61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Şizofreni Hastalarında Antikolinerjik Yük, Tedavi Uyumu ve İçselleştirilmiş Damgalanmanın İlişkisi

Ulaş Korkmaz

Sayfa 153


Giriş: Şizofreni sadece semptom yönetimiyle değil, tedavi uyumu ve damgalanma gibi psikososyal süreçlerle de etkili biçimde ele alınması gereken kronik bir ruhsal bozukluktur. Şizofreni tedavisinde kullanılan antipsikotik ilaçların yol açtığı antikolinerjik yük hastaların kognitif ve psikososyal işlevlerinin yanı sıra tedavi uyumunu olumsuz etkileyebilir ve içselleştirilmiş damgalanmayı artırabilir. Bu çalışmanın amacı şizofreni hastalarında antipsikotik tedaviye bağlı toplam antikolinerjik yük ile tedavi uyumu ve içselleştirilmiş damgalanma arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
Yöntemler: Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etik Kurulu'ndan onay (BAEK-391, 09.07.2025/13) alındıktan sonra kesitsel bir çalışma yürütülmüştür. DSM-5 tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış, 18-65 yaş arası ve gönüllü 96 şizofreni hastası çalışmaya dahil edilmiştir. Veriler Antikolinerjik Yük Ölçeği (AYÖ), Morisky Tedavi Uyum Ölçeği - 8 (MTUÖ) ve Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ) uygulanarak toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 27 programıyla, aracılık analizi ise PROCESS makrosu ile gerçekleştirilmiştir. Sonuçlar: MTUÖ ile RHİDÖ puanları arasında (r = 0.498, p < 0.001), MTUÖ ile AYÖ arasında (r = 0.422, p < 0.001) ve RHİDÖ puanları ile AYÖ arasında (r = 0.472, p < 0.001) anlamlı düzeyde pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Aracılık analizinde antikolinerjik yükün tedavi uyumu üzerindeki etkisinde içselleştirilmiş damgalanmanın anlamlı bir aracı rol oynadığı belirlenmiştir (95% GA = 0.033 – 0.220). Sosyodemografik ve klinik değişkenler istatistiksel olarak kontrol edildiğinde aracılık etkisi anlamlı kalmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular şizofreni hastalarında antikolinerjik yükün yalnızca farmakolojik bir yan etki olarak değil, hastaların tedaviye uyumu ve toplum içindeki öz değeri üzerinde de etkili bir faktör olduğunu göstermektedir. Antikolinerjik yüke bağlı içselleştirilmiş damgalanmanın artışı tedavi sürecine ilişkin motivasyonu olumsuz etkileyebilir. Bu durum da uyumsuzluk ve klinik kötüleşme riskini artırabilir. Elde edilen sonuçlar tedavi planlamasında antikolinerjik yükün dikkatle değerlendirilmesi ve damgalanmayı azaltıcı psikososyal müdahalelerin tedaviye entegre edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, yalnızca semptom kontrolüne değil, aynı zamanda hastanın öznel deneyimlerine ve sosyal bütünleşmesine yönelik çok boyutlu stratejilerin geliştirilmesi önerilmektedir.
Anahtar Kelimeler: şizforeni, antikolinerjik yük, tedavi uyumu, damgalanma


Yaşam Biçimi Çok Boyutlu Envanteri (SMILE) Türkçe Sürümünün Bipolar Bozuklukta Geçerliliği ve Güvenilirliği

Ceren Meriç Özgündüz, Selin Uslu, Cansu Özçeri, İlkay Keleş Altun, Beliz Naz Akyıldız, Hidayet Ece Arat Çelik, Melike Özmen, Sinem Balaç, Reyhan Nur Babalıoğlu, Şevin Hun Şenol, Sultan Ekinci, Deniz Uraz Erarslan, Ömer Aydemir, Deniz Ceylan

Sayfa 154


Giriş: Bipolar bozuklukta günlük etkinliklerde yaşanan zorluklara dair veriler artmaktadır. Fiziksel hastalıklar ve diğer ruhsal bozukluklarla yüksek eş tanı oranları da hastalık yükünü artırmaktadır. Bu veriler olumsuz sonuçların azaltılmasında etkili yöntemlere duyulan acil ihtiyaca dair farkındalığı ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan günlük yaşamın farklı alanlarında görülen sağlıksız tutumlar; biriken zararlı etkileri sonucunda kalp-damar ve solunum sistemi hastalıkları, ölüm riskinde artış gibi kısa ve uzun vadeli sağlık sonuçlarını tetikleyebilir. Bipolar bozuklukta da belirtiler ve klinik gidişat ile sağlıksız tutumlar arasındaki yakın ilişkiyi gösteren kanıtlar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanılı bireylerde yaşam tarzı özelliklerini Yaşam Biçimi Çok Boyutlu Envanteri (SMILE) kullanarak değerlendirmek, sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve ölçeğin güvenilirlik ve geçerliliğini ortaya koymaktır.
Yöntemler: Çalışmaya 109 ötimik dönemde bipolar bozukluk tanılı birey ve 105 sağlıklı gönüllü, toplam 215 katılımcı dahil edilmiştir. Birlikte geçerlilik için Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) ve Biyolojik Ritim Değerlendirme Görüşmesi (BRDG) kullanılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede iç tutarlılık katsayısı, madde-toplam puan bağıntı katsayıları, açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör çözümlemesi ve diğer ölçeklerle bağıntıları hesaplanmıştır. Araştırma, Koç Üniversitesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol numarası: 2023.386.IRB2.080). Sonuçlar: Ölçeğin önce Türkçe’ye çevirisi, sonra İngilizce’ye geri çevirisi yapılmış ve çeviri ölçeği geliştiren yazar tarafından kabul edilmiştir. İç tutarlılık çözümlemesinde Cronbach alfa katsayısı 0.872 ve madde-toplam puan bağıntı katsayıları 0.180-0.552 arasında bulunmuştur. Açıklayıcı faktör çözümlemesinde beslenme, fiziksel aktivite, alkol ve madde kullanımı, sağlıklı uyku, stres yönetimi, sosyal destek ve çevresel etkenler alanlarını temsil eden 7 faktör elde edilmiştir. Doğrulayıcı faktör çözümlemesinde karşılaştırmalı uyum endeksi 0.745, tahminin ortalama karekök hatası 0.0645 olarak bulunmuştur. Birlikte geçerlilikte SMILE ölçektoplam puanı KİDÖ ve BRDG toplam puanları arasında istatistik yönden anlamlı negatif yönde ilişki saptanmıştır (sırasıyla r=-0,472; r=-0,603).
Tartışma ve Sonuç: Yaşam biçimini çok boyutlu değerlendiren SMILE ölçeğinin Türkçe sürümünün bipolar bozuklukta yeterli güvenilirlik ve geçerliliğe sahip olduğu gösterilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Yaşam Biçimi Çok Boyutlu Envanteri, SMILE ölçeği, geçerlilik, güvenilirlik


Üniversite Öğrencilerinde Yapay Zeka Kullanım Alışkanlıklarının Öz Düzenleme ve Akademik Erteleme Davranışıyla İlişkisi

Ayşegül Barak Özer, Sezgi İlke Danacı Sezgin, Aslı Enzel Koç, Aydın Kurt

Sayfa 156


Giriş: Yapay zekâ (YZ) tabanlı uygulamalar, günlük yaşam ve akademik süreçlerde giderek daha fazla kullanılmakta, üniversite öğrencilerinin öğrenme ve yaşam alışkanlıklarını dönüştürmektedir (1). YZ araçları, bilgiye hızlı erişim ve akademik görevleri kolaylaştırsa da bilişsel çaba, zaman yönetimi ve görev tamamlama açısından yeni riskler doğurabilmektedir (2, 3). Öz düzenleme, bireyin hedef belirleme, strateji geliştirme, süreci izleme ve gerektiğinde düzenleme becerilerini içerir (4). Akademik erteleme ise, görevlerin bilinçli olarak ertelenmesi ve bunun performansa olumsuz yansımasıdır (5). Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinin YZ tabanlı içerik üretici araç kullanım alışkanlıkları ile akademik erteleme davranışları arasındaki ilişki incelenmiştir.
Yöntemler: Tek merkezli, kesitsel desende yürütülen araştırmaya 18 yaş ve üzeri gönüllü üniversite öğrencileri dâhil edilmiş; onam formunu onaylayan katılımcıların verileri analiz edilmiştir. Çalışmada veri toplamak amacıyla Sosyodemografik Veri Formu, Yapay Zekâ Okuryazarlığı Ölçeği (YZOÖ), Kısa Öz Düzenleme Ölçeği (KÖDÖ) ve Tuckman Akademik Erteleme Ölçeği (TAEÖ) kullanılmıştır. Etik Kurulu onayı (Karar No: 2025/98) ile Helsinki Bildirgesi ilkelerine uygun olarak yürütülmüştür. Sonuçlar: Araştırmaya 299 üniversite öğrencisi katılmıştır. Katılımcıların %58,5’i kadın (n = 175) olup, yaş ortalaması 21,59 ± 2,34 yıldır. Katılımcıların sıklıkla kullandıkları YZ araçları sırasıyla ChatGPT (%96,0), Gemini (%48,5) ve Microsoft Copilot (%15,1) olmuştur. Çok değişkenli analiz sonuçlarına göre, YZOÖ toplam puanları ile TAEÖ puanları arasında pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuş (? = 0,046, p < 0,05). KÖDÖ toplam puanları ile TAEÖ puanları arasında ise negatif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (? = -0,237, p < 0,05). Ayrıca, YZOÖ toplam puanları ile TAEÖ puanları arasındaki ilişkide öz düzenlemenin aracılık rolü olduğu belirlenmiş; Sobel testi sonucunda aracılık etkisi -0,259 olarak hesaplanmış ve bu etki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,007).
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, yapay zekâ okuryazarlığı düzeyi arttıkça akademik erteleme eğiliminin arttığını, ancak öz düzenleme becerilerinin bu eğilimi azaltıcı bir rol oynadığını göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: akademik erteleme, yapay zeka, öz düzenleme


Üniversite Öğrencilerinde Duygu Düzenleme Güçlükleri, İlişkisel İhtiyaçlar ve Öz-Şefkat: Sanat Aracılığında İlişkisel Grup Sürecinin Koruyucu Ruh Sağlığına Katkısı

Zeynep Maçkalı, Ebru Toksoy

Sayfa 157


Giriş: Genç yetişkinlik, bireysel ve toplumsal düzeyde ruh sağlığının korunması ve geliştirilmesi açısından kritik bir dönemdir. Bu yaş grubunda görülen duygu düzenleme güçlükleri, ilerleyen yaşlarda psikopatoloji gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. Grup çalışmaları, ekonomik açıdan verimli, erişilebilir ve sosyal destek temelli yapıları sayesinde koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinde önemli bir müdahale seçeneği sunmaktadır. Çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinde koruyucu-önleyici amaçla uygulanan, sanatla terapi teknikleriyle zenginleştirilmiş sekiz oturumluk ilişkisel grup sürecinin etkilerini incelemektir. Müdahale, Erskine’in İlişkisel İhtiyaçlar Modeli temelinde tasarlanmış bir grup formatında yürütülmüştür. (Etik kurul karar numarası:2002-20024-59)
Yöntemler: Müdahale grubuna duygu düzenleme güçlüğü bildiren 9 öğrenci; kontrol grubuna ise daha geniş bir sınıftan seçilen ve DERS puanları müdahale grubuyla eşleştirilen 9 gönüllü kadın öğrenci dahil edilmiştir. Ön-test ve son-testte DERS, İİDÖ, ÖŞÖ, KSÖ ve PİOÖ uygulanmıştır. Sekiz hafta boyunca haftada 90 dakika olarak yarı yapılandırılmış olan oturumlar, son dönem duygusal deneyimler ve “şu anda”ki ilişkisel ihtiyaçların paylaşıldığı açılışla başlamış; ardından duygusal iklime uygun resim, kolaj, yaratıcı yazım gibi sanat uygulamaları yapılmıştır. Uygulama sonrası ürünler ve süreç deneyimleri (duygusal, düşünsel, bedensel, çağrışımsal) grup içinde paylaşılmış ve yansıtılmıştır. Veriler Mann–Whitney U testi ile analiz edilmiştir. Sonuçlar: Müdahale grubunda, kontrol grubuna kıyasla duygu düzenleme güçlüklerinde anlamlı azalma gözlenmiştir (U=11.00, p=0.008). İlişkisel ihtiyaç doyumu (U=68.50, p=0.011), öz-şefkat ( U=64.00, p=0.040) ve psikolojik iyi oluşta (U=68.00, p=0.001) anlamlı artış bulunmuştur. Psikopatoloji belirtilerinde ise özellikle depresyon (U=6.50, p=0.001) ve anksiyete (U=14.00, p=0.019) alt boyutlarında anlamlı bir azalma saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, kısa süreli ve sanatla terapi uygulamalarıyla zenginleşen ilişkisel grup sürecinin üniversite öğrencilerinde koruyucu ruh sağlığı kapsamında etkili bir müdahale aracı olabileceğini işaret etmektedir. Oturumlarda kazanılan duygu düzenleme becerileri, öz şefkat ve ilişkisel ihtiyaçlara dair farkındalıklar, katılımcıların yalnızca kendi içsel dünyalarıyla değil, çevreleriyle olan ilişkilerinde de daha sağlıklı ve işlevsel etkileşimler kurmalarını kolaylaştırabilir. Dolayısıyla, bireyde başlayan değişim ve güçlenme süreci, sosyal çevreye yayılarak “bireyden topluma” uzanan kalıcı bir iyileşme potansiyeli sunabilir.
Anahtar Kelimeler: Genç yetişkinlik, duygu düzenleme güçlükleri, ilişkisel ihtiyaçlar, öz şefkat, ilişkisel grup süreci


Tıp Fakültesi Öğrencilerinde Uyarıcı İlaçların Uygunsuz Kullanımı: Stresle Başa Çıkma ve Akademik Öz-Yeterlilik ile İlişkisi

Şule Sök Çakıcı, Aslıhan Özdemir Yaşaran, Ecem Aydın, Ahsen Süeda Uçkan, Melike Küçükkarapınar

Sayfa 158


Giriş: Üniversite öğrencileri arasında metilfenidat ve amfetamin gibi reçeteli uyarıcı ilaçların kötüye kullanımı, özellikle yüksek akademik baskının bulunduğu ortamlarda giderek artan bir sorun haline gelmiştir.Daha önce yapılan çalışmalar, bu davranışın genellikle eğlence amaçlı değil; konsantrasyonu ve akademik başarıyı artırma isteğiyle motive edildiğini göstermektedir. Bu ilaçlar esasen DEHB tedavisinde reçetelenmesine rağmen, tıp ve benzeri rekabetçi alanlarda okuyan öğrencilerde tıbbi olmayan kullanımın arttığı vurgulanmıştır. Bu çalışmada, tıp fakültesi öğrencileri arasında reçetesiz uyarıcı ilaç kullanım yaygınlığının belirlenmesi ve bu kullanımın algılanan stres düzeyi ile akademik öz-yeterlik arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Tüm çalışma yerel Etik Kurul onayı alınarak (01.09.2022-E.441909) yürütülmüştür. Araştırma, Ankara’daki çeşitli tıp fakültelerinde öğrenim gören öğrencilerle çevrimiçi olarak yürütülen kesitsel bir anket çalışmasıdır. Katılımcılar demografik veri formunu, Akademik Öz-Yeterlik Ölçeği’ni ve Stresle Başa Çıkma Ölçeği’ni doldurmuştur. Reçetesiz ilaç kullanan ve kullanmayan öğrenciler arasındaki farklar bu ölçekler kullanılarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Toplam 195 öğrenci çalışmaya katılmıştır (%66,2 kadın; yaş ortalaması = 21,86 ± 2,17). Reçetesiz uyarıcı ilaç kullanımı %8,7 oranında bildirilmiştir. Erkek öğrencilerde reçetesiz kullanım anlamlı olarak daha yüksektir (p = ,016). Reçetesiz ilaç kullanan öğrencilerin akademik planlamaya yönelik öz-yeterlik puanları anlamlı düzeyde daha düşüktür (p = ,038). Diğer öz-yeterlik ve stresle başa çıkma alt ölçeklerinde anlamlı fark olmamakla birlikte düşme eğilimi izlenmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Bu sonuçlar, uyarıcı ilaç kötüye kullanımının doğrudan akademik başarıyı artırmaktan çok, akademik stresle başa çıkmak için kullanılan uyumsuz bir baş etme stratejisi olabileceğini düşündürmektedir. Daha önceki çalışmalarla paralel olarak, öğrencilerin performans kaygısı ve öz-yeterlik algılarının bu tür riskli davranışlarla yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Tıp öğrencileri arasında uygunsuz uyarıcı ilaç kullanımı, özellikle akademik planlama becerisi gibi alanlarda daha düşük öz-yeterlik ile ilişkilidir. Bu durum, söz konusu ilaçların performansı artırma amacıyla değil, akademik baskıyla başa çıkmakta zorlanan öğrenciler tarafından bir baş etme yolu olarak kullanıldığını düşündürmektedir. Düşük akademik öz-yeterlilikle sağlıklı başa çıkma becerilerinin desteklenmesi ve bilinçlendirme çalışmaları önem arz etmektedir.
Anahtar Kelimeler: uyarıcı ilaç kullanımı, tıp öğrencileri, akademik öz-yeterlilik, stres, metilfenidat


Durumluk ve Sürekli Anksiyete Düzeyi ile Postoperatif Ağrı Düzeyinin Blefaroplasti ve Katarakt Cerrahisi Yapılan Hastalarda Karşılaştırmalı Analizi

Muhammed Raşit Bardakçı, Halil İbrahim Sönmezoğlu, Büşra Güner Sönmezoğlu, Şeyma Bardakçı

Sayfa 160


Giriş: Her ikisi de lokal anestezi altında ve oldukça yaygın bir şekilde uygulanmakta olan blefaroplasti ve katarakt cerrahisi yapılan hastalarda ameliyatın tıbbi sonuçları üzerinde de etkisi olduğu düşünülen kaygı ve ağrı düzeylerini belirlemek önemlidir. Bu çalışmanın amacı hastaların sürekli ve durumluk kaygı düzeyi ile postoperatif ağrı düzeylerini birbirleriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirmek ve anksiyete düzeyleri ile ağrı düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemektir.
Yöntemler: İki ayrı merkezde, 01.01.2024-01.04.2024 tarihleri arasında opere edilme endikasyonu olan, Blefaroplasti yapılan 100 hasta ve Katarakt cerrahisi yapılan 100 hasta onamları alınarak çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara ameliyat öncesi günübirlik yatışı sırasında Sosyodemografik Veri Formu ve Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, ameliyat sonrasında ise Görsel Ağrı Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. 11.12.2024 tarihli ve E 43012747-050.04-428251-192 numaralı etik kurul onayı alınmıştır. Sonuçlar: Klinik değerlendirme ölçekleri açısından gruplar karşılaştırıldığında STAI-I ölçek puanı katarakt grubunda 38.10 ± 9.30 iken blefaroplasti grubunda 34.87 ± 9,15 (p= 0.014); VAS puanı katarakt grubunda 3.45 ± 1.96 iken; blefaroplasti grubunda 2.34 ± 1.56 şeklinde olup (p < 0.001) anlamlı fark bulunmuştur. STAI-2 ölçek puanı açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Korelasyon analizlerinde katarakt grubunda STAI-I ölçeği ile VAS puanı arasında (r: 0.283; p= 0.004); blefaroplasti grubunda ise STAI-II ölçeği ile VAS puanı arasında (r: 0.211; p= 0.035) anlamlı, zayıf, pozitif korelasyon saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda durumluk anksiyete, katarakt cerrahisi yapılan hastalarda daha yüksek bulunmuş; bu hastalarda durumluk anksiyete arttıkça post-operatif ağrıda artış olduğu görülmüştür. Blefaroplasti yapılan hastalarda ise sürekli anksiyetenin yüksek olması, daha yüksek post-operatif ağrı düzeyleriyle ilişkili bulunmuştur. Durumla ilişkili geçici bir anksiyete bulunması nedeniyle katarakt cerrahisi öncesinde eğitim verme, bilgilendirici video sunulması ve fon müziği çalınması gibi yöntemler yararlı olacaktır. Blefaroplasti yapılan hastalarda ise kalıcı yüksek uyarılma ve altta yatan psikiyatrik hastalıklarla ilişkili olduğu düşünülen ve estetik kaygıyı da içeren sürekli anksiyetenin yüksek olması daha yüksek postoperatif ağrıyla ilişkili bulunduğundan bu hastaların ameliyat öncesinde psikiyatrik yönden değerlendirilmesi fayda sağlayabilir.
Anahtar Kelimeler: Blefaroplasti, Katarakt, Durumluk Anksiyete, Sürekli Anksiyete, Ağrı


Depresyon, Anksiyete ve Psikolojik Acı Üçgeninde Psikolojik Katılığın Yeri

Veysel Güleç, Ahmet Üzer, Haşim Şamil Kısa

Sayfa 162


Giriş: Psikolojik acı, depresyon ve anksiyete ile yakından ilişkili, intihar davranışlarında önemli rol oynayan öznel bir deneyimdir. Kabul ve Kararlılık Terapisi kuramında yer alan psikolojik katılık ise, çeşitli psikopatolojilerde transdiagnostik bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, psikolojik acı ile psikolojik katılık, depresyon ve anksiyete arasındaki ilişkileri incelemektir.
Yöntemler: Araştırma, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayıyla yürütülmüştür (Karar No: 2022/11). Çalışmaya, herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan 380 gönüllü (ortalama yaş = 33,5 ± 11,9) katılmıştır. Katılımcılar, Mee-Bunney Psikolojik Acı Değerlendirme Ölçeği, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ve Kabul ve Eylem Formu-II’yi (KEF-II) doldurmuştur. Elde edilen veriler, psikolojik acıyı yordayan değişkenleri belirlemek amacıyla aşamalı çoklu doğrusal regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Yapılan regresyon analizi sonucunda, psikolojik katılık (? = 0,36; p < 0,001) ve anksiyete (? = 0,35; p < 0,001) psikolojik acının anlamlı yordayıcıları olarak belirlenmiştir. Depresyon ise, modele bağımsız bir değişken olarak istatistiksel açıdan anlamlı bir katkı sunmadığı için analize dahil edilmemiştir. Model, birinci aşamada yalnızca psikolojik katılık ile psikolojik acıdaki varyansın %34’ünü açıklarken; ikinci aşamada anksiyetenin eklenmesiyle açıklanan toplam varyans oranı %40’a yükselmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmanın en dikkat çekici bulgusu, transdiagnostik bir değişken olan psikolojik katılığın, psikolojik acının anlamlı bir yordayıcısı olarak ortaya çıkmasıdır. Bu sonuç, bireyin acı veren içsel deneyimleriyle işlevsiz bir biçimde başa çıkması ve bu nedenle kişisel değerlerinden uzaklaşması biçiminde tanımlanan psikolojik katılık süreçlerinin, psikolojik acının oluşumuna katkıda bulunduğuna yönelik kuramsal yaklaşımları ampirik olarak desteklemektedir.Sonuç: Klinik uygulamalarda, yalnızca semptomlara değil, aynı zamanda psikolojik katılık gibi altta yatan süreçlere de odaklanmak, daha etkili müdahaleler geliştirilmesine katkı sağlayabilir.
Anahtar Kelimeler: Psikolojik Acı, Psikololik Katılık, Depresyon, Anksiyete


Bir Psikiyatri Servisinde İstemli Ve İstem Dışı Yatışların Sosyodemografik Ve Klinik Özellikleri

Zülal Bulan, Nefise Demir

Sayfa 163


Giriş: Zorunlu yatış tüm dünyada psikiyatristleri yakından ilgilendiren, hukuki ve etik sorunlar içeren önemli bir konudur.Ancak tedavi reddi olduğu durumlarda, kişinin kendine veya çevresine tehlikelilik durumu varsa kişinin zorla hastaneye yatırılıp tedavi edilmesi gerekebilmektedir. Ülkemizde bu alandaki uygulama Türk Medeni Kanun’un 432. maddesi ile düzenlenmiştir. Biz bu çalışmada 1 yıllık bir sürede hastanemizdeki istem dışı yatış oranlarını belirlemeyi, bireylerin sosyodemografik verileri, psikiyatrik tanı dağılımları açısından istemli yatışlarla karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Bu çalışmaya Karabük Eğitim Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları servisine 01.07.2024-30.06.2025 tarihleri arasındaki 1 yıl süresi içinde yatırılarak tedavi edilen ve tedavi sonrası taburcu olan 272 hasta dahil edilmiştir.Bireylerin bilgileri geriye dönük, hastane kayıt sistemi üzerinden elde edilmiştir. Çalışmanın etik kurul onayı için Karabük Üniversitesi Etik Kuruluna başvurulmuştur (Başvuru numarası: 2025/2408). Sonuçlar: Belirlenen 1 yıllık sürede yatırılan 272 hastanın 144’ü (%52,9) erkek, yaş ortalaması 42,66 ± 14,26 idi. 272 hastanın 83’ü (%30,5) istem dışı yatırılmıştı, 25’inin (%9,2) 1 yıllık sürede tekrarlayan yatışları mevcuttu. Bireylerin tanıları incelendiğinde 97’si (%35,6) Psikotik Bozukluk, 52’si (%19,1) Bipolar Bozukluk, 48’i (%17,6) Majör Depresyon idi. İstemli ve istem dışı yatışlar arasında cinsiyet, eğitim durumu, medeni durum, çalışma durumu, tekrarlayan yatış olma durumu ve yatış sayısı, alkol kullanımı, madde kullanımı açısından anlamlı farklılık yoktu. İstem dışı yatışlarda adli öykü olma durumu, suisid girişimi öyküsü olma durumu ve vesayet altına alınma durumu daha yüksekti(p < 0,001, p=0,014, p < 0,001). Ayrıca; istem dışı yatan hastalarda en sık saptanan tanının Psikotik Bozukluk olduğu görüldü ve anlamlı olmasada istemli yatış grubuna kıyasla hastanede kalma sürelerinin daha uzun olduğu (16 ve 19 gün) saptandı.
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre zorunlu yatış oranları dikkat çekici düzeydedir. Bu oranlar TMK 432 kapsamında kamu görevlileri tarafından bildirimin önemini hatırlatmakta, TRSM’ler ve birinci basamak sağlık hizmetleri ile koordineli bir şekilde uzun süreli izlemin ehemmiyetini göstermektedir.İstem dışı yatışlardaki risk faktörlerinin belirlenmesi planlanan ruh sağlığı politikalarında yol gösterici olacaktır.
Anahtar Kelimeler: İstem dışı yatış, psikotik bozukluk, adli psikiyatri, sosyodemografik özellikler


Tıp Öğrencilerinin Yapay Zeka Okuryazarlık ve Yapay Zeka Kaygı Düzeyleri Arasındaki İlişki ve Çeşitli Değişkenlere Göre Karşılaştırılması

Mehmet Rıdvan Varlı, Özge Eriş Davut

Sayfa 164


Giriş: Araştırma,tıp fakültesi öğrencilerinin yapay zeka(YZ)-okuryazarlığı düzeyleri ile YZ’ye yönelik kaygı düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve bu değişkenleri cinsiyet, sınıf, teknoloji kullanım alışkanlıkları gibi çeşitli demografik faktörlere göre karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Yazınalanda benzer çalışmalar mevcut olmakla beraber görece azdır.
Yöntemler: Katılımcılar,çeşitli tıp fakültelerindeki öğrenciler arasından, çevrimiçi öğrenci toplulukları aracılığıyla kolayda örnekleme yöntemiyle seçilmiştir.Tıp öğrencileri,Google Forms’daki anonim bir çevrimiçi anketi durdurmuşlardır.Katılım,gönüllülük esasına bağlıdır,katılımcılara herhangi bir ödeme yapılmamış ve teşvik verilmemiştir. Katılımcı onamı,Google Forms üzerindeki onay kutusunun işaretlenmesiyle alınmıştır. Veriler,katılımcılara uygulanan sosyodemografik form, YZ-Okuryazarlık Ölçeği(Cronbach’s alpha:0.85) ve YZ-Kaygı Ölçeği’yle(Cronbach’s alpha:0.96) toplanmıştır Ölçekler çevrimiçi uygulanmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiler Pearson korelasyonu ile değerlendirilmiş; demografik ve akademik değişkenlere göre karşılaştırmalarda t-testi ve ANOVA kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak kabul edilmiştir. Etlik Şehir Hastanesi Etik Kurulu’ndan etik onay:(16/10/2024,AEŞH-BADEK-2024-846). Sonuçlar: 178 öğrenciyle yapılan çalışmada,YZ-okuryazarlık düzeyi ile YZ-kaygı arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur(r=–0,26, p=0,001).Cinsiyet açısından erkek öğrencilerin YZ-okuryazarlık düzeyleri(Ort.=61.56±8.73) kadınlardan(Ort.=58.45±8.19) anlamlı derecede yüksek bulunurken(p=.015,d=0.37), kadın öğrencilerin YZ-kaygı düzeyleri(Ort.=55.83±17.35) erkeklerden(Ort.=47.92±19.63) anlamlı derecede yüksek çıkmıştır(p=.005,d=0.43). Elektronik cihaz kullanım becerisi arttıkça YZ-okuryazarlık düzeyinin anlamlı şekilde yükseldiği(p < .001,Bonferroni:3 > 1,3 > 2) ve YZ-kaygı düzeyinin düştüğü (p=.001,Bonferroni:1 > 3,2 > 3) belirlenmiştir. Ayrıca, yaş gruplarına göre kaygı düzeylerinde farklılık bulunmuş; 21 yaş grubundaki öğrencilerin(Ort.=57.22±18.54) kaygı puanları,22 yaş ve üzeri öğrencilerden(Ort.=48.57±17.65) anlamlı derecede yüksek çıkmıştır(p=.037,Bonferroni:2 > 3).
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, YZ okuryazarlığının artırılmasının YZ’ye yönelik kaygıyı azaltabileceğini, teknolojiye erişim ve deneyim düzeyinin bu süreçte önemli bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Müfredatta erken dönemde uygulamalı YZ eğitimlerinin yer alması ve teknolojik imkanların eşitlenmesi, tıp öğrencilerinin sağlıkta YZ uygulamalarına hakimiyetini güçlendirebilir. Daha büyük örneklem grupları ile, yüzyüze, konuyu farklı açılaran ele alan çalışmaların yapılması mevcut durumun saptanmasına ek olarak uzun vadeli ihtiyaçların ve politikaların belirlenmesi açısından faydalı olabilecektir.
Anahtar Kelimeler: Yapay zeka, tıp öğrencisi, okuryazarlık, kaygı, yapay zeka eğitimi


Bipolar Bozuklukta Polifarmasi İle İlişkili Faktörler

Fatmanur Ayhan, Nilgün Oktar Erdoğan, Osman Mert Özcan

Sayfa 166


Giriş: Bipolar bozukluğun (BB) hem akut hem idame tedavisinde çoklu ilaç rejimleri sık tercih edilmekte, özellikle antipsikotik polifarmasisi (APP) yatan hastalarda yüksek oranda görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesinde yatan BB hastalarında tedavi rejimlerini, APP yükünü ve ilişkili faktörleri incelemektir.
Yöntemler: 2022–2024 yılları arasında BB tanısıyla yatırılan hastaların sosyodemografik, klinik ve farmakolojik verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Kullanılan ilaçlar, dozlar, kullanım süreleri, yan etkiler kaydedilmiştir. Antipsikotik polifarmasisi ile ilişkili faktörler uygun parametrik/parametrik olmayan testler, korelasyon ve çok değişkenli lineer regresyon analizleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Pamukkale Üniversitesi Etik Kurul'dan 12 Ağustos 2025 tarihli kararla onay alınmıştır.(e-60116787-020-735006) Sonuçlar: Çalışmaya dahil edilen 175 hastanın 102’si kadın ve 73’ü erkek olup, 53’ü BB I ve 16’sı BB II tanılarıyla takipliydi. Taburculuk tedavisindeki antipsikotik sayısıyla klinik ilişkili faktörlerden manik atak sayısı (r=0.312, p < 0.001), hastanede yatış süresi(r=0.297, p < 0.001) ve psikotik atak öyküsü (r=0.158, p=0.046) arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Tedavi ilişkili değişkenlerdense yatış öncesi AP sayısı (r=0.186, p=0.014) ve yatış öncesi uzun etkili enjeksiyon kullanımı( r=0.208, p=0.006), ilk düzenlenen tedavideki antipsikotik sayısı (r=0.467, p < 0.001) ve ilk düzenlenen tedavideki psikotrop ilaç sayısı(r=0.341,p < 0.001) ile anlamlı olarak ilişkili saptanmıştır. Regresyon analizine göre taburculuktaki AP sayısını, ilk tedavideki AP sayısı (B=0.401, p < 0.001), hastanede kalış süresi (B=0.016, p=0.001) ve manik atak sayısı (B=0.082, p=0.019) anlamlı olarak yordamıştır.
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda taburculuktaki antipsikotik sayısını belirleyen en önemli faktör başlangıçtaki antipsikotik sayısı olarak bulundu ancak klinik ve tedavi ile ilgili değişkenlerin etkileşimi de önemlidir. Kısıtlılıklardan biri klinik şiddeti belirleyen ölçeklerin bulunmamasıdır. Öte yandan hastalık başlangıç yaşı ve önceki atak sayıları hastalığın yükü hakkında bilgi sağlamaktadır. Bipolar bozuklukta polifarmasinin önüne geçmek için, yüksek riskli gruplarda tedavi stratejilerinin sık sık gözden geçirilmesi, akut dönemden sonra gerekliliklerinin değerlendirilmesi hedeflenmelidir, hastalarla ortak karar alınmaya çalışılmalı ve hastaların taburculuk sonrası hastane başvuruları desteklenmelidir.
Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, polifarmasi, yan etki, antipsikotik


Bipolar bozukluk hastalarında ilk epizodun klinik gidiş üzerine etkilerinin incelenmesi: Retrospektif bir çalışma

Yavuz Kireç, Sercan Karabulut

Sayfa 167


Giriş: Bipolar bozukluk epizodlarla seyreden kronik seyirli, önemli yetiyitimi ve sosyoekonomik kayıplarla giden bir psikiyatrik hastalıktır. Son yıllarda hastalığın seyrine dair biriken veriler ve evreleme çalışmaları hastalıkta ilk epizod özelliklerinin de hastalık seyrinde önemli olabileceğini bildirmektedir. Çalışmamızda bir üniversite hastanesinin duygudurum bozuklukları polikliniğine son 1 yıl içerisinde başvuran hastaların ilk epizod özelliklerinin belirlenmesi ve klinik değişkenlerin ilk epizod özelliğiyle ilişkisinin belirlenmesi hedeflenmiştir.
Yöntemler: Retrospektif kohort çalışması olarak dizayn edilen çalışmamızda son 15 yıl içerisinde Akdeniz Üniversite Hastanesi Duygudurum Bozuklukları Polikliniği’ne başvuran hastaların verileri incelenmiş, sosyodemografik verileri ve ilk epizod sonrası klinik gidişe dair veriler toplanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıbbi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulu’ndan TBAEK-518 karar numarasıyla 25.07.2024'te etik onay alınmıştır. Sonuçlar: Dosya taraması tamamlanan 205 hastanın yaş ortalaması 41.31±13.4, cinsiyet dağılımı erkek ağırlıktaydı (60.5 %, erkek). Örneklemin yaklaşık üçte biri üniversite mezunuydu (36.6 %), ağırlıklı olarak partneri bulunanlar (41.5 %) ve bekar olanlardan (39.5 %) oluşmaktaydı. Örneklemin % 42.9’u tam zamanlı olarak çalışmaktaydı. İlk epizod özelliklerine göre karşılaştırıldığında, ilk epizod yaşı (25.2 vs 26.3, p = 0.45), toplam epizod sayısı (5.7 vs 5.8, p = 0.85), yıllık ortalama epizod geçirme sıklığı (0.8 vs 0.8, p = 0.73), hızlı döngü öyküsü (9.5 % vs 2.5 %, p = 0.08), psikotik özellikli epizod geçirme sıklığı (44.9 % vs 32.9 %, p = 0.33) arasında fark yoktu. Antidepresan ile hipomani/maniye kayma sıklığına bakıldığında, ilk epizodu depresif olan hastalar anlamlı olarak daha fazla kayma yaşamışlardı (25.3 % vs 12.1 %, p = 0.003). İntihar geçirme öyküsü ilk epizodu depresyon olan hastalarda daha yüksekti (35 % vs 17.2 %, p = 0.004).
Tartışma ve Sonuç: İlk epizodu mani/hipomani olan hastalarla, ilk epizodu depresyon olan hastaların klinik özellikleri karşılaştırıldığında, ilk tanı yaşının birbirine yakın olduğu göz önüne alınarak, toplam epizod sayılarının, epizod geçirme sıklığının, hızlı döngü ve psikotik özellikli epizod oranlarının anlamlı farklılık göstermediği saptanmıştır. Veriler ışığında ilk epizod özelliğinin hastalık gidişinde tek başına anlamlı bir yordayıcı olmadığı, hastalığı depresif dönemle başlayan hastalarda antidepresan altında kayma ve intihar öyküsünün daha sık olduğu sonucuna varılabilir.
Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, ilk epizod, antidepresan tedavi ile manik kayma, intihar öyküsü


Bipolar bozukluk tanılı hastalarda inflamatuvar ve metabolik biyobelirteçlerin atak dönemleri ile ilişkisi

İrem Yıldırım, Merve Rana Altunel, Sarp Yoldaş, Zeynep Özge Dağoğlu, Mehmet Murat Kırpınar

Sayfa 168


Giriş: Bipolar duygulanım bozukluğu (BPB) hem inflamatuvar hem de metabolik süreçlerle ilişkisi saptanmış bir hastalıktır ancak patofizyolojisi henüz bilinmemektedir. Bu çalışmada, BPB tanılı hastaların yatarak tedavi gördüğü atak dönemlerinde inflamatuvar (lökosit, nötrofil, CRP, albümin, ferritin) ve metabolik (açlık glukozu, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol, total kolesterol) biyobelirteç düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Kontrol grubu olarak yatarak tedavi gören unipolar depresyon (UPD) tanılı hastaların biyobelirteçleri kullanılmıştır.
Yöntemler: 2016-2023 yılları arasında İÜC-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri servisinde yatarak tedavi görmüş 18-65 yaş arası 448 hastanın lökosit, nötrofil, CRP, albümin, ferritin, açlık glukozu, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve total kolesterol düzeyleri BPB ve UPD gruplarına göre retrospektif olarak incelenmiştir. 32 hastanın endokrinolojik, 1 hastanın hematolojik, 35 hastanın enfeksiyöz hastalığı olması ve 92 hastanın eksik veri nedeniyle çalışmadan çıkarılması sonucunda 166 BPB ve 122 UPD tanılı hasta analize dahil edilmiştir. Çalışmanın etik kurul onayı İÜC Tıbbi Araştırmalar Etik Kurulu'ndan alınmıştır (Başvuru numarası: rE42ZS0F). Sonuçlar: Veriler incelendiğinde, BPB grubunda lökosit (p < 0.001), nötrofil (p < 0.001) ve CRP düzeylerinin (p = 0.045) UPD grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. LDL kolesterol (p = 0.004) UPD grubunda yüksek saptanmış; yaş ve cinsiyetin etkisi kontrol edildikten sonra ise LDL düzeyi, UPD grubunda BPB grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p = 0.002). BPB hastaları mani ve depresyon dönemlerine göre karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel anlamlılık gösteren inflamatuvar veya metabolik bir belirteç saptanmamıştır.
Tartışma ve Sonuç: BPB hastalarında lökosit, nötrofil ve CRP değerlerinin atak dönemleriyle ilişkisi mevcut literatürle uyumlu şekilde gözlemlenmiştir. Ferritinin hem akut faz reaktanı hem de demir metabolizması göstergesi olması nedeniyle anlamlı fark gözlemlenmemiş olabilir. UPD hastalarında gözlenen yaşam tarzı faktörleri ve kronik stres, LDL düzeylerindeki yüksekliğe neden olabilir. UPD grubunda olan hastaların bir kısmının ileride BPB tanısı alma olasılığı göz önüne alındığında nedensellik kurulması için remisyon dönemlerinin ve medikal tedavilerin de yer aldığı uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: LDL kolesterol, Bipolar Duygulanım Bozukluğu, Unipolar Depresyon, CRP, İnflamasyon


Bir Üniversite Hastanesi Polikliniğinde İlk Kez Antidepresan Başlanan Hastalarda Seçilen Antidepresanlar ve Kombinasyon Önerileri ile İlişkili Klinik Değişkenlerin Değerlendirilmesi

Arda Bağcaz, Beren Özel

Sayfa 169


Giriş: Çeşitli psikiyatrik bozukluklarda tedavi yaklaşımına yönelik kılavuzlarda antidepresanlar önerilmesine rağmen ilk seçenek antidepresan veya antidepresan türü seçimine yönelik kesin öneriler bulunmamaktadır. Psikiyatri Polikliniğinde çok yaygın kullanılan antidepresanların gerçek yaşamda hangi değişkenlere göre seçildiğini ortaya koymak önem taşımaktadır. Bu çalışmada amaç Psikiyatri Polikliniğine başvurarak ilk kez antidepresan başlanması planlanan hastalarda seçilen antidepresanların seçimi ile ilişkili faktörlerin araştırılmasıdır.
Yöntemler: 2023 Ocak-Haziran ayları arasında bir üniversite hastanesinin Psikiyatri Polikliniğine başvuran ve değerlendiren hekimi tarafından antidepresan önerilen hastalardan onam verenler değerlendirmeye alınmıştır. Bu hastaların tanıları ve tedavi planları kaydedilmiştir. Katılımcılara Beck Depresyon Envanteri-II, Beck Anksiyete Ölçeği ve işlevselliklerini değerlendiren sorulardan oluşan bir özbildirim bataryası verilmiştir. Bu araştırma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Proje No: KA22/511). Sonuçlar: Çalışmaya 100 hasta dahil edilmiştir. %70’i kadındır. Yaş ortalaması 35.1 (min:18 max:89)’dir. Hastaların %50’si majör depresyon, %42’si anksiyete bozukluğu tanısı almıştır. %85’ine seçici serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) başlanmıştır. En sık fluoksetin (%35) ve sertralin (%29) reçetelenmiştir. Hastaların %30’una bir başka grup ilaçla kombinasyon önerilmiştir. İlk önerilen antidepresanın SSRI olmaması majör depresyon tanısı ile ilişkili bulunmuştur (Ki-kare:9.610, df:2, p < .01). Fluoksetin anksiyete bozukluklarında diğer tanılara kıyasla daha az tercih edilmiştir (Ki-kare:14.892, df:2, p < .01). Sertralin ve fluoksetin reçetelenen hastalar diğerlerinden daha gençtir (U=794.000, p < .05) ve bu antidepresanlara eklenen benzodiazepin önerisi diğer ilaçlara kıyasla daha azdır (Ki-kare:7.492, df:1, p < .01). Eşlik eden benzodiazepin önerisi işlevsellikteki bozulma düzeyi ile ilişkilidir (U=179.000, p < .05). Tedavi öncesi depresyon belirtilerinin şiddeti ile kombinasyon önerilmesi arasında ilişki bulunmaktadır (U=718.000, p < .05)
Tartışma ve Sonuç: Beklendiği üzere en çok tercih edilen antidepresan grubu SSRI’lardır. Öte yandan tanı, depresyon belirti şiddeti ve hastanın başvuru sırasındaki işlevsellik düzeyi hangi grubun seçileceği ve antidepresanın yanına ek ilaç eklenip eklenmeyeceği ile ilişkili değişkenlerdir. Bu konuda izlem çalışmaları ile kılavuzlardaki önerilerin kanıta dayalı olarak netleştirilmesi tedavi verimliliğini artıracaktır.
Anahtar Kelimeler: antidepresan, kombinasyon, benzodiyazepin, seçici serotonin geri alım inhibitörleri


Yaşlı Major Depresyon Hastalarında Umutsuzluk İle İntihar Olasılığı Arasındaki İlişki: Zincirleme Aracılık Modeli

Sema Çağal, Meltem Hazel Şimşek

Sayfa 171


Giriş: Yaşlılarda major depresif bozukluk (MDB) sık görülmekte ve artmış intihar riski ile seyretmektedir. Umutsuzluk, bu yaş grubunda intiharın en güçlü psikolojik belirleyicilerindendir. Ancak depresyon ve anksiyetenin bu ilişkiye aracılık rolü net değildir. Bu çalışmada, umutsuzluk ile intihar olasılığı arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkiye etki eden depresyon ile anksiyete düzeylerini zincirleme aracılık modeli ile inceleme amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bu çalışmaya, DSM-5'e göre major depresif bozukluk tanısı almış ve 65 yaş ve üzeri toplam 80 birey dahil edilmiştir. Kontrol grubu oluşturulmamıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve İntihar Olasılığı Ölçeği (Suicide Probability Scale) uygulanmıştır. Anketler yüz yüze görüşme yöntemiyle, katılımcıların bilişsel yeterliliği doğrulandıktan sonra doldurulmuştur. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testleri ile değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler, normal dağılan değişkenler için ortalama ± standart sapma, normal dağılmayanlar için medyan (min–maks) şeklinde sunulmuştur. Sayısal değişkenler arasında grup içi karşılaştırmalarda t-testi ve Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkileri değerlendirmek üzere regresyon analizi ve Hayes’in PROCESS makrosu (Model 6) ile zincirleme aracılık analizi uygulanmıştır. Çalışma için etik onay, Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etik Kurulu’ndan (06.08.2025/18 karar numarası) alınmıştır. Sonuçlar: İntihar olasılığı, en güçlü şekilde düşük umutsuzluk düzeyi ile ilişkili bulunmuş; depresyon ve anksiyete ile de yüksek korelasyon göstermiştir (p < 0.001). Zincirleme aracılık analizinde, depresyonun intihar olasılığı üzerindeki etkisinin tamamı anksiyete ve umutsuzluk aracılığıyla dolaylı gerçekleşmiştir. Doğrudan etki anlamlılığını yitirmiştir. En güçlü dolaylı etki umutsuzluk (%95 GA: 0.82–2.05), ardından anksiyete (%95 GA: 0.05–0.47) ile saptanmıştır. Anksiyete ve umutsuzluk üzerinden seri etki anlamlı bulunmamıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, yaşlılarda intihar riskinde depresif belirtilerin tek başına yeterli olmadığını; bilişsel-duygusal faktörlerin, özellikle umutsuzluğun belirleyici olduğunu göstermektedir. Umutsuzluk, anksiyeteye göre daha güçlü ve istikrarlı bir aracı etki sergilemiştir. Bu nedenle, yaşlı depresif bireylerde intihar risk değerlendirmesi yalnızca depresyon tanısına dayanmamalı; umutsuzluk ve anksiyete düzeyleri değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, koruyucu müdahalelerin ve psikososyal desteklerin etkinliğini artırabilir.
Anahtar Kelimeler: intihar, yaşlı, geriatri, umutsuzluk, depresyon


Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun Kendine Zarar Verici Davranışlarla İlişkisinin Değerlendirilmesi: Depresyon Grubu ile Kontrollü Çalışma

Sema Çağal, Erol Ozan, Mehmet Akif Ersoy, Beyhan Özyurt

Sayfa 172


Giriş: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), dikkati sürdürmede güçlük, aşırı hareketlilik ve dürtüsellikle karakterize kronik bir nörogelişimsel bozukluktur. İntihar dışı kendine zarar verici davranış ise ölüm veya sosyal yaptırım amacı olmaksızın kişinin kendi bedenine zarar vermesidir. Literatürde DEHB’nin kendine zarar verici davranış için bağımsız bir risk faktörü olabileceği gösterilmiştir. Depresyon ise kendine zarar verici davranışın en sık görüldüğü bozukluktur; bu çalışma, erişkin DEHB ve remisyondaki depresyon tanılı bireyleri kendine zarar verme davranışı açısından karşılaştırmayı ve DEHB’ye özgü emosyonel ve bilişsel özellikleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Bir üniversite hastanesinin erişkin psikiyatri polikliniğine başvuran ve DSM-5 kriterlerine göre DEHB (n=45) veya remisyonda majör depresif bozukluk (rMDD; n=48) tanısı alan bireyler çalışmaya dahil edildi. Gruplar yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirildi. Katılımcılar sosyodemografik veriler, klinik özellikler, kendine zarar verme davranışı, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği ve Aşırı Zihinsel Gezinme Ölçeği ile değerlendirildi. DEHB tanısını yordayan faktörleri belirlemek amacıyla lojistik regresyon analizi yapıldı. Çalışma Celal Bayar Üniversitesi etik kurulu tarafından onaylandı (21/12/2022 - 20.478.486). Sonuçlar: Katılımcıların kendine zarar verme davranışı başlama yaşı ortalama 13,42 ± 3,93 (en küçük = 4, en büyük = 20) olarak hesaplanmıştır. Sorgulanan 12 farklı kendine zarar verme davranışı arasında en sık bildirilen yöntem yara iyileşmesini engelleme (medyan = 10) olup, bunu kesme davranışı (medyan = 3,25) izlemiştir. Her iki grupta kendine zarar verme davranışı ve duygu düzenleme güçlükleri benzer bulunmuştur (p > 0.05). DEHB grubunda Aşırı Zihinsel Gezinme Ölçeği puanları anlamlı olarak yüksek olup, DEHB belirtileri ile güçlü düzeyde ilişkilidir (r = 0.705, p < 0.05). Çocuklukta ev kazası, akademik sorunlar (sınıf tekrarı, disiplin cezası) ve erişkinlikte trafik cezası DEHB grubunda daha fazla görülmüştür (p < 0.05). Lojistik regresyon analizinde DEHB tanısını en güçlü yordayıcı aşırı zihinsel gezinme düzeyi olmuş (OR = 0.926, p < 0.05); ayrıca ev kazası (OR = 0.110, p < 0.05), sınıf tekrarı (OR = 0.031, p < 0.05 ) DEHB tanısını anlamlı şekilde yordayan bağımsız değişkenler olarak belirlenmiştir (Nagelkerke R² = 0.552, p < 0.05).
Tartışma ve Sonuç: Yapılan çalışmalarda, depresyonun intihar dışı kendine zarar verme davranışı için en güçlü risk faktörlerinden biri olduğu gösterilmiştir. Bizim çalışmamızda ise kendine zarar verme davranışı DEHB grubunda da depresyon kadar yüksek saptanmıştır. DEHB’de dürtüsellik, emosyonel disregülasyon ve zihinsel gezinme, davranışın altında yatan özgün mekanizmaları işaret etmektedir.Literatürde, emosyonel disregülasyonun depresyonda en belirgin klinik özelliklerden biri olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda DEHB grubunda da duygu düzenleme güçlüğünün benzer olması, bu özelliğin yalnızca depresyona özgü olmadığını göstermektedir. Önceki meta-analizler, DEHB’li bireylerde de stresli yaşam olaylarına aşırı tepki ve belirgin duygu düzenleme sorunları olduğunu ortaya koymuştur. Bulgularımız bu verilerle uyumludur ve emosyonel disregülasyonun DEHB’nin temel bileşenlerinden biri olabileceğini desteklemektedir.Özellikle DEHB tanılı hastalarda zihinsel gezinmenin kontrollere göre anlamlı derecede yüksek bulunması; literatürde zihinsel gezinmenin DEHB üzerindeki özgül etkisine dair vurgularla örtüşmektedir. DEHB tanısında temel belirtilerin yanı sıra emosyonel ve bilişsel belirtiler ve kendine zarar verme davranışı da ele alınmalıdır. Aşırı zihinsel gezinme ve duygu düzenleme güçlüğü, DEHB’nin bilişsel ve emosyonel bileşenlerini anlamada önemli ipuçları sunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Aşırı zihinsel gezinme, duygu düzenleme, emosyonel disregülasyon, Erişkin; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, kendine zarar verme


Bariatrik Cerrahi Adayları Obezite İçinde Farklı Bir Grup mu? Depresyon ve Beden Algısı Açısından Retrospektif Bir Karşılaştırma

Nurdan Sağbaş, Tuğçe Toker Uğurlu, Gülfizar Sözeri Varma, Alim Akdağ, Onur Birsen, Ayben Baylar Doğan, Hamza Çınar

Sayfa 174


Giriş: Obezite Merkez’leri endokrinoloji, fizyoterapist, diyetisyen ve psikologlardan oluşan bir ekip tarafından multidisipliner yaklaşımla tedavi uygulanan, hastaların bariatrik cerrahi açısından değerlendirildiği birimlerdir. Çalışmamızda, bariatrik cerrahi adayları ve cerrahi dışı tedavi programına katılan hastaların depresif belirtiler ve beden algıları açısından araştırılması amaçlanmıştır
Yöntemler: Ekim 2024–Haziran 2025 arasında bir üniversite hastanesi Obezite Merkezi’ne başvuran, psikiyatrik değerlendirmesi yapılan 99 hastanın kayıtları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. 12.08.2025 tarih ve E-60116787-020-734841 sayılı etik kurul onayı alınarak hastaların sosyodemografik verileri, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beden Algısı Ölçeği (BAÖ), Vucud Kitle Indexi (VKI) incelenmiştir. Veriler SPSS 22.0 programıyla t-testi, Mann-WhitneyU, Pearson korelasyonu, lojistik regresyonla analizedilmiştir. Sonuçlar: Örneklemi 57 (%57.6) cerrahi amaçlı, 42 (%42.4) obezite tedavi programına başvuran hasta oluşturmuştur. Cerrahi grupta %68.4’ü kadın, %31.6’sı erkek; obezite programına katılanlar %92.9 kadın, %7.1 erkektir (p=0.003). Cerrahi grubun VKI’si diğer gruba göre yüksek bulunmuştur (sırasıyla 44.51±7.59; 39.59±5.53, p=0.001). Gruplarda yaş-BAÖ puanları açısından fark saptanmamıştır. Cerrahi-dışı grupta BDÖ puanları yüksek bulunmuştur (p=0.034). Cerrahi grupta VKI-BDÖ arasında negatif ilişki saptanmıştır (r=-0.266 p=0.047). Örneklemde kadınlarda erkeklere göre BAÖ, BDÖ puanları yüksek, VKI’leri düşük bulunmuştur (p < 0.05). Lojistik regresyonda cerrahi başvuru riskini kadın olmak %79 azaltmakta (p=0.027); VKI’ndeki artış cerrahi riskini 1.12 kat artırmaktadır (p=0.011).
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, cerrahi ve cerrahi dışı gruplar arasında beden algısı açısından fark saptanmazken cerrahi grupta depresif belirtilerin daha az olduğu gözlemlenmiştir. Erkeklerin VKI’si daha yüksek olmasına rağmen kadınların cerrahiye başvuru oranı daha fazladır. Cerrahi başvuruda kadın cinsiyetin koruyucu, VKI’nin ise riski arttırdığı görülmüştür. Obez bireylerde depresif belirtilerin ve beden algısı bozukluklarının sık görüldüğü bilinmektedir. Kadınlarda beden algısı ve depresyon puanlarının yüksekliği, cinsiyetin psikolojik değerlendirmede önemli bir değişken olduğunu göstermektedir. Ayrıca, kadınlarda depresyon ve olumsuz beden algısı ilişkisi, yeme davranış bozuklukları ve kilo alımıyla pekişebilir. Toplumsal- kültürel etmenler (ekonomik durum, güzellik algısı, egzersiz, beslenme tercihleri vb.) cinsiyete özgü farklılıkları etkileyebilir. Bulgularımız, bariatrik cerrahi adaylarının başvuru motivasyonunda biyolojik, psikososyal, kültürel faktörlerin birlikte rol oynadığını düşündürmektedir.
Anahtar Kelimeler: Obezite, Bariatrik Cerrahi, Depresyon, Beden Algısı


Psikiyatride Yapay Zeka Kullanımına Dair Toplum Görüşleri

Zeynep Yazıcıoğlu, Jamal Hasanlı, Gonca Aşut, Orhan Murat Koçak

Sayfa 176


Giriş: Yapay zekâ (YZ), sağlık alanında tanı ve tedavi süreçlerinde hızla yaygınlaşırken, psikiyatri gibi mahremiyetin ve bireysel farklılıkların ön planda olduğu alanlarda daha temkinli karşılanmaktadır. Psikiyatride YZ; tanı destek sistemlerinden terapötik chatbot uygulamalarına, intihar riskinin öngörülmesinden tedaviye uyumun izlenmesine kadar geniş bir yelpazede kullanılma potansiyeline sahiptir. Ancak, bu teknolojilerin yalnızca teknik doğrulukları değil, toplumun güveni ve etik kaygıların giderilmesi de benimsenmeleri açısından kritik önemdedir. Ancak bu teknolojilere yönelik görüşlere dair literatür sınırlıdır. Çalışmamızda, YZ kullanımına ilişkin tutum, beklenti ve endişelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Temmuz-Ağustos 2025 tarihlerinde 18-65 yaş arasındaki kadın ve erkek katılımcılara, sosyal medya uygulamaları ve kartopu yöntemiyle ulaşılmıştır. Şiddetli bilişsel bozukluğu, demansı, okuma-yazma bilmemesi ve şiddetli ajitasyonu nedeniyle anketi dolduramayanlar dışlanmıştır. Sosyodemografik bilgi formu, yapay zekâya yönelik 5’li Likert tipi tutum maddeleri ve senaryo temelli sorular çevrimiçi olarak uygulanmıştır. Başkent Üniversitesi etik kuruluna başvurulmuştur (KA-25/309). Veriler tanımlayıcı istatistiklerle analiz edilmiştir. Sonuçlar: Toplam 75 katılımcının %78,2’si kadındır; %70’i üniversite mezunudur. Yaş ortalaması 34,03 (± 11,9)’tür. Katılımcıların %78,7’si daha önce psikiyatrik tanı almamıştır. YZ kullanımına ilişkin %66,7’si kendini yetkin hissetmezken, sadece %9,3’ü yetkin olduğunu belirtmiştir. %5,3’ü psikolojik sıkıntıda YZ’ye başvurabileceğini, %29,3’ü tanı amacıyla danışabileceğini ifade etmiştir. %14,7’si tanı sürecinde YZ’ye güvenirken, %65,3’ü danışsa da güvenmediğini belirtmiştir. %69’u veri gizliliğinden endişelidir. %22,7’si doktorun YZ kullanmasının fayda sağlayacağını düşünürken, %33,3’ü bunu hekim yetersizliğiyle ilişkilendirmiştir. %70’i, YZ’nin artmasıyla psikiyatristleriyle daha az zaman geçireceklerinden endişelidir.
Tartışma ve Sonuç: Katılımcıların büyük çoğunluğu YZ’ye temkinli yaklaşmakta; güven düzeyi düşüktür. YZ’nin psikiyatride kabul görmesi için etik, şeffaf ve hasta merkezli yaklaşımların geliştirilmesi önemlidir.Klinik dışı bireylerde YZ’ye yönelik bilgi düzeyinin ve güvenin sınırlı olduğu görülmüştür. Bu durum, YZ’nin psikiyatride etkin ve güvenli biçimde benimsenebilmesi için toplum temelli bilgilendirme stratejilerinin geliştirilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Ayrıca, psikiyatride YZ uygulamalarının insan etkileşimini azaltacağına dair endişeler, gelecekteki sistem tasarımlarında insan-merkezli ve hibrit yaklaşımların önemini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, Veri gizliliği, Toplum tutumları, Etik kaygılar, Psikiyatri


İlk Atak Psikozda Demografik, Klinik Ve Sosyoekonomik Özelliklerin Klinik Seyre Etkisinin Retrospektif Değerlendirilmesi

Zeynep Temizelliler Ergan, Tolga Binbay

Sayfa 177


Giriş: Şizofreninin ilk atağından sonra 5 yıla kadar uzanan dönem 'kritik' dönem olarak bilinir.İzlem çalışmaları,hastaların %80'inde 5 yıllık süre içerisinde psikotik bozukluğun nüksedeceğini göstermiştir.Çalışmanın amacı ilk psikotik atakta relapsı,çoklu antipsikotik kullanımını,özkıyım düşüncesi ve 6 aydan uzun tedavisiz psikoz süresini(TPS) öngören demografik,sosyoekonomik ve klinik özellikleri belirlemektir.
Yöntemler: Dokuz Eylül Üniversitesi
Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu’ndan 03.05.2023 tarih ve 2023/14-27 numarası ile onaylanmıştır.Örneklemi 1 Ocak 2015-31 Aralık 2019 arasında ilk psikotik atak olarak değerlendirilen 107 hasta oluşturmaktadır.Dahil edilme kriterleri,18 yaş üstü olmak,okur yazar olmak,gönüllü olmaktır.Dışlanma kriterleri hastada demans tanısı olması ve ilk başvuruda DSM-V’e göre psikotik özellikli duygudurum bozukluğu tanısı almaktır.Yatışı olan hastaların PANSS ve Hamilton Depresyon puanları kaydedilmiştir.Hastanın sosyal işlevselliği Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği(PSP),ilaç tutumu İlaç Tutumu Ölçeği-10 ile değerlendirilmiştir.İstatistiksel analiz için SPSS Statistics 27.0 kullanılmış olup,anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak alınmıştır.Analizden sonra bulgular yüzde,ortalama,standart sapma değerleriyle verilmiştir.Ki kare testi,t testi ve lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Sonuçlar: Cinsiyet,eğitim durumu,ikamet ve anne eğitim durumu gibi demografik verilerin TPS,relaps ve özkıyım düşüncesini öngörmediği;İzmir dışı illerde yaşamanın çoklu antipsikotik kullanımını öngördüğü bulunmuştur(p=0,03).Yüksek sosyoekonomik konumun 6 aydan kısa TPS'ni predikte ettiği (p=0,03) saptanmış olup;anne eğitim durumu ve gelir düzeyi gibi sosyoekonomik değişkenlerin diğer sonuç değişkenlerini öngörmediği görülmüştür.Başvuru öncesi özkıyım düşüncesi varlığı(p=0,003) ve erken psikotik belirti başlangıcının (?=-0,53 p < 0,001),6 aydan uzun TPS'ni öngördüğü saptanmıştır.Erken psikotik belirti başlangıcı (?=-0,402 p=0,01),6 aydan uzun tedavisiz psikoz süresi(p=0,02) ve düşük PSP skoru (?=-0,04 p=0,005) relaps varlığını predikte etmiştir.6 aydan uzun TPS(p=0,02),sigara kullanımı(p=0,03),toplam yatış sayısı(?=0,73 p=0,001), ilk psikotik ataktaki PANSS negatif puanı(?=0,23 p=0,01) ve düşük PSP skoru(?=-0,04 p < 0,001) çoklu antipsikotik kullanımını öngörmüştür.6 aydan uzun TPS(p=0,003), premorbid psikiyatrik tanı varlığı(p=0,01), erken psikotik belirti yaşı(?=-0,12 p=0,03) ve ilk ataktaki PANSS negatif puanı(?=0,18 p=0,03) özkıyım düşüncesini öngörmüştür.
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak;erken başlangıç,şiddetli negatif belirtiler ve uzun TPS olumsuz klinik sonuçları predikte etmiştir.Sosyoekonomik verilerin anlamlılığa ulaşabilmesi için daha büyük örnekleme ihtiyaç duyulmaktadır.İlk psikotik atak öncesinde premorbid psikiyatrik tanı varlığı, özellikle sinsi başlangıçlı ilk psikotik atakta semptomların özgüllüğü de düşük olduğu için klinik tablonun karışmasına bağlı uzun tedavisiz psikoz süresiyle ilişkilendirilmiştir.380 ilk psikotik atak hastasının dahil edildiği 13 yıllık bir takip çalışmasında uzun TPS’ni psikozun erken başlangıcı, şizofreni tanısı ve premorbid psikiyatrik tanının yordadığı görülmüştür.Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak erken psikotik belirti başlangıcının uzun TPS’ni öngördüğü bulunmuş olup; uzun TPS olanlarda premorbid tanı olma ihtimali daha fazla olmakla birlikte premorbid tanının uzun tedavisiz psikoz süresini yordamadığı bulunmuştur.Önceki çalışmalarda uzun tedavisiz psikoz süresinin özkıyım davranışı olasılığını arttırdığı belirtilmiştir. Çalışmamızda başvuru öncesi özkıyım düşüncesinin uzun tedavisiz psikoz süresini yordadığı; uzun TPS olanlarda başvuru öncesi özkıyım girişimlerinin fazla olma eğiliminde olduğu ancak anlamlılık düzeyinde olmadığı, ilk psikotik ataktan sonra özkıyım girişimi ve TPS arasında anlamlı bir ilişki olmadığı bulunmuştur. OPTİMİSE isimli Avrupa tabanlı 446 ilk psikotik atak hastasını içeren geniş bir kohort çalışmasında,daha kısa TPS’nin daha düşük bazal PANSS total ve PANSS negatif skorlarıyla korele olduğu görülmüştür. Çalışmamızda Katılımcıların PANSS total ve PANNS negatif dahil tüm alt ölçek puanları TPS’ni yordamamıştır.Literatürden farklı olarak TPS ile negatif belirtiler ve toplam psikotik belirti şiddeti arasında anlamlı bir ilişki olmamasının nedeni yalnızca servis yatışı yapılmış olan 38 hastanın PANSS puanlarına ulaşılabilmesi ve PANSS değerlendirmesini farklı kişilerin yapması nedeniyle standardizasyon sorunu olabilir. 178 ilk psikotik atak hastasının olduğu 10 yıllık bir takip çalışmasında hiç relapsı olmayan hastalarda TPS’nin 1 ay ve daha kısa olduğu, şizofreni tanısı almadıkları, bazaldeki negatif semptom şiddetinin az olduğu bildirilmiştir.Çalışmamızda uzun TPS ve şizofreni tanısı relapsı öngörmüştür.Meta-analizde bazaldeki pozitif, negatif belirti ve depresyon şiddetinin ve ilk psikotik belirti yaşının relapsla anlamlı ilişkisi olmadığı ifade edilmiştir.Meta-analizden farklı olarak çalışmamızda erken başlangıç yaşının relapsı öngördüğü görülmüştür. Alvarez-Jimenez ve ark.’nın meta-analiziyle uyumlu olarak bazaldeki PANSS ve HDÖ puanlarının relapsı öngörmediği görülmüştür. Psikotik bozukluklarda çoklu antipsikotik kullanımında 6 yıllık sonuçları değerlendiren retrospektif bir çalışmada genç yaş, erkek cinsiyet, kırsal yerleşim yeri, şizofreni tanısı ve sık acil başvurularının çoklu antipsikotik kullanımıyla pozitif bir ilişkisi olduğu belirtilmiştir.Çalışmamızda İzmir dışında oturmak,çoklu antipsikotik kullanımıyla ilişkisi olduğu bulunmuş olup, oturanlarda hastanemize kontrole gelme sayısı az olabileceğinden, antipsikotik tedavi optimal bir şekilde düzenlenememiş ve idame tedaviye geçilememiş olmasıyla ilişkili olabilir. Tayvan’da 2006-2021 yılları arasında bir devlet hastanesindeki şizofreni hastalarındaki polifarmasiyi inceleyen retrospektif bir çalışmada erkek cinsiyet, erken psikotik belirti yaşı ve toplam yatış sayısının çoklu antipsikotik kullanımıyla ilişkili olduğu bildirilmiştir.Cinsiyet ve ilk psikotik belirti yaşı çalışmamızda çoklu antipsikotik kullanımıyla ilişkili bulunmamasının nedeni örneklem azlığı olabilir,benzer bir şekilde toplam yatış sayısı çoklu antipsikotik kullanımıyla ilişkili bulunmuştur.Şizofreni hastalarındaki polifarmasiyi yordayan klinik ve demografik verileri inceleyen bir çalışmada, negatif semptomların şiddeti antipsikotik polifarmasisiyle ilişkilendirilmiştir.Çalışmamızda da bazal PANSS negatif puanı ve sigara kullanımı çoklu antipsikotik kullanımıyla ilişkilendirilmiş olup,bu grubun kötü prognozlu bir alt grubu temsil etmesi ve antipsikotiklerin negatif belirtiler üzerinde kısıtlı etkisi nedeniyle hekimlerin polifarmasiyi tercih etmesi olabilir. Pelizza ve ark. yaptığı çalışmada depresif belirtilerin, pozitif belirtilere göre özkıyım davranışında daha önemli bir öngörücü olduğunu ifade etmiştir. Çalışmamızda ilk psikotik atak sırasındaki HDÖ skorunun başvuru öncesi özkıyım düşüncesini yordadığı; yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından kontrol edildikten sonra anlamlılığın kaybolduğu, başvuru öncesi özkıyım girişimini anlamlı olarak yordadığı , ilk ataktan sonraki dönemdeki özkıyım girişimlerini öngörmediği bulunmuştur. Bu sonuç, HDÖ skorlarının yakın zamanlı bir öngörücü olduğu ancak uzun dönemli takipteki sonuçları öngöremediği anlamına gelebilir. Çalışmamızda PANSS toplam ve pozitif puanlarının özkıyım düşüncesi ve girişimini öngörmediği ancak PANSS negatif puanlarının başvuru öncesi özkıyım düşüncesini yordadığı, başvuru öncesi ve ilk psikotik atak sonrası özkıyım girişimini öngörmediği saptanmıştır.Çalışmamızda TPS, başvuru öncesi özkıyım düşüncesini öngörmüş ancak başvuru öncesi ve sonrası özkıyım girişimini öngörmemiştir. 186 ilk atak psikoz katılımcının özkıyım düşünce ve davranışlarını inceleyen 10 yıllık bir prospektif çalışmada, tedavi edilmeyen psikoz süresinin daha uzun olan, premorbid sosyal işlevselliği zayıf olan, bazalde şiddetli depresyonu ve madde kullanımı olan bireylerin takipte istikrarlı bir intihar düşüncesi olduğu 10 yıllık takipte intihar düşüncelerine ve davranışlarına sahip olma eğiliminin olduğu görülmüştür.Madde kullanımı ise çalışmamızda başvuru öncesi özkıyım düşüncesini yordamamakla birlikte, başvuru öncesi özkıyım girişimi ve ilk psikotik ataktan sonraki dönemdeki özkıyım girişimini literatürle uyumlu olarak öngörmüştür.
Anahtar Kelimeler: Çoklu Antipsikotik Kullanımı, İlk Atak Psikoz, Özkıyım, Relaps, Tedavisiz Psikoz Süresi


Fiili Ehliyet Değerlendirmelerinde Psikometrik Testlerin Karara Etkisi, Sosyodemografik Verilere Göre Analizi

Zeynep Özge Dağoğlu, Sarp Yoldaş, Merve Rana Altunel, İrem Yıldırım, Mehmet Murat Kırpınar, Ömer Faruk Demirel

Sayfa 180


Giriş: Psikiyatri polikliniğinde fiili ehliyet değerlendirilmesi amacıyla çeşitli tetkikler hastalardan istenmektedir. Ne kadar somut veri sağlasalar da karar, hekim tarafından klinik olarak verilmektedir, benzer test skoru ve iki ayrı karar gözlenebilmektedir. Bu çalışma ile geriatrik hastalarda bilişsel işlevleri değerlendirmek amacıyla istenen testlerin sonuçlarının kişinin yaş ve eğitim düzeyinden ne kadar etkilendiğinin ve test sonuçlarının klinik kararı ne kadar öngördüğünün bulunması amaçlanmaktadır. Klinik değerlendirmeye yardımcı olması açısından bu süreci etkileyebilecek değerlendirmesinde önemlidir. değişkenlerin tanımlanması, bilişsel işlev
Yöntemler: Çalışma retrospektif ve etik kurul onayı alınmış olup Ocak 2023-Temmuz 2025 arasında CTF Adli Psikiyatri polikliniğine başvuran 60 yaş ve üstü hastaların sosyodemografik veri, mini mental test (MMT) skoru ve alt testleri, sözel akıcılık testi (SAT), saat çizme testi ile akli denge kararı taranmıştır. 597 hasta başvurmuş olup 551 hastanın verileri dahil edilmiştir. Çalışmanın etik kurul onayı İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıbbi Araştırmalar Etik Kurulu'ndan 2 Eylül 2025 tarihinde alınmıştır. (Başvuru numarası: d042m43GF). Sonuçlar: MMT’si 25–30 olan yüksek bilişsel düzey grubunda yaş ile anlamlı negatif (r 0,181,p < 0,001), eğitim ile anlamlı pozitif (r0,287,p < 0,001) ilişki görülse de lojistik regresyon analizinde Oryantasyon (p=0,003), SAT (p=0,029) bağımsız olarak “akli denge uygun” olma durumunu öngörmektedir. Çok değişkenli analizde forward LR yapıldığında Oryantasyon (p=0.004) tek güçlü bağımsız prediktör çıkmaktadır. Düşük eğitim grubunda MMT (AUC 0.944), Oryantasyon (AUC 0.931), Dikkat (AUC 0.776) çıkmış olup yüksek eğitim grubunda MMT (AUC 0.923), Oryantasyon (AUC 0.963), Dikkat (AUC 0.713) çıkmıştır, her iki grupta MMT skoru ve özellikle oryantasyon alt testi çok güçlü ayırt edici çıkmıştır. Düşük eğitim grubu MMT kesme skoru 21,5 (Sens: 0,982, Spec: 0,500), yüksek eğitim grubunda MMT kesme skoru 23,5 (Sens: 0,900, Spec: 0,889) sonucuna varılmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bu bulgular, fiili ehliyet değerlendirmesinde bağımsız belirleyici olarak özellikle oryantasyon ve SAT skorlarının öne çıktığını göstermektedir. Yaş azaldıkça ve eğitim süresi arttıkça MMT puanlarının yükseldiği bilinmektedir. Ancak verilerimiz, bu ilişkinin yalnızca bilişsel düzeyi yüksek (MMT ? 25) grupta istatistiksel olarak anlamlı olduğunu göstermektedir. Yüksek eğitim düzeyinde MMT kesme değeri yükselmiş, testin özgüllüğü artmış; ancak duyarlılığı azalmıştır.
Anahtar Kelimeler: akli denge kararı, adli, bilişsel işlev değerlendirmesi, geriatrik, fiili ehliyet değerlendirmesi


Yale–Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği 2’nin (Y-BOCS-II) Türkçe Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması

Selin Tutku Tabur, Ece Ilgın, Ercan Akın, Mehmet Hakan Türkçapar

Sayfa 182


Giriş: Yale-Brown Obsesif-Kompulsif Ölçeği - İkinci Baskı (Y-BOCS-II), obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) semptomlarının varlığını ve şiddetini değerlendirmek amacıyla geliştirilen, kanıta dayalı ve klinisyen tarafından uygulanan yarı yapılandırılmış bir değerlendirme aracıdır. Y-BOCS-II'nin farklı dillerde geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmış olmakla birlikte, Türkçe sürümü henüz uyarlanmamıştır. Bu araştırmanın amacı, Y-BOCS–II’nin Türkçe uyarlamasının psikometrik değerlendirmektir. özelliklerini inceleyerek geçerlik ve güvenirliğini
Yöntemler: Çalışmanın örneklemi, kliniğe başvuran 184 OKB tanılı birey ve 85 sağlıklı kontrolden oluşan toplam 269 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışmada, yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-5-CV) ile birlikte Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ölçüm araçları kullanılmıştır. Y-BOCS-II Türkçe formunun geçerlik ve güvenirliği; yapı geçerliği, ölçüt bağıntılı geçerlik, iç tutarlılık, test-tekrar test güvenirliği ve değerlendiriciler arası güvenirlik düzeyleri incelenerek değerlendirilmiştir. Y BOCS-II Türkçe’nin iç tutarlılığı Cronbach alfa güvenirlik analizi tekniği ile hesaplanmıştır. Sonuçlar: Cronbach alfa katsayısı tüm ölçek için 0.96, obsesyon alt ölçeği için 0.95 ve kompulsiyon alt ölçeği için 0.93 olarak bulunmuştur. Sadece OKB tanısı alan bireylerde ise bu değerler sırasıyla 0.91, 0.86 ve 0.90’dır. Değerlendiriciler arası güvenirlik katsayısı ICC = 0.998 ile mükemmel düzeyde tespit edilmiştir. Test-tekrar test güvenirliği (r = 0.993) ve sadece OKB tanısı almış 51 hasta üzerinden yapılan analizlerde r =0.973 bulunmuştur. Ayrıca, Y-BOCS-II puanlarının Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ile anlamlı ilişkiler gösterdiği bulunmuştur.
Tartışma ve Sonuç: Doğrulayıcı faktör analizi, orijinal makalede önerilen iki modelin de geçerli olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte; klasik iki faktörlü yapının (obsesyon kompulsiyon) Türk örnekleminde daha iyi uyum sağladığı bulunmuştur. Sonuç olarak, Yale Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği’nin Türkçe'ye uyarlanan bu yeni sürümü (Y-BOCS-II), obsesif kompulsif belirtilerin şiddetini değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı sunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Y-BOCS, Y-BOCS-II


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir