Giriş: Şizofreni sadece semptom yönetimiyle değil, tedavi uyumu ve damgalanma gibi
psikososyal süreçlerle de etkili biçimde ele alınması gereken kronik bir ruhsal bozukluktur.
Şizofreni tedavisinde kullanılan antipsikotik ilaçların yol açtığı antikolinerjik yük hastaların
kognitif ve psikososyal işlevlerinin yanı sıra tedavi uyumunu olumsuz etkileyebilir ve
içselleştirilmiş damgalanmayı artırabilir. Bu çalışmanın amacı şizofreni hastalarında
antipsikotik tedaviye bağlı toplam antikolinerjik yük ile tedavi uyumu ve içselleştirilmiş
damgalanma arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Yöntemler: Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etik Kurulu'ndan onay (BAEK-391,
09.07.2025/13) alındıktan sonra kesitsel bir çalışma yürütülmüştür. DSM-5 tanı ölçütlerine göre
şizofreni tanısı almış, 18-65 yaş arası ve gönüllü 96 şizofreni hastası çalışmaya dahil edilmiştir.
Veriler Antikolinerjik Yük Ölçeği (AYÖ), Morisky Tedavi Uyum Ölçeği - 8 (MTUÖ) ve Ruhsal
Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ) uygulanarak toplanmıştır.
İstatistiksel analizler SPSS 27 programıyla, aracılık analizi ise PROCESS makrosu ile
gerçekleştirilmiştir.
Sonuçlar: MTUÖ ile RHİDÖ puanları arasında (r = 0.498, p < 0.001), MTUÖ ile AYÖ arasında
(r = 0.422, p < 0.001) ve RHİDÖ puanları ile AYÖ arasında (r = 0.472, p < 0.001) anlamlı
düzeyde pozitif korelasyonlar saptanmıştır. Aracılık analizinde antikolinerjik yükün tedavi
uyumu üzerindeki etkisinde içselleştirilmiş damgalanmanın anlamlı bir aracı rol oynadığı
belirlenmiştir (95% GA = 0.033 0.220). Sosyodemografik ve klinik değişkenler istatistiksel
olarak kontrol edildiğinde aracılık etkisi anlamlı kalmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bulgular şizofreni hastalarında antikolinerjik yükün yalnızca farmakolojik
bir yan etki olarak değil, hastaların tedaviye uyumu ve toplum içindeki öz değeri üzerinde de
etkili bir faktör olduğunu göstermektedir. Antikolinerjik yüke bağlı içselleştirilmiş
damgalanmanın artışı tedavi sürecine ilişkin motivasyonu olumsuz etkileyebilir. Bu durum da
uyumsuzluk ve klinik kötüleşme riskini artırabilir. Elde edilen sonuçlar tedavi planlamasında
antikolinerjik yükün dikkatle değerlendirilmesi ve damgalanmayı azaltıcı psikososyal
müdahalelerin tedaviye entegre edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu çerçevede,
yalnızca semptom kontrolüne değil, aynı zamanda hastanın öznel deneyimlerine ve sosyal
bütünleşmesine yönelik çok boyutlu stratejilerin geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: şizforeni, antikolinerjik yük, tedavi uyumu, damgalanma
Ceren Meriç Özgündüz, Selin Uslu, Cansu Özçeri, İlkay Keleş Altun, Beliz Naz Akyıldız, Hidayet Ece Arat Çelik, Melike Özmen, Sinem Balaç, Reyhan Nur Babalıoğlu, Şevin Hun Şenol, Sultan Ekinci, Deniz Uraz Erarslan, Ömer Aydemir, Deniz Ceylan
Sayfa 154
Sunum önizlemesi
Giriş: Bipolar bozuklukta günlük etkinliklerde yaşanan zorluklara dair veriler artmaktadır.
Fiziksel hastalıklar ve diğer ruhsal bozukluklarla yüksek eş tanı oranları da hastalık yükünü
artırmaktadır. Bu veriler olumsuz sonuçların azaltılmasında etkili yöntemlere duyulan acil
ihtiyaca dair farkındalığı ortaya çıkarmıştır. Bu açıdan günlük yaşamın farklı alanlarında
görülen sağlıksız tutumlar; biriken zararlı etkileri sonucunda kalp-damar ve solunum sistemi
hastalıkları, ölüm riskinde artış gibi kısa ve uzun vadeli sağlık sonuçlarını tetikleyebilir. Bipolar
bozuklukta da belirtiler ve klinik gidişat ile sağlıksız tutumlar arasındaki yakın ilişkiyi gösteren
kanıtlar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanılı bireylerde yaşam tarzı
özelliklerini Yaşam Biçimi Çok Boyutlu Envanteri (SMILE) kullanarak değerlendirmek,
sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve ölçeğin güvenilirlik ve geçerliliğini ortaya koymaktır. Yöntemler: Çalışmaya 109 ötimik dönemde bipolar bozukluk tanılı birey ve 105 sağlıklı
gönüllü, toplam 215 katılımcı dahil edilmiştir. Birlikte geçerlilik için Kısa İşlevsellik
Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) ve Biyolojik Ritim Değerlendirme Görüşmesi (BRDG)
kullanılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede iç tutarlılık katsayısı, madde-toplam puan bağıntı
katsayıları, açıklayıcı ve doğrulayıcı faktör çözümlemesi ve diğer ölçeklerle bağıntıları
hesaplanmıştır. Araştırma, Koç Üniversitesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol
numarası: 2023.386.IRB2.080).
Sonuçlar: Ölçeğin önce Türkçeye çevirisi, sonra İngilizceye geri çevirisi yapılmış ve çeviri
ölçeği geliştiren yazar tarafından kabul edilmiştir. İç tutarlılık çözümlemesinde Cronbach alfa
katsayısı 0.872 ve madde-toplam puan bağıntı katsayıları 0.180-0.552 arasında bulunmuştur.
Açıklayıcı faktör çözümlemesinde beslenme, fiziksel aktivite, alkol ve madde kullanımı,
sağlıklı uyku, stres yönetimi, sosyal destek ve çevresel etkenler alanlarını temsil eden 7 faktör
elde edilmiştir. Doğrulayıcı faktör çözümlemesinde karşılaştırmalı uyum endeksi 0.745,
tahminin ortalama karekök hatası 0.0645 olarak bulunmuştur. Birlikte geçerlilikte SMILE ölçektoplam puanı KİDÖ ve BRDG toplam puanları arasında istatistik yönden anlamlı negatif yönde
ilişki saptanmıştır (sırasıyla r=-0,472; r=-0,603). Tartışma ve Sonuç: Yaşam biçimini çok boyutlu değerlendiren SMILE ölçeğinin Türkçe
sürümünün bipolar bozuklukta yeterli güvenilirlik ve geçerliliğe sahip olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Yaşam Biçimi Çok Boyutlu Envanteri, SMILE ölçeği,
geçerlilik, güvenilirlik
Ayşegül Barak Özer, Sezgi İlke Danacı Sezgin, Aslı Enzel Koç, Aydın Kurt
Sayfa 156
Sunum önizlemesi
Giriş: Yapay zekâ (YZ) tabanlı uygulamalar, günlük yaşam ve akademik süreçlerde giderek
daha fazla kullanılmakta, üniversite öğrencilerinin öğrenme ve yaşam alışkanlıklarını
dönüştürmektedir (1). YZ araçları, bilgiye hızlı erişim ve akademik görevleri kolaylaştırsa da
bilişsel çaba, zaman yönetimi ve görev tamamlama açısından yeni riskler doğurabilmektedir (2,
3). Öz düzenleme, bireyin hedef belirleme, strateji geliştirme, süreci izleme ve gerektiğinde
düzenleme becerilerini içerir (4). Akademik erteleme ise, görevlerin bilinçli olarak ertelenmesi
ve bunun performansa olumsuz yansımasıdır (5). Bu çalışmada, üniversite öğrencilerinin YZ
tabanlı içerik üretici araç kullanım alışkanlıkları ile akademik erteleme davranışları arasındaki
ilişki incelenmiştir. Yöntemler: Tek merkezli, kesitsel desende yürütülen araştırmaya 18 yaş ve üzeri gönüllü
üniversite öğrencileri dâhil edilmiş; onam formunu onaylayan katılımcıların verileri analiz
edilmiştir. Çalışmada veri toplamak amacıyla Sosyodemografik Veri Formu, Yapay Zekâ
Okuryazarlığı Ölçeği (YZOÖ), Kısa Öz Düzenleme Ölçeği (KÖDÖ) ve Tuckman Akademik
Erteleme Ölçeği (TAEÖ) kullanılmıştır. Etik Kurulu onayı (Karar No: 2025/98) ile Helsinki
Bildirgesi ilkelerine uygun olarak yürütülmüştür.
Sonuçlar: Araştırmaya 299 üniversite öğrencisi katılmıştır. Katılımcıların %58,5i kadın (n =
175) olup, yaş ortalaması 21,59 ± 2,34 yıldır. Katılımcıların sıklıkla kullandıkları YZ araçları
sırasıyla ChatGPT (%96,0), Gemini (%48,5) ve Microsoft Copilot (%15,1) olmuştur. Çok
değişkenli analiz sonuçlarına göre, YZOÖ toplam puanları ile TAEÖ puanları arasında pozitif
yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuş (? = 0,046, p < 0,05). KÖDÖ toplam
puanları ile TAEÖ puanları arasında ise negatif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki
saptanmıştır (? = -0,237, p < 0,05). Ayrıca, YZOÖ toplam puanları ile TAEÖ puanları arasındaki
ilişkide öz düzenlemenin aracılık rolü olduğu belirlenmiş; Sobel testi sonucunda aracılık etkisi -0,259 olarak hesaplanmış ve bu etki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,007). Tartışma ve Sonuç: Bulgular, yapay zekâ okuryazarlığı düzeyi arttıkça akademik erteleme
eğiliminin arttığını, ancak öz düzenleme becerilerinin bu eğilimi azaltıcı bir rol oynadığını
göstermektedir. Anahtar Kelimeler: akademik erteleme, yapay zeka, öz düzenleme
Giriş: Genç yetişkinlik, bireysel ve toplumsal düzeyde ruh sağlığının korunması ve
geliştirilmesi açısından kritik bir dönemdir. Bu yaş grubunda görülen duygu düzenleme
güçlükleri, ilerleyen yaşlarda psikopatoloji gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. Grup
çalışmaları, ekonomik açıdan verimli, erişilebilir ve sosyal destek temelli yapıları sayesinde
koruyucu ruh sağlığı hizmetlerinde önemli bir müdahale seçeneği sunmaktadır. Çalışmanın
amacı, üniversite öğrencilerinde koruyucu-önleyici amaçla uygulanan, sanatla terapi
teknikleriyle zenginleştirilmiş sekiz oturumluk ilişkisel grup sürecinin etkilerini incelemektir.
Müdahale, Erskinein İlişkisel İhtiyaçlar Modeli temelinde tasarlanmış bir grup formatında
yürütülmüştür. (Etik kurul karar numarası:2002-20024-59) Yöntemler: Müdahale grubuna duygu düzenleme güçlüğü bildiren 9 öğrenci; kontrol grubuna
ise daha geniş bir sınıftan seçilen ve DERS puanları müdahale grubuyla eşleştirilen 9 gönüllü
kadın öğrenci dahil edilmiştir. Ön-test ve son-testte DERS, İİDÖ, ÖŞÖ, KSÖ ve PİOÖ
uygulanmıştır. Sekiz hafta boyunca haftada 90 dakika olarak yarı yapılandırılmış olan
oturumlar, son dönem duygusal deneyimler ve şu andaki ilişkisel ihtiyaçların paylaşıldığı
açılışla başlamış; ardından duygusal iklime uygun resim, kolaj, yaratıcı yazım gibi sanat
uygulamaları yapılmıştır. Uygulama sonrası ürünler ve süreç deneyimleri (duygusal, düşünsel,
bedensel, çağrışımsal) grup içinde paylaşılmış ve yansıtılmıştır. Veriler MannWhitney U testi
ile analiz edilmiştir.
Sonuçlar: Müdahale grubunda, kontrol grubuna kıyasla duygu düzenleme güçlüklerinde
anlamlı azalma gözlenmiştir (U=11.00, p=0.008). İlişkisel ihtiyaç doyumu (U=68.50, p=0.011),
öz-şefkat ( U=64.00, p=0.040) ve psikolojik iyi oluşta (U=68.00, p=0.001) anlamlı artış
bulunmuştur. Psikopatoloji belirtilerinde ise özellikle depresyon (U=6.50, p=0.001) ve
anksiyete (U=14.00, p=0.019) alt boyutlarında anlamlı bir azalma saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bulgular, kısa süreli ve sanatla terapi uygulamalarıyla zenginleşen ilişkisel
grup sürecinin üniversite öğrencilerinde koruyucu ruh sağlığı kapsamında etkili bir müdahale
aracı olabileceğini işaret etmektedir. Oturumlarda kazanılan duygu düzenleme becerileri, öz
şefkat ve ilişkisel ihtiyaçlara dair farkındalıklar, katılımcıların yalnızca kendi içsel dünyalarıyla
değil, çevreleriyle olan ilişkilerinde de daha sağlıklı ve işlevsel etkileşimler kurmalarını
kolaylaştırabilir. Dolayısıyla, bireyde başlayan değişim ve güçlenme süreci, sosyal çevreye
yayılarak bireyden topluma uzanan kalıcı bir iyileşme potansiyeli sunabilir. Anahtar Kelimeler: Genç yetişkinlik, duygu düzenleme güçlükleri, ilişkisel ihtiyaçlar, öz
şefkat, ilişkisel grup süreci
Giriş: Üniversite öğrencileri arasında metilfenidat ve amfetamin gibi reçeteli uyarıcı ilaçların
kötüye kullanımı, özellikle yüksek akademik baskının bulunduğu ortamlarda giderek artan bir
sorun haline gelmiştir.Daha önce yapılan çalışmalar, bu davranışın genellikle eğlence amaçlı
değil; konsantrasyonu ve akademik başarıyı artırma isteğiyle motive edildiğini göstermektedir.
Bu ilaçlar esasen DEHB tedavisinde reçetelenmesine rağmen, tıp ve benzeri rekabetçi alanlarda
okuyan öğrencilerde tıbbi olmayan kullanımın arttığı vurgulanmıştır. Bu çalışmada, tıp fakültesi
öğrencileri arasında reçetesiz uyarıcı ilaç kullanım yaygınlığının belirlenmesi ve bu
kullanımın algılanan stres düzeyi ile akademik öz-yeterlik arasındaki ilişkinin incelenmesi
amaçlanmıştır. Yöntemler: Tüm çalışma yerel Etik Kurul onayı alınarak (01.09.2022-E.441909)
yürütülmüştür. Araştırma, Ankaradaki çeşitli tıp fakültelerinde öğrenim gören öğrencilerle
çevrimiçi olarak yürütülen kesitsel bir anket çalışmasıdır. Katılımcılar demografik veri
formunu, Akademik Öz-Yeterlik Ölçeğini ve Stresle Başa Çıkma Ölçeğini doldurmuştur.
Reçetesiz ilaç kullanan ve kullanmayan öğrenciler arasındaki farklar bu ölçekler kullanılarak
değerlendirilmiştir.
Sonuçlar: Toplam 195 öğrenci çalışmaya katılmıştır (%66,2 kadın; yaş ortalaması = 21,86 ±
2,17). Reçetesiz uyarıcı ilaç kullanımı %8,7 oranında bildirilmiştir. Erkek öğrencilerde
reçetesiz kullanım anlamlı olarak daha yüksektir (p = ,016). Reçetesiz ilaç kullanan öğrencilerin
akademik planlamaya yönelik öz-yeterlik puanları anlamlı düzeyde daha düşüktür (p = ,038).
Diğer öz-yeterlik ve stresle başa çıkma alt ölçeklerinde anlamlı fark olmamakla birlikte düşme
eğilimi izlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bu sonuçlar, uyarıcı ilaç kötüye kullanımının doğrudan akademik başarıyı
artırmaktan çok, akademik stresle başa çıkmak için kullanılan uyumsuz bir baş etme stratejisi
olabileceğini düşündürmektedir. Daha önceki çalışmalarla paralel olarak, öğrencilerin
performans kaygısı ve öz-yeterlik algılarının bu tür riskli davranışlarla yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Tıp öğrencileri arasında uygunsuz uyarıcı ilaç kullanımı, özellikle akademik
planlama becerisi gibi alanlarda daha düşük öz-yeterlik ile ilişkilidir. Bu durum, söz konusu
ilaçların performansı artırma amacıyla değil, akademik baskıyla başa çıkmakta zorlanan
öğrenciler tarafından bir baş etme yolu olarak kullanıldığını düşündürmektedir. Düşük
akademik öz-yeterlilikle sağlıklı başa çıkma becerilerinin desteklenmesi ve bilinçlendirme
çalışmaları önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: uyarıcı ilaç kullanımı, tıp öğrencileri, akademik öz-yeterlilik, stres,
metilfenidat
Muhammed Raşit Bardakçı, Halil İbrahim Sönmezoğlu, Büşra Güner Sönmezoğlu, Şeyma Bardakçı
Sayfa 160
Sunum önizlemesi
Giriş: Her ikisi de lokal anestezi altında ve oldukça yaygın bir şekilde uygulanmakta olan
blefaroplasti ve katarakt cerrahisi yapılan hastalarda ameliyatın tıbbi sonuçları üzerinde de
etkisi olduğu düşünülen kaygı ve ağrı düzeylerini belirlemek önemlidir. Bu çalışmanın amacı
hastaların sürekli ve durumluk kaygı düzeyi ile postoperatif ağrı düzeylerini birbirleriyle
karşılaştırmalı olarak değerlendirmek ve anksiyete düzeyleri ile ağrı düzeyi arasındaki ilişkiyi
incelemektir. Yöntemler: İki ayrı merkezde, 01.01.2024-01.04.2024 tarihleri arasında opere edilme
endikasyonu olan, Blefaroplasti yapılan 100 hasta ve Katarakt cerrahisi yapılan 100 hasta
onamları alınarak çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara ameliyat öncesi günübirlik yatışı
sırasında Sosyodemografik Veri Formu ve Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, ameliyat
sonrasında ise Görsel Ağrı Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. 11.12.2024 tarihli ve E
43012747-050.04-428251-192 numaralı etik kurul onayı alınmıştır.
Sonuçlar: Klinik değerlendirme ölçekleri açısından gruplar karşılaştırıldığında STAI-I ölçek
puanı katarakt grubunda 38.10 ± 9.30 iken blefaroplasti grubunda 34.87 ± 9,15 (p= 0.014); VAS
puanı katarakt grubunda 3.45 ± 1.96 iken; blefaroplasti grubunda 2.34 ± 1.56 şeklinde olup (p
< 0.001) anlamlı fark bulunmuştur. STAI-2 ölçek puanı açısından gruplar arasında anlamlı fark
saptanmamıştır. Korelasyon analizlerinde katarakt grubunda STAI-I ölçeği ile VAS puanı
arasında (r: 0.283; p= 0.004); blefaroplasti grubunda ise STAI-II ölçeği ile VAS puanı arasında
(r: 0.211; p= 0.035) anlamlı, zayıf, pozitif korelasyon saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda durumluk anksiyete, katarakt cerrahisi yapılan hastalarda
daha yüksek bulunmuş; bu hastalarda durumluk anksiyete arttıkça post-operatif ağrıda artış
olduğu görülmüştür. Blefaroplasti yapılan hastalarda ise sürekli anksiyetenin yüksek olması,
daha yüksek post-operatif ağrı düzeyleriyle ilişkili bulunmuştur. Durumla ilişkili geçici bir
anksiyete bulunması nedeniyle katarakt cerrahisi öncesinde eğitim verme, bilgilendirici video
sunulması ve fon müziği çalınması gibi yöntemler yararlı olacaktır. Blefaroplasti yapılan
hastalarda ise kalıcı yüksek uyarılma ve altta yatan psikiyatrik hastalıklarla ilişkili olduğu
düşünülen ve estetik kaygıyı da içeren sürekli anksiyetenin yüksek olması daha yüksek postoperatif ağrıyla ilişkili bulunduğundan bu hastaların ameliyat öncesinde psikiyatrik yönden
değerlendirilmesi fayda sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Blefaroplasti, Katarakt, Durumluk Anksiyete, Sürekli Anksiyete, Ağrı
Giriş: Psikolojik acı, depresyon ve anksiyete ile yakından ilişkili, intihar davranışlarında
önemli rol oynayan öznel bir deneyimdir. Kabul ve Kararlılık Terapisi kuramında yer alan
psikolojik katılık ise, çeşitli psikopatolojilerde transdiagnostik bir risk faktörü olarak
değerlendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, psikolojik acı ile psikolojik katılık, depresyon ve
anksiyete arasındaki ilişkileri incelemektir. Yöntemler: Araştırma, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik
Kurulu onayıyla yürütülmüştür (Karar No: 2022/11). Çalışmaya, herhangi bir psikiyatrik tanısı
olmayan 380 gönüllü (ortalama yaş = 33,5 ± 11,9) katılmıştır. Katılımcılar, Mee-Bunney
Psikolojik Acı Değerlendirme Ölçeği, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ve
Kabul ve Eylem Formu-IIyi (KEF-II) doldurmuştur. Elde edilen veriler, psikolojik acıyı
yordayan değişkenleri belirlemek amacıyla aşamalı çoklu doğrusal regresyon analizi ile
değerlendirilmiştir.
Sonuçlar: Yapılan regresyon analizi sonucunda, psikolojik katılık (? = 0,36; p < 0,001) ve
anksiyete (? = 0,35; p < 0,001) psikolojik acının anlamlı yordayıcıları olarak belirlenmiştir.
Depresyon ise, modele bağımsız bir değişken olarak istatistiksel açıdan anlamlı bir katkı
sunmadığı için analize dahil edilmemiştir. Model, birinci aşamada yalnızca psikolojik katılık
ile psikolojik acıdaki varyansın %34ünü açıklarken; ikinci aşamada anksiyetenin eklenmesiyle
açıklanan toplam varyans oranı %40a yükselmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmanın en dikkat çekici bulgusu, transdiagnostik bir değişken olan
psikolojik katılığın, psikolojik acının anlamlı bir yordayıcısı olarak ortaya çıkmasıdır. Bu
sonuç, bireyin acı veren içsel deneyimleriyle işlevsiz bir biçimde başa çıkması ve bu nedenle
kişisel değerlerinden uzaklaşması biçiminde tanımlanan psikolojik katılık süreçlerinin,
psikolojik acının oluşumuna katkıda bulunduğuna yönelik kuramsal yaklaşımları ampirik
olarak desteklemektedir.Sonuç: Klinik uygulamalarda, yalnızca semptomlara değil, aynı
zamanda psikolojik katılık gibi altta yatan süreçlere de odaklanmak, daha etkili müdahaleler
geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Psikolojik Acı, Psikololik Katılık, Depresyon, Anksiyete
Giriş: Zorunlu yatış tüm dünyada psikiyatristleri yakından ilgilendiren, hukuki ve etik sorunlar
içeren önemli bir konudur.Ancak tedavi reddi olduğu durumlarda, kişinin kendine veya
çevresine tehlikelilik durumu varsa kişinin zorla hastaneye yatırılıp tedavi edilmesi
gerekebilmektedir. Ülkemizde bu alandaki uygulama Türk Medeni Kanunun 432. maddesi ile
düzenlenmiştir. Biz bu çalışmada 1 yıllık bir sürede hastanemizdeki istem dışı yatış oranlarını
belirlemeyi, bireylerin sosyodemografik verileri, psikiyatrik tanı dağılımları açısından istemli
yatışlarla karşılaştırmayı amaçladık. Yöntemler: Bu çalışmaya Karabük Eğitim Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları
servisine 01.07.2024-30.06.2025 tarihleri arasındaki 1 yıl süresi içinde yatırılarak tedavi edilen
ve tedavi sonrası taburcu olan 272 hasta dahil edilmiştir.Bireylerin bilgileri geriye dönük,
hastane kayıt sistemi üzerinden elde edilmiştir. Çalışmanın etik kurul onayı için Karabük
Üniversitesi Etik Kuruluna başvurulmuştur (Başvuru numarası: 2025/2408).
Sonuçlar: Belirlenen 1 yıllık sürede yatırılan 272 hastanın 144ü (%52,9) erkek, yaş ortalaması
42,66 ± 14,26 idi. 272 hastanın 83ü (%30,5) istem dışı yatırılmıştı, 25inin (%9,2) 1 yıllık
sürede tekrarlayan yatışları mevcuttu. Bireylerin tanıları incelendiğinde 97si (%35,6) Psikotik
Bozukluk, 52si (%19,1) Bipolar Bozukluk, 48i (%17,6) Majör Depresyon idi. İstemli ve istem
dışı yatışlar arasında cinsiyet, eğitim durumu, medeni durum, çalışma durumu, tekrarlayan yatış
olma durumu ve yatış sayısı, alkol kullanımı, madde kullanımı açısından anlamlı farklılık
yoktu. İstem dışı yatışlarda adli öykü olma durumu, suisid girişimi öyküsü olma durumu ve
vesayet altına alınma durumu daha yüksekti(p < 0,001, p=0,014, p < 0,001). Ayrıca; istem dışı
yatan hastalarda en sık saptanan tanının Psikotik Bozukluk olduğu görüldü ve anlamlı olmasada
istemli yatış grubuna kıyasla hastanede kalma sürelerinin daha uzun olduğu (16 ve 19 gün)
saptandı. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre zorunlu yatış oranları dikkat çekici
düzeydedir. Bu oranlar TMK 432 kapsamında kamu görevlileri tarafından bildirimin önemini
hatırlatmakta, TRSMler ve birinci basamak sağlık hizmetleri ile koordineli bir şekilde uzun
süreli izlemin ehemmiyetini göstermektedir.İstem dışı yatışlardaki risk faktörlerinin
belirlenmesi planlanan ruh sağlığı politikalarında yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: İstem dışı yatış, psikotik bozukluk, adli psikiyatri, sosyodemografik
özellikler
Giriş: Araştırma,tıp fakültesi öğrencilerinin yapay zeka(YZ)-okuryazarlığı düzeyleri ile YZye
yönelik kaygı düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve bu değişkenleri cinsiyet, sınıf,
teknoloji kullanım alışkanlıkları gibi çeşitli demografik faktörlere göre karşılaştırmayı
amaçlamaktadır. Yazınalanda benzer çalışmalar mevcut olmakla beraber görece azdır. Yöntemler: Katılımcılar,çeşitli tıp fakültelerindeki öğrenciler arasından, çevrimiçi öğrenci
toplulukları aracılığıyla kolayda örnekleme yöntemiyle seçilmiştir.Tıp öğrencileri,Google
Formsdaki anonim bir çevrimiçi anketi durdurmuşlardır.Katılım,gönüllülük esasına
bağlıdır,katılımcılara herhangi bir ödeme yapılmamış ve teşvik verilmemiştir. Katılımcı
onamı,Google
Forms
üzerindeki
onay
kutusunun
işaretlenmesiyle
alınmıştır.
Veriler,katılımcılara uygulanan sosyodemografik form, YZ-Okuryazarlık Ölçeği(Cronbachs
alpha:0.85) ve YZ-Kaygı Ölçeğiyle(Cronbachs alpha:0.96) toplanmıştır Ölçekler çevrimiçi
uygulanmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiler Pearson korelasyonu ile değerlendirilmiş;
demografik ve akademik değişkenlere göre karşılaştırmalarda t-testi ve ANOVA kullanılmıştır.
Anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak kabul edilmiştir. Etlik Şehir Hastanesi Etik Kurulundan etik
onay:(16/10/2024,AEŞH-BADEK-2024-846).
Sonuçlar: 178 öğrenciyle yapılan çalışmada,YZ-okuryazarlık düzeyi ile YZ-kaygı arasında
negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur(r=0,26, p=0,001).Cinsiyet açısından erkek
öğrencilerin YZ-okuryazarlık düzeyleri(Ort.=61.56±8.73) kadınlardan(Ort.=58.45±8.19)
anlamlı derecede yüksek bulunurken(p=.015,d=0.37), kadın öğrencilerin YZ-kaygı
düzeyleri(Ort.=55.83±17.35) erkeklerden(Ort.=47.92±19.63) anlamlı derecede yüksek
çıkmıştır(p=.005,d=0.43). Elektronik cihaz kullanım becerisi arttıkça YZ-okuryazarlık
düzeyinin anlamlı şekilde yükseldiği(p < .001,Bonferroni:3 > 1,3 > 2) ve YZ-kaygı düzeyinin
düştüğü (p=.001,Bonferroni:1 > 3,2 > 3) belirlenmiştir. Ayrıca, yaş gruplarına göre kaygı
düzeylerinde farklılık bulunmuş; 21 yaş grubundaki öğrencilerin(Ort.=57.22±18.54) kaygı
puanları,22 yaş ve üzeri öğrencilerden(Ort.=48.57±17.65) anlamlı derecede yüksek
çıkmıştır(p=.037,Bonferroni:2 > 3). Tartışma ve Sonuç: Bulgular, YZ okuryazarlığının artırılmasının YZye yönelik kaygıyı
azaltabileceğini, teknolojiye erişim ve deneyim düzeyinin bu süreçte önemli bir rol
oynayabileceğini düşündürmektedir. Müfredatta erken dönemde uygulamalı YZ eğitimlerinin
yer alması ve teknolojik imkanların eşitlenmesi, tıp öğrencilerinin sağlıkta YZ uygulamalarına
hakimiyetini güçlendirebilir. Daha büyük örneklem grupları ile, yüzyüze, konuyu farklı açılaran ele alan çalışmaların yapılması mevcut durumun saptanmasına ek olarak uzun vadeli
ihtiyaçların ve politikaların belirlenmesi açısından faydalı olabilecektir. Anahtar Kelimeler: Yapay zeka, tıp öğrencisi, okuryazarlık, kaygı, yapay zeka eğitimi
Fatmanur Ayhan, Nilgün Oktar Erdoğan, Osman Mert Özcan
Sayfa 166
Sunum önizlemesi
Giriş: Bipolar bozukluğun (BB) hem akut hem idame tedavisinde çoklu ilaç rejimleri sık tercih
edilmekte, özellikle antipsikotik polifarmasisi (APP) yatan hastalarda yüksek oranda
görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesinde yatan BB hastalarında tedavi
rejimlerini, APP yükünü ve ilişkili faktörleri incelemektir. Yöntemler: 20222024 yılları arasında BB tanısıyla yatırılan hastaların sosyodemografik,
klinik ve farmakolojik verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Kullanılan ilaçlar, dozlar,
kullanım süreleri, yan etkiler kaydedilmiştir. Antipsikotik polifarmasisi ile ilişkili faktörler
uygun parametrik/parametrik olmayan testler, korelasyon ve çok değişkenli lineer regresyon
analizleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Pamukkale Üniversitesi Etik Kurul'dan 12 Ağustos
2025 tarihli kararla onay alınmıştır.(e-60116787-020-735006)
Sonuçlar: Çalışmaya dahil edilen 175 hastanın 102si kadın ve 73ü erkek olup, 53ü BB I ve
16sı BB II tanılarıyla takipliydi. Taburculuk tedavisindeki antipsikotik sayısıyla klinik ilişkili
faktörlerden manik atak sayısı (r=0.312, p < 0.001), hastanede yatış süresi(r=0.297, p < 0.001)
ve psikotik atak öyküsü (r=0.158, p=0.046) arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Tedavi
ilişkili değişkenlerdense yatış öncesi AP sayısı (r=0.186, p=0.014) ve yatış öncesi uzun etkili
enjeksiyon kullanımı( r=0.208, p=0.006), ilk düzenlenen tedavideki antipsikotik sayısı
(r=0.467, p < 0.001) ve ilk düzenlenen tedavideki psikotrop ilaç sayısı(r=0.341,p < 0.001) ile
anlamlı olarak ilişkili saptanmıştır. Regresyon analizine göre taburculuktaki AP sayısını, ilk
tedavideki AP sayısı (B=0.401, p < 0.001), hastanede kalış süresi (B=0.016, p=0.001) ve manik
atak sayısı (B=0.082, p=0.019) anlamlı olarak yordamıştır. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda taburculuktaki antipsikotik sayısını belirleyen en önemli
faktör başlangıçtaki antipsikotik sayısı olarak bulundu ancak klinik ve tedavi ile ilgili
değişkenlerin etkileşimi de önemlidir. Kısıtlılıklardan biri klinik şiddeti belirleyen ölçeklerin
bulunmamasıdır. Öte yandan hastalık başlangıç yaşı ve önceki atak sayıları hastalığın yükü
hakkında bilgi sağlamaktadır. Bipolar bozuklukta polifarmasinin önüne geçmek için, yüksek
riskli gruplarda tedavi stratejilerinin sık sık gözden geçirilmesi, akut dönemden sonra
gerekliliklerinin değerlendirilmesi hedeflenmelidir, hastalarla ortak karar alınmaya çalışılmalı
ve hastaların taburculuk sonrası hastane başvuruları desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, polifarmasi, yan etki, antipsikotik
Giriş: Bipolar bozukluk epizodlarla seyreden kronik seyirli, önemli yetiyitimi ve
sosyoekonomik kayıplarla giden bir psikiyatrik hastalıktır. Son yıllarda hastalığın seyrine dair
biriken veriler ve evreleme çalışmaları hastalıkta ilk epizod özelliklerinin de hastalık seyrinde
önemli olabileceğini bildirmektedir. Çalışmamızda bir üniversite hastanesinin duygudurum
bozuklukları polikliniğine son 1 yıl içerisinde başvuran hastaların ilk epizod özelliklerinin
belirlenmesi ve klinik değişkenlerin ilk epizod özelliğiyle ilişkisinin belirlenmesi
hedeflenmiştir. Yöntemler: Retrospektif kohort çalışması olarak dizayn edilen çalışmamızda son 15 yıl
içerisinde Akdeniz Üniversite Hastanesi Duygudurum Bozuklukları Polikliniğine başvuran
hastaların verileri incelenmiş, sosyodemografik verileri ve ilk epizod sonrası klinik gidişe dair
veriler toplanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıbbi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulundan
TBAEK-518 karar numarasıyla 25.07.2024'te etik onay alınmıştır.
Sonuçlar: Dosya taraması tamamlanan 205 hastanın yaş ortalaması 41.31±13.4, cinsiyet
dağılımı erkek ağırlıktaydı (60.5 %, erkek). Örneklemin yaklaşık üçte biri üniversite
mezunuydu (36.6 %), ağırlıklı olarak partneri bulunanlar (41.5 %) ve bekar olanlardan (39.5
%) oluşmaktaydı. Örneklemin % 42.9u tam zamanlı olarak çalışmaktaydı. İlk epizod
özelliklerine göre karşılaştırıldığında, ilk epizod yaşı (25.2 vs 26.3, p = 0.45), toplam epizod
sayısı (5.7 vs 5.8, p = 0.85), yıllık ortalama epizod geçirme sıklığı (0.8 vs 0.8, p = 0.73), hızlı
döngü öyküsü (9.5 % vs 2.5 %, p = 0.08), psikotik özellikli epizod geçirme sıklığı (44.9 % vs
32.9 %, p = 0.33) arasında fark yoktu. Antidepresan ile hipomani/maniye kayma sıklığına
bakıldığında, ilk epizodu depresif olan hastalar anlamlı olarak daha fazla kayma yaşamışlardı
(25.3 % vs 12.1 %, p = 0.003). İntihar geçirme öyküsü ilk epizodu depresyon olan hastalarda
daha yüksekti (35 % vs 17.2 %, p = 0.004). Tartışma ve Sonuç: İlk epizodu mani/hipomani olan hastalarla, ilk epizodu depresyon olan
hastaların klinik özellikleri karşılaştırıldığında, ilk tanı yaşının birbirine yakın olduğu göz
önüne alınarak, toplam epizod sayılarının, epizod geçirme sıklığının, hızlı döngü ve psikotik
özellikli epizod oranlarının anlamlı farklılık göstermediği saptanmıştır. Veriler ışığında ilk
epizod özelliğinin hastalık gidişinde tek başına anlamlı bir yordayıcı olmadığı, hastalığı
depresif dönemle başlayan hastalarda antidepresan altında kayma ve intihar öyküsünün daha
sık olduğu sonucuna varılabilir. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, ilk epizod, antidepresan tedavi ile manik kayma,
intihar öyküsü
İrem Yıldırım, Merve Rana Altunel, Sarp Yoldaş, Zeynep Özge Dağoğlu, Mehmet Murat Kırpınar
Sayfa 168
Sunum önizlemesi
Giriş: Bipolar duygulanım bozukluğu (BPB) hem inflamatuvar hem de metabolik süreçlerle
ilişkisi saptanmış bir hastalıktır ancak patofizyolojisi henüz bilinmemektedir. Bu çalışmada,
BPB tanılı hastaların yatarak tedavi gördüğü atak dönemlerinde inflamatuvar (lökosit, nötrofil,
CRP, albümin, ferritin) ve metabolik (açlık glukozu, trigliserid, HDL kolesterol, LDL
kolesterol, total kolesterol) biyobelirteç düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır.
Kontrol grubu olarak yatarak tedavi gören unipolar depresyon (UPD) tanılı hastaların
biyobelirteçleri kullanılmıştır. Yöntemler: 2016-2023 yılları arasında İÜC-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri servisinde
yatarak tedavi görmüş 18-65 yaş arası 448 hastanın lökosit, nötrofil, CRP, albümin, ferritin,
açlık glukozu, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol ve total kolesterol düzeyleri BPB ve
UPD gruplarına göre retrospektif olarak incelenmiştir. 32 hastanın endokrinolojik, 1 hastanın
hematolojik, 35 hastanın enfeksiyöz hastalığı olması ve 92 hastanın eksik veri nedeniyle
çalışmadan çıkarılması sonucunda 166 BPB ve 122 UPD tanılı hasta analize dahil edilmiştir.
Çalışmanın etik kurul onayı İÜC Tıbbi Araştırmalar Etik Kurulu'ndan alınmıştır (Başvuru
numarası: rE42ZS0F).
Sonuçlar: Veriler incelendiğinde, BPB grubunda lökosit (p < 0.001), nötrofil (p < 0.001) ve
CRP düzeylerinin (p = 0.045) UPD grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek olduğu
görülmüştür. LDL kolesterol (p = 0.004) UPD grubunda yüksek saptanmış; yaş ve cinsiyetin
etkisi kontrol edildikten sonra ise LDL düzeyi, UPD grubunda BPB grubuna göre anlamlı
olarak daha yüksek bulunmuştur (p = 0.002). BPB hastaları mani ve depresyon dönemlerine
göre karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel anlamlılık gösteren inflamatuvar veya
metabolik bir belirteç saptanmamıştır. Tartışma ve Sonuç: BPB hastalarında lökosit, nötrofil ve CRP değerlerinin atak dönemleriyle
ilişkisi mevcut literatürle uyumlu şekilde gözlemlenmiştir. Ferritinin hem akut faz reaktanı hem
de demir metabolizması göstergesi olması nedeniyle anlamlı fark gözlemlenmemiş olabilir.
UPD hastalarında gözlenen yaşam tarzı faktörleri ve kronik stres, LDL düzeylerindeki
yüksekliğe neden olabilir. UPD grubunda olan hastaların bir kısmının ileride BPB tanısı alma
olasılığı göz önüne alındığında nedensellik kurulması için remisyon dönemlerinin ve medikal
tedavilerin de yer aldığı uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: LDL kolesterol, Bipolar Duygulanım Bozukluğu, Unipolar Depresyon,
CRP, İnflamasyon
Giriş:
Çeşitli psikiyatrik bozukluklarda tedavi yaklaşımına yönelik kılavuzlarda
antidepresanlar önerilmesine rağmen ilk seçenek antidepresan veya antidepresan türü seçimine
yönelik kesin öneriler bulunmamaktadır. Psikiyatri Polikliniğinde çok yaygın kullanılan
antidepresanların gerçek yaşamda hangi değişkenlere göre seçildiğini ortaya koymak önem
taşımaktadır. Bu çalışmada amaç Psikiyatri Polikliniğine başvurarak ilk kez antidepresan
başlanması planlanan hastalarda seçilen antidepresanların seçimi ile ilişkili faktörlerin
araştırılmasıdır. Yöntemler: 2023 Ocak-Haziran ayları arasında bir üniversite hastanesinin Psikiyatri
Polikliniğine başvuran ve değerlendiren hekimi tarafından antidepresan önerilen hastalardan
onam verenler değerlendirmeye alınmıştır. Bu hastaların tanıları ve tedavi planları
kaydedilmiştir. Katılımcılara Beck Depresyon Envanteri-II, Beck Anksiyete Ölçeği ve
işlevselliklerini değerlendiren sorulardan oluşan bir özbildirim bataryası verilmiştir. Bu
araştırma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu
tarafından onaylanmıştır (Proje No: KA22/511).
Sonuçlar: Çalışmaya 100 hasta dahil edilmiştir. %70i kadındır. Yaş ortalaması 35.1 (min:18
max:89)dir. Hastaların %50si majör depresyon, %42si anksiyete bozukluğu tanısı almıştır.
%85ine seçici serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) başlanmıştır. En sık fluoksetin (%35) ve
sertralin (%29) reçetelenmiştir. Hastaların %30una bir başka grup ilaçla kombinasyon
önerilmiştir. İlk önerilen antidepresanın SSRI olmaması majör depresyon tanısı ile ilişkili
bulunmuştur (Ki-kare:9.610, df:2, p < .01). Fluoksetin anksiyete bozukluklarında diğer tanılara
kıyasla daha az tercih edilmiştir (Ki-kare:14.892, df:2, p < .01). Sertralin ve fluoksetin
reçetelenen hastalar diğerlerinden daha gençtir (U=794.000, p < .05) ve bu antidepresanlara
eklenen benzodiazepin önerisi diğer ilaçlara kıyasla daha azdır (Ki-kare:7.492, df:1, p < .01).
Eşlik eden benzodiazepin önerisi işlevsellikteki bozulma düzeyi ile ilişkilidir (U=179.000, p <
.05). Tedavi öncesi depresyon belirtilerinin şiddeti ile kombinasyon önerilmesi arasında ilişki
bulunmaktadır (U=718.000, p < .05) Tartışma ve Sonuç: Beklendiği üzere en çok tercih edilen antidepresan grubu SSRIlardır. Öte
yandan tanı, depresyon belirti şiddeti ve hastanın başvuru sırasındaki işlevsellik düzeyi hangi
grubun seçileceği ve antidepresanın yanına ek ilaç eklenip eklenmeyeceği ile ilişkili
değişkenlerdir. Bu konuda izlem çalışmaları ile kılavuzlardaki önerilerin kanıta dayalı olarak
netleştirilmesi tedavi verimliliğini artıracaktır. Anahtar Kelimeler: antidepresan, kombinasyon, benzodiyazepin, seçici serotonin geri alım
inhibitörleri
Giriş: Yaşlılarda major depresif bozukluk (MDB) sık görülmekte ve artmış intihar riski ile
seyretmektedir.
Umutsuzluk, bu yaş grubunda intiharın en güçlü psikolojik
belirleyicilerindendir. Ancak depresyon ve anksiyetenin bu ilişkiye aracılık rolü net değildir. Bu
çalışmada, umutsuzluk ile intihar olasılığı arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkiye etki eden depresyon
ile anksiyete düzeylerini zincirleme aracılık modeli ile inceleme amaçlanmıştır. Yöntemler: Bu çalışmaya, DSM-5'e göre major depresif bozukluk tanısı almış ve 65 yaş ve
üzeri toplam 80 birey dahil edilmiştir. Kontrol grubu oluşturulmamıştır. Katılımcılara
sosyodemografik veri formu, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Beck
Depresyon Ölçeği ve İntihar Olasılığı Ölçeği (Suicide Probability Scale) uygulanmıştır.
Anketler yüz yüze görüşme yöntemiyle, katılımcıların bilişsel yeterliliği doğrulandıktan sonra
doldurulmuştur. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk
testleri ile değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler, normal dağılan değişkenler için
ortalama ± standart sapma, normal dağılmayanlar için medyan (minmaks) şeklinde
sunulmuştur. Sayısal değişkenler arasında grup içi karşılaştırmalarda t-testi ve Mann-Whitney
U testi kullanılmıştır. Değişkenler arası ilişkileri değerlendirmek üzere regresyon analizi ve
Hayesin PROCESS makrosu (Model 6) ile zincirleme aracılık analizi uygulanmıştır. Çalışma
için etik onay, Giresun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etik Kurulundan (06.08.2025/18 karar
numarası) alınmıştır.
Sonuçlar: İntihar olasılığı, en güçlü şekilde düşük umutsuzluk düzeyi ile ilişkili bulunmuş;
depresyon ve anksiyete ile de yüksek korelasyon göstermiştir (p < 0.001). Zincirleme aracılık
analizinde, depresyonun intihar olasılığı üzerindeki etkisinin tamamı anksiyete ve umutsuzluk
aracılığıyla dolaylı gerçekleşmiştir. Doğrudan etki anlamlılığını yitirmiştir. En güçlü dolaylı
etki umutsuzluk (%95 GA: 0.822.05), ardından anksiyete (%95 GA: 0.050.47) ile
saptanmıştır. Anksiyete ve umutsuzluk üzerinden seri etki anlamlı bulunmamıştır. Tartışma ve Sonuç: Bulgular, yaşlılarda intihar riskinde depresif belirtilerin tek başına yeterli
olmadığını; bilişsel-duygusal faktörlerin, özellikle umutsuzluğun belirleyici olduğunu
göstermektedir. Umutsuzluk, anksiyeteye göre daha güçlü ve istikrarlı bir aracı etki
sergilemiştir. Bu nedenle, yaşlı depresif bireylerde intihar risk değerlendirmesi yalnızca
depresyon tanısına dayanmamalı; umutsuzluk ve anksiyete düzeyleri değerlendirilmelidir. Bu
yaklaşım, koruyucu müdahalelerin ve psikososyal desteklerin etkinliğini artırabilir. Anahtar Kelimeler: intihar, yaşlı, geriatri, umutsuzluk, depresyon
Sema Çağal, Erol Ozan, Mehmet Akif Ersoy, Beyhan Özyurt
Sayfa 172
Sunum önizlemesi
Giriş: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), dikkati sürdürmede güçlük, aşırı
hareketlilik ve dürtüsellikle karakterize kronik bir nörogelişimsel bozukluktur. İntihar dışı
kendine zarar verici davranış ise ölüm veya sosyal yaptırım amacı olmaksızın kişinin kendi
bedenine zarar vermesidir. Literatürde DEHBnin kendine zarar verici davranış için bağımsız
bir risk faktörü olabileceği gösterilmiştir. Depresyon ise kendine zarar verici davranışın en sık
görüldüğü bozukluktur; bu çalışma, erişkin DEHB ve remisyondaki depresyon tanılı bireyleri
kendine zarar verme davranışı açısından karşılaştırmayı ve DEHBye özgü emosyonel ve
bilişsel özellikleri değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Bir üniversite hastanesinin erişkin psikiyatri polikliniğine başvuran ve DSM-5
kriterlerine göre DEHB (n=45) veya remisyonda majör depresif bozukluk (rMDD; n=48) tanısı
alan bireyler çalışmaya dahil edildi. Gruplar yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirildi.
Katılımcılar sosyodemografik veriler, klinik özellikler, kendine zarar verme davranışı, Duygu
Düzenleme Güçlüğü Ölçeği ve Aşırı Zihinsel Gezinme Ölçeği ile değerlendirildi. DEHB
tanısını yordayan faktörleri belirlemek amacıyla lojistik regresyon analizi yapıldı. Çalışma
Celal Bayar Üniversitesi etik kurulu tarafından onaylandı (21/12/2022 - 20.478.486).
Sonuçlar: Katılımcıların kendine zarar verme davranışı başlama yaşı ortalama 13,42 ± 3,93 (en
küçük = 4, en büyük = 20) olarak hesaplanmıştır. Sorgulanan 12 farklı kendine zarar verme
davranışı arasında en sık bildirilen yöntem yara iyileşmesini engelleme (medyan = 10) olup,
bunu kesme davranışı (medyan = 3,25) izlemiştir. Her iki grupta kendine zarar verme davranışı
ve duygu düzenleme güçlükleri benzer bulunmuştur (p > 0.05). DEHB grubunda Aşırı Zihinsel
Gezinme Ölçeği puanları anlamlı olarak yüksek olup, DEHB belirtileri ile güçlü düzeyde
ilişkilidir (r = 0.705, p < 0.05). Çocuklukta ev kazası, akademik sorunlar (sınıf tekrarı, disiplin
cezası) ve erişkinlikte trafik cezası DEHB grubunda daha fazla görülmüştür (p < 0.05). Lojistik
regresyon analizinde DEHB tanısını en güçlü yordayıcı aşırı zihinsel gezinme düzeyi olmuş
(OR = 0.926, p < 0.05); ayrıca ev kazası (OR = 0.110, p < 0.05), sınıf tekrarı (OR = 0.031, p <
0.05 ) DEHB tanısını anlamlı şekilde yordayan bağımsız değişkenler olarak belirlenmiştir
(Nagelkerke R² = 0.552, p < 0.05). Tartışma ve Sonuç: Yapılan çalışmalarda, depresyonun intihar dışı kendine zarar verme
davranışı için en güçlü risk faktörlerinden biri olduğu gösterilmiştir. Bizim çalışmamızda ise
kendine zarar verme davranışı DEHB grubunda da depresyon kadar yüksek saptanmıştır.
DEHBde dürtüsellik, emosyonel disregülasyon ve zihinsel gezinme, davranışın altında yatan
özgün mekanizmaları işaret etmektedir.Literatürde, emosyonel disregülasyonun depresyonda
en belirgin klinik özelliklerden biri olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda DEHB grubunda da
duygu düzenleme güçlüğünün benzer olması, bu özelliğin yalnızca depresyona özgü olmadığını
göstermektedir. Önceki meta-analizler, DEHBli bireylerde de stresli yaşam olaylarına aşırı
tepki ve belirgin duygu düzenleme sorunları olduğunu ortaya koymuştur. Bulgularımız bu
verilerle uyumludur ve emosyonel disregülasyonun DEHBnin temel bileşenlerinden biri
olabileceğini desteklemektedir.Özellikle DEHB tanılı hastalarda zihinsel gezinmenin
kontrollere göre anlamlı derecede yüksek bulunması; literatürde zihinsel gezinmenin DEHB
üzerindeki özgül etkisine dair vurgularla örtüşmektedir. DEHB tanısında temel belirtilerin yanı
sıra emosyonel ve bilişsel belirtiler ve kendine zarar verme davranışı da ele alınmalıdır. Aşırı
zihinsel gezinme ve duygu düzenleme güçlüğü, DEHBnin bilişsel ve emosyonel bileşenlerini
anlamada önemli ipuçları sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aşırı zihinsel gezinme, duygu düzenleme, emosyonel disregülasyon,
Erişkin; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, kendine zarar verme
Nurdan Sağbaş, Tuğçe Toker Uğurlu, Gülfizar Sözeri Varma, Alim Akdağ, Onur Birsen, Ayben Baylar Doğan, Hamza Çınar
Sayfa 174
Sunum önizlemesi
Giriş: Obezite Merkezleri endokrinoloji, fizyoterapist, diyetisyen ve psikologlardan oluşan bir
ekip tarafından multidisipliner yaklaşımla tedavi uygulanan, hastaların bariatrik cerrahi
açısından değerlendirildiği birimlerdir. Çalışmamızda, bariatrik cerrahi adayları ve cerrahi dışı
tedavi programına katılan hastaların depresif belirtiler ve beden algıları açısından araştırılması
amaçlanmıştır Yöntemler: Ekim 2024Haziran 2025 arasında bir üniversite hastanesi Obezite Merkezine
başvuran, psikiyatrik değerlendirmesi yapılan 99 hastanın kayıtları retrospektif olarak
değerlendirilmiştir. 12.08.2025 tarih ve E-60116787-020-734841 sayılı etik kurul onayı
alınarak hastaların sosyodemografik verileri, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beden Algısı
Ölçeği (BAÖ), Vucud Kitle Indexi (VKI) incelenmiştir. Veriler SPSS 22.0 programıyla t-testi,
Mann-WhitneyU, Pearson korelasyonu, lojistik regresyonla analizedilmiştir.
Sonuçlar: Örneklemi 57 (%57.6) cerrahi amaçlı, 42 (%42.4) obezite tedavi programına
başvuran hasta oluşturmuştur. Cerrahi grupta %68.4ü kadın, %31.6sı erkek; obezite
programına katılanlar %92.9 kadın, %7.1 erkektir (p=0.003). Cerrahi grubun VKIsi diğer gruba
göre yüksek bulunmuştur (sırasıyla 44.51±7.59; 39.59±5.53, p=0.001). Gruplarda yaş-BAÖ
puanları açısından fark saptanmamıştır. Cerrahi-dışı grupta BDÖ puanları yüksek bulunmuştur
(p=0.034). Cerrahi grupta VKI-BDÖ arasında negatif ilişki saptanmıştır (r=-0.266 p=0.047).
Örneklemde kadınlarda erkeklere göre BAÖ, BDÖ puanları yüksek, VKIleri düşük
bulunmuştur (p < 0.05). Lojistik regresyonda cerrahi başvuru riskini kadın olmak %79
azaltmakta (p=0.027); VKIndeki artış cerrahi riskini 1.12 kat artırmaktadır (p=0.011). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, cerrahi ve cerrahi dışı gruplar arasında beden algısı
açısından fark saptanmazken cerrahi grupta depresif belirtilerin daha az olduğu
gözlemlenmiştir. Erkeklerin VKIsi daha yüksek olmasına rağmen kadınların cerrahiye başvuru
oranı daha fazladır. Cerrahi başvuruda kadın cinsiyetin koruyucu, VKInin ise riski arttırdığı
görülmüştür. Obez bireylerde depresif belirtilerin ve beden algısı bozukluklarının sık görüldüğü
bilinmektedir. Kadınlarda beden algısı ve depresyon puanlarının yüksekliği, cinsiyetin
psikolojik değerlendirmede önemli bir değişken olduğunu göstermektedir. Ayrıca, kadınlarda
depresyon ve olumsuz beden algısı ilişkisi, yeme davranış bozuklukları ve kilo alımıyla
pekişebilir. Toplumsal- kültürel etmenler (ekonomik durum, güzellik algısı, egzersiz, beslenme tercihleri vb.) cinsiyete özgü farklılıkları etkileyebilir. Bulgularımız, bariatrik cerrahi
adaylarının başvuru motivasyonunda biyolojik, psikososyal, kültürel faktörlerin birlikte rol
oynadığını düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Obezite, Bariatrik Cerrahi, Depresyon, Beden Algısı
Zeynep Yazıcıoğlu, Jamal Hasanlı, Gonca Aşut, Orhan Murat Koçak
Sayfa 176
Sunum önizlemesi
Giriş: Yapay zekâ (YZ), sağlık alanında tanı ve tedavi süreçlerinde hızla yaygınlaşırken,
psikiyatri gibi mahremiyetin ve bireysel farklılıkların ön planda olduğu alanlarda daha temkinli
karşılanmaktadır. Psikiyatride YZ; tanı destek sistemlerinden terapötik chatbot uygulamalarına,
intihar riskinin öngörülmesinden tedaviye uyumun izlenmesine kadar geniş bir yelpazede
kullanılma potansiyeline sahiptir. Ancak, bu teknolojilerin yalnızca teknik doğrulukları değil,
toplumun güveni ve etik kaygıların giderilmesi de benimsenmeleri açısından kritik önemdedir.
Ancak bu teknolojilere yönelik görüşlere dair literatür sınırlıdır. Çalışmamızda, YZ kullanımına
ilişkin tutum, beklenti ve endişelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Temmuz-Ağustos 2025 tarihlerinde 18-65 yaş arasındaki kadın ve erkek
katılımcılara, sosyal medya uygulamaları ve kartopu yöntemiyle ulaşılmıştır. Şiddetli bilişsel
bozukluğu, demansı, okuma-yazma bilmemesi ve şiddetli ajitasyonu nedeniyle anketi
dolduramayanlar dışlanmıştır. Sosyodemografik bilgi formu, yapay zekâya yönelik 5li Likert
tipi tutum maddeleri ve senaryo temelli sorular çevrimiçi olarak uygulanmıştır. Başkent
Üniversitesi etik kuruluna başvurulmuştur (KA-25/309). Veriler tanımlayıcı istatistiklerle
analiz edilmiştir.
Sonuçlar: Toplam 75 katılımcının %78,2si kadındır; %70i üniversite mezunudur. Yaş
ortalaması 34,03 (± 11,9)tür. Katılımcıların %78,7si daha önce psikiyatrik tanı almamıştır. YZ
kullanımına ilişkin %66,7si kendini yetkin hissetmezken, sadece %9,3ü yetkin olduğunu
belirtmiştir. %5,3ü psikolojik sıkıntıda YZye başvurabileceğini, %29,3ü tanı amacıyla
danışabileceğini ifade etmiştir. %14,7si tanı sürecinde YZye güvenirken, %65,3ü danışsa da
güvenmediğini belirtmiştir. %69u veri gizliliğinden endişelidir. %22,7si doktorun YZ
kullanmasının fayda sağlayacağını düşünürken, %33,3ü bunu hekim yetersizliğiyle
ilişkilendirmiştir. %70i, YZnin artmasıyla psikiyatristleriyle daha az zaman geçireceklerinden
endişelidir. Tartışma ve Sonuç: Katılımcıların büyük çoğunluğu YZye temkinli yaklaşmakta; güven
düzeyi düşüktür. YZnin psikiyatride kabul görmesi için etik, şeffaf ve hasta merkezli
yaklaşımların geliştirilmesi önemlidir.Klinik dışı bireylerde YZye yönelik bilgi düzeyinin ve
güvenin sınırlı olduğu görülmüştür. Bu durum, YZnin psikiyatride etkin ve güvenli biçimde
benimsenebilmesi için toplum temelli bilgilendirme stratejilerinin geliştirilmesi gerektiğini
düşündürmektedir. Ayrıca, psikiyatride YZ uygulamalarının insan etkileşimini azaltacağına dair
endişeler, gelecekteki sistem tasarımlarında insan-merkezli ve hibrit yaklaşımların önemini
ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, Veri gizliliği, Toplum tutumları, Etik kaygılar, Psikiyatri
Giriş: Şizofreninin ilk atağından sonra 5 yıla kadar uzanan dönem 'kritik' dönem olarak
bilinir.İzlem çalışmaları,hastaların %80'inde 5 yıllık süre içerisinde psikotik bozukluğun
nüksedeceğini göstermiştir.Çalışmanın amacı ilk psikotik atakta relapsı,çoklu antipsikotik
kullanımını,özkıyım düşüncesi ve 6 aydan uzun tedavisiz psikoz süresini(TPS) öngören
demografik,sosyoekonomik ve klinik özellikleri belirlemektir. Yöntemler: Dokuz Eylül Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulundan
03.05.2023 tarih ve 2023/14-27 numarası ile onaylanmıştır.Örneklemi 1 Ocak 2015-31 Aralık
2019 arasında ilk psikotik atak olarak değerlendirilen 107 hasta oluşturmaktadır.Dahil edilme
kriterleri,18 yaş üstü olmak,okur yazar olmak,gönüllü olmaktır.Dışlanma kriterleri hastada
demans tanısı olması ve ilk başvuruda DSM-Ve göre psikotik özellikli duygudurum bozukluğu
tanısı
almaktır.Yatışı
olan
hastaların
PANSS ve Hamilton Depresyon puanları
kaydedilmiştir.Hastanın sosyal işlevselliği Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği(PSP),ilaç
tutumu İlaç Tutumu Ölçeği-10 ile değerlendirilmiştir.İstatistiksel analiz için SPSS Statistics
27.0 kullanılmış olup,anlamlılık düzeyi p < 0,05 olarak alınmıştır.Analizden sonra bulgular
yüzde,ortalama,standart sapma değerleriyle verilmiştir.Ki kare testi,t testi ve lojistik regresyon
analizi kullanılmıştır.
Sonuçlar: Cinsiyet,eğitim durumu,ikamet ve anne eğitim durumu gibi demografik verilerin
TPS,relaps ve özkıyım düşüncesini öngörmediği;İzmir dışı illerde yaşamanın çoklu antipsikotik
kullanımını öngördüğü bulunmuştur(p=0,03).Yüksek sosyoekonomik konumun 6 aydan kısa
TPS'ni predikte ettiği (p=0,03) saptanmış olup;anne eğitim durumu ve gelir düzeyi gibi
sosyoekonomik değişkenlerin diğer sonuç değişkenlerini öngörmediği görülmüştür.Başvuru
öncesi özkıyım düşüncesi varlığı(p=0,003) ve erken psikotik belirti başlangıcının (?=-0,53 p <
0,001),6 aydan uzun TPS'ni öngördüğü saptanmıştır.Erken psikotik belirti başlangıcı (?=-0,402
p=0,01),6 aydan uzun tedavisiz psikoz süresi(p=0,02) ve düşük PSP skoru (?=-0,04 p=0,005)
relaps varlığını predikte etmiştir.6 aydan uzun TPS(p=0,02),sigara kullanımı(p=0,03),toplam
yatış sayısı(?=0,73 p=0,001), ilk psikotik ataktaki PANSS negatif puanı(?=0,23 p=0,01) ve
düşük PSP skoru(?=-0,04 p < 0,001) çoklu antipsikotik kullanımını öngörmüştür.6 aydan uzun
TPS(p=0,003), premorbid psikiyatrik tanı varlığı(p=0,01), erken psikotik belirti yaşı(?=-0,12
p=0,03) ve ilk ataktaki PANSS negatif puanı(?=0,18 p=0,03) özkıyım düşüncesini
öngörmüştür. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak;erken başlangıç,şiddetli negatif
belirtiler ve uzun TPS olumsuz klinik sonuçları predikte etmiştir.Sosyoekonomik verilerin anlamlılığa ulaşabilmesi için daha büyük örnekleme ihtiyaç duyulmaktadır.İlk psikotik atak
öncesinde premorbid psikiyatrik tanı varlığı, özellikle sinsi başlangıçlı ilk psikotik atakta
semptomların özgüllüğü de düşük olduğu için klinik tablonun karışmasına bağlı uzun tedavisiz
psikoz süresiyle ilişkilendirilmiştir.380 ilk psikotik atak hastasının dahil edildiği 13 yıllık bir
takip çalışmasında uzun TPSni psikozun erken başlangıcı, şizofreni tanısı ve premorbid
psikiyatrik tanının yordadığı görülmüştür.Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak erken
psikotik belirti başlangıcının uzun TPSni öngördüğü bulunmuş olup; uzun TPS olanlarda
premorbid tanı olma ihtimali daha fazla olmakla birlikte premorbid tanının uzun tedavisiz
psikoz süresini yordamadığı bulunmuştur.Önceki çalışmalarda uzun tedavisiz psikoz süresinin
özkıyım davranışı olasılığını arttırdığı belirtilmiştir. Çalışmamızda başvuru öncesi özkıyım
düşüncesinin uzun tedavisiz psikoz süresini yordadığı; uzun TPS olanlarda başvuru öncesi
özkıyım girişimlerinin fazla olma eğiliminde olduğu ancak anlamlılık düzeyinde olmadığı, ilk
psikotik ataktan sonra özkıyım girişimi ve TPS arasında anlamlı bir ilişki olmadığı
bulunmuştur. OPTİMİSE isimli Avrupa tabanlı 446 ilk psikotik atak hastasını içeren geniş bir
kohort çalışmasında,daha kısa TPSnin daha düşük bazal PANSS total ve PANSS negatif
skorlarıyla korele olduğu görülmüştür. Çalışmamızda Katılımcıların PANSS total ve PANNS
negatif dahil tüm alt ölçek puanları TPSni yordamamıştır.Literatürden farklı olarak TPS ile
negatif belirtiler ve toplam psikotik belirti şiddeti arasında anlamlı bir ilişki olmamasının nedeni
yalnızca servis yatışı yapılmış olan 38 hastanın PANSS puanlarına ulaşılabilmesi ve PANSS
değerlendirmesini farklı kişilerin yapması nedeniyle standardizasyon sorunu olabilir. 178 ilk
psikotik atak hastasının olduğu 10 yıllık bir takip çalışmasında hiç relapsı olmayan hastalarda
TPSnin 1 ay ve daha kısa olduğu, şizofreni tanısı almadıkları, bazaldeki negatif semptom
şiddetinin az olduğu bildirilmiştir.Çalışmamızda uzun TPS ve şizofreni tanısı relapsı
öngörmüştür.Meta-analizde bazaldeki pozitif, negatif belirti ve depresyon şiddetinin ve ilk
psikotik belirti yaşının relapsla anlamlı ilişkisi olmadığı ifade edilmiştir.Meta-analizden farklı
olarak çalışmamızda erken başlangıç yaşının relapsı öngördüğü görülmüştür. Alvarez-Jimenez
ve ark.nın meta-analiziyle uyumlu olarak bazaldeki PANSS ve HDÖ puanlarının relapsı
öngörmediği görülmüştür. Psikotik bozukluklarda çoklu antipsikotik kullanımında 6 yıllık
sonuçları değerlendiren retrospektif bir çalışmada genç yaş, erkek cinsiyet, kırsal yerleşim yeri,
şizofreni tanısı ve sık acil başvurularının çoklu antipsikotik kullanımıyla pozitif bir ilişkisi
olduğu belirtilmiştir.Çalışmamızda İzmir dışında oturmak,çoklu antipsikotik kullanımıyla
ilişkisi olduğu bulunmuş olup, oturanlarda hastanemize kontrole gelme sayısı az
olabileceğinden, antipsikotik tedavi optimal bir şekilde düzenlenememiş ve idame tedaviye
geçilememiş olmasıyla ilişkili olabilir. Tayvanda 2006-2021 yılları arasında bir devlet
hastanesindeki şizofreni hastalarındaki polifarmasiyi inceleyen retrospektif bir çalışmada erkek
cinsiyet, erken psikotik belirti yaşı ve toplam yatış sayısının çoklu antipsikotik kullanımıyla
ilişkili olduğu bildirilmiştir.Cinsiyet ve ilk psikotik belirti yaşı çalışmamızda çoklu antipsikotik
kullanımıyla ilişkili bulunmamasının nedeni örneklem azlığı olabilir,benzer bir şekilde toplam
yatış sayısı çoklu antipsikotik kullanımıyla ilişkili bulunmuştur.Şizofreni hastalarındaki
polifarmasiyi yordayan klinik ve demografik verileri inceleyen bir çalışmada, negatif
semptomların şiddeti antipsikotik polifarmasisiyle ilişkilendirilmiştir.Çalışmamızda da bazal PANSS negatif puanı ve sigara kullanımı çoklu antipsikotik kullanımıyla ilişkilendirilmiş
olup,bu grubun kötü prognozlu bir alt grubu temsil etmesi ve antipsikotiklerin negatif belirtiler
üzerinde kısıtlı etkisi nedeniyle hekimlerin polifarmasiyi tercih etmesi olabilir. Pelizza ve ark.
yaptığı çalışmada depresif belirtilerin, pozitif belirtilere göre özkıyım davranışında daha önemli
bir öngörücü olduğunu ifade etmiştir. Çalışmamızda ilk psikotik atak sırasındaki HDÖ
skorunun başvuru öncesi özkıyım düşüncesini yordadığı; yaş, cinsiyet ve eğitim durumu
açısından kontrol edildikten sonra anlamlılığın kaybolduğu, başvuru öncesi özkıyım girişimini
anlamlı olarak yordadığı , ilk ataktan sonraki dönemdeki özkıyım girişimlerini öngörmediği
bulunmuştur. Bu sonuç, HDÖ skorlarının yakın zamanlı bir öngörücü olduğu ancak uzun
dönemli takipteki sonuçları öngöremediği anlamına gelebilir. Çalışmamızda PANSS toplam ve
pozitif puanlarının özkıyım düşüncesi ve girişimini öngörmediği ancak PANSS negatif
puanlarının başvuru öncesi özkıyım düşüncesini yordadığı, başvuru öncesi ve ilk psikotik atak
sonrası özkıyım girişimini öngörmediği saptanmıştır.Çalışmamızda TPS, başvuru öncesi
özkıyım düşüncesini öngörmüş ancak başvuru öncesi ve sonrası özkıyım girişimini
öngörmemiştir. 186 ilk atak psikoz katılımcının özkıyım düşünce ve davranışlarını inceleyen
10 yıllık bir prospektif çalışmada, tedavi edilmeyen psikoz süresinin daha uzun olan, premorbid
sosyal işlevselliği zayıf olan, bazalde şiddetli depresyonu ve madde kullanımı olan bireylerin
takipte istikrarlı bir intihar düşüncesi olduğu 10 yıllık takipte intihar düşüncelerine ve
davranışlarına sahip olma eğiliminin olduğu görülmüştür.Madde kullanımı ise çalışmamızda
başvuru öncesi özkıyım düşüncesini yordamamakla birlikte, başvuru öncesi özkıyım girişimi
ve ilk psikotik ataktan sonraki dönemdeki özkıyım girişimini literatürle uyumlu olarak
öngörmüştür. Anahtar Kelimeler: Çoklu Antipsikotik Kullanımı, İlk Atak Psikoz, Özkıyım, Relaps,
Tedavisiz Psikoz Süresi
Zeynep Özge Dağoğlu, Sarp Yoldaş, Merve Rana Altunel, İrem Yıldırım, Mehmet Murat Kırpınar, Ömer Faruk Demirel
Sayfa 180
Sunum önizlemesi
Giriş: Psikiyatri polikliniğinde fiili ehliyet değerlendirilmesi amacıyla çeşitli tetkikler
hastalardan istenmektedir. Ne kadar somut veri sağlasalar da karar, hekim tarafından klinik
olarak verilmektedir, benzer test skoru ve iki ayrı karar gözlenebilmektedir. Bu çalışma ile
geriatrik hastalarda bilişsel işlevleri değerlendirmek amacıyla istenen testlerin sonuçlarının
kişinin yaş ve eğitim düzeyinden ne kadar etkilendiğinin ve test sonuçlarının klinik kararı ne
kadar öngördüğünün bulunması amaçlanmaktadır. Klinik değerlendirmeye yardımcı olması
açısından
bu
süreci
etkileyebilecek
değerlendirmesinde önemlidir.
değişkenlerin
tanımlanması,
bilişsel
işlev Yöntemler: Çalışma retrospektif ve etik kurul onayı alınmış olup Ocak 2023-Temmuz 2025
arasında CTF Adli Psikiyatri polikliniğine başvuran 60 yaş ve üstü hastaların sosyodemografik
veri, mini mental test (MMT) skoru ve alt testleri, sözel akıcılık testi (SAT), saat çizme testi ile
akli denge kararı taranmıştır. 597 hasta başvurmuş olup 551 hastanın verileri dahil edilmiştir.
Çalışmanın etik kurul onayı İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıbbi Araştırmalar Etik
Kurulu'ndan 2 Eylül 2025 tarihinde alınmıştır. (Başvuru numarası: d042m43GF).
Sonuçlar: MMTsi 2530 olan yüksek bilişsel düzey grubunda yaş ile anlamlı negatif (r
0,181,p < 0,001), eğitim ile anlamlı pozitif (r0,287,p < 0,001) ilişki görülse de lojistik regresyon
analizinde Oryantasyon (p=0,003), SAT (p=0,029) bağımsız olarak akli denge uygun olma
durumunu öngörmektedir. Çok değişkenli analizde forward LR yapıldığında Oryantasyon
(p=0.004) tek güçlü bağımsız prediktör çıkmaktadır. Düşük eğitim grubunda MMT (AUC
0.944), Oryantasyon (AUC 0.931), Dikkat (AUC 0.776) çıkmış olup yüksek eğitim grubunda
MMT (AUC 0.923), Oryantasyon (AUC 0.963), Dikkat (AUC 0.713) çıkmıştır, her iki grupta
MMT skoru ve özellikle oryantasyon alt testi çok güçlü ayırt edici çıkmıştır. Düşük eğitim
grubu MMT kesme skoru 21,5 (Sens: 0,982, Spec: 0,500), yüksek eğitim grubunda MMT
kesme skoru 23,5 (Sens: 0,900, Spec: 0,889) sonucuna varılmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bu bulgular, fiili ehliyet değerlendirmesinde bağımsız belirleyici olarak
özellikle oryantasyon ve SAT skorlarının öne çıktığını göstermektedir. Yaş azaldıkça ve eğitim
süresi arttıkça MMT puanlarının yükseldiği bilinmektedir. Ancak verilerimiz, bu ilişkinin
yalnızca bilişsel düzeyi yüksek (MMT ? 25) grupta istatistiksel olarak anlamlı olduğunu
göstermektedir. Yüksek eğitim düzeyinde MMT kesme değeri yükselmiş, testin özgüllüğü
artmış; ancak duyarlılığı azalmıştır. Anahtar Kelimeler: akli denge kararı, adli, bilişsel işlev değerlendirmesi, geriatrik, fiili
ehliyet değerlendirmesi
Selin Tutku Tabur, Ece Ilgın, Ercan Akın, Mehmet Hakan Türkçapar
Sayfa 182
Sunum önizlemesi
Giriş: Yale-Brown Obsesif-Kompulsif Ölçeği - İkinci Baskı (Y-BOCS-II), obsesif-kompulsif
bozukluk (OKB) semptomlarının varlığını ve şiddetini değerlendirmek amacıyla geliştirilen,
kanıta dayalı ve klinisyen tarafından uygulanan yarı yapılandırılmış bir değerlendirme aracıdır.
Y-BOCS-II'nin farklı dillerde geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmış olmakla birlikte,
Türkçe sürümü henüz uyarlanmamıştır. Bu araştırmanın amacı, Y-BOCSIInin Türkçe
uyarlamasının
psikometrik
değerlendirmektir.
özelliklerini
inceleyerek
geçerlik
ve
güvenirliğini Yöntemler: Çalışmanın örneklemi, kliniğe başvuran 184 OKB tanılı birey ve 85 sağlıklı
kontrolden oluşan toplam 269 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışmada, yapılandırılmış klinik
görüşme (SCID-5-CV) ile birlikte Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL),
Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete
Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ölçüm araçları kullanılmıştır. Y-BOCS-II Türkçe formunun
geçerlik ve güvenirliği; yapı geçerliği, ölçüt bağıntılı geçerlik, iç tutarlılık, test-tekrar test
güvenirliği ve değerlendiriciler arası güvenirlik düzeyleri incelenerek değerlendirilmiştir. Y
BOCS-II Türkçenin iç tutarlılığı Cronbach alfa güvenirlik analizi tekniği ile hesaplanmıştır.
Sonuçlar: Cronbach alfa katsayısı tüm ölçek için 0.96, obsesyon alt ölçeği için 0.95 ve
kompulsiyon alt ölçeği için 0.93 olarak bulunmuştur. Sadece OKB tanısı alan bireylerde ise bu
değerler sırasıyla 0.91, 0.86 ve 0.90dır. Değerlendiriciler arası güvenirlik katsayısı ICC = 0.998
ile mükemmel düzeyde tespit edilmiştir. Test-tekrar test güvenirliği (r = 0.993) ve sadece OKB
tanısı almış 51 hasta üzerinden yapılan analizlerde r =0.973 bulunmuştur. Ayrıca, Y-BOCS-II
puanlarının Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği
(OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ile
anlamlı ilişkiler gösterdiği bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: Doğrulayıcı faktör analizi, orijinal makalede önerilen iki modelin de
geçerli olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte; klasik iki faktörlü yapının (obsesyon
kompulsiyon) Türk örnekleminde daha iyi uyum sağladığı bulunmuştur. Sonuç olarak, Yale
Brown Obsesif Kompulsif Ölçeğinin Türkçe'ye uyarlanan bu yeni sürümü (Y-BOCS-II),
obsesif kompulsif belirtilerin şiddetini değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı
sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Y-BOCS, Y-BOCS-II
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir