastalarda Cinsiyet Farklılıkları: Klinik ve Sosyodemografik Özellikler

Sena Akpolat, Şükrü Alperen Korkmaz, Bengisu Çatlı, Hatice Çiftçi, Şahin Gürkan, Burcu Yatkın, Öykü Zaimoğulları, Senem Yapar, Erol Göka

Sayfa 205


Giriş: Ciddi ruhsal hastalıklar (CRH / SMI), özellikle şizofreni ve bipolar bozukluk, bilişsel, sosyal ve işlevsel alanlarda belirgin bozulmalara yol açmakta ve suç davranışları ile ilişkilendirilmektedir. Bu hasta grubunda şiddet davranışı ve tekrar suç işleme riski genel popülasyona göre daha yüksek bulunmuştur. Adli psikiyatri klinikleri, bu hastaların tedavi ve rehabilitasyonunda özel bir konuma sahiptir. Ruhsal belirtiler, işlevsellik ve farmakolojik tedaviye ilişkin cinsiyet farklılıkları genel psikiyatri kliniklerinde geniş ölçüde araştırılmış ve belgelenmiş olsa da, adli psikiyatri hastalarında bu farklılıkların kapsamlı biçimde incelendiği çalışmalar sınırlıdır. Ciddi ruhsal hastalığı olan adli psikiyatri hastaları, hem psikiyatrik hem de kriminal öyküleri nedeniyle farklı bir klinik profile sahiptir.Bu çalışmamız, yüksek güvenlikli adli psikiyatri hastanesinde yatan hasta grubunda sosyodemografik, klinik, kriminal, biyokimyasal ve farmakolojik özelliklerdeki cinsiyet farklılıklarını belirlemeyi ve olası klinik yansımalarını incelemeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Çalışmaya Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri Kliniği’nde Aralık 2022–Şubat 2024 tarihleri arasında yatan, 18–65 yaş aralığında olan, DSM 5’e göre şizofreni spektrum bozukluğu veya bipolar bozukluk tanısı almış olan, onamı alınmış 41 kadın ve 59 erkek hasta dahil edilmiştir. Katılımcılardan sosyodemografik, klinik ve kriminal veriler toplanmış; BPRS, PANSS, CDSS, YMRS, HAM-D, CGI-S, GAF ve FAST ölçekleri kullanılmıştır. Ayrıca biyokimyasal parametreler, metabolik göstergeler ve ilaç tedavi bilgileri kaydedilmiştir. Antipsikotik eşdeğer dozları dört farklı yöntemle (DDD, ICSAD-2, Leucht, Maudsley 2025) hesaplanmıştır. Veriler SPSS 27.0 programında analiz edilmiş, kategorik değişkenler ki-kare, sürekli değişkenler t-testi veya Mann–Whitney U testi ile karşılaştırılmıştır. Doz farklılıkları için kovaryans analizi (ANCOVA) yapılmış, anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak kabul edilmiştir.Çalışma için Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 2 Nolu Etik Kurul Başkanlığı’ndan onay alınmıştır (Sayı: E2-22-2968, Tarih: 18/01/2023). Sonuçlar: Çalışmaya 41 kadın ve 59 erkek hasta dahil edilmiştir. Erkeklerin kadınlara kıyasla daha genç olduğu saptanmıştır (38.97±11.24 vs. 44.20±11.39 yıl, p=0.025). Erkeklerde bekâr olma oranının anlamlı derecede yüksek olduğu (%61 vs. %22), kadınlarda ise boşanmış veya dul olma oranının daha yüksek bulunduğu belirlenmiştir (%53.7 vs. %25.4; p=0.001). Ayrıca erkeklerde sigara kullanım oranı kadınlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur (%81.4 vs. %51.2;p < 0.001).Klinik özellikler değerlendirildiğinde, erkeklerde hastalık başlangıç yaşının (26.54±7.39 vs. 34.51±12.04 yıl, p < 0.001) ve ilk suç yaşının (31.27±9.69 vs. 41.03±12.46 yıl, p < 0.001) daha erken olduğu; erkeklerde toplam hastane yatış sayısının da daha fazla bulunmuştur (4.53±2.85 vs. 3.37±2.34, p=0.034). Suç tipleri açısından kadınlarda şiddet içeren suç oranı daha yüksek saptanmıştır (%48.8 vs. %27.1, p=0.026), erkeklerde ise “diğer” kategorisine giren suçlar daha sık görülmüştür (p=0.036). Vesayet altında olma oranı erkeklerde anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (%45.8 vs. %22; p=0.009).Psikopatoloji ölçekleri incelendiğinde yatış sırasında PANSS, BPRS, HAM-D, YMRS, CGI-S, GAF ve CDSS skorları açısından anlamlı fark saptanmamış; yalnızca FAST-interpersonal ilişki alanında kadınlarda daha yüksek bozulma görülmüştür (p=0.039). Taburculukta da PANSS, BPRS, HAM-D, YMRS, CGI-I, CGI-SE, UKU ve AIMS skorları açısından cinsiyet farkı gösterilmemiştir.Biyokimyasal parametreler karşılaştırıldığında, kadınlarda hemoglobin (p < 0.001), ferritin (p < 0.001), demir (p=0.011), total protein (p=0.020) ve albümin (p=0.012) düzeylerinin anlamlı olarak daha düşük; erkeklerde ise HDL düzeyinin daha düşük olduğu saptanmıştır (p < 0.001). Diğer parametrelerde anlamlı farklılık gözlenmemiştir.Psikofarmakolojik tedavi açısından, erkeklerde taburculukta kadınlara kıyasla anlamlı derecede daha yüksek antipsikotik eşdeğer dozlarının reçete edildiği bulunmuştur. Bu fark dört farklı hesaplama yönteminde de tutarlı saptanmıştır: DDD (2.22±1.44 vs. 1.48±0.80, p=0.001), ICSAD-2 (4.59±3.38 vs. 3.02±1.49, p=0.002), Leucht olanzapin eşdeğeri (24.86±15.87 vs. 17.13±8.97 mg, p=0.003) ve Maudsley klorpromazin eşdeğeri (633.96±407.36 vs. 416.14±238.98 mg, p=0.001). Erkeklerde yüksek doz ( > 1000 mg/gün klorpromazin eşdeğeri) kullanım oranı (%23.7 vs. %2.4, p=0.003) ve çok yüksek doz (PDD/DDD > 3) kullanım oranı (%37.3 vs. %9.8, p=0.002) kadınlara göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Antipsikotik monoterapi/polifarmasi ve LAI kullanımı açısından cinsiyetler arasında fark gösterilmemiştir. Buna karşılık, antidepresan kullanım oranı kadınlarda anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (%22 vs. %6.8; p=0.014).
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, adli psikiyatri hastalarında cinsiyet farklılıklarını çok yönlü olarak inceleyen Türkiye’deki ilk araştırmalardan biridir. Bulgularımıza göre erkek hastalar daha erken yaşta hastalanmakta, daha erken suç işlemekte ve daha fazla sayıda yatış öyküsüne sahip olmaktadır. Kadın hastalarda ise şiddet içeren suç oranı daha yüksek bulunmuştur. Bu durum, literatürde adli popülasyonda kadınların özellikle yakın çevreye yönelik ve reaktif şiddet davranışları gösterdiğine dair verilerle uyumludur.Psikopatoloji ve işlevsellik düzeyleri açısından kadın ve erkek hastalar arasında anlamlı fark bulunmaması, klinik tablonun cinsiyetten bağımsız benzer şiddette seyrettiğini göstermektedir. Ancak erkek hastalara taburculukta anlamlı derecede daha yüksek antipsikotik dozlarının reçete edilmesi dikkat çekicidir. Bu farklılık, klinik belirtilerden bağımsız olarak erkek hastaların daha agresif veya yeniden suç işlemeye eğilimli olarak algılanmasından kaynaklanıyor olabilir. Kadınlarda antidepresan kullanım oranının daha yüksek bulunması ise ruhsal belirtilerin farklı klinik yansımalarına işaret etmektedir.Biyokimyasal veriler incelendiğinde, temel cinsiyet farklılıkları (ör. kadınlarda daha düşük hemoglobin ve ferritin düzeyleri, erkeklerde daha düşük HDL) beklenen biyolojik farklılıklarla uyumludur. Ancak diğer parametrelerde fark saptanmaması, hastalık ve tedavi etkilerinin cinsiyetler arası biyolojik ayrımları azaltabileceğini düşündürmektedir.Adli psikiyatri hastalarında cinsiyet, sosyodemografik ve kriminal özelliklerin yanı sıra farmakolojik tedavi yaklaşımlarında da belirgin farklılıklarla ilişkilidir. Erkek hastalara daha yüksek antipsikotik dozlarının reçete edilmesi, klinik bulgularla tam olarak açıklanamamaktadır ve tedavi sürecinde cinsiyet temelli önyargıların etkili olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle adli psikiyatri pratiğinde daha kişiselleştirilmiş ve cinsiyet duyarlı tedavi stratejilerine ihtiyaç vardır. Çalışmamız, bu alanda sınırlı olan literatüre katkı sağlamakta ve ileri araştırmalar için önemli bir temel oluşturmaktadır.
Anahtar Kelimeler: şizofreni, adli psikiyatri, bipolar bozukluk, tedavi farklılıkları, kriminal veri


Obsesif Kompulsif Bozukluk Tanılı Hastalarda Kronotipin Serum Sitokin Düzeyleri, Semptom Şiddeti ve İçgörü ile İlişkisi

Elif Nur Özervarlı, Tamay Seda Taşçı, Nilgün Işıksaçan, Simge Seren Kırlıoğlu Balcıoğlu

Sayfa 208


Giriş: Literatürde obsesif kompulsif bozuklukta(OKB) kronotipin nöroinflamasyon, semptom şiddeti ve içgörü üzerine etkisini araştıran çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, tedavi altındaki OKB tanılı hastalarda pro-inflamatuar sitokinler interlökin (IL)-1, tümör nekroz faktörü(TNF)-?, IL-6 ile bir anti-inflamatuar sitokin olan IL-10 seviyelerinin kronotiple ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmamıza, DSM-5'e göre OKB tanısı almış, tedavi altındaki, eşlik eden psikiyatrik bozukluğu olmayan 82 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışma için Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesinden 13.12.2023 tarihinde 2023-631 protokol koduyla etik kurul onayı alınmıştır. Katılımcılar, psikiyatri polikliniğinde takip edilen bireylerden ardışık olarak, randomizasyon yapılmaksızın çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik ve klinik bilgileri kaydedilmiş; boy, kilo, kan basıncı ve bel çevresi ölçümleri yapılmıştır. Hastaların semptom şiddeti Yale Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği(YBOCS ) ve içgörü düzeyleri Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeğiyle(BABS) değerlendirilmiştir. Hastalara uyku kalitesini ve kronotipi belirlemek amacıyla Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği(PSQI) ve Sabahçıl Akşamcıl Ölçeği(MEQ) uygulanmıştır. Sonuçlar: OKB şiddetiyle IL-6 arasında negatif korelasyon saptanmıştır(p=0.004). IL-10 seviyesiyle uyku latansı(p=0.026) ve sedatif-hipnotik kullanımı(p=0.027) alt ölçekleri arasında pozitif korelasyon olduğu belirlenmiştir. IL-1? seviyesi arttıkça, öznel uyku kalitesinin azaldığı(p=0.026) ve alışılmış uyku etkinliğinin arttığı(p=0.023) saptanmıştır. İnflamatuar belirteçlerle YBOCS,BABS ve PSQI puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Akşamcıl kronotip, kötü uyku kalitesiyle ilişkili bulunmuştur(p=0.043). Kronotiple semptom şiddeti ve içgörü arasında ilişki saptanmamıştır. OKB semptom şiddetiyle uyku kalitesinde azalma ilişkili bulunmuştur(p < 0.001). Semptom şiddetiyle içgörü arasında pozitif korelasyon saptanmıştır(p < 0.001). Çok değişkenli lojistik regresyon modelinde, YBOCS puanı, kötü içgörüye sahip hastaların bulunduğu grupta olmayı %7.6 artıran anlamlı bir yordayıcı olarak belirlenmiştir(p=0.040).
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma, OKB’de IL-6’nın semptom şiddetiyle negatif ilişkili olduğunu göstermiştir. Akşamcıl kronotip kötü uyku kalitesiyle ilişkili olsa da, semptom şiddeti ve içgörüyle ilişkili bulunmamıştır.Uyku kalitesinin azalması, OKB semptomlarının şiddetlenmesiyle ilişkili olup, semptom şiddeti içgörü düzeyini de etkilemektedir. Çok değişkenli analizler, yüksek semptom şiddetinin kötü içgörü için bağımsız bir risk faktörü olduğunu göstermiştir. Bulgular, OKB’de kronotip ve inflamatuar süreçlerin klinik tabloya etkisine ışık tutmakta ve ileri araştırmalara zemin hazırlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Uyku kalitesi, Kronotip, İçgörü, İnflamasyon


Bipolar Bozuklukta Depresyonun İşlevselliğe Etkisinin İncelenmesinde Biyolojik Ritimler ve Uyku Kalitesinin Rolü

İrem Hacısalihoğlu Aydın, Nazife Gamze Usta Sağlam, Cana Aksoy Poyraz

Sayfa 210


Giriş: Bipolar bozukluğu olan hastalarda depresyonun işlevselliği olumsuz yönde etkilediği bilinmekle birlikte, bu etkinin uyku parametreleriyle ve biyolojik ritimlerle olan ilişkilisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, depresif belirtiler gösteren bipolar bozukluk hastalarında; depresif semptomların, biyolojik ritim ve uyku kalitesi üzerindeki etkisini incelenmiş ve biyolojik ritim ile uyku kalitesinin depresyonun işlevsellik üzerindeki olumsuz etkisini öngörmedeki aracı rolü araştırılmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya toplam 98 bipolar bozukluk tanılı hasta ile 96 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hastalar Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği puanlarına göre ötimik ve depresif olarak sınıflandırılmıştır. Katılımcıların biyolojik ritimleri, işlevsellik düzeyleri ve uyku kaliteleri sırasıyla Biyolojik Ritim Değerlendirme Görüşmesi, Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi ile değerlendirilmiştir. Mediasyon analizi ile aracı roller incelenmiştir. Çalışmada etik kuruldan onay alınmıştır (10/05/2022 380352). Tüm katılımcılar gönüllü olarak katılmış, yazılı onam vermiştir. Sonuçlar: İşlevsellikte bozulma en belirgin bipolar depresyon grubunda saptanmış olup (M = 31.68, p < .001), bunu ötimik hastalar (M = 17.85, p < .001) ve sağlıklı kontroller (M = 11.74). izlemiştir. Depresyon düzeyi; işlevsellik (r=.746, p?.01), uyku kalitesi (r=.655, p?.01) ve biyolojik ritimlerle (r=.709, p?.01) pozitif yönde anlamlı korelasyon göstermiştir. Ayrıca depresyonun, biyolojik ritimler (b=1.01, SE=.10, p < .001) ve uyku kalitesi (b=.38, SE=.04, p < .001) üzerinde anlamlı düzeyde etkisi olduğu belirlenmiştir. Mediasyon analizleri depresyonun işlevsellik üzerindeki etkisinde biyolojik ritmin kısmi aracı rol oynadığını gösterirken (bindirect=.50, SE=.11, 95% CI = .3095, .7253), uyku kalitesinin benzer bir aracı rolü olmadığı saptanmıştır (bindirect=-.08, SE=.09, 95% CI = -.2783, .0944).
Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak, bipolar bozuklukta depresyonun işlevselliği olumsuz etkileyen önemli bir faktör olduğu ve bu etkinin bir kısmının biyolojik ritim bozukluklarıyla açıklanabileceği ortaya konmuştur. Bu bulgular, tedavi yaklaşımlarında biyolojik ritim düzenleyici müdahalelerin önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, biyolojik ritimlerin düzenlenmesi, depresyonun işlevsellik üzerindeki olumsuz etkisini azaltmada etkili bir hedef olabilir.
Anahtar Kelimeler: bipolar, biyolojik ritim, depresyon, işlevsellik


Madde İle İlişkili Psikoz Tanılı Hastalarda Akut Dönemde Zihin Kuramı, Bilişsel İşlevler Ve Klinik Özelliklerin İncelenmesi

Cansu Yıldırım, Nabi Zorlu, Başak Bağcı, Umut Kırlı, Aslıhan Bilge Bektaş

Sayfa 211


Giriş: Bu çalışmada; madde kullanımı ile ilişkili psikotik bozukluk tanısı almış hastaların sosyodemografik özellikleri, akut psikotik dönemdeki klinik belirtileri, bilişsel işlev yetileri ve sosyal biliş özelliklerinin incelenmesi ve kullanılan maddenin türüne göre (metamfetamin, kannabis, çoklu madde) klinik belirti şiddetinin, tedaviyle akut dönem belirtilerindeki iyileşme oranının, bilişsel işlevlerin ve sosyal biliş özelliklerinin karşılaştırılarak farklılık olup olmadığının incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışma için İzmir katip çelebi üniversitesi etik kurulundan 0176 karar numarasıyla etik kurul onayı alınmıştır. DSM-5’e göre Maddeye Bağlı Psikoz tanısı almış, hastanemizde yatarak tedavi gören, akut psikotik dönemdeki 34 hasta alınmıştır. Hastalar, kullandıkları baskın maddelere göre metamfetamin(14 hasta) ilişkili psikoz, kannabis ilişkili psikoz(8 hasta) çoklu madde ile ilişkili psikoz(12hasta) olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Bu gruplandırmalar konu ile ilgili güncel çalışmalardan yola çıkılarak yapılmıştır. Hastalara Sosydemografik Veri Formu, Gözlerden Zihin Okuma Testi, Stroop Testi, Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği ve yatarak tedavi süresince klinik özelliklerin takibi için 3 günde bir PANSS uygulanmıştır. Sonuçlar: Maddeyle ilişkili psikoz hastalarının çoğunlukla erkek cinsiyette, çalışmayan, genç yetişkin yaşta olduğu, madde kullanımına 18 yaşından önce başladığı, düzensiz kentsel bölgelerde yaşadığı saptanmıştır. Metamfetaminle, kannabisle ve çoklu madde kullanımıyla ilişkili psikoz karşılaştırıldığında 3 grubun bilişsel işlevleri ve sosyal biliş özellikleri arasında fark saptanmamıştır. Tedavi sonunda pozitif ve negatif belirtilerdeki iyileşme oranının ve PANSS puanlarındaki düşüş oranının en çok metamfetamin grubunda olduğu, kannabis ve çoklu madde grubu arasında fark olmadığı görülmüştür. Tedaviye başlanmadan önceki PANSS ve negatif belirti şiddetinin metamfetamin ve kannabis grupları arasında fark göstermediği, başlangıçtaki pozitif belirtilerin metamfetamin grubunda kannabis grubuna göre daha şiddetli olduğu saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Metamfetamin kullanan hasta grubu; kannabis ve çoklu madde kullanan hasta grubuna göre pozitif ve negatif belirtilerde ve toplam PANSS puanlarında daha fazla düzelme göstermiştir. Kannabis grubunda metamfetamin grubuna göre daha az düzelme olması, literatürdeki kannabis-kronik psikoz ilişkisini saptayan verileri destekler niteliktedir. Üç hasta grubunun sosyal biliş özellikleri ve bilişsel işlev performansları arasında fark saptanmamıştır, verilerin desteklenmesi için akut dönem dışında yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: Maddeyle İlişkili Psikoz, Zihin Kuramı, Bilişsel işlevler, Metamfetamin, Kannabis


TMK 432 Kapsamında Yatarak Tedavisi Yapılan Şizofreni Hastalarında Aile Duygu Dışavurumunun Rolü ve Ölçülmesi

Ceylan Koç, Ahmet Çöpür, Yasir Şafak

Sayfa 213


Giriş: Çalışmada, psikotik bozukluk hastalarında istemli ve istemsiz yatış gruplarında aile duygu dışavurumu düzeyi incelenmiştir.
Yöntemler: Etlik ŞehirHastanesi’nde yürütülen kesitsel çalışmaya(EtlikŞH Etik kurul onay no:2024-794), TMK432 kapsamında yatırılan 23 hasta ve yakınları(vakagrubu) ile gönüllü yatış yapan 19 hasta ve yakınları(kontrolgrubu) dahil edilmiştir. Sosyodemografik Veri Formu, Dışavurulan Duygulanım Ölçeği (DDÖ), PANSS, Beck Anksiyete ve Beck Depresyon Ölçekleri kullanılmıştır. Shapiro-wilk testi verilerin normal dağılıma uyup uymadığını incelemek için, normal dağılan verilerin ortalamalarını kıyaslamak için bağımsız örneklem t test, normal dağılmayan veriler için MannWhitneyu ve ki-kare testleri uygulandı, p < 0,05 anlamlı kabul edildi. Sonuçlar: Gruplar, sosyodemografik açıdan medeni durum dışında benzerdi (p=0,0002). PANSS genel psikopatoloji puanı, vaka grubunda kontrollere göre daha düşüktü(34,59 vs. 41,61; p=0,010). DDÖ toplam ve faktör puanları arasında anlamlı bir fark bulunmadı(14,43 vs. 13,56; p=0,575);toplam puan varyansı, vaka grubunda 3,63 kat daha yüksekti (p=0,009). Hastalık süresi ile DDÖ puanları farklı yönlerde korelasyon gösterdi(vaka: r=–0,083; kontrol: r=+0,078). Birincil faktör puanları ile hasta yakını depresyonu, vaka grubunda anlamlı düzeyde ilişkiliydi (r=0,458; p=0,028). Kadın hasta yakınlarının anksiyete puanları, erkeklerden yüksek bulundu(13,0 vs. 3,4; p=0,049); erkek hasta yakınlarının ikincil faktör puanları, kadınlara göre daha yüksekti(9,0 vs. 6,0; p=0,021).
Tartışma ve Sonuç: İstemsiz yatış yapılan hastaların ailelerinde DD düzeylerindeki varyansın yüksek olması, aile tepkilerinin heterojen olduğunu göstermektedir. Cinsiyete dayalı farklılıklar, bakım yükü ve kültürel rol farklılıklarını yansıtmaktadır. Klinik değişkenler ile DDÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamış olması, küçük örneklem büyüklüğü ve örneklemin heterojenliği ile açıklanabilir. Hastalık süresi ile DD varyansı arasındaki negatif korelasyon ve birincil faktör puanları ile hasta yakını depresyonu arasındaki anlamlı ilişki, aile tepkilerinin hastalık süresine bağlı olarak değişebileceğini ve eleştirel-düşmanca tutumların ruh sağlığını olumsuz etkileyebileceğini göstermektedir. Bulgular, uygun koşullar sağlandığında gönüllü yatış imkânının stresi azaltabileceğini ve tedaviye erişimi kolaylaştırabileceğini düşündürmektedir. DD, çok boyutlu ve kültürel bağlamdan etkilenen bir olgu olup daha geniş örneklemlerle aile tutumları ile psikopatoloji arasındaki ilişki daha net bir şekilde ortaya konulabilir.
Anahtar Kelimeler: şizofreni, zorunlu yatış, duygu dışavurumu


Gerçek Dünya Örnekleminde Tipik ve Atipik Uzun Etkili Antipsikotiklerin Tedavi Uyumu Açısından Karşılaştırılması ve Tedavi Seçimini Etkileyen Faktörler: Yıllık İzlem Çalışması

Özlem Devrim Balaban, Yusuf Ezel Yıldırım, Özge Arıkan, Vesile Çelik, Muhammet Ali Karaca, Sevilay Umut Kılınç, Yasemin Gürsoy, Osman Şehitoğulları

Sayfa 214


Giriş: Antipsikotik tedavi uyumsuzluğu ağır ruhsal bozukluğu olan bireylerde hastalık nüksünü en güçlü biçimde öngören faktörlerdendir. Uzun etkili enjektabl antipsikotiklerin (UEA) tedaviye uyumu artırma ve nüksleri önlemedeki etkinliği bilinmektedir. Ancak UAE’ların tercih nedenleri ve bununla ilişkili tedavi uyum düzeylerine yönelik araştırmalar sınırlıdır. Bu çalışmada, şizofreni veya bipolar bozukluk tanısıyla yatarak tedavi gören ve taburculuk sırasında UEA başlanan hastalar, UEA seçimi açısından karşılaştırılmış; seçim ve tedaviye uyumu etkileyen faktörler incelenmiştir.
Yöntemler: Natüralistik izlem tasarımındaki çalışmanın örneklemi, yatarak tedavi görmüş ve UEA başlanarak taburcu edilmiş, 99’u kadın, toplam 187 hastadan oluşmaktadır. Sosyodemografik ve klinik veriler hasta dosyalarından elde edilmiştir. Taburculuğu takiben 3., 6. ve 12. aylarda hastalar ve/veya yakınları telefonla aranarak tedaviye devam durumları sorgulanmış, edinilen bilgiler elektronik kayıt sisteminden doğrulanmıştır. Çalışma Bakırköy Dr Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 20.11.2023 tarihinde 2023-22-13 protokol numarası ile onaylanmıştır. Sonuçlar: Birinci kuşak UEA’lar; çalışmayan, şizofreni tanılı, hastalık süresi daha uzun, yatış sayısı daha fazla, homisidal davranış öyküsü olan ve EKT uygulanmış hastalarda daha sık tercih edilmiştir (p < 0,05). Alkol veya madde kullanımı olan bireylerde tedaviye uyumsuzluk daha erken dönemde ortaya çıkmıştır(p < 0,05). Bipolar bozukluk hastalarının tedaviye uyumu daha yüksek bulunmuştur(p=0,025). 12. ayda ikinci kuşak UEA’lara uyum, birinci kuşaklardan daha yüksektir. Aripiprazol UE ve paliperidon UE’ye uyum, haloperidol, risperidon ve zuklopentiksola kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksektir(p < 0,05). Yatış öncesinde düzenli tedavi kullanımı, 12. aydaki uyumunu yordayan bir değişken olmuştur(p < 0,001). Dört haftada bir uyguladan UEA’lara uyum, iki haftada bir uygulananlara göre daha yüksektir(p=0,014).
Tartışma ve Sonuç: Tedaviye uyum sorunu yaşama riski yüksek hastalarda, daha uzun aralıklarla uygulanan ikinci kuşak UEA’lar tercih edilebilir. Bulgular, tedavi öncesi düzenli ilaç kullanım öyküsü olan ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda uyumun daha yüksek olabileceğini, buna karşın alkol/madde kullanımının uyumsuzluğu hızlandırabileceğini göstermektedir. Bu nedenle UEA seçimi yapılırken hastanın klinik özellikleri, hastalık öyküsü ve risk faktörleri bütüncül biçimde değerlendirilmelidir.
Anahtar Kelimeler: Uzun Etkili Antipsikotikler, Şizofreni, Bipolar Bozukluk, Aripiprazol, Paliperidon


Rehabilitasyon Hizmeti Alan Şizofreni Hastalarında İçgörü, İçselleştirilmiş Damgalanma, Benlik Saygısı ve Sosyal İşlevsellik

Burçin Özkaya, Ali Erdoğan, Şeyma Kaplan Ekici, Buket Cinemre

Sayfa 215


Giriş: Şizofreni bilişsel, sosyal ve mesleki işlevsellikte belirgin yeti yitimine neden olan bir hastalıktır.Bu bireylerde rehabilitasyon programlarına düzenli katılımın etkilerini doğrudan inceleyen çalışmalar sınırlıdır. Çalışmamızın amacı, rehabilitasyon hizmeti alan şizofreni hastalarının içgörü, içselleştirilmiş damgalanma, benlik saygısı ve sosyal işlevsellik düzeylerini incelemektir.
Yöntemler: Kesitsel ve vaka-kontrol deseninde yürütülen çalışmaya, DSM-5’e göre şizofreni tanılı, klinik remisyon ölçütlerini karşılayan, Akdeniz Üniversitesi Psikiyatri Gündüz Hastanesi’nde en az 6 aydır rehabilitasyon programlarına devam eden 35 hasta ile herhangi bir rehabilitasyon müdahalesine katılmayan 35 hasta dahil edilmiştir.Katılımcılara Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Kişisel ve Sosyal Performans Ölçeği (KSPÖ) uygulanmıştır. Etik kurul onayı TBAEK-635 karar numarası ile 03.10.2024 tarihinde Akdeniz Üniversitesi Tıbbi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulu’ndan alınmıştır. Sonuçlar: Rehabilitasyon alan grupta; PANSS negatif puanı, RHİDÖ toplam, sosyal geri çekilme, damgalanmaya karşı direnç puanları anlamlı olarak düşük (sırasıyla p=0,004; p=0,007; p=0,006; p=0,008), KSPÖ, RBSÖ puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p < 0,001; p=0,040). Rehabilitasyon süresi ile KSPÖ (r=0,482; p=0,003), RHİDÖ algılanan ayrımcılık (r=-0,509; p=0,002), RBSÖ (r=0,526; p=0,001) puanları arasında korelasyon saptanmıştır. Lineer regresyon analizinde KSPÖ skoru ile ilişkili faktörler; rehabilitasyona katılım (p < 0,001), rehabilitasyon süresi (p=0,006), sürenin 12 ayın üzerinde olması (p=0,020), PANSS toplam (p < 0,001), negatif (p < 0,001), genel psikopatoloji puanları (p < 0,001), İÜBDÖ puanı (p < 0,001), RHİDÖ toplam (p < 0,001), yabancılaşma (p=0,017), kalıp yargıların onaylanması (p=0,014), algılanan ayrımcılık (p=0,019), sosyal geri çekilme (p < 0,001) ve damgalanmaya karşı direnç puanları (p=0,005), RBSÖ puanı (p < 0,001) olarak bulunmuştur.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular şizofreni tanılı bireylerde rehabilitasyon müdahalelerinin fonksiyonel ve bireysel iyileşmeye katkı sağlayabileceğini düşündürmektedir. Düzenli rehabilitasyonun, içselleştirilmiş damgalanmayı azaltma, benlik saygısını güçlendirme ve sosyal işlevselliği artırmada etkili olabileceğini söyleyebiliriz. Rehabilitasyon müdahalelerinin etkinliğini değerlendiren çalışmaların arttırılması; toplum temelli ruh sağlığı hizmetlerinin sürekliliği ve yaygınlaştırılması açısından önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Gündüz Hastanesi, Rehabilitasyon, İçselleştirilmiş Damgalanma, Sosyal İşlevsellik


Toplum Temelli Tarama Sonrası DEHB Tanılı Çocuklarda Yıllık Takip: Tedaviye Başlama Oranları ve Yordayıcı Faktörler

Feride Taflan, Yusuf Yasin GÜMÜŞ

Sayfa 216


Giriş: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocukluk çağında en sık görülen nörogelişimsel bozukluklardan biridir. Toplum temelli taramalarda DEHB tanılı çocukların önemli bir kısmı çeşitli nedenlerle tedaviye başlamamaktadır. Türkiye’de tarama sonrası tedaviye başlama oranları ve etkileyen faktörlere dair veriler sınırlıdır. Çalışmamızda, toplum taraması sonrası tanı alan çocukların 1 yıllık takibinde tedaviye başlama oranlarını, eş tanıları ve yordayıcı faktörlerin incelenmesi amaçlamaktadır
Yöntemler: Çalışmamız OMÜ Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından 27.01.2024 tarih ve 2024/04 sayılı yazısı uyarınca etik açıdan uygun bulunmuştur. Samsun’un Atakum ilçesinde 7 9 yaş aralığındaki 3.050 ilkokul öğrencisine, ebeveyn ve öğretmenler tarafından Turgay DEHB Ölçeği uygulanmıştır. Ölçek sonuçlarına göre riskli bulunan çocuklar poliklinikte değerlendirilmiş, DSM-5 ölçütlerine göre DEHB tanısı konulan 66 çocuk (40 erkek, 26 kız) çalışmaya alınmıştır. 12 ay sonunda takiplerde tedaviye başlama durumu, sosyodemografik özellikler, komorbidite, akademik başarı, sosyal/davranışsal işlevsellik puanları ve ebeveyn/öğretmen Turgay puanları kaydedilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkiler korelasyon ve ki-kare analizleri ile, yordayıcı faktörler ise lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Takip sürecinde çocukların %59,1’i (n=39) tedaviye başlamış, %40,9’u (n=27) başlamamıştır. Tedaviye başlamama nedenleri arasında en sık; ilaç kullanımına karşı olma (%81,5), bağımlılık endişesi (%66,7), “büyüdükçe düzeleceğine” inanma (%63,0) ve alternatif yöntem deneme isteği (%59,3) yer almıştır. Öğretmen formupuanları ile tedaviye başlama arasında anlamlı ilişki bulunmazken, veli formunda hareketlilik (r=0,344, p=0,005), hareket dürtüsellik (r=0,356, p=0,003) ve toplam puan (r=0,334, p=0,006) anlamlı pozitif korelasyon göstermiştir.Regresyon analizinde, veli hareket-dürtüsellik puanı tedaviye başlama olasılığını artırırken (?=0,161, p=0,003), sosyal alan puanı bu olasılığı azaltmıştır (?=-1,016, p=0,024). Komorbidite içinde Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB) varlığı (?²=4,013, p=0,045) çocukların tedaviye başlama olasılığını artırmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Toplum temelli tarama ve prospektif takip verileri, DEHB'li çocukların yaklaşık %40’ının bir yıl içinde tedaviye başlamadığını görülmektedir. Ebeveyn algısında hiperaktivite/dürtüsellik belirtilerinin belirginliği ve KOKGB varlığı tedaviye başlama olasılığını artırırken, yüksek sosyal işlevsellik düzeyi bu olasılığı azaltmaktadır. Tedavi reddinde kültürel faktörler ve ebeveyn tutumlarının etkili olduğu görülmekte olup, ailelerle iş birliğini güçlendiren yaklaşımlar geliştirilmelidir.
Anahtar Kelimeler: DEHB, tedavi, stigma, takip, direnç


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir