Giriş: Şizofreni spektrum bozuklukları, bireyin yaşam kalitesini etkilerken toplum düzeyinde
de önemli bir ekonomik ve sosyal yük oluşturmaktadırlar. Bu hastaların tedavisinde klozapin
birçok yönden diğer antipsikotiklere kıyasla daha etkin bulunmuştur. Çalışmalar, klozapin
kullanan hastaların daha az sayıda hastane yatışı olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı
klozapine geçişin hastane yatış oranları ve hastanede kalma süreleriyle ilişkisini araştırmak ve
klozapin tedavisine erken ve geç başlanmış olgular arasında klinik açıdan anlamlı bir fark olup
olmadığını belirlemektir. Yöntemler: Bu retrospektif çalışmada, 2015-2025 yılları arasında Karadeniz Teknik
Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde şizofreni veya şizoaffektif bozukluk
tanısıyla takip edilip klozapin kullanan 90 hastanın dosyaları incelenmiş, kriterleri karşılayan
42si çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik verileri, klozapin başlangıç
zamanları, bu zamandan önceki ve sonraki 3 yılda psikotik alevlenmeyle hastaneye yatış
sayıları ve hastanede kalış süreleri anamnez kayıtlarından elde edilmiştir. Klozapine geçişle
hastaneye yatış sıklıkları ve hastanede kalma süreleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Ayrıca
hastalar klozapin başlangıç zamanlarına göre erken (? 9 yıl), orta (10-19 yıl) ve geç (? 20 yıl)
şeklinde 3 gruba ayrılarak klozapin sonrası yatış sayıları ve süreleri karşılaştırılmıştır. KTÜ Tıp
Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulundan (09.07.2025, 2025/206) etik kurul onayı
alınmıştır.
Sonuçlar: 42 katılımcıdan 37si (%88,1) şizofreni, 5i (%11,9) şizoaffektif bozuklukla takip
edilmekteydi. Hastaların klozapin öncesi 3 yılda ortalama yatış sayıları 1,0±0,9 , sonrası 3 yılda
ise 0,1±0,2 idi. Tüm grupta klozapin öncesi ve sonrası 3 yılda yatış sayısı ve hastanede kalma
sürelerinde istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur (p < 0,001 p < 0,001). Erken, orta ve geç
gruplarının tedavi sonrası 3 yıldaki yatış sayıları ve süreleri karşılaştırıldığında anlamlı fark
bulunmamıştır (p=0,452). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, literatürle uyumlu şekilde klozapin tedavisinin yatış sayısı
ve hastanede kalma süresini anlamlı düzeyde azalttığı saptanmıştır. Bulgular, klozapinin
hastalık gidişatı ve ekonomik yük üzerinde olumlu etkilerini desteklerken hastalığın ileri
evrelerde başlanmasının dahi klinik iyileşmeye katkı sağlayabileceğini ortaya koymaktadır.
Sonuçların desteklenmesi için daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: klozapin, şizofreni, şizoaffektif bozukluk, hastaneye yatış sayısı
Giriş: Göç, maddiyat, güvenlik ve refah arayışıyla gerçekleşen çok boyutlu bir
olgudur.Özellikle yeni göç dalgasına katılan gençler sadece maddiyat değil,mutluluk ve
özgürlük de aramakta,beklentileri oldukça yükselebilmektedir.Bu çalışma,günümüzün genç
göçmenleri Y ve Z kuşaklarının sorunlarını ve memnuniyetlerini araştırmayı ve genç
göçmenleri Türkiye'de yaşayan çağdaşlarıyla sorunlar,başa çıkma stilleri,depresyon ve
psikolojik sağlamlık açısından karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Yöntemler: Bu karşılaştırmalı,nicel araştırmada 1981-1996 arasında doğanlar Y, 1997-2012
arasında doğanlar Z kuşağı olarak kabul edilmiştir. Göçmen veya Türkiye'de yaşayan, Y veya
Z kuşağından toplam 180 katılımcı olasılıksız kartopu yöntemiyle seçilmiş olup veriler Google
Forms aracılığıyla toplanmıştır.Sosyodemografik form,Başa Çıkma Stilleri Ölçeği-Kısa
Formu;Kısa Beck Depresyon Ölçeği;Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği kullanılmıştır.Amaç
doğrultusunda betimsel istatistikler,one-way ANOVA,bağımsız örneklem t-testi uygulanmış,
2025/34 karar numarasıyla HMKÜ Etik Kurulunca onaylanmıştır.
Sonuçlar: Başa çıkmada; göçmenlik,kuşak,cinsiyet,gelir,psikolojik destek durumları arasında
anlamlı fark saptanmazken eğitim düzeyinde fark saptanmıştır(F(2,177)=3.069,
p=0.049).Lisansüstü bireyler(M=2,85) lise mezunlarından(M=2,59) anlamlı derecede yüksek
başa çıkma skoruna sahiptir (p=0.041).En sık başa çıkma yöntemi madde kullanımıyken
mizah(p=0.036), kabullenme(p = 0.021), davranışsal ilgiyi kesme(p=0.011) ve planlama(p
=0.003)altboyutlarında gruplar arasında fark vardır;Türkiyedekiler daha çok mizah,göçmenler
ise
daha
fazla
kabullenme,davranışsal
kullanmaktadır.Türkiyedekilerin
ilgiyi
depresyon
kesme
ve
planlama
skoru(M=1.83,SD=0.61)
göçmenlerden(M=1.57,SD = 0.45) yüksektir(t(178)=3.226,p =0.001). Gelir de fark
yaratmaktadır(F(3,176)=5.138,p=0.002);borçlananlar(M=2.02,SD=0.52)
yeterli
geliri
olanlara(M=1.59,SD=0.51,p=0.013) ve lüks harcama/birikim yapanlara(M=1.52,SD=0.39,
p=0.010)göre daha depresiftir. Sağlamlıkta, kadınlar(M=3.0399,SD = 0.69744)ve
erkekler(M=3.4220,SD=0.82134) arasında fark vardır(t(177)=3.277,p = 0.001);erkekler daha
dayanıklıdır(Mean Diff=0.38216;Cohens d=0.515).Psikolojik destek durumunda fark
bulunmuş(F(3,176)=8.580,p< 0.001);hiç destek almayanlar(M=3.4045,SD=0.77520), ikisini
alanlardan(M=2.7778,SD=0.54123) anlamlı derecede daha sağlamdır(p< 0.001).Katılımcıların
%61,9u en büyük sorunlarının gelecek kaygısı/belirsizlik olduğunu;%58,6sı ülke/dünya
gündemleri,%40,9uiş/okul stresi olduğunu belirtmiştir.Yurt dışındakilerin %20,2si hayatından çok, %48,1i çoğunlukla, %26,9u kısmen memnunken; %2,9u çoğunlukla
memnun olmadığını,%1,9u hiç memnun olmadığını bildirmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bulgular, Y veya Z kuşağı olmak fark etmeksizin, sorunları benzer olsa
bile Türkiye'de yaşamanın gençler için daha stresli ve zorlayıcı olduğunu, göçle ilgili
memnuniyetin yüksek, beklentilerin kısmen yerinde olduğunu göstermekte olup, Türkiye'deki
maddi ve manevi koşullar gençlerin beklentilerini karşılamadıkça kuşaklardan bağımsız olarak
göç dalgasının süreceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: göç, ''y kuşağı'', ''z kuşağı'', ''başa çıkma stilleri'', ''psikolojik sağlamlık''
Giriş: Şizofreni; sanrı, varsanı, düşünce bozukluğu ve işlevsellikte azalma ile seyreden kronik
bir bozukluktur. Epidemiyolojik veriler, genel nüfusa kıyasla şizofrenide suç veya şiddet
davranışı riskinin arttığını göstermektedir. Bu çalışmada, çocukluk çağı travmaları, atıf
yanlılıkları ve persekütuar sanrı alt tiplerinin suç türleri ile ilişkisi incelenerek adli risk
değerlendirmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmaya, DSM-5e göre şizofreni tanılı, suç öyküsü olan 96 adli hasta dahil
edilmiştir. Veriler; Sosyodemografik Form, Çocukluk Çağı Travmaları ÖlçeğiKısa Form
(CTQ-SF), İçsel-Kişisel-Durumsal Atıflar ÖlçeğiTürkçe (IPSAQ-TR) ve Kötülük Görme ve
Hak Edilmişlik Ölçeği (PaDS) ile toplanmıştır. Suçlar; kişilerarası saldırganlık/şiddet, mal
varlığı/e ekonomik ve kuruma-sisteme yönelik suçlar olarak sınıflandırılmıştır. Etik onay
Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan alınmıştır (TABED 2-25
892, 19.02.2025).
Sonuçlar: Negatif kişisel atıf (p=0.049) ve kişiselleştirme yanlılığı (KY) puanları suç grupları
arasında farklıydı; KY, kişilerarası saldırganlık/şiddet suçlarında daha yüksekti (p=0.040),
ancak negatif kişisel atıflardaki fark ikili karşılaştırmalarda anlamlı değildi. Suç türü sanrı
türleri (p=0.416), sanrı varlığı (p=0.583) ve Zavallı BenKötü Ben alt tipleri (p=0.405) ile
ilişkili bulunmadı. Kötülük görme (p=0.570) ve hak edilmişlik (p=0.779) puanları da gruplar
arasında değişmedi. Kendine zarar verme öyküsü olmayanlarda dışsallaştırma yanlılığı daha
yüksekti (p=0.020). Suç türüne göre CTQ alt ölçekleri farklılık göstermedi. Ancak intihar
girişimi öyküsü olanlar tüm CTQ alt ölçeklerinde, kötülük görme ve KY puanlarında daha
yüksek skorlar bildirdi (tümü p < 0.05). Regresyon analizinde intihar öyküsünü yordayan tek
değişken CTQ toplam puanıydı. Ayrıca fiziksel ihmal puanları, Kötü Ben grubunda diğer
persekütuar sanrılılara göre daha yüksekti (p=0.024). Tartışma ve Sonuç: Şizofrenide suç türlerini ayırt etmede sanrı içerikleri yönünden anlamlı
fark olmamasına rağmen; atıf yanlılıkları, çocukluk travmaları ve intihar davranışının birlikte
değerlendirilmesi adli risk analizini güçlendirebilir. Bulgular, Kötü Ben tipinin belirli çocukluk
çağı travma öyküleriyle ilişkili olabileceğini ve düşük dışsallaştırma yanlılığının kendine
yönelik zarar riskini artırabileceğini düşündürmektedir. Adli psikiyatride kapsamlı risk değerlendirmesi için klinik semptomların yanı sıra bilişsel ve yaşam öyküsü etmenleri dikkate
alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: şizofreni, atıf biçimi, sanrı türü, adli psikiyatri, çocukluk travması
Işık Batuhan Çakmak, Şeyma Uygun, İrem Kar, Bora Başkak
Sayfa 191
Sunum önizlemesi
Giriş: Atıf biçimi, bireylerin olumlu veya olumsuz olayların nedenlerini açıklarken bu
nedenleri içsel (kendine), kişilerarası (başkalarına) veya durumsal (koşullara) faktörlere
bağlama eğilimini ifade eder. Bu çalışma, yaygın olarak kullanılan Internal, Personal and
Situational Attributions Questionnairein (IPSAQ) Türkçe uyarlamasını (IPSAQ-TR) yapmak,
geçerlik-güvenirlik özelliklerini değerlendirmek ve ayrıca kısa formunu geliştirmek amacıyla
gerçekleştirilmiştir. Yöntemler: Toplam 163 Türkçe konuşan gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Örneklem,
üniversite öğrencileri ve herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan erişkinlerden oluşmuştur.
Katılımcılar çevrim içi duyurularla davet edilmiş, ölçekler online anket formu aracılığıyla
uygulanmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, IPSAQ-TR, Yükleme Biçimleri
Anketi (ASQ) ve Beck Depresyon Envanteri (BDE) uygulanmıştır. Psikometrik
değerlendirmeler kapsamında iç tutarlılık (KR-20), test-tekrar test güvenirliği (ICC), yakınsak
geçerlik (korelasyon analizleri) ve bilinen gruplar geçerliği analiz edilmiştir. Etik onay Ankara
Bilkent Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan alınmıştır (TABED 2-24-590,
30.10.2024).
Sonuçlar: IPSAQ-TR, KR-20 katsayısı 0.7020.820 arasında değişen kabul edilebilir ila iyi
düzeyde iç tutarlılık göstermiştir (p < 0.001). Test-tekrar test güvenirliği orta ila iyi düzeydedir
(ICC = 0.4580.737, p < 0.001). Yakınsak geçerlikte IPSAQ-TRnin alt ölçekleri ile ASQ
boyutları arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur (r = 0.2000.236, p < 0.05). Bilinen
gruplar geçerliğinde, depresyon grubunda dışsallaştırma yanlılığı (EB) daha yüksek, negatif
içsel atıflar ise daha düşük bulunmuş (p < 0.05), diğer alt ölçeklerde anlamlı fark
saptanmamıştır. Kısa form ile orijinal ölçek arasında yüksek uyum saptanmıştır (ICC = 0.774
0.885, p < 0.001). Tartışma ve Sonuç: IPSAQ-TR, Türkçe konuşan popülasyonda atıf tarzının
değerlendirilmesinde geçerli ve güvenilir bir araçtır. Bulgular, Türk örnekleminin Batıdaki
kendini yüceltici ve Doğudaki bağlama duyarlı özellikleri birlikte taşıyan hibrit bir atıf tarzına
sahip olduğunu göstermektedir. Depresyon düzeyi daha yüksek katılımcılarda dışsallaştırma
yanlılığının belirginleşmesi ve negatif-içsel atıfların azalması, depresyonun bilişsel örüntüler
üzerindeki etkisini desteklemektedir. Bu sonuçlar, atıf biçiminin duygudurum ve kültürelbağlamla etkileşim halinde olduğunu düşündürmektedir. Kısa formun pratikliği ise klinik
uygulama ve saha araştırmalarında hızlı ve güvenilir ölçüm imkânı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: atıf biçimi, sosyal biliş, içsel, kişisel ve durumsal atıflar ölçeği, IPSAQ
TR
Osman Mert Özcan, Nilgün Oktar Erdoğan, Fatmanur Ayhan
Sayfa 193
Sunum önizlemesi
Giriş: Bipolar bozukluk (BB), tekrarlayan ataklarla seyreden, ciddi yeti kaybına yol açan bir
duygudurum bozukluğudur. Tedaviye uyumsuzluk nüks, intihar ve yeniden yatış riskini artırır.
Uzun etkili enjekte edilebilir antipsikotikler (LAI), tedaviye uyumu artırma ve nüksleri önleme
potansiyeline sahiptir. Bu çalışmanın amacı, taburculukta LAI ile taburcu edilen ve edilmeyen
BB hastalarının sosyodemografik, klinik ve farmakolojik özelliklerini karşılaştırmaktır. Yöntemler: 20222024 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri
Servisinde BB tanısıyla yatarak tedavi gören hastalar retrospektif olarak incelenmiştir.
Taburculukta LAI ile taburcu edilenler (n=57) ve edilmeyenler (n=126) demografik, klinik ve
farmakolojik değişkenler açısından karşılaştırılmıştır. Sürekli değişkenler için bağımsız
örneklem t-testi, kategorik değişkenler için ki-kare testi kullanılmıştır. Pamukkale Üniversitesi
Etik Kurulundan 12.08.2025 tarihli E-60116787-020-735005 sayılı kararıyla etik kurul onayı
alınmıştır.
Sonuçlar: LAI grubunda ortalama yaşın daha düşük (37,1 ± 11,6, 41,2 ± 14,0; p = 0,039) ve
hastalık başlangıç yaşının daha erken olduğu saptanmıştır (24,2 ± 9,9, 29,1 ± 12,1; p = 0,004).
Yatış süresi LAI grubunda daha uzundur (30,6 ± 12,6 vs. 24,3, 12,1; p = 0,002). Toplam dönem
sayısı (6,00 ± 4,89 vs. 4,62 ± 3,67; p = 0,037), mani dönemi sayısının (3,28 ± 1,97, 2,04 ± 1,44;
p < 0,001) LAI grubunda daha fazla olduğu ve psikotik özellikli dönem öyküsünin daha sık
olduğu gözlenmiştir (p = 0,005). Ruhsal hastalık nedeniyle yatış sayısı LAI grubunda daha
yüksektir (4,28 ± 3,37, 2,98 ± 2,49; p = 0,004). Yatış öncesi antipsikotik sayısı (1,70 ± 1,14,
1,18 ± 0,85; p = 0,001) ve taburculukta kullanılan antipsikotik sayısı (2,56±0,86 vs. 1,83±0,7 p
< 0,001) LAI grubunda daha yüksektir. Cinsiyet, medeni durum, hastalık süresi ve depresyon
dönemi sayısı açısından iki grup arasında fark saptanmamıştır. Tartışma ve Sonuç: Taburculukta LAI reçetelenmesi, daha erken başlangıç, daha fazla atak ve
yatış, daha yüksek antipsikotik yükü ve psikotik özellik öyküsü ile ilişkilidir. Bulgular, LAInin
ağır seyirli ve nüks riski yüksek olgularda tercih edildiğini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, Taburculuk, Uzun etkili enjekte edilebilir
antipsikotikler(LAI)
Seda Kırcı Ercan, Merve Sena Kırmacı, Çağan Hazal Durgun
Sayfa 194
Sunum önizlemesi
Giriş: Elektrokonvülsif terapi (EKT), özellikle tedaviye dirençli majör depresyon, bipolar
bozukluk ve psikotik bozukluklarda etkinliği kanıtlanmış bir tedavi yöntemidir. Nöbet süresi ve
seans sayısı, klinik etkinliği belirleyen önemli parametrelerdir. Bu çalışmada, EKT uygulanan
hastalarda yaş, cinsiyet, tanı grubu ve kullanılan anestezik doz gibi değişkenlerin nöbet süresi
ve toplam seans sayısıyla ilişkisi değerlendirildi. Yöntemler: Retrospektif kesitsel tasarımla, 2021-2025 yılları arasında bir üniversite
hastanesinde EKT uygulanan hastaların kayıtları incelendi. Yaş, cinsiyet, tanı, seans sayısı, ilk
seanstaki nöbet süresi, nöbet eşiği ve anestezik doz bilgileri eksiksiz olan hastalar çalışmaya
dahil edildi. Veriler SPSS 22.0 ile analiz edildi; tanılar arası fark için ANOVA, yaş ve anestezik
doz ile nöbet süresi ilişkisi için Pearson korelasyonu kullanıldı.Etik kurul onayı
alınmıştır:2025/236
Sonuçlar: Toplam 142 hasta (78 kadın, 52 erkek; yaş ort. 43,8±14,7) dahil edildi. En sık tanı
%37,7 ile depresyondu. Ortalama nöbet süresi 25,8±8,9 sn, seans sayısı 9,3±3,5ti. Cinsiyete
göre nöbet süresi farkı anlamlı değildi (p=0,45). Propofol dozu ile nöbet süresi arasında zayıf
negatif korelasyon (r=?0,274, p=0,01) bulundu. Yaş ile nöbet süresi arasında da zayıf negatif
ilişki vardı (r=?0,203, p=0,02). Tanı grupları, sigara kullanımı ve endikasyon kategorileri
arasında seans sayısı veya nöbet eşiği açısından anlamlı fark saptanmadı (tüm p > 0,17). Tartışma ve Sonuç: Bulgular, EKT sırasında nöbet süresinin yaş ve anestezik dozdan
etkilendiğini; ileri yaş ve yüksek dozun süreyi kısalttığını göstermektedir. Literatürde ise yaş
ile nöbet süresi arasındaki ilişkinin bazı çalışmalarda pozitif yönde bildirildiği görülmekte, bu
durum farklı anestezi protokolleri, elektrot yerleşimleri veya hasta profillerinden
kaynaklanabilir. Tanı gruplarına göre seans sayısı ve nöbet eşiği değişmemektedir.EKT
planlamasında yaş ve anestezik dozun dikkate alınması tedavi etkinliğini artırabilir.
Bireyselleştirilmiş yaklaşım, hastaların tedavi yanıtını optimize etmede önemlidir. Anahtar Kelimeler: elektrokonvülsif terapi, psikosomatik sağaltımlar
Giriş: 20 Şubat 2019a kadar çocuk ve ergenlerde özel gereksinim değerlendirmesi Çocuk
Sağlık Kurulu tarafından yapılmaktaydı. Bu tarihte yayımlanan ÇÖZGER Yönetmeliği ile
Çocuklar için Özel Gereksinim Raporu sistemi yürürlüğe girmiştir. Bu çalışma, iki sistem
kapsamında değerlendirilen olguların çocukluk ve ergenlik döneminde konulan tanılarının
erişkinlikteki sürekliliğini ve değişimlerini incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: 2013 yılından itibaren Selçuk Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Kliniğine
sağlık kurulu raporu almak için başvuran ve 2019 sonrası ÇÖZGER kapsamında sevk edilen
vakalar geriye dönük olarak incelendi. Erişkinlik tanıları dosya taramasıyla belirlendi. Etik
kurul onayı alındı (2025/482).
Sonuçlar: Toplam 1372 çocuk ve ergen değerlendirilmiştir. 1 Ağustos 2025 itibariyle
erişkinliğe ulaşan 128 kişiden hastanemizde dosyası olan 70 kişinin verileri analiz edildi. Bu
çocukların %41,5'i kız, %58,5'i erkek olup yaş ortalaması 21,85±1,38'dir. Bu 70 kişinin
%74,3ü (n=52) erişkin raporu almıştır. Bilişsel gecikme tanılı 37 olgunun %81,1i (n=30) aynı
tanıyla rapor alırken, 7si rapora başvurmamıştır. Yalnız Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB)
tanılı 3 olgudan biri Hafif Mental Retardasyon (HMR), biri OSB ve HMR, diğeri OSB tanısı
almıştır. OSB ve bilişsel gecikme tanılı 5 olgunun 4ü OSB, 1i OSB ve HMR tanısı ile
raporlanmıştır. ÖÖG tanılı 10 olgunun 2si rapora başvurmamış, 6sı aktif psikopatoloji yok
olarak değerlendirilmiş, 1i sınır zeka, 1i ÖÖG tanısı almıştır. Post Travmatik Stres Bozukluğu
veya Beyin Hasarı tanılı 6 olgudan rapora başvuran 4ü aktif psikopatoloji yok olarak
raporlanmıştır. Başvuru yapmayan 18 kişinin 7si dil-konuşma, 5i bilişsel gecikme, 2si
Obsesif Kompulsif Bozukluk, 2si Beyin Hasarı, 2si ÖÖG tanılıdır. Tartışma ve Sonuç: Bulgular, bilişsel gecikme ve OSBde tanı sürekliliğinin yüksek, dil
konuşma alanı ve ÖÖG tanısında düşük olduğunu düşündürebilir. Erişkin Sağlık Kurulu
Yönetmeliğinde ÖÖGye engel oranı verilemiyor oluşu, bu bireylerde hak kaybına yol açabilir.
OSBye ek mental retardasyonu olanların yalnız OSB ile raporlanması da benzer riskleri taşıyor
olabilir. Bu veriler ışığında erişkinlik değerlendirmelerinde gelişim sürecinin dikkate alınması
önemli olabilir. İlerleyen süreçte daha geniş örneklem katılımı ile yeni çalışmalar yapılabilir. Anahtar Kelimeler: erişkin sağlık kurulu, çocuk sağlık kurulu, ÇÖZGER, tanı sürekliliği,
tanı değişikliği
Giriş: Literatür düşünce süreci bozukluklarının (DSB) detaylı incelenmesiyle psikiyatrik
bozuklukların ayırıcı tanısının yapılabileceğini işaret etmektedir. Ancak şizofreni ve
duygudurum bozukluklarının sınıflandırılmasında yüksek ayırıcı güce sahip, tutarlı bir yöntem
önerilememiştir. Bu çalışmada Düşünce ve Dil Bozukluğu Ölçeği (DDBÖ) faktör puanlarına
göre şizofreni, mani, unipolar depresyon ve sağlıklı kontrol gruplarının sınıflandırılması ve
afektif ve afektif-olmayan psikoz hastalarının ayrıştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmaya şizofreni(n=70), mani (n=38), depresyon (n=71) ve sağlıklı kontrol
(n=55) gruplarında toplam 234 katılımcı dahil edildi (Etik Kurul onay no:GO21/264).
Katılımcılara objektif pozitif, objektif negatif, subjektif negatif ve subjektif pozitif şeklinde dört
faktörlü yapıyla DSByi değerlendiren DDBÖ, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği, Hamilton
Depresyon Derecelendirme ve Young Mani Derecelendirme Ölçekleri uygulandı. DDBÖ faktör
puanları tanı gruplarında Destek Vektör Makine Modellerinde (DVM) işlendi.
Sonuçlar: Gruplar yaş ve eğitim açısından benzerken, depresyon grubunda kadın cinsiyet daha
fazlaydı (p=0.002). Şizofreni grubu DDBÖnin dört faktöründe kontrollerden daha şiddetli
DSB gösterirken, mani grubu objektif pozitif ve subjektif pozitif faktörlerden en yüksek puanı
sergiledi (Şekil-1). Depresyon grubu negatif faktörlerde şizofreni grubundan düşük ancak
kontrollerden daha yüksek puan aldı (tüm karşılaştırmalarda p < 0.001). DDBÖ faktör
puanlarıyla kurulan DVM modelleri herhangi bir psikiyatrik grubu kontrollerden %72
doğrulukla ayırırken, şizofreni grubunu kontrollerden %95, maniden %94, depresyondan %77
doğrulukla ayırdı. Örneklem afektif ve afektif-olmayan psikoz özellikleri gösteren hastalara
göre alt gruplara ayrıldığında (sırasıyla n=34, n=69), DDBÖ faktör puanları %90 doğrulukla
iki grubu birbirinden ayrı sınıflandırdı. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada DSB dört faktörlü bir yapı ile değerlendirildiğinde, DDBÖ
faktörlerinin şizofreniyi mani ve kontrol grubundan yüksek doğrulukla ayırabildiği gösterildi.
Bulgular DSB değerlendirmesinin klinik uygulama ve araştırmalarda ayırıcı tanı süreçlerine
dahil edilmesinin tanısal doğruluğu artırıp, heterojeniteyi azaltabileceğini işaret etmektedir.
Eğitim ve deneme setlerinde katılımcıların ayrıştırılmasına rağmen gruplardaki katılımcı
sayının düşüklüğü araştırmanın temel kısıtlılığıdır. Bu durum aşırı-uyum etkisine-overfitting
neden olabilir. Gelecek çalışmalarda konuşma özelliklerinin dil işleme süreçleriyle dahil
edilerek farklı tanıları kapsayan örneklemlerde DSBnin incelenmesi tanı gruplarını
sınıflandırmayı keskinleştirebilir. Anahtar Kelimeler: Afektif psikoz, Bipolar bozukluk, Destek vektör makineleri, Majör
depresyon
Rümeysa Yeni Elbay, Fatma Büşra Parlakkaya Yıldız, Fatma Nur Erol Icke, Hilal Büşra Keskin, Gizem Karakoyun
Sayfa 198
Sunum önizlemesi
Giriş: Bariatrik cerrahi geçiren hastaların ameliyat öncesi ve sonrası psikiyatrik tanılar ve yeme
davranışları açısından değerlendirilmesi, cerrahi sonuçların optimize edilmesi ve uzun vadeli
başarı için büyük önem taşımaktadır.Bu çalışma,bariatrik cerrahi uygulanan bireylerde
psikiyatrik tanı profili ve yeme davranışlarındaki değişimleri karşılaştırmalı olarak incelemeyi
amaçlamaktadır. Yöntemler: Prospektif olarak yürütülen bu çalışmaya Kasım 2022-Nisan 2023 tarihleri
arasında bir üniversite hastanesinin Genel Cerrahi kliniğinde bariatrik cerrahi adayı olarak
değerlendirilen hastalar davet edilmiş , toplamda 101 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. İkinci
değerlendirme aşamasında , cerrahi sonrası ikinci senede , başlangıçtaki 101 katılımcıdan
36'sına ulaşılmış, preoperatif ile postoperatif dönemlerde kullanılan Sosyodemografik Bilgi
Formu, DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-5), Tıkanırcasına Yeme Ölçeği
(TYÖ) ve Atıştırma Davranışı Ölçeği (ADÖ) ile kapsamlı bir izlem görüşmesi yapılmıştır.Etik
Kurul Karar Sayısı:2025/09-24.
Sonuçlar: Beklendiği üzere cerrahi sonrası hastaların beden kitle indeksi anlamlı şekilde azaldı
(preoperatif 43.84 ? postoperatif 28.35; p < 0.001). Tıkanırcasına yeme davranışı cerrahi
öncesinde %30.6 oranında görülürken, cerrahi sonrasında tüm hastalarda bu davranış ortadan
kalktı. Yaygın anksiyete bozukluğu tanısında istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlendi
(p=0.039) ve toplam psikiyatrik tanı yükü istatistiksel olarak anlamlı azaldı (p=0.035). TYÖ
puanı düştü (pre-op medyan: 13 ? post-op: 6; p=0.003) ancak atıştırma davranışı puanlarında
istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmadı (p=0.435) ve cerrahi sonrası da devam etti.
Preoperatif dönemde yeme bozukluğu tanısı ile , hem TYÖ ( r=0.614 , p=0.001) hem de ADÖ
(r=0.689, p < 0.001) toplam skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif, orta dereceli bir
ilişki varken postoperatif dönemde bu ilişki kayboldu. Buna karşın,cerrahi sonrası TYÖ ve
ADÖ toplam skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı , pozitif, güçlü bir ilişki vardı (r=0.754,
p < 0.001). Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız literatürle uyumlu ve cerrahi sonrası takiplerde yalnızca
DSM tanılarına değil, subklinik yeme davranışlarına da odaklanılması gerektiğini
düşündürmektedir. Sonuç olarak, multidisipliner ve bütüncül bir yaklaşım hem klinik hem de
subklinik yeme davranışlarına yönelik müdahaleleri içermelidir. Anahtar Kelimeler: yeme bozukluğu, obezite cerrahisi, tıkanırcasına yeme, atıştırma
davranışı
Esin Erdoğan, Aslıhan Bilge Bektaş, Ali Göhkan Eşim, Munise Dinçarslan, Seray Çınar Yıldırım
Sayfa 200
Sunum önizlemesi
Giriş: Şizofreni tedavisinde yeni antipsikotiklerin geliştirilmesine rağmen tedaviye direnç
yaygın bir sorundur. İlk basamak tekli antipsikotik olsa da yanıtsızlıkta klozapin ve güçlendirme
tedavileri önerilir. Çoklu antipsikotik kullanımının monoterapiye üstünlüğü net değildir, ancak
dünya genelinde yaygındır. Kullanım nedenleri klinisyen, sağlık sistemi, hastalık özellikleri ve
toplumsal faktörlere bağlıdır. Cinsiyetin tedaviye yanıt ve doz gereksinimi üzerindeki
etkilerindeki farklılıkları bilinmektedir. Bu nedenle çalışmada Toplum Ruh Sağlığı Merkezi
(TRSM) hastalarında cinsiyete göre klinik özelliklerin ve çoklu antipsikotik kullanımının
farklılıkları incelenmiştir. Yöntemler: Etik onay sonrası, TRSMde son bir yılda şizofreni veya atipik psikoz tanısıyla
izlenen hastalar geriye dönük incelendi.Son 3 ayda alkol-madde kullanımı olanlar dışlandı.
Demografik, klinik veriler ile ilaç kullanımları değerlendirildi. Çoklu antipsikotik kullanımı, en
az iki antipsikotiğin 30 günden uzun süre birlikte kullanılması olarak tanımlandı. Normal
dağılım testleri yapıldı; gruplar t-testi veya MannWhitney U testi, kategorik değişkenler Ki
kare veya Fisher testi ile karşılaştırıldı (p < 0,05). Etik kurul 24.08.2022 tarihinde 2022/128
sayılı kararla çalışmayı onayladı.
Sonuçlar: Çalışmaya 428 hasta (304 erkek, 124 kadın) dahil edildi. Kadınların yaş ortalaması
erkeklerden yüksekti (p < 0,001). Erkeklerde polifarmasi oranı %61,2 iken kadınlarda %50,0
idi (p=0,033). Erkeklerde hastalık başlangıç yaşı daha erken, yatış sayısı ve süresi daha fazlaydı.
Eş tanılar arasında majör depresif bozukluk (%18,2) önde geldi. Erkeklerde sigara ve EKT
öyküsü daha sıktı. Tartışma ve Sonuç: Polifarmasi oranı (%57,9), uluslararası ve Türkiye verileriyle uyumludur.
Erkeklerdeki yüksek oran, erken başlangıç, ağır seyir, hızlı etki beklentisi ve ilaç geçişleriyle
ilişkili olabilir. Literatürde erkeklerde negatif semptom yükünün fazla olması bu bulguları
desteklemektedir. Cinsiyet farklarının tedavi planlamasında dikkate alınması, hem etkinlik hem
güvenlik açısından önemlidir. Bulgular, cinsiyete duyarlı kılavuz ve doz stratejilerinin
polifarmasi riskini azaltabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: psikoz, şizofreni, antipsikotik, trsm, polifarmasi
Esra Kabadayı Şahin, Mustafa Uğurlu, Can İbiş, Gülsüm Zuhal Kamış, Ezgi Çisil Erdoğan, Görkem Karakaş Uğurlu
Sayfa 201
Sunum önizlemesi
Giriş: Bipolar afektif bozukluk (BAB) hastalarında manik epizotlar sıklıkla ciddi işlevsellik
kayıplarına yol açar.Kalp hızı değişkenliği (KHD),otonom sinir sistemi fonksiyonlarını
yansıtan önemli bir parametre olup, manik epizotlar sırasında sempatik ve parasempatik
sistemler arasındaki dengeyi gösterebilir.Bu çalışmanın amacı, BAB manik epizot hastalarında
KHDnin aktigrafik olarak izlenmesi ve hastalığın seyrinin bu parametrelere olan etkisinin
değerlendirilmesidir. Yöntemler: Çalışmamızda, DSM-5e göre BAB manik epizot tanısı alan 18 yatan hasta Young
Mania Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) kullanılarak takip edilmiştir. Hastalar, manik
epizotlarının başlangıcından itibaren YMDÖde %50den fazla azalma olana dek izlenmiş ve
KHD parametreleri, Fitbit cihazlarıyla aktigrafik olarak ölçülmüştür. KHD değişkenleri olarak
RMSSD (Root Mean Square of Successive Differences), LF (Low Frequency) ve HF (High
Frequency) ve LF/HF oranı yer almıştır. Çalışma için Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Klinik
Araştırmalar Etik Kurulu onayı alınmıştır (Tarih:06.12.2023 Sayı: E2-23-5837).
Sonuçlar: Veriler, BAB manik epizot tedavisi süresince kalp hızı değişkenliğinde anlamlı
değişiklikler olduğunu göstermektedir. RMSSD, LF ve HF değerleri, iyileşme süreciyle paralel
olarak anlamlı bir şekilde artmıştır (sırasıyla eğim=+0.014, p < 0.001, eğim=+0.429, p < 0.001,
eğim=+0.279, p < 0.001). Ek olarak, LF/HF oranı zamanla anlamlı bir şekilde azalmış olup
(eğim=-0.003, p < 0.001), sempatik ve parasempatik sistem arasındaki dengenin iyileştiğini,
parasempatik sistemin baskın hale geldiği saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma,manik epizot sürecinde otonom sinir sisteminin regülasyon
kapasitesinin baskılanmış olduğunu ve tedaviyle kademeli bir düzelme gösterdiğini ortaya
koymaktadır.Bulgular, klinik iyileşme sırasında parasempatik aktivitenin güçlendiği, sempatik
sistemin daha düzenli bir uyarım paterni kazandığı,bunun yanı sıra sempatik ve parasempatik
sistemler arasındaki dengenin iyileştiğini ortaya koymaktadır. Bu değişiklikler, YMS ile
uyumlu olarak, klinik remisyon süreci ile otonom fonksiyonlar arasındaki paralelliği
desteklemektedir. Dolayısıyla,KHD parametrelerindeki bu iyileşmeler sadece manik epizotun
klinik remisyonunu yansıtmakla kalmayıp, otonom sistemdeki fizyolojik düzenlenmenin
tedaviye yanıtın erken göstergesi olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.Bu
bulgular,bipolar bozuklukta biyolojik ve klinik iyileşmenin entegrasyonu açısından değerli
olup,
gelecekte
sempatik-parasempatik
dengenin
izlenmesinin,tedavi
etkinliğinindeğerlendirilmesinde ve kişiselleştirilmiş müdahalelerin planlanmasında önemli bir araç
olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Bipolar afektif bozukluk, Manik epizot, Kalp hızı değişkenliği (KHD)
Göksu Kaya, Tamay Seda Taşçı, Nilgün Işıksaçan, Simge Kırlıoğlu Balcıoğlu
Sayfa 203
Sunum önizlemesi
Giriş: Şizofreni tanılı hastalarda elektrokonvulsif tedavi (EKT) ile nöroinflamasyon, nörotrofik
faktörler, Klotho protein ayrı ayrı ilişkisini inceleyen çalışmalar bulunmakla birlikte hem
şizofreni ve diğer psikotik bozuklukların etiyolojisi halen net olarak aydınlatılamamıştır. Bu
çalışmanın amacı yatarak tedavi gören psikotik bozukluk tanılı hastalarda serum Klotho
proteini, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), glia kaynaklı nörotrofik faktör (GDNF),
tümör nekrozis faktör-a (TNF-a), interlökin 10 (IL-10) düzeylerinin EKT öncesi ve sonrası
değişimini değerlendirmek ve bu biyolojik değişkenlerin klinik özelliklerle ilişkisini
belirlemektir. Yöntemler: Bu araştırma için Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Etik Kurulundan 6
Mart 2024 tarihinde 2024-144 protokol numarası ile onay alınmıştır. Başakşehir Çam ve Sakura
Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde yatarak tedavi görmekte olan, DSM-5 tanı ölçütlerine
göre göre Şizofreni açılımı kapsamında psikozla giden bozukluklar grubundan tanı almış,
araştırmaya dahil olma kriterlerini karşılayan, çalışmaya katılmayı kabul eden, aydınlatılmış
onam formuna kendisi ve/veya vasisi/ yasal temsilcisi imza beyan eden, farmakolojik tedaviden
yeterli yanıt alamayan ya da başka bir klinik endikasyon nedeniyle EKT uygulanmasına karar
verilen 30 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.
Sonuçlar: EKT sonrası PANSS pozitif test skorları EKT öncesi skorlara göre istatiksel açıdan
anlamlı oranda düşüktür (13.7ye karşılık 31.03, p < 0.001). EKT sonrası PANSS negatif test
skorları EKT öncesi skorlara göre istatiksel açıdan anlamlı oranda düşüktür (15.23e karşılık
27.33, p < 0.001). EKT sonrası PANSS genel test skorları EKT öncesi skorlara göre istatiksel
açıdan anlamlı oranda düşüktür (27.87ye karşılık 50.9, p < 0.001). Buna göre EKT sonrası
PANSS toplam test skorları EKT öncesi skorlara göre istatiksel açıdan anlamlı oranda düşüktür
(56.8e karşılık 108.23, p < 0.001). EKT öncesi ve sonrası serum biyobelirteç düzeyleri
karşılaştırıldığında; TNF-? düzeyleri EKT öncesinde normal dağılmayan nümerik
değişkenlerin tanımlayıcı istatistikleri ortanca(minimum-maksimum) 84.33 ng/mL (26.81
709.14), EKT sonrasında ise 81.37 ng/mL (4.88685) olarak saptanmış olup, gruplar arasında
istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p = 0.229). IL-10 düzeyleri EKT
öncesinde 69.92 ng/mL (21.96623.38), sonrasında 68.03 ng/mL (27.96605.86) olarak
ölçülmüş; (p = 0.159). GDNF düzeyleri EKT öncesinde 1.97 ng/mL (0.7523.24), EKT
sonrasında 2.07 ng/mL (0.9120.63) olarak bulunmuş (p = 0.318). BDNF düzeyleri açısından
da benzer şekilde, EKT öncesinde 1.075 ng/mL (0.278.71), sonrasında 1.10 ng/mL (0.338.3) değerleri elde edilmiş (p = 0.952). Klotho (KL) düzeyleri EKT öncesinde 2.17 ng/mL (0.23
16.71), EKT sonrasında ise 1.925 ng/mL (0.3415.68) olarak belirlenmiş; bu değişim de
istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p = 0.304). Ayrıca IL-10 değişimi ile sigara
kullanımı arasında pozitif yönde düşük orta derecede korelasyon saptanmıştır (r=0.385,
p=0.036). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, psikotik bozukluk tanılı yatarak tedavi gören hastalarda
EKT sonrası klinik belirti şiddetinde (PANSS pozitif, negatif, genel ve toplam puanlarında)
anlamlı azalma saptanmıştır. Bu bulgu, EKTnin şizofreni spektrumundaki klinik etkinliğini bir
kez daha desteklemektedir. Bununla birlikte, serum Klotho, BDNF, GDNF, TNF-? ve IL-10
düzeylerinde tedavi öncesi ve sonrası anlamlı değişiklik gözlenmemiştir. Bu sonuç, EKTnin
biyolojik etkilerinin yalnızca periferik biyobelirteçlerle açıklanamayacağını, altta yatan
mekanizmaların daha karmaşık olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmanın dikkat çekici
bulgularından biri, IL-10 düzeylerindeki değişim ile sigara kullanımı arasında saptanan pozitif
yönde ilişkidir. Bu gözlem, psikotik bozukluklarda sigara kullanımının immünolojik süreçlerle
etkileşimini ortaya koymakta ve gelecekte bu alanda yapılacak çalışmalara ışık tutmaktadır.
Sonuç olarak, EKTnin klinik etkinliği teyit edilmiş olsa da biyolojik mekanizmalarını
aydınlatmak için daha geniş örneklemlerle, uzunlamasına tasarımlarla ve biyobelirteçlerin yanı
sıra nörogörüntüleme yöntemlerini de içeren bütüncül çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Elektokonvulzif tedavi, EKT, Klotho, İnflamasyon, Şizofreni
Giriş: Ciddi ruhsal hastalıklar (CRH / SMI), özellikle şizofreni ve bipolar bozukluk, bilişsel,
sosyal ve işlevsel alanlarda belirgin bozulmalara yol açmakta ve suç davranışları ile
ilişkilendirilmektedir. Bu hasta grubunda şiddet davranışı ve tekrar suç işleme riski genel
popülasyona göre daha yüksek bulunmuştur. Adli psikiyatri klinikleri, bu hastaların tedavi ve
rehabilitasyonunda özel bir konuma sahiptir. Ruhsal belirtiler, işlevsellik ve farmakolojik
tedaviye ilişkin cinsiyet farklılıkları genel psikiyatri kliniklerinde geniş ölçüde araştırılmış ve
belgelenmiş olsa da, adli psikiyatri hastalarında bu farklılıkların kapsamlı biçimde incelendiği
çalışmalar sınırlıdır. Ciddi ruhsal hastalığı olan adli psikiyatri hastaları, hem psikiyatrik hem de
kriminal öyküleri nedeniyle farklı bir klinik profile sahiptir.Bu çalışmamız, yüksek güvenlikli
adli psikiyatri hastanesinde yatan hasta grubunda sosyodemografik, klinik, kriminal,
biyokimyasal ve farmakolojik özelliklerdeki cinsiyet farklılıklarını belirlemeyi ve olası klinik
yansımalarını incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Çalışmaya Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri
Kliniğinde Aralık 2022Şubat 2024 tarihleri arasında yatan, 1865 yaş aralığında olan, DSM
5e göre şizofreni spektrum bozukluğu veya bipolar bozukluk tanısı almış olan, onamı alınmış
41 kadın ve 59 erkek hasta dahil edilmiştir. Katılımcılardan sosyodemografik, klinik ve kriminal
veriler toplanmış; BPRS, PANSS, CDSS, YMRS, HAM-D, CGI-S, GAF ve FAST ölçekleri
kullanılmıştır. Ayrıca biyokimyasal parametreler, metabolik göstergeler ve ilaç tedavi bilgileri
kaydedilmiştir. Antipsikotik eşdeğer dozları dört farklı yöntemle (DDD, ICSAD-2, Leucht,
Maudsley 2025) hesaplanmıştır. Veriler SPSS 27.0 programında analiz edilmiş, kategorik
değişkenler ki-kare, sürekli değişkenler t-testi veya MannWhitney U testi ile karşılaştırılmıştır.
Doz farklılıkları için kovaryans analizi (ANCOVA) yapılmış, anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak
kabul edilmiştir.Çalışma için Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 2 Nolu Etik Kurul
Başkanlığından onay alınmıştır (Sayı: E2-22-2968, Tarih: 18/01/2023).
Sonuçlar: Çalışmaya 41 kadın ve 59 erkek hasta dahil edilmiştir. Erkeklerin kadınlara kıyasla
daha genç olduğu saptanmıştır (38.97±11.24 vs. 44.20±11.39 yıl, p=0.025). Erkeklerde bekâr
olma oranının anlamlı derecede yüksek olduğu (%61 vs. %22), kadınlarda ise boşanmış veya
dul olma oranının daha yüksek bulunduğu belirlenmiştir (%53.7 vs. %25.4; p=0.001). Ayrıca
erkeklerde sigara kullanım oranı kadınlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur (%81.4 vs. %51.2;p < 0.001).Klinik özellikler değerlendirildiğinde, erkeklerde hastalık başlangıç yaşının
(26.54±7.39 vs. 34.51±12.04 yıl, p < 0.001) ve ilk suç yaşının (31.27±9.69 vs. 41.03±12.46 yıl,
p < 0.001) daha erken olduğu; erkeklerde toplam hastane yatış sayısının da daha fazla
bulunmuştur (4.53±2.85 vs. 3.37±2.34, p=0.034). Suç tipleri açısından kadınlarda şiddet içeren
suç oranı daha yüksek saptanmıştır (%48.8 vs. %27.1, p=0.026), erkeklerde ise diğer
kategorisine giren suçlar daha sık görülmüştür (p=0.036). Vesayet altında olma oranı erkeklerde
anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (%45.8 vs. %22; p=0.009).Psikopatoloji ölçekleri
incelendiğinde yatış sırasında PANSS, BPRS, HAM-D, YMRS, CGI-S, GAF ve CDSS skorları
açısından anlamlı fark saptanmamış; yalnızca FAST-interpersonal ilişki alanında kadınlarda
daha yüksek bozulma görülmüştür (p=0.039). Taburculukta da PANSS, BPRS, HAM-D,
YMRS, CGI-I, CGI-SE, UKU ve AIMS skorları açısından cinsiyet farkı
gösterilmemiştir.Biyokimyasal parametreler karşılaştırıldığında, kadınlarda hemoglobin (p <
0.001), ferritin (p < 0.001), demir (p=0.011), total protein (p=0.020) ve albümin (p=0.012)
düzeylerinin anlamlı olarak daha düşük; erkeklerde ise HDL düzeyinin daha düşük olduğu
saptanmıştır
(p
<
0.001).
Diğer
parametrelerde
anlamlı
farklılık
gözlenmemiştir.Psikofarmakolojik tedavi açısından, erkeklerde taburculukta kadınlara kıyasla
anlamlı derecede daha yüksek antipsikotik eşdeğer dozlarının reçete edildiği bulunmuştur. Bu
fark dört farklı hesaplama yönteminde de tutarlı saptanmıştır: DDD (2.22±1.44 vs. 1.48±0.80,
p=0.001), ICSAD-2 (4.59±3.38 vs. 3.02±1.49, p=0.002), Leucht olanzapin eşdeğeri
(24.86±15.87 vs. 17.13±8.97 mg, p=0.003) ve Maudsley klorpromazin eşdeğeri
(633.96±407.36 vs. 416.14±238.98 mg, p=0.001). Erkeklerde yüksek doz ( > 1000 mg/gün
klorpromazin eşdeğeri) kullanım oranı (%23.7 vs. %2.4, p=0.003) ve çok yüksek doz
(PDD/DDD > 3) kullanım oranı (%37.3 vs. %9.8, p=0.002) kadınlara göre anlamlı derecede
daha yüksek bulunmuştur. Antipsikotik monoterapi/polifarmasi ve LAI kullanımı açısından
cinsiyetler arasında fark gösterilmemiştir. Buna karşılık, antidepresan kullanım oranı kadınlarda
anlamlı derecede daha yüksek saptanmıştır (%22 vs. %6.8; p=0.014). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, adli psikiyatri hastalarında cinsiyet farklılıklarını çok yönlü
olarak inceleyen Türkiyedeki ilk araştırmalardan biridir. Bulgularımıza göre erkek hastalar
daha erken yaşta hastalanmakta, daha erken suç işlemekte ve daha fazla sayıda yatış öyküsüne
sahip olmaktadır. Kadın hastalarda ise şiddet içeren suç oranı daha yüksek bulunmuştur. Bu
durum, literatürde adli popülasyonda kadınların özellikle yakın çevreye yönelik ve reaktif
şiddet davranışları gösterdiğine dair verilerle uyumludur.Psikopatoloji ve işlevsellik düzeyleri
açısından kadın ve erkek hastalar arasında anlamlı fark bulunmaması, klinik tablonun
cinsiyetten bağımsız benzer şiddette seyrettiğini göstermektedir. Ancak erkek hastalara
taburculukta anlamlı derecede daha yüksek antipsikotik dozlarının reçete edilmesi dikkat
çekicidir. Bu farklılık, klinik belirtilerden bağımsız olarak erkek hastaların daha agresif veya
yeniden suç işlemeye eğilimli olarak algılanmasından kaynaklanıyor olabilir. Kadınlarda
antidepresan kullanım oranının daha yüksek bulunması ise ruhsal belirtilerin farklı klinik
yansımalarına işaret etmektedir.Biyokimyasal veriler incelendiğinde, temel cinsiyet farklılıkları
(ör. kadınlarda daha düşük hemoglobin ve ferritin düzeyleri, erkeklerde daha düşük HDL) beklenen biyolojik farklılıklarla uyumludur. Ancak diğer parametrelerde fark saptanmaması,
hastalık ve tedavi etkilerinin cinsiyetler arası biyolojik ayrımları azaltabileceğini
düşündürmektedir.Adli psikiyatri hastalarında cinsiyet, sosyodemografik ve kriminal
özelliklerin yanı sıra farmakolojik tedavi yaklaşımlarında da belirgin farklılıklarla ilişkilidir.
Erkek hastalara daha yüksek antipsikotik dozlarının reçete edilmesi, klinik bulgularla tam
olarak açıklanamamaktadır ve tedavi sürecinde cinsiyet temelli önyargıların etkili olabileceğini
düşündürmektedir. Bu nedenle adli psikiyatri pratiğinde daha kişiselleştirilmiş ve cinsiyet
duyarlı tedavi stratejilerine ihtiyaç vardır. Çalışmamız, bu alanda sınırlı olan literatüre katkı
sağlamakta ve ileri araştırmalar için önemli bir temel oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: şizofreni, adli psikiyatri, bipolar bozukluk, tedavi farklılıkları, kriminal
veri
Elif Nur Özervarlı, Tamay Seda Taşçı, Nilgün Işıksaçan, Simge Seren Kırlıoğlu Balcıoğlu
Sayfa 208
Sunum önizlemesi
Giriş: Literatürde obsesif kompulsif bozuklukta(OKB) kronotipin nöroinflamasyon, semptom
şiddeti ve içgörü üzerine etkisini araştıran çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, tedavi
altındaki OKB tanılı hastalarda pro-inflamatuar sitokinler interlökin (IL)-1, tümör nekroz
faktörü(TNF)-?, IL-6 ile bir anti-inflamatuar sitokin olan IL-10 seviyelerinin kronotiple
ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmamıza, DSM-5'e göre OKB tanısı almış, tedavi altındaki, eşlik eden
psikiyatrik bozukluğu olmayan 82 katılımcı dahil edilmiştir. Çalışma için Başakşehir Çam ve
Sakura Şehir Hastanesinden 13.12.2023 tarihinde 2023-631 protokol koduyla etik kurul onayı
alınmıştır. Katılımcılar, psikiyatri polikliniğinde takip edilen bireylerden ardışık olarak,
randomizasyon yapılmaksızın çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik ve klinik
bilgileri kaydedilmiş; boy, kilo, kan basıncı ve bel çevresi ölçümleri yapılmıştır. Hastaların
semptom şiddeti Yale Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği(YBOCS ) ve içgörü düzeyleri
Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeğiyle(BABS) değerlendirilmiştir. Hastalara uyku
kalitesini ve kronotipi belirlemek amacıyla Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği(PSQI) ve Sabahçıl
Akşamcıl Ölçeği(MEQ) uygulanmıştır.
Sonuçlar: OKB şiddetiyle IL-6 arasında negatif korelasyon saptanmıştır(p=0.004). IL-10
seviyesiyle uyku latansı(p=0.026) ve sedatif-hipnotik kullanımı(p=0.027) alt ölçekleri arasında
pozitif korelasyon olduğu belirlenmiştir. IL-1? seviyesi arttıkça, öznel uyku kalitesinin
azaldığı(p=0.026) ve alışılmış uyku etkinliğinin arttığı(p=0.023) saptanmıştır. İnflamatuar
belirteçlerle YBOCS,BABS ve PSQI puanları arasında ilişki saptanmamıştır. Akşamcıl
kronotip, kötü uyku kalitesiyle ilişkili bulunmuştur(p=0.043). Kronotiple semptom şiddeti ve
içgörü arasında ilişki saptanmamıştır. OKB semptom şiddetiyle uyku kalitesinde azalma ilişkili
bulunmuştur(p < 0.001). Semptom şiddetiyle içgörü arasında pozitif korelasyon saptanmıştır(p
< 0.001). Çok değişkenli lojistik regresyon modelinde, YBOCS puanı, kötü içgörüye sahip
hastaların bulunduğu grupta olmayı %7.6 artıran anlamlı bir yordayıcı olarak
belirlenmiştir(p=0.040). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma, OKBde IL-6nın semptom şiddetiyle negatif ilişkili olduğunu
göstermiştir. Akşamcıl kronotip kötü uyku kalitesiyle ilişkili olsa da, semptom şiddeti ve
içgörüyle
ilişkili
bulunmamıştır.Uyku kalitesinin azalması, OKB semptomlarının
şiddetlenmesiyle ilişkili olup, semptom şiddeti içgörü düzeyini de etkilemektedir. Çok
değişkenli analizler, yüksek semptom şiddetinin kötü içgörü için bağımsız bir risk faktörü olduğunu göstermiştir. Bulgular, OKBde kronotip ve inflamatuar süreçlerin klinik tabloya
etkisine ışık tutmakta ve ileri araştırmalara zemin hazırlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Uyku kalitesi, Kronotip, İçgörü,
İnflamasyon
Giriş: Bipolar bozukluğu olan hastalarda depresyonun işlevselliği olumsuz yönde etkilediği
bilinmekle birlikte, bu etkinin uyku parametreleriyle ve biyolojik ritimlerle olan ilişkilisi tam
olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, depresif belirtiler gösteren bipolar bozukluk
hastalarında; depresif semptomların, biyolojik ritim ve uyku kalitesi üzerindeki etkisini
incelenmiş ve biyolojik ritim ile uyku kalitesinin depresyonun işlevsellik üzerindeki olumsuz
etkisini öngörmedeki aracı rolü araştırılmıştır. Yöntemler: Çalışmaya toplam 98 bipolar bozukluk tanılı hasta ile 96 sağlıklı kontrol dahil
edilmiştir. Hastalar Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği puanlarına göre ötimik ve
depresif olarak sınıflandırılmıştır. Katılımcıların biyolojik ritimleri, işlevsellik düzeyleri ve
uyku kaliteleri sırasıyla Biyolojik Ritim Değerlendirme Görüşmesi, Kısa İşlevsellik
Değerlendirme Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi ile değerlendirilmiştir. Mediasyon
analizi ile aracı roller incelenmiştir. Çalışmada etik kuruldan onay alınmıştır (10/05/2022
380352). Tüm katılımcılar gönüllü olarak katılmış, yazılı onam vermiştir.
Sonuçlar: İşlevsellikte bozulma en belirgin bipolar depresyon grubunda saptanmış olup (M =
31.68, p < .001), bunu ötimik hastalar (M = 17.85, p < .001) ve sağlıklı kontroller (M = 11.74).
izlemiştir. Depresyon düzeyi; işlevsellik (r=.746, p?.01), uyku kalitesi (r=.655, p?.01) ve
biyolojik ritimlerle (r=.709, p?.01) pozitif yönde anlamlı korelasyon göstermiştir. Ayrıca
depresyonun, biyolojik ritimler (b=1.01, SE=.10, p < .001) ve uyku kalitesi (b=.38, SE=.04, p
< .001) üzerinde anlamlı düzeyde etkisi olduğu belirlenmiştir. Mediasyon analizleri
depresyonun işlevsellik üzerindeki etkisinde biyolojik ritmin kısmi aracı rol oynadığını
gösterirken (bindirect=.50, SE=.11, 95% CI = .3095, .7253), uyku kalitesinin benzer bir aracı
rolü olmadığı saptanmıştır (bindirect=-.08, SE=.09, 95% CI = -.2783, .0944). Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak, bipolar bozuklukta depresyonun işlevselliği olumsuz
etkileyen önemli bir faktör olduğu ve bu etkinin bir kısmının biyolojik ritim bozukluklarıyla
açıklanabileceği ortaya konmuştur. Bu bulgular, tedavi yaklaşımlarında biyolojik ritim
düzenleyici müdahalelerin önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, biyolojik ritimlerin düzenlenmesi,
depresyonun işlevsellik üzerindeki olumsuz etkisini azaltmada etkili bir hedef olabilir. Anahtar Kelimeler: bipolar, biyolojik ritim, depresyon, işlevsellik
Giriş: Bu çalışmada; madde kullanımı ile ilişkili psikotik bozukluk tanısı almış hastaların
sosyodemografik özellikleri, akut psikotik dönemdeki klinik belirtileri, bilişsel işlev yetileri ve
sosyal biliş özelliklerinin incelenmesi ve kullanılan maddenin türüne göre (metamfetamin,
kannabis, çoklu madde) klinik belirti şiddetinin, tedaviyle akut dönem belirtilerindeki iyileşme
oranının, bilişsel işlevlerin ve sosyal biliş özelliklerinin karşılaştırılarak farklılık olup
olmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışma için İzmir katip çelebi üniversitesi etik kurulundan 0176 karar
numarasıyla etik kurul onayı alınmıştır. DSM-5e göre Maddeye Bağlı Psikoz tanısı almış,
hastanemizde yatarak tedavi gören, akut psikotik dönemdeki 34 hasta alınmıştır. Hastalar,
kullandıkları baskın maddelere göre metamfetamin(14 hasta) ilişkili psikoz, kannabis ilişkili
psikoz(8 hasta) çoklu madde ile ilişkili psikoz(12hasta) olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Bu
gruplandırmalar konu ile ilgili güncel çalışmalardan yola çıkılarak yapılmıştır. Hastalara
Sosydemografik Veri Formu, Gözlerden Zihin Okuma Testi, Stroop Testi, Calgary Şizofrenide
Depresyon Ölçeği ve yatarak tedavi süresince klinik özelliklerin takibi için 3 günde bir PANSS
uygulanmıştır.
Sonuçlar: Maddeyle ilişkili psikoz hastalarının çoğunlukla erkek cinsiyette, çalışmayan, genç
yetişkin yaşta olduğu, madde kullanımına 18 yaşından önce başladığı, düzensiz kentsel
bölgelerde yaşadığı saptanmıştır. Metamfetaminle, kannabisle ve çoklu madde kullanımıyla
ilişkili psikoz karşılaştırıldığında 3 grubun bilişsel işlevleri ve sosyal biliş özellikleri arasında
fark saptanmamıştır. Tedavi sonunda pozitif ve negatif belirtilerdeki iyileşme oranının ve
PANSS puanlarındaki düşüş oranının en çok metamfetamin grubunda olduğu, kannabis ve
çoklu madde grubu arasında fark olmadığı görülmüştür. Tedaviye başlanmadan önceki PANSS
ve negatif belirti şiddetinin metamfetamin ve kannabis grupları arasında fark göstermediği,
başlangıçtaki pozitif belirtilerin metamfetamin grubunda kannabis grubuna göre daha şiddetli
olduğu saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Metamfetamin kullanan hasta grubu; kannabis ve çoklu madde kullanan
hasta grubuna göre pozitif ve negatif belirtilerde ve toplam PANSS puanlarında daha fazla
düzelme göstermiştir. Kannabis grubunda metamfetamin grubuna göre daha az düzelme olması,
literatürdeki kannabis-kronik psikoz ilişkisini saptayan verileri destekler niteliktedir. Üç hasta
grubunun sosyal biliş özellikleri ve bilişsel işlev performansları arasında fark saptanmamıştır,
verilerin desteklenmesi için akut dönem dışında yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Maddeyle İlişkili Psikoz, Zihin Kuramı, Bilişsel işlevler, Metamfetamin,
Kannabis
Giriş: Çalışmada, psikotik bozukluk hastalarında istemli ve istemsiz yatış gruplarında aile
duygu dışavurumu düzeyi incelenmiştir. Yöntemler: Etlik ŞehirHastanesinde yürütülen kesitsel çalışmaya(EtlikŞH Etik kurul onay
no:2024-794), TMK432 kapsamında yatırılan 23 hasta ve yakınları(vakagrubu) ile gönüllü yatış
yapan 19 hasta ve yakınları(kontrolgrubu) dahil edilmiştir. Sosyodemografik Veri Formu,
Dışavurulan Duygulanım Ölçeği (DDÖ), PANSS, Beck Anksiyete ve Beck Depresyon
Ölçekleri kullanılmıştır. Shapiro-wilk testi verilerin normal dağılıma uyup uymadığını
incelemek için, normal dağılan verilerin ortalamalarını kıyaslamak için bağımsız örneklem t
test, normal dağılmayan veriler için MannWhitneyu ve ki-kare testleri uygulandı, p < 0,05
anlamlı kabul edildi.
Sonuçlar: Gruplar, sosyodemografik açıdan medeni durum dışında benzerdi (p=0,0002).
PANSS genel psikopatoloji puanı, vaka grubunda kontrollere göre daha düşüktü(34,59 vs.
41,61; p=0,010). DDÖ toplam ve faktör puanları arasında anlamlı bir fark bulunmadı(14,43 vs.
13,56; p=0,575);toplam puan varyansı, vaka grubunda 3,63 kat daha yüksekti (p=0,009).
Hastalık süresi ile DDÖ puanları farklı yönlerde korelasyon gösterdi(vaka: r=0,083; kontrol:
r=+0,078). Birincil faktör puanları ile hasta yakını depresyonu, vaka grubunda anlamlı düzeyde
ilişkiliydi (r=0,458; p=0,028). Kadın hasta yakınlarının anksiyete puanları, erkeklerden yüksek
bulundu(13,0 vs. 3,4; p=0,049); erkek hasta yakınlarının ikincil faktör puanları, kadınlara göre
daha yüksekti(9,0 vs. 6,0; p=0,021). Tartışma ve Sonuç: İstemsiz yatış yapılan hastaların ailelerinde DD düzeylerindeki varyansın
yüksek olması, aile tepkilerinin heterojen olduğunu göstermektedir. Cinsiyete dayalı
farklılıklar, bakım yükü ve kültürel rol farklılıklarını yansıtmaktadır. Klinik değişkenler ile
DDÖ puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamış olması, küçük örneklem büyüklüğü ve
örneklemin heterojenliği ile açıklanabilir. Hastalık süresi ile DD varyansı arasındaki negatif
korelasyon ve birincil faktör puanları ile hasta yakını depresyonu arasındaki anlamlı ilişki, aile
tepkilerinin hastalık süresine bağlı olarak değişebileceğini ve eleştirel-düşmanca tutumların ruh
sağlığını olumsuz etkileyebileceğini göstermektedir. Bulgular, uygun koşullar sağlandığında
gönüllü yatış imkânının stresi azaltabileceğini ve tedaviye erişimi kolaylaştırabileceğini
düşündürmektedir. DD, çok boyutlu ve kültürel bağlamdan etkilenen bir olgu olup daha geniş
örneklemlerle aile tutumları ile psikopatoloji arasındaki ilişki daha net bir şekilde ortaya
konulabilir. Anahtar Kelimeler: şizofreni, zorunlu yatış, duygu dışavurumu
Özlem Devrim Balaban, Yusuf Ezel Yıldırım, Özge Arıkan, Vesile Çelik, Muhammet Ali Karaca, Sevilay Umut Kılınç, Yasemin Gürsoy, Osman Şehitoğulları
Sayfa 214
Sunum önizlemesi
Giriş: Antipsikotik tedavi uyumsuzluğu ağır ruhsal bozukluğu olan bireylerde hastalık nüksünü
en güçlü biçimde öngören faktörlerdendir. Uzun etkili enjektabl antipsikotiklerin (UEA)
tedaviye uyumu artırma ve nüksleri önlemedeki etkinliği bilinmektedir. Ancak UAEların tercih
nedenleri ve bununla ilişkili tedavi uyum düzeylerine yönelik araştırmalar sınırlıdır. Bu
çalışmada, şizofreni veya bipolar bozukluk tanısıyla yatarak tedavi gören ve taburculuk
sırasında UEA başlanan hastalar, UEA seçimi açısından karşılaştırılmış; seçim ve tedaviye
uyumu etkileyen faktörler incelenmiştir. Yöntemler: Natüralistik izlem tasarımındaki çalışmanın örneklemi, yatarak tedavi görmüş ve
UEA başlanarak taburcu edilmiş, 99u kadın, toplam 187 hastadan oluşmaktadır.
Sosyodemografik ve klinik veriler hasta dosyalarından elde edilmiştir. Taburculuğu takiben 3.,
6. ve 12. aylarda hastalar ve/veya yakınları telefonla aranarak tedaviye devam durumları
sorgulanmış, edinilen bilgiler elektronik kayıt sisteminden doğrulanmıştır. Çalışma Bakırköy
Dr Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından
20.11.2023 tarihinde 2023-22-13 protokol numarası ile onaylanmıştır.
Sonuçlar: Birinci kuşak UEAlar; çalışmayan, şizofreni tanılı, hastalık süresi daha uzun, yatış
sayısı daha fazla, homisidal davranış öyküsü olan ve EKT uygulanmış hastalarda daha sık tercih
edilmiştir (p < 0,05). Alkol veya madde kullanımı olan bireylerde tedaviye uyumsuzluk daha
erken dönemde ortaya çıkmıştır(p < 0,05). Bipolar bozukluk hastalarının tedaviye uyumu daha
yüksek bulunmuştur(p=0,025). 12. ayda ikinci kuşak UEAlara uyum, birinci kuşaklardan daha
yüksektir. Aripiprazol UE ve paliperidon UEye uyum, haloperidol, risperidon ve
zuklopentiksola kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksektir(p < 0,05). Yatış öncesinde düzenli
tedavi kullanımı, 12. aydaki uyumunu yordayan bir değişken olmuştur(p < 0,001). Dört haftada
bir uyguladan UEAlara uyum, iki haftada bir uygulananlara göre daha yüksektir(p=0,014). Tartışma ve Sonuç: Tedaviye uyum sorunu yaşama riski yüksek hastalarda, daha uzun
aralıklarla uygulanan ikinci kuşak UEAlar tercih edilebilir. Bulgular, tedavi öncesi düzenli ilaç
kullanım öyküsü olan ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda uyumun daha yüksek olabileceğini,
buna karşın alkol/madde kullanımının uyumsuzluğu hızlandırabileceğini göstermektedir. Bu
nedenle UEA seçimi yapılırken hastanın klinik özellikleri, hastalık öyküsü ve risk faktörleri
bütüncül biçimde değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Uzun Etkili Antipsikotikler, Şizofreni, Bipolar Bozukluk, Aripiprazol,
Paliperidon
Burçin Özkaya, Ali Erdoğan, Şeyma Kaplan Ekici, Buket Cinemre
Sayfa 215
Sunum önizlemesi
Giriş: Şizofreni bilişsel, sosyal ve mesleki işlevsellikte belirgin yeti yitimine neden olan bir
hastalıktır.Bu bireylerde rehabilitasyon programlarına düzenli katılımın etkilerini doğrudan
inceleyen çalışmalar sınırlıdır. Çalışmamızın amacı, rehabilitasyon hizmeti alan şizofreni
hastalarının içgörü, içselleştirilmiş damgalanma, benlik saygısı ve sosyal işlevsellik düzeylerini
incelemektir. Yöntemler: Kesitsel ve vaka-kontrol deseninde yürütülen çalışmaya, DSM-5e göre şizofreni
tanılı, klinik remisyon ölçütlerini karşılayan, Akdeniz Üniversitesi Psikiyatri Gündüz
Hastanesinde en az 6 aydır rehabilitasyon programlarına devam eden 35 hasta ile herhangi bir
rehabilitasyon müdahalesine katılmayan 35 hasta dahil edilmiştir.Katılımcılara Pozitif ve
Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği
(RHİDÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme
Ölçeği (İÜBDÖ), Kişisel ve Sosyal Performans Ölçeği (KSPÖ) uygulanmıştır. Etik kurul onayı
TBAEK-635 karar numarası ile 03.10.2024 tarihinde Akdeniz Üniversitesi Tıbbi Bilimsel
Araştırmalar Etik Kurulundan alınmıştır.
Sonuçlar: Rehabilitasyon alan grupta; PANSS negatif puanı, RHİDÖ toplam, sosyal geri
çekilme, damgalanmaya karşı direnç puanları anlamlı olarak düşük (sırasıyla p=0,004; p=0,007;
p=0,006; p=0,008), KSPÖ, RBSÖ puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla
p < 0,001; p=0,040). Rehabilitasyon süresi ile KSPÖ (r=0,482; p=0,003), RHİDÖ algılanan
ayrımcılık (r=-0,509; p=0,002), RBSÖ (r=0,526; p=0,001) puanları arasında korelasyon
saptanmıştır. Lineer regresyon analizinde KSPÖ skoru ile ilişkili faktörler; rehabilitasyona
katılım (p < 0,001), rehabilitasyon süresi (p=0,006), sürenin 12 ayın üzerinde olması (p=0,020),
PANSS toplam (p < 0,001), negatif (p < 0,001), genel psikopatoloji puanları (p < 0,001),
İÜBDÖ puanı (p < 0,001), RHİDÖ toplam (p < 0,001), yabancılaşma (p=0,017), kalıp yargıların
onaylanması (p=0,014), algılanan ayrımcılık (p=0,019), sosyal geri çekilme (p < 0,001) ve
damgalanmaya karşı direnç puanları (p=0,005), RBSÖ puanı (p < 0,001) olarak bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: Bulgular şizofreni tanılı bireylerde rehabilitasyon müdahalelerinin
fonksiyonel ve bireysel iyileşmeye katkı sağlayabileceğini düşündürmektedir. Düzenli
rehabilitasyonun, içselleştirilmiş damgalanmayı azaltma, benlik saygısını güçlendirme ve
sosyal işlevselliği artırmada etkili olabileceğini söyleyebiliriz. Rehabilitasyon müdahalelerinin
etkinliğini değerlendiren çalışmaların arttırılması; toplum temelli ruh sağlığı hizmetlerinin
sürekliliği ve yaygınlaştırılması açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Gündüz Hastanesi, Rehabilitasyon, İçselleştirilmiş
Damgalanma, Sosyal İşlevsellik
Giriş: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocukluk çağında en sık görülen
nörogelişimsel bozukluklardan biridir. Toplum temelli taramalarda DEHB tanılı çocukların
önemli bir kısmı çeşitli nedenlerle tedaviye başlamamaktadır. Türkiyede tarama sonrası
tedaviye başlama oranları ve etkileyen faktörlere dair veriler sınırlıdır. Çalışmamızda, toplum
taraması sonrası tanı alan çocukların 1 yıllık takibinde tedaviye başlama oranlarını, eş tanıları
ve yordayıcı faktörlerin incelenmesi amaçlamaktadır Yöntemler: Çalışmamız OMÜ Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından 27.01.2024 tarih ve
2024/04 sayılı yazısı uyarınca etik açıdan uygun bulunmuştur. Samsunun Atakum ilçesinde 7
9 yaş aralığındaki 3.050 ilkokul öğrencisine, ebeveyn ve öğretmenler tarafından Turgay DEHB
Ölçeği uygulanmıştır. Ölçek sonuçlarına göre riskli bulunan çocuklar poliklinikte
değerlendirilmiş, DSM-5 ölçütlerine göre DEHB tanısı konulan 66 çocuk (40 erkek, 26 kız)
çalışmaya alınmıştır. 12 ay sonunda takiplerde tedaviye başlama durumu, sosyodemografik
özellikler, komorbidite, akademik başarı, sosyal/davranışsal işlevsellik puanları ve
ebeveyn/öğretmen Turgay puanları kaydedilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkiler korelasyon
ve ki-kare analizleri ile, yordayıcı faktörler ise lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir.
Sonuçlar: Takip sürecinde çocukların %59,1i (n=39) tedaviye başlamış, %40,9u (n=27)
başlamamıştır. Tedaviye başlamama nedenleri arasında en sık; ilaç kullanımına karşı olma
(%81,5), bağımlılık endişesi (%66,7), büyüdükçe düzeleceğine inanma (%63,0) ve alternatif
yöntem deneme isteği (%59,3) yer almıştır. Öğretmen formupuanları ile tedaviye başlama
arasında anlamlı ilişki bulunmazken, veli formunda hareketlilik (r=0,344, p=0,005), hareket
dürtüsellik (r=0,356, p=0,003) ve toplam puan (r=0,334, p=0,006) anlamlı pozitif korelasyon
göstermiştir.Regresyon analizinde, veli hareket-dürtüsellik puanı tedaviye başlama olasılığını
artırırken (?=0,161, p=0,003), sosyal alan puanı bu olasılığı azaltmıştır (?=-1,016, p=0,024).
Komorbidite içinde Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB) varlığı (?²=4,013,
p=0,045) çocukların tedaviye başlama olasılığını artırmıştır. Tartışma ve Sonuç: Toplum temelli tarama ve prospektif takip verileri, DEHB'li çocukların
yaklaşık %40ının bir yıl içinde tedaviye başlamadığını görülmektedir. Ebeveyn algısında
hiperaktivite/dürtüsellik belirtilerinin belirginliği ve KOKGB varlığı tedaviye başlama
olasılığını artırırken, yüksek sosyal işlevsellik düzeyi bu olasılığı azaltmaktadır. Tedavi
reddinde kültürel faktörler ve ebeveyn tutumlarının etkili olduğu görülmekte olup, ailelerle iş
birliğini güçlendiren yaklaşımlar geliştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: DEHB, tedavi, stigma, takip, direnç
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir