61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Temporal Lob Epilepsisi Eşlik Eden Tedaviye Dirençli Psikozda Klozapin Yanıtı: Bir Olgu Sunumu

Ömer Recep Özcömert, Efruz Pirdoğan Aydın, Tuba Cerrahoğlu Şirin, Ömer Akil Özer

Sayfa 385


Giriş: Temporal lob epilepsisi (TLE) ile ilişkili psikotik bozukluklar, klinik seyir ve tedaviye yanıt açısından önemli güçlükler içerebilir. Dirençli psikotik bozukluklarda klozapin etkili bir seçenek olmakla birlikte epileptojenik potansiyeli nedeniyle TLE’li hastalarda kullanımıyla ilgili veriler sınırlıdır. Bu olguda, TLE komorbiditesi bulunan kadın hastada tedaviye dirençli psikotik belirtilerin ve homisidal/suisidal riskli davranışların yönetiminde klozapin kullanımını sunmayı amaçladık.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 24 yaşındaki kadın hasta, uykusuzluk, dissosiyatif şikayetler, ani ağlama-gülme, intrüziv cinsel düşünceler ve homisidal/suisidal davranış ile başvurdu. Bebeklikten beri epilepsi öyküsü bulunan ve karbamazepin tedavisi kullanan hastanın muayenesinde fikse bakış, uzamış yanıt latansı, labil affekt ve işitsel/görsel varsanılar saptandı. İlk yatışından itibaren haloperidol, risperidon, olanzapin, aripiprazol ve paliperidon gibi çoklu antipsikotik kombinasyonları ile tedavi edildi; her yatışında tekrarlayan EKT uygulamaları yapıldı. Taburculuk sonrası takiplerde kısmi iyilik hali gözlense de erken relapslar ve ciddi homisidal davranışlar nedeniyle kısa aralıklarla toplam dört kez yeniden yatırıldı. Tedavi sürecinde tipik antipsikotiklerle ekstrapiramidal yan etkiler, risperidon ile amenore, aripiprazol ile obsesyonel düşüncelerde artış gözlendi. Bu durum, hem yan etki yönetimi hem de psikotik belirtilerin kontrolü açısından tedaviyi güçleştirdi ve seçenekleri kısıtladı. Olası organik etyolojiler açısından limbik/paraneoplastik paneli de içeren lomber ponksiyon tetkiki yapıldı, sonuçlar negatif bulundu. Dirençli psikotik semptomlar nedeniyle son yatışında, uzun dönemli kullanımının psikoza katkıda bulunabileceği düşünülerek karbamazepin tedavisi lamotrijin ile değiştirildi ve klozapin 25 mg/gün başlandı. Takiplerinde klozapin dozu 200 mg/gün’e, paliperidon palmitat depo 100 mg’a çıkarıldı, lamotrijin 200 mg/gün ile tedavi sürdürüldü. On aylık izlem süresince homisidal/suisidal davranış gözlenmedi; psikotik belirtiler geriledi, işlevsellik arttı, nöbet sıklığında artış olmadı. Bu olgu sunumu için hastadan onam alınmıştır. Sonuçlar: -
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, tanı ve tedavi süreci oldukça güç olan, TLE komorbiditesi bulunan hastada klozapin kullanımına dair literatürdeki sınırlı verilere katkı sağlamaktadır. On aylık izlem süresinde klozapin, dirençli psikotik belirtilerin kontrolünde etkili ve tolere edilebilir bulunmuştur. Nöbet eşiğini düşürme potansiyeline rağmen, doz titrasyonu ve yakın izlem ile güvenle kullanılabileceği düşünülmüştür.
Anahtar Kelimeler: temporal lob epilepsisi, klozapin, tedaviye dirençli psikotik bozukluk


Konvansiyonel Tedaviye Dirençli PANDAS’lı Tik Bozukluğu Tanılı Üç Yetişkin Hastada IVIG Tedavisi : Vaka Serisi

Alperen Kılıç, Dilara Zengince, Nesibe Boyraz, Tuğrul Elverdi

Sayfa 386


Giriş: Streptokok Enfeksiyonlarıyla İlişkili Pediatrik Otoimmün Nöropsikiyatrik Bozukluk(PANDAS) ilk olarak 1990'ların sonlarında, A grubu streptokok enfeksiyonlarını(GAS) takiben obsesif-kompulsif semptomlar ve/veya tikler gibi nöropsikiyatrik semptomların ani başlangıcı ile karakterize edilen bir hastalık durumunu ifade eder. Litaretürde ilk kez, IVIG tedavisi ile iyileşen PANDAS'lı Tik Bozukluğu(TB) tanısı olan üç yetişkin vakayı sunuyoruz.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Vaka-1 Kliniğimizce PANDAS-spektrumunda Tourette Sendromu(TS) tanısı ile penislin ve plazmaferez tedavileri uygulanmış olan 22 yaşında erkek, üniversite öğrencisi hasta, şikayetlerinin tekrarlaması üzerine tarafımıza başvurdu. Çok sayıda motor ve vokal tikleri ayrıca kontrol kompulsiyonları mevcuttu. Çocukluğunda sık boğaz enfesiyonları sonrasında 6 yaşında tikleri başlayan hastanın, öyküsünde astım, OKB, DEAB ve TS tanıları ile çok sayıda psikotrop kullanımı olup, fayda görmemişti. İmmunolojik etyopatogenezi düşündüren ASO yüksekliği ve EKO'daki olası geçirilmiş akut romatizmal ateşe işaret eden hafif mitral ve triküspit kapak yetmezlikleri PANDAS ile uyumluydu. PANDAS tanılı TS ile 2 kez IVIG(2mg/kg) uygulaması yapıldı. Vaka-2 23 yaşında erkek, çalışan hasta kliniğimize gelen hastada çok sayıda motor tik ve zihinsel kompulsiyonları vardı. Çocukluğunda TBC, alerjik astım ve sık boğaz enfesiyonları sonrasında 5-6 yaşlarında tikleri başlamış. OKB ve TB tanıları ile çok sayıda psikotrop kullanımı olup, fayda etmemişti. Tetiklerinde ASO yükseliği ve EEG’de epileptik anomaliler dikkat çeken hastaya PANDAS tanılı TB ile 2 kez IVIG(2mg/kg) uygulaması yapıldı. Vaka-3 26 yaşında erkek çalışmayan hasta, çok sayıda motor ve vokal tikleri mevcuttu. Çocukluğunda sık boğaz enfeksiyonları ile 4-5 yaşlarında tikleri başlamıştı, 10 yaşında tonsilektomi olmuştu. TB tanısı ile çok sayıda ilaç kullanımı vardı. Kraniyel MR’da araknoid kistik oluşum gözlendi. PANDAS tanılı TS düşünülerek 1 kez IVIG(2mg/kg) uygulaması yapıldı. Kişilerden yazılı bilgilendirilmiş onam alındı. Sonuçlar: Vaka-1(YGTSS:70’den–29’a) , vaka-2(YGTSS:68’den-19’a)’de ve vaka 3(YGTSS:70’den-25’e)’de orta-şiddetli seviyede tik bozukluğunda belirgin iyileşme görüldü. Ayrıca OKB semptomlarında da gerileme mevcuttu.
Tartışma ve Sonuç: Üç vaka da önceki başarısız tedavilerden sonra, IVIG ile tedavi yanıtı alındı. Özellikle yetişkin PANDAS’lı TB hastalarında tanısal farkındalık ve doğru koşullarda immunomodulatör tedavilerin sağlanması uygun olabilir.
Anahtar Kelimeler: PANDAS, IVIG, immunomodulatör tedaviler, Tourette Sendromu, Tik Bozukluğu


2q12.3q13 Delesyonu Olan Hastada Psikiyatrik Bulgular: Nadir Bir Olgu Sunumu

Pınar Eğilmez, Bilge Targıtay Öztürk, Berna Binnur Akdede

Sayfa 388


Giriş: GİRİŞ VE AMAÇ: 2q12.3q13 delesyonu literatürde farklı çalışmalarda gelişim geriliği, öğrenme güçlüğü, otizm spektrum bozukluğu ve davranım sorunları ile ilişkilendirilmiştir. Bu olgu sunumunda 2q12.3q13 delesyonu olan hastanın psikiyatrik semptomları ve tedavi süreci ele alınacaktır
Yöntemler / Olgu Sunumu: OLGU: 19 yaşında kadın hasta, özel eğitim lise mezunu. Polikliniğimize ilk 2022 yılında başvurusu tekrarlı kendine ve çevreye zarar verici davranışları, referans ve perseküsyon sanrıları, işitsel varsanıları nedeniyle olmuştur. Anne ve baba akraba değildi. Sezaryenle 1250 gram doğum ve küvözde kalma öyküsü mevcuttu. İlkokulda hafif mental retardasyon tanısıyla özel eğitime yönlendirilmiş. İlk psikiyatri başvurusu 13 yaşındayken sık el yıkama ve banyo yapma nedeniyle olmuş ve obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış. Kendine ve çevreye zarar verici davranışları, perseküsyon ve referans sanrıları, dezorganize hareketler ve çabuk sinirlenme semptomlarının da ortaya çıkmasıyla özgül öğrenme bozukluğu ve davranım bozukluğu tanıları eklenmiş. Hasta 15 yaşındayken yapılan genetik incelemede 2q12.3q13 delesyonu tespit edilmiş. Hastanın izlem sürecinde psikiyatri servisimize birden fazla yatışı olmuştur. Hastaya yapılan elektroensefalografisinde epileptiform anormallikler izlenmemiştir. Yapılan beyin manyetik rezonans görüntülemesinde patolojik bulgu saptanmamıştır. Hastaya yapılan Wechler Yetişkinler İçin Zeka Ölçeği sonucunda orta düzeyde mental retardasyon saptanmıştır. Hasta halen psikoz polikliniğimizde psikotik bozukluk, tanımlanmamış tanısıyla izlenmekte olup güncel tedavisi paliperidon 150mg/ay intramüsküler enjeksiyon, klozapin 350 mg, amitirptilin 100 mg, venlafaksin 75 mg şeklindedir. Olgu sunumu için hastadan ve hasta yakınından sözel ve yazılı onam alınmıştır Sonuçlar: -------------------
Tartışma ve Sonuç: TARTIŞMA: 2q12.3q13 delesyonu oldukça nadir görülen bir genetik anomalidir ve literatürde klinik özellikleriyle ilgili çalışma sayısı sınırlıdır. 2q12.3 gen bölgesindeki NRXN1 ve RANB2 genleri mental retardasyon, nörogelişimsel bozukluk ve psikotik ataklarla ilişkilendirilmiş olup 2q12.3 genindeki kopya sayısı varyasyonları taşıyan bireylerde diğer popülasyona göre daha fazla psikiyatrik hastalık bildirilmiştir. Güncel verilere göre 2q12.3q13 delesyonunda mikrosefali, intrauterin gelişme geriliği, iskelet anomalileri, konjenital kalp hastalıkları, obezite, hipotiroidi, metabolik sendrom gibi farklı klinik semptomlar da gözlemlenmiştir. Bu olgu sunumunda nadir görülen genetik bir hastalığın psikiyatrik bulguları anlatılmıştır.
Anahtar Kelimeler: 2q12.3q13 Delesyonu, Psikotik Bozukluk, Mental Retardasyon


Olgu Sunumu: Pons İnfarktı Sonrası Gelişen Bipolar Affektif Bozukluk ve Tedaviye Dirençli Depresif Dönem Yönetimi

Esra Bengü Avaner, Damla Erbil, Buket Koparal, Behçet Coşar

Sayfa 389


Giriş: Serebrovasküler olay sonrası, literatürde çoğunlukla depresif, daha nadiren ise manik belirtilerin gelişebildiği bildirilmektedir. Duygudurum belirtilerinin ortaya çıkışında rol oynayan bazı beyin bölgeleri tanımlanmış olmakla birlikte; henüz tanımlanmamış bölgelerdeki infarktlar ve inmede kullanılan farmakolojik tedaviler, bu belirtilerin etiyolojisinin tanımlanabilmesi açısından güçlük yaratabilmektedir. Bununla birlikte inme gibi organik bir nedene dayanan duygudurum bozukluklarının tedavisi, hem tedaviye direncin fazla görülmesi hem de inme insidansının yüksek olduğu ileri yaşta eşlik eden komorbiditeler nedeniye dikkatle yürütülmelidir. Bu olguda, inme sonrası gelişen bipolar affektif bozuklukta tedaviye dirençli depresif epizodun klinik yönetimi ele alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Elli dokuz yaşında, evli, ilkokul mezunu olan hasta tarafımıza depresif belirtilerle başvurdu. Hastanın iki yıl önce konuşma güçlüğü ve sağ hemiparezi ile dış merkez acil servise başvurduğu, yapılan değerlendirmede sol pons yarımında infarkt saptandığı, daha önce psikiyatrik öyküsü olmayan hastanın infarkt sonrası irritabilite, ağlama, cinsel istek artışı, uykusuzluk, konuşma miktarında artış şikayetlerinin olduğu, dış merkezde başlanan psikiyatrik tedavilerden fayda görmediği öğrenilmiştir. Yaklaşık 8 aydır keyifsizlik, ilgisizlik, öz bakımda azalma, iştahsızlık şikayetleri olan hasta bipolar affektif bozukluk olarak değerlendirilmiş ve valproik asit başlanmış olup beraberinde verilen sertralin, vortioksetin, essitalopram, mirtazapin tedavilerinden yanıt alınamamıştır. Tedavi düzenlenmesi için servisimize yatırılan hastanın çalışma için sözel ve yazılı onamı alınmıştır. Sonuçlar: Hastanın tedavisi bupropion ile valproik asit olarak düzenlenmiş olup yeterli yanıt alınamaması üzerine depresyon protokollü TMS tedavisi başlanmıştır. Mevcut tedaviyle izlenmekte olan hastanın şikayetlerinde kısmi düzelme gözlenmiştir.
Tartışma ve Sonuç: İnme sonrası bipolar affektif bozukluk gelişme olasılığı oldukça nadir olmakla birlikte, literatürde bu durumun sıklıkla sağ hemisferi etkileyen kortikal lezyonlarla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Son dönemde, serebellum başta olmak üzere subkortikal bölgeleri etkileyen lezyonların manik belirtilere yol açabileceğine ilişkin sınırlı olgu bildirimi yapılmıştır. Olguda olduğu gibi sol pons yarımında infarkt sonrasında gelişen manik belirtiler, duygudurumun düzenlenmesinden sorumlu nadir beyin bölgeleri hakkında yeni ipuçları sağlayabilir. Ayrıca inme sonrası duygudurum bozukluklarının tedaviye direnç gösterebileceği ve eşlik eden komorbiditelerin tedavi seçimini güçleştirebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Anahtar Kelimeler: bipolar affektif bozukluk, transkraniyal manyetik stimülasyon, inme, depresyon, pons


Üç Tanı, Bir Kavşak: Cinsiyet Disforisi, Prepsikoz ve Otizm Spektrum Bozukluğu

Beyza Uyanık, Aila Gareayaghi

Sayfa 390


Giriş: Cinsiyet Disforisi(CD); bireyin doğumda atanan cinsiyeti ile hissettiği/deneyimlediği cinsiyet kimliği arasında belirgin uyumsuzluk ve buna eşlik eden yoğun sıkıntı veya işlev kaybı durumudur. Prepsikoz ya da prodromal psikotik dönem; psikotik bozukluğun tam gelişmesinden önce ortaya çıkan, algı, düşünce, duygu ve işlevsellikte belirgin fakat tam psikotik olmayan değişikliklerin görüldüğü risk dönemi olarak tanımlanır. Otizm Spektrum Bozukluğu(OSB); erken çocuklukta başlayan, sosyal iletişim ve etkileşimde kalıcı yetersizlikler ile sınırlı/tekrarlayıcı ilgi ve davranış örüntüleriyle karakterize nörogelişimsel bozukluktur. Bu olguda cinsiyet disforisi ile yönlendirilen bir vakada ayırıcı tanıların önemi tartışılacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 16 yaşında, biyolojik cinsiyeti erkek olan hasta, yapay zekâdan teknikler öğrenerek tekrarlayan otokastrasyon girişimleri nedeniyle tedavi gördüğü klinikten tarafımıza cinsiyet disforisi ön tanısıyla yönlendirilmiştir. Değerlendirmemizde haliyle kendine zarar verici davranışları olduğu, tedavi gördüğü klinikteki etkileşimleri ve taburculuğu sonrasında cinsiyet değiştirme fikrinden vazgeçtiği öğrenilmiştir. Görüşmede otokastrasyon girişimlerini anlatırken uygunsuz affekt gösterdiği, kifotik postür ve kısıtlı göz teması sergilediği gözlenmiştir. Annesinden alınan gelişimsel öyküde okul başarısında, sosyal ilişkilerde ve kişilerarası etkileşimlerde yaşıtlarına göre belirgin farklılıklar olduğu bildirilmiştir. Ön tanı olarak prepsikoz ve atipik otizm düşünülmüş, ayaktan takibinin sürdürülmesi planlanmıştır. Ancak kontrol randevusu öncesinde çoklu ilaç alımıyla intihar girişiminde bulunduğu öğrenilmiştir. Bu olgu, hastadan sözlü ve yazılı bilgilendirilmiş onam formu alınarak hazırlanmıştır. Sonuçlar: Cinsiyet disforisi ülkemizde gölgede kalan bir konu olup; ergenlik döneminde bedensel değişimlerle keskinleşen kimlik sorgulamaları, sosyal medyanın etiketleyici dilinin ve aidiyet hissinin arandığı kapı olması sebebiyle prepsikoz belirtileri veya otizm spektrum bozukluğuna ait sosyal-iletişim farklılıkları ile karışarak yanlış yorumlanma riskini artırır. Hem prepsikoz hem de otizm spektrum bozukluklarında görülebilen sosyal geri çekilme ve iletişim zorlukları, kimlik ve benlik algısında karışıklık, travma öyküsü ve duygudurum bozukluğu eş tanısı risk faktörleri multidisipliner bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Tartışma ve Sonuç: Erken ve doğru ayırıcı tanı, hem gereksiz tıbbi/psikiyatrik müdahalelerin önlenmesi hem de uygun desteğin sağlanması açısından önemlidir. Tanısal etiketlemedense işlevselliği ve destek ihtiyacını ele alan bir yaklaşım daha sağaltıcı sonuçlar doğuracaktır.
Anahtar Kelimeler: Cinsiyet disforisi, prepsikoz, otizm spektrum bozukluğu


Fluoksetin İle İlişkili Akut Ürtiker ve Anjioödem: Bir Olgu Sunumu

Bahar Ezgi Ozturk Kertmen, Artuner Deveci

Sayfa 391


Giriş: Fluoksetin, obsesif kompülsif bozukluğun tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır. Sıkça bildirilmiş yan etkileri gastrointestinal yakınmalar, uykusuzluk, ajitasyon, baş ağrısı ve cinsel işlev bozukluklarıdır. Ürtiker, eritemli, kaşıntılı papüller ve plaklarla karakterize yüzeyel dermiş ödemidir. Ödemin derin dermise yayılmasına anjioödem denir. Akut ürtiker anjioödemin en yaygın tetikleyicileri enfeksiyonlar ve ilaçlardır. Burada, fluoksetin tedavisi sırasında akut ürtiker-anjioödem gelişen bir olguyu ele aldık.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Yirmi üç yaşında kadın hasta emin olamama obsesyonları, kontrol kompülsiyonları, obsesyonları başlatabilecek eylemlerden kaçınma davranışı, konsantrasyon azalması yakınmalarıyla polikliniğimize başvurdu. DSM-5’e göre obsesif kompülsif bozukluk tanısı konulup, tedricen arttırılarak günde fluoksetin 40 mg tedavisi başlandı. Yale-Brown Obsesyon-Kompülsiyon Ölçeği puanı 25 olarak değerlendirildi. Acil servise tüm vücutta kaşıntı, eritemli döküntüler, yüzde şişlik şikayetiyle başvuran hastanın akut ürtiker-anjioödem tanısıyla dermatoloji servisine yatışı yapıldı. Psikiyatri polikliniğimizden takipli olması ve üç hafta öncesinde obsesif kompülsif bozukluk tanısıyla fluoksetin tedavisi başlanması üzerine ilaç ilişkili advers etki düşünülerek hasta için tarafımızca konsültasyon değerlendirmesi istendi. Hastanın özgeçmişinde ürtiker, anjioödem, gıda ve ilaç alerjisi öyküsü bulunmuyordu. Dört gün öncesinde çemen tüketimi, kedi sevme öyküsü mevcuttu. Yakın zamanda geçirilmiş bir enfeksiyona ait bulgu saptanmadı. Güneş ve soğuk maruziyeti, böcek ısırması, egzersiz, kimyasal madde kullanımı dışlandı. Laboratuvar incelemelerinde tam kan sayımında ılımlı lökositoz saptandı. Biyokimya tetkikleri normal sınırlardaydı. Naranjo İlaç Yan Etkisi Olasılık Ölçeği’ne göre 5 puan alması, olası bir fluoksetin ilişkili advers etki olarak değerlendirildi. Fluoksetin ile ilişkili ürtiker-anjioödem tanısıyla fluoksetin kesildi, hastaya intravenöz metilprednizolon ve antihistaminikler başlandı. Tedavinin başlaması sonrası 120 saat içinde bulguların tamamen düzelmesiyle hasta taburcu edildi. Taburculuk sonrası tedavi düzenlenmesi için psikiyatri poliklinik kontrolüne çağrıldı. Olgu sunumu için hastadan onam alınmıştır. Sonuçlar: Literatürde fluoksetin ile ilişkili ürtiker-anjioödem olgusu erişkinlerde iki kez bildirilmiştir. Olgumuzda, terapötik dozda fluoksetin ile ürtiker-anjioödem gelişmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Fluoksetin ile ilişkili akut ürtiker-anjiyoödemin mekanizması net değildir, olgumuzda fluoksetin ile artan serotonin düzeyinin akut ürtiker-anjioödem gelişiminde rol alabileceği düşünülmektedir. Literatürde diğer SSRI’ların da anjioödem yaptığı bildirilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Fluoksetin, Akut Ürtiker, Anjioödem


Psikotik Depresyon Belirtileri ile Başvuran Metastatik Adrenal Tümör Vakası

Elif Ece Arslan Yıldırım, Ceyda Acılıoğlu, Neşe Burcu Bal, Ahmet Kokurcan, Ali Çayköylü

Sayfa 392


Giriş: Adrenal tümörler %3-%10 prevalansla görece yaygın olmasına rağmen kötü prognozlu nadir olan adrenokortikal karsinom(AKK), sıklıkla hiperkortizolizm, hiperaldosteronizm ve hiperandrojenizme yol açarak dermatolojik,immünolojik ve nöropsikiyatrik belirtiler dahil çeşitli semptomlara neden olan bir klinik tablodur. AKK'deki psikiyatrik belirtiler arasında depresyon,mani, anksiyete, psikoz ve nörobilişsel bozukluklar bulunur. Bu yazımızda psikotik depresyon belirtileriyle yatırılan ve incelemeler sonucunda olası adrenal malignite saptanan bir vakayı sunmayı hedefledik.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Mutsuzluk, keyifsizlik, ani duygu değişiklikleri yakınmaları son 10 günde artan 58 yaşında kadın hasta intihar girişimiyle yatışı yapıldı. Yatışında duygudurumu depresif ve anksiyöz olup düşünce içeriğinde değersizlik, suçluluk ve pişmanlık temaları mevcuttu. Hastaya Essitalopram 20mg/gün, Alprozolam 1,5mg/gün, Haloperidol 5mg/gün başlandı. Takiplerinde hipertansif seyreden, pretibial ödemi artan, kan tetkiklerinde Potasyum düşüklüğü görülen hasta Kardiyoloji, Nefroloji bölümlerine danışılarak tedavisine potasyum tutucu diüretikler eklenmesi, parenteral potasyum replasmanı yapılmasına rağmen plazma potasyum düzeyi en yüksek 3,1mEq/L izlendi. Karaciğer fonksiyon testlerinde(KCFT) yükselme görüldüğünden olası hepatotoksik antidepresan ve antipsikotik ajanların dozu azaltıldığında hastanın depresif semptomlarında artış gözlendi, düşünce içeriğinde cezalandırılması gerektiğine dair aşırı değer verilmiş fikirler,izlendiğine dair referans sanrıları saptandı. KCFT yüksekliği süren hasta Gastroenteroloji bölümüne danışıldı; çekilen Dinamik Karaciğer MRG’de adrenal bezde 116x76mm boyutlarında kitle ve karaciğerde metastazla uyumlu lezyonlar izlendi. Karaciğer biyopsisi ve PET-BT tetkiklerinin yapılması, ayırıcı tanı ve tedavisinin Tıbbi Onkoloji bölümünde devamı için Psikiyatri Kliniği’nden taburculuğu yapıldı. Olgudan vaka paylaşımı için onam alınmıştır. Sonuçlar: Adrenokortikal karsinomların büyük bir kısmı, aşırı kortizol ve/veya aldesteron salgılar.Hiperkortizolizm beyindeki nörotransmitterleri doğrudan etkiler. Nöropsikiyatrik yansımaları eşikaltı depresif bulgulardan Psikotik Özellikli Depresyon’a kadar uzanabilir. Hiperaldesteronizmin ciddi hipokalemiyle yorgunluk, apati, çökkün duygudurumla ilgisi gösterilmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, hızlı progresyonlu, atipik psikiyatrik semptomlarla karşılaşıldığında olası organik nedenlerin araştırılmasının önemini vurgulamaktadır. Hastamızın yaşadığı tablo, adrenokortikal karsinom gibi nadir görülen ve agresif seyreden bir hastalığın olası tanısına ulaşırken tedaviye dirençli nöropsikiyatrik belirtilerle birlikte anormal fizik muayene ve laboratuvar bulgularının varlığında disiplinlerarası çalışmanın hayati önem taşıdığını bize bir kez daha göstermiştir.
Anahtar Kelimeler: adrenal kitle, psikotik depresyon, hipokalemi, nöropsikiyatrik semptomlar


Klozapin İlişkili Siyah Kıllı Dil Olgusu

Deniz Anmak, Zeynep Gül Dağlar, Bilge Targıtay Öztürk, Berna Binnur Akdede, Köksal Alptekin

Sayfa 394


Giriş: Klozapin, dirençli şizofreni tedavisinde etkili bir ilaçtır. Birçok yan etkisi olmasına rağmen bugüne kadar ''siyah kıllı dil'' yan etkisi hiç bildirilmemiştir. Siyah kıllı dil, dilin lateral ve uç kısımlarını içermeksizin yalnızca dorsal yüzeyinde, halı benzeri görünümde olan uzun filiform papillalar ve renk değişikliği ile karakterize, iyi huylu bir hastalıktır. Etiyolojisi tam olarak aydınlatılamamakla birlikte, ilaçlardan kserostomiye (ağız kuruluğu) sebep olabilecek ajanlar siyah kıllı dil ile ilişkilendirilmiştir. Bu olgu bildiriminde, şizofreni tanılı kadın hastada başlanan klozapin tedavisi sonrası, literatürden farklı olarak hipersalivasyon eşliğinde ortaya çıkan siyah kıllı dil olgusunu tartışmayı amaçladık.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 69 yaşında, İzmir’de eşiyle yaşayan, şizofreni tanılı kadın hasta, COVID-19 pandemisi sonrasında, perseküsyon sanrıları, görsel ve işitsel varsanılarında artış olması ve uygulanan tedaviyle düzelmemesi nedeniyle psikiyatri kliniğine yatırıldı. Önceki tedavilerinden yanıt alınamaması üzerine klozapin başlandı ve poliklinikte başlanan haftalık zuklopentiksol dekanoat intramüsküler enjeksiyonuna devam edildi. Hastanın yatışının 12. gününde dilin dorsal yüzeyinde kahverengi pigmentasyon ve papillalarda hipertrofik değişiklikler gelişmesi üzerine kulak burun boğaz kliniğine danışıldı. Kulak burun boğaz kliniği tarafından günlük dil fırçalama, dil kazıyıcı kullanımı, iyi ağız hijyeni uygulama önerilerinde bulunuldu. Klozapin kesilemediği için hastadaki siyah kıllı dil yan etkisi de devam etti. Olgu sunumu için hastadan ve yakınından sözel ve yazılı onam alındı. Sonuçlar: Siyah kıllı dil görülmesi, psikofarmakolojik ilaçlardan klorpromazin, klonazepam, fluoksetin, olanzapin, ketiapin, lityum, paroksetin ve alprazolam ile ilişkilendirilmiş olup, bugüne kadar klozapine bağlı siyah kıllı dil yan etkisi bildirilmemiştir. Kserostomiye (ağız kuruluğu) sebep olabilen birçok ilacın siyah kıllı dile yol açabileceği bilinmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu bildirimi, patofizyolojisi tam olarak bilinememekle birlikte klozapinin hipersalivasyon yan etkisine rağmen siyah kıllı dile sebep olması açısından dikkat çekicidir.
Anahtar Kelimeler: şizofreni, klozapin, siyah kıllı dil


Tanısal Yolculukta Sapma: Demans ve Psikozdan, Disosiyatif Bozukluk ve Psikotik Özellikli Depresyona

Semra Özdemir, Buket Koparal, Selçuk Candansayar

Sayfa 395


Giriş: Psikiyatri pratiğinde kesitsel değerlendirme, birçok semptomun farklı hastalıklarla ilişkilendirilebilmesi nedeniyle tanı ve tedavide güçlükler yaratabilmektedir. Sık doktor değiştirilmesi ve kısa muayene süreleri de hastaların doğru tanı ve tedaviye ulaşmasını zorlaştırmaktadır. Bu vaka sunumunda bir yıllık sürede farklı başvuruları ve zamansal olarak değişen yakınmaları nedeniyle bir çok farklı tanı ve tedavi alan bir hastanın, demans ve psikoz tedavisinden, disosiyatif amnezi ve psikotik özellikli depresyon tedavisine geçilmesiyle birlikte, kliniğindeki dramatik iyileşmeye dikkat çekilecektir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 59 yaşında ,evli, 15 yıldır kaygı bozukluğuna yönelik aldığı essitalopram tedavisi ile remisyonda olan erkek hasta son bir yılda yaşadığı stresörler sonrası gelişen huzursuzluk, keyifsizlik, hareketlerde yavaşlama, unutkanlık, suçluluk düşünceleri, sosyal olarak uygunsuz ve regresif davranışlarda bulunma, görüntüler görme, sesler duyma şikayetleriyle çeşitli merkezlere başvurmuş, farklı ilaçlar denenmiş, kranial MR görüntülemede demans lehine bulgu saptanmamış, ancak klinik izlemi göz önüne alınarak psikotik bozukluk ve demans ön tanıları ile dış merkezde donepezil memantin ve klozapin tedavileri başlanmış. Tedavi sonrası hastanın semptomlarının şiddetlenmesi nedeniyle servisimize yatışı yapıldı. Tanı netleştirilmesi ve tedavi düzenlenmesi amacıyla, öncelikle ilaç yan etkilerini dışlamak için mevcut tedavileri azaltılarak kesildi. Yakınmalarının stresör sonrası başlamış olması, unutkanlığının geçmişteki belli yaşamsal stresörlerine yönelik olması, uygunsuz davranışlar ve bilinç bulanıklığı yakınmalarının ilaç değişikliklerinden sonra olması nedeniyle hastada demans ve psikotik bozukluk tanılarından uzaklaşılarak, ön planda disosiyatif bozukluk ve psikotik özellikli depresyon düşünüldü. Geçmiş tedavilere yanıtsızlık, yan etkiler, yakınmalarının şiddetli olması nedeniyle EKT planlandı. Vaka sunumu için hastadan onam alınmıştır. Sonuçlar: 11 seans EKT tedavisi sonrası dramatik iyileşme gözlemlenen hasta, ketiapin XR 300 mg tedavisiyle taburcu edildi. Takiplerinde tedaviye essitalopram 10 mg eklendi. Hasta yaklaşık 9 aydır kontrollere gelmekte olup, iyilik hali sürmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Literatürde kesitsel değerlendirmenin tanısal hatalara yol açabileceği, özellikle demans tanılarının yatış sürecinde daha sık revize edildiği bildirilmektedir. Bu vaka da göstermektedir ki, tedaviye dirençli ve semptom yelpazesi geniş yaşlı hastalarda yatarak gözlem ve tanının yeniden değerlendirilmesi kritik öneme sahiptir.
Anahtar Kelimeler: disosiyatif amnezi, psikoz, demans, EKT, psikotik özellikli depresyon


Deri Yolma Bozukluğunda Şiddetli Deri Defektine Yol Açan Bir Olgu

Yasemin Sarıcı, Emel Uysal

Sayfa 396


Giriş: Deri yolma bozukluğu (dermatillomani), cildin tekrarlayıcı şekilde koparılması ile karakterize, doku hasarına yol açan bir psikiyatrik bozukluktur. DSM-5’te Obsesif-Kompulsif ve İlişkili Bozukluklar arasında yer alır. Şiddetli olgularda ciddi deri lezyonları ve sekonder enfeksiyonlar gelişebilir. Bu olgu, cerrahi müdahale gerektiren nadir bir deri yolma vakasını sunmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 48 yaşında, kadın, bekar, sağlık çalışanı, saçlı derisinde açık yara nedeniyle plastik cerrahiye başvurmuştur. Üç yıl önce saçlı deride ağrılı şişlik fark etmiş, ağrıyı azaltmak amacıyla deriyi koparmaya başlamış, sonrasında bu davranış tekrarlayıcı hale gelmiştir. İki yıl boyunca cımbız yardımıyla deriyi koparmış, kendini durdurma girişimleri başarısız olmuştur. Süreç sonunda 15×15 cm boyutlarında kraniyum kemik dokusunun açıkta olduğu defekt gelişmiştir. Cerrahi işlem öncesi psikiyatri değerlendirmesinde hastanın 18 yıl önce majör depresif bozukluk öyküsü olduğu, son 4 ayda uykusuzluk şikayetlerinin arttığı belirlenmiştir. Hastaya essitalopram 20 mg/gün ve ketiyapin 25 mg/gün başlanmıştır. Cerrahi sonrası psikiyatrik takibi sürmektedir. Bu olgu sunumu için kişiden onam alınmıştır. Sonuçlar: Deri yolma bozukluğu dahil psikiyatrik hastalıklara ilişkin olumsuz önyargılar, kişinin damgalanmaktan korkmasına neden olabilir. Hastalar, ciddi komplikasyonlar gelişene kadar psikiyatrik yardım aramayabilir. Bu durum, cerrahi gerektiren büyük doku defektleri ve enfeksiyon riskini artırır. Literatürde nadiren bildirilen bu boyuttaki defektler, psikiyatrik bozuklukların multidisipliner yaklaşım gerektirdiğini göstermektedir. Erken tanı, tedaviye erişim ve hasta eğitimi, hem psikiyatrik hem de cerrahi komplikasyonların önlenmesinde kritik öneme sahiptir.
Tartışma ve Sonuç: Şiddetli deri yolma bozukluğu olgularında, erken psikiyatrik değerlendirme ve takip, cerrahi gereksinimi ve komplikasyon riskini azaltabilir. Plastik cerrahlar ve dermatologlar, tekrarlayan deri lezyonları olan hastaları psikiyatriye yönlendirilmelidir
Anahtar Kelimeler: dermatillomani, deri yolma bozukluğu, multidisipliner yaklaşım


Frontal Lob Travmasına Bağlı Organik Kişilik Ve Davranış Bozukluğu: Bir Olgu Sunumu

Sabri Artun Çabuk, Samet Kurnaz

Sayfa 397


Giriş: Frontal lob travmaları, bilişsel işlevler, duygudurum düzeni ve davranış kontrolünde bozulmalara yol açarak organik kişilik bozuklukları ve davranışsal patolojilere zemin hazırlayabilir. Bu olgu sunumunda, kafa travması sonrası gelişen frontal lob hasarına bağlı artmış madde kullanımı, paranoid-jaluzik hezeyanlar ve dürtü kontrol bozukluğunun birlikte izlendiği bir tablo multidisipliner açıdan tartışılmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 44 yaşında erkek hasta, yaklaşık 6 yıl önce geçirdiği kafa travması sonrası 15 gün yoğun bakımda izlenmiş, 3 ay konuşma bozukluğu yaşamıştır. Takip eden süreçte irritabilite, saldırganlık, paranoid-jaluzik hezeyanlar ve madde kullanımında belirgin artış gelişmiştir. Kraniyal BT’de sol frontal lobda kistik ensefalomalazik değişiklikler saptanmıştır. Yaklaşık üç yıl önce benzer semptomlarla yatırıldığında Organik Olmayan Psikoz tanısı konmuş, paliperidon tedavisi ile kısmi düzelme sağlanmıştır. Ancak sonraki dönemde paranoid hezeyanların alevlenmesi, tehditkâr tutumlar ve artan madde kullanımı nedeniyle yeniden yatırılmıştır. Kraniyal MR’da bilateral, solda belirgin frontal lob kronik enfarkt alanları izlenmiş, EEG normal bulunmuştur. Nöroloji, AMATEM ve psikiyatri değerlendirmeleri sonucunda Frontal Lob Sendromu (F07.8 Beyin hastalığı, hasarı ve disfonksiyonuna bağlı diğer organik kişilik ve davranış bozuklukları) tanısı konmuş; risperidon 4 mg/gün tedavisi ile taburcu edilmiştir. Sonuçlar: Olgudan yazılı ve sözlü onam alınmıştır. Sonuçlar
Tartışma ve Sonuç kısmında bahsedilmiştir
Tartışma ve Sonuç: Frontal lob lezyonları sonrası paranoid sanrılar, dürtüsellik ve sosyal uygunsuzluk literatürde sıkça bildirilmektedir. Travmatik beyin hasarı; psikotik bozukluk, madde kullanımı ve kişilik değişiklikleri riskini artırmaktadır. Uyku bozuklukları irritabilite ve bilişsel sorunları ağırlaştırabilir. Bu olguda davranışsal disinhibisyon ve artmış madde kullanımı ön planda olup, başlangıçta antisosyal kişilik bozukluğu ile karışmıştır. Ancak hastanın öyküsünün detaylandırılması ve kişilik-değişim sürecinin travma sonrası geliştiğinin anlaşılması, organik kökenli bir bozukluk olan Frontal Lob Sendromu tanısını desteklemiştir. Eşlik eden madde kullanımı ve uyku bozuklukları tabloyu ağırlaştırmıştır. Bu vaka, travmatik beyin hasarı sonrası gelişen nöropsikiyatrik belirtilerin doğru tanısında multidisipliner yaklaşım ve uzun dönemli izlemin önemini vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Frontal lob sendromu, travmatik beyin hasarı, organik kişilik bozukluğu, paranoid hezeyan, madde kullanımı


Konfüzyonla Seyreden Manik Atak: Olgu Sunumu

Aysu Dursun, Ahmet Kokurcan, Ali Çayköylü

Sayfa 398


Giriş: Bipolar Duygudurum Bozukluğunun mani dönemlerinde, klasik mani semptomlarına ek olarak oryantasyon bozukluğu ve bilinç bulanıklığı ile seyreden klinik tablolar görülebilir. Bu durumlarda ayırıcı tanıda “deliryöz mani” (manik deliryum) kavramı gündeme gelmektedir. Bu olgu sunumunda, yönelim bozukluğunun eşlik ettiği manik belirtiler gösteren bir hasta hakkında bilgi verilecektir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 40 yaşında, üniversite mezunu, kadın hastanın bilinen ek hastalığı bulunmamaktadır. Yakınları tarafından yaklaşık 2 haftadır konuşma miktarı ve hızında artış, uyku ihtiyacında azalma, enerji ve hareketlilik artışı şikayetleri olduğu görülen hasta, hastanemize getirilmiştir. DSM-5’e göre mani kriterlerini karşılayan hasta, kliniğimize yatırılarak tedavisi düzenlenmiştir. Hastanın, psikiyatrik tedavisini son 6 aydır düzenli kullanmadığı öğrenilmiştir. Yatışından bir ay önce depremzedelere yardım amacıyla şehir değişikliği yaptığı, bu süreçte İstanbul ve kendi yaşadığı şehirde büyük bir deprem olacağına dair sanrısal inançlar geliştirdiği, evinin yıkılacağını düşündüğü için evini terk ettiği öğrenilmiştir. Ruhsal durum muayenesinde duygudurumda elevasyona ek olarak bilinçte konfüzyon ve yer, zaman ve kişi oryantasyonunda bozulma saptanmıştır. Konfüzyona neden olabilecek metabolik, nörolojik ve toksik etiyolojiler araştırılmış, sistemik bir neden bulunmamıştır. Hastaya sık bilinç ve oryantasyon takibi yapılmış ve Lityum 600 mg/gün ve Olanzapin 5 mg/gün başlanmıştır. Psikiyatrik tedavi başlandıktan sonra 3 gün içinde oryantasyon bozukluğunun ve konfüzyon halinin düzeldiği görülmüştür. Hasta, Lityum 900 mg/gün ve Olanzapin 5 mg/gün ile kliniğimizden taburcu edilmiştir. Olgu sunumu için hastadan onamı alınmıştır. Sonuçlar: Manik deliryum, bazı yazarlara göre maninin en ağır formu iken, diğer görüşler sendromal bir yapıda olduğunu ve katatoniyle ilişkili olabileceğini savunur. Olgumuzda katatonik belirtiler gözlenmemekle beraber yer, zaman ve kişi oryantasyonunda bozulma ile dalgalı seyirli konfüzyon dikkat çekmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Literatürde, uygun farmakoterapi veya EKT ile deliryum belirtilerinin hızla gerilediği bildirilen manik deliryum olgularına benzer şekilde, olgumuzda da konfüzyon hızla düzelmiş, manik belirtiler ise daha geç remisyona girmiştir. ICD-11 ve DSM-5'te manik deliryum açıkça tanımlanmasa da, bu tür olguların paylaşılması klinik farkındalık açısından önemlidir.
Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, Mani, Manik Deliryum, Deliryöz Mani, Konfüzyon


Travma Sonrası Adli Psikiyatrik Değerlendirme: Bir Olgu Sunumu

Süleyman ÇANKAYA, Özden ARISOY

Sayfa 399


Giriş: Adli psikiyatride travmatik beyin hasarı (TBH) sonrası gelişen nöropsikiyatrik sekellerin cezai sorumluluğa etkisi, multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Bu olgu sunumunda amaç, TBH ve menenjit sonrası organik kişilik değişikliği gelişen bir bireydeki klinik tabloyu ve Türk Ceza Kanunu(TCK) 32.madde çerçevesindeki cezai sorumluluğu literatür eşliğinde tartışmaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 24 yaşındaki erkek hasta, kasten yaralama ve memura direnme suçlarından tutukludur. Öyküsünde, 2017’deki kafa travması sonrası gelişen nörolojik semptomlara ek olarak; sinirlilik, dürtüsellik ve öfke kontrolünde güçlük gibi belirgin kişilik değişiklikleri mevcuttur. Suç eylemlerinin çoğunlukla iradi alkol alımı sonrası gerçekleştiği saptanmıştır. Kraniyal MRG’sinde travmaya sekonder ensefalomalazi ve mikrohemoraji odakları tespit edilmesine rağmen, yapılan muayene ve psikometrik testlerde aktif bir psikopatoloji veya belirgin bilişsel bozulma saptanmamıştır. Olgu sunumu için hastadan yazılı onam alınmıştır. Sonuçlar: -
Tartışma ve Sonuç: Literatür incelendiğinde, özellikle frontal ve temporal lobları etkileyen TBH'larının dürtü kontrolünde bozulma, agresyon ve riskli davranışlarda artış gibi kişilik değişikliklerine yol açabildiği gözlenmiştir. Olgudaki kişilik değişiklikleri, Organik Kişilik Bozukluğu tanı kriterleriyle uyumlu görünmektedir. Ancak TCK 32.madde kapsamında değerlendirildiğinde fiili işlediği andaki algılama ve irade yeteneği incelenmelidir.Olguda, suç eylemlerinin iradi alkol kullanımı sırasında gerçekleşmesi, durumu daha katmanlı hale getirmektedir. TCK 34/2.maddenin belirttiği gibi, iradi olarak alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisinde işlenen suçlarda kişinin cezai sorumluluğu ortadan kalkmaz. Ancak literatürdeki bazı çalışmalar, TBH olan bireylerin alkolün davranışsal etkilerine karşı artan hassasiyetini ve bunun da dürtü kontrolünü beklenenden fazla zayıflatabildiğini göstermektedir. Bu, iradi alkol alımının hukuki sonucu aynı kalabilse de altta yatan organik bozukluğun TCK 32.madde kapsamında irade yeteneğini ne ölçüde etkilediğinin ayrıca tartışılması gerekliliğini göstermektedir.Bu vakalarda, mahkemeye sunulacak görüşün kesin bir hükümden ziyade, duruma özgü olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu olgunun, fiilin niteliği ve işleniş biçimi göz önünde bulundurularak TCK 32/1 yönünde değerlendirilmesi dinamik yaklaşımın bir örneğidir. Bu durum, her adli olayın kendi bağlamı içinde ayrıca ele alınması gerektiğini ve aynı birey için farklı olaylarda 32/1 veya 32/2 yönünde farklı değerlendirmelerin mümkün olabileceğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: adli psikiyatri, travma, organik kişilik bozukluğu, cezai ehliyet


Oksipital Kitle Operasyonu Sonrası Görsel Halüsinasyonlar: Bir Olgu Sunumu

Vahdet ÇINAR, İpek Altunay, Gülsüm Zuhal KAMIŞ

Sayfa 400


Giriş: Kranial kitleler, tanı ve tedavi süreçlerinde multidisipliner yaklaşım gerektiren durumlar olup yalnızca nörolojik değil, aynı zamanda psikiyatrik belirtilerle de seyredebilir. Özellikle oksipital lob yerleşimli kitlelere bağlı görsel algı bozuklukları ve psikotik semptomlar literatürde sınırlı sayıdabildirilmiştir. Bu olgu sunumunun amacı, oksipital kitle operasyonu sonrası gelişen görsel halüsinasyonlar ve diğer psikiyatrik bulgulara dikkat çekerek multidisipliner yaklaşımın önemini vurgulamaktır. Olgu sunumu için hasta ve hasta yakınından yazılı ve sözel onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Psikiyatrik öyküsü bulunmayan genç erişkin kadın hasta, baş ağrısı ve görsel yakınmalar nedeniyle yapılan görüntülemede sağ oksipital lobda kitle saptanması üzerine beyin ve sinir cerrahisi tarafından opere edilmiştir. Operasyon sonrası patoloji düşük dereceli glioma ile uyumlu raporlanmıştır. Operasyon sonrası sol homonim hemianopsi gelişmiş, ardından depresif belirtiler nedeniyle psikoterapiye başlanmış ve kısmi düzelme gözlenmiştir. Sonuçlar: Takip sürecinde hemorajik serebrovasküler olay gelişmiş, ancak cerrahi girişim hasta ve ailesi tarafından reddedilmiştir. Sonraki dönemde hastada korku, kaygı, dalıp gitme, yüz sima tanıma güçlüğü, gerçek-hayal ayrımında zorluk ve görsel halüsinasyonlar ortaya çıkmıştır. Bu şikayetlerlepsikiyatriye başvurması üzerine haloperidol tedavisi başlanmış şikayetlerinde kısmı azalma olmasına rağmen belirtilerin tam olarak gerilememesi üzerine 1 ay sonraki başvurusunda doz yükseltilmiş, doz artışıyla birlikte palinopsi dışındaki yakınmalarında belirgin düzelme sağlanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Oksipital lob yerleşimli gliomalar ve eşlik eden serebrovasküler olaylar yalnızca görsel işlev bozukluklarına değil, psikotik belirtilere de yol açabilmektedir. Literatürde Charcot–Wilbrand sendromu, palinopsi ve kompleks görsel halüsinasyonlarla ilişkili benzer olgular bildirilmiştir. Bu vaka, organik zemine bağlı psikotik bozuklukların doğru tanınması ve erken dönemde uygun tedavibaşlanmasının kritik rolünü göstermektedir.Ayrıca multidisipliner yaklaşımın, hastanın işlevselliğini ve yaşam kalitesini korumada belirleyici olduğu bir kez daha ortaya konmuştur.Bu olgu, oksipital kitle operasyonu sonrası ortaya çıkan görsel halüsinasyonlar ve psikotik belirtilerin yönetiminde psikiyatrinin vazgeçilmez rolünü vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Oksipital kitle, glioma, görsel halüsinasyon, haloperidol


Ani Görme Kaybı ile Seyreden Konversiyon Bozukluğu: Bir Olgu Sunumu

Canay PAMUKÇU ÜNLÜ, Merih ALTINTAŞ

Sayfa 401


Giriş: Konversiyon bozukluğu, tıbbi olarak açıklanamayan, istemli motor veya duyu fonksiyonlarını etkileyen semptomlarla seyreden bir psikiyatrik bozukluktur. Körlük, felç, konversif nöbetler gibi belirtiler çoğunlukla ani başlangıç gösterir ve psikososyal stresörlerle ilişkilidir. Hastalığın klinik tablosu, bireyin yaşadığı stresin somatik bir ifadeye dönüşmesiyle şekillenir. Dinamik kurama göre bu semptomlar, bilinçdışı çatışmaların sembolik dışavurumudur. DSM sınıflamalarında terminoloji zaman içinde değişmiş, DSM-5’te psikolojik stres faktörü kriteri kaldırılmıştır. Psikiyatrik acillerde nadir görülmekle birlikte, ani görme kaybı ile başvuran olgularda ayırıcı tanıda konversiyon bozukluğunun akılda tutulması önemlidir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Daha önce bilinen psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan 48 yaş kadın hasta, marital sorunları sonrası başlayan psikiyatrik yakınmalarının ardından, majör depresyon tanısıyla polikliniğimizde tedavisi devam eden bir olgudur. Başvuru öncesi dönemde giderek artan depresif belirtiler, uyku bozukluğu, işlevsellikte azalma ve zaman zaman konuşma akışında duraksama ile kısa süreli kekemelik atakları tariflemiştir. Eşiyle yaşamış olduğu tartışma sonrasında ani gelişen görme kaybı ile acil servise başvurmuştur. Organik nedenler ekarte edilmiş, görme kaybı yaklaşık 2 saat içinde tamamen düzelmiştir. İzleyen dönemde dissosiyatif amnezi ve depresif şikayetlerde artış gözlenmiş, intihar söylemlerinin başlaması üzerine poliklinik kontrolünde kapalı psikiyatri servisine yatışı yapılmıştır. Yatış sürecinde venlafaksin, risperidon, alprazolam ve ketiapin tedavileri başlanmış, bilişsel davranışçı terapi (BDT) seansları uygulanmıştır. 21 gün sonunda konversif bulgular ve eşlik eden dissosiyatif bulgular ortadan kalkmıştır, intihar düşünceleri gerilemiş ve tama yakın iyilik hali sağlanmıştır. Taburculuk sonrası poliklinik takibinde ilaç tedavisine uyum göstermiş, grup terapisi almış, semptomları büyük ölçüde düzelmiştir.Olgu sunumu için hastadan yazılı ve sözel onam alınmıştır. Sonuçlar: Konversiyon bozukluğu çoğu zaman ani psikososyal stresörlerle tetiklenir. Olgumuzda evlilik sorunları sonrası gelişen ani görme kaybı bu ilişkiyi desteklemektedir. Literatürde, tek başına farmakoterapinin sınırlı, psikoterapi ile kombine tedavinin ise daha etkili olduğu belirtilmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Bu vaka, biyopsikososyal değerlendirmenin, multidisipliner yaklaşımın ve güçlü terapötik ilişkinin klinik iyileşme sürecindeki önemini vurgulamakta ve benzer olgular için yol gösterici olmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Konversiyon Bozukluğu, Ani Görme Kaybı, Bilişsel Davranışçı Terapi, Psikiyatrik acil, Majör Depresif Bozukluk


Katatonide Nadir Bir Komplikasyon: Bilateral Aşil Tendon Kontraktürü

Şenay Taşkın, Hasancan Başkurt, Atila Erol

Sayfa 403


Giriş: Katatoni, motor davranışlarda belirgin bozulmayla seyreden çeşitli psikiyatrik, nörolojik veya tıbbi durumlara eşlik edebilen nöropsikiyatrik psikomotor sendromdur. Katatoni uzun sürdüğünde ya da tedavi edilmediğinde çeşitli tıbbi komplikasyonlara yol açabilir. İmmobilizasyona bağlı gelişen kontraktürler bunlardan biridir. Katatoninin bu etkileri bilinmesine rağmen literatürde katatoni sonrası bilateral aşil tendon kontraktürü gelişen vaka bildirimi sınırlıdır. Bu yazıda, katatoniye bağlı bilateral aşil tendon kontraktürü gelişen Bipolar Bozukluk tanılı vaka tartışılacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 15 yıldır bipolar duygudurum bozukluğuyla takipli, 47 yaşında, erkek hasta oral alımda azalma, mutizm, ekstremitelerde rijidite şikayetleriyle acil servise başvurdu. Nöroloji servisine sekonder parkinsonizm ön tanısıyla yatırılan hasta şikayetlerinin artması üzerine tarafımıza danışıldı. Yapılan ruhsal durum muayenesinde bilinç açık, kooperasyonu kısıtlıydı. Verbal yanıt yoktu. Psikomotor davranışta azalma ve dört ekstremitede rijidite saptandı. Katatoni geliştiği düşünülen hastaya benzodiazepin tedavisi önerildi. Katatoni tablosunda değişiklik olmaması üzerine elektrokonvulzif tedavi (EKT) planlanarak psikiyatri servisine yatırıldı. 8 seans EKT sonrası katatonide belirgin düzelme izlendi. Katatoni tablosu toplamda 28 gün sürdü. Destekle parmak ucunda yürüyen hasta Fizik Tedavi Rehabilitasyon ve Nöroloji bölümlerine danışıldı. Uzun süreli immobiliteye bağlı bilateral aşil tendon kontraktürü düşünüldü. Egzersiz programı önerildi. 12 seans EKT uygulanan ve katatonisi düzelen hasta yatışının 32.gününde olanzapin 10mg, ketiapin 400mg, valproat 1000mg ile taburcu edildi. Vakanın sunum yapılması için hastadan onam alınmıştır. Sonuçlar: Katatoni, motor ve kas-iskelet sisteminde kalıcı etkiler bırakabilen ciddi klinik tablodur.
Tartışma ve Sonuç: Literatürde uzun süreli katatonide immobilizasyona bağlı kas liflerinde kısalma, tendon ve eklem kapsüllerinde fibrotik değişiklikler sonucu kontraktür gelişebildiği bildirilmektedir. Özellikle uzun süre plantar fleksiyon pozisyonunda kalmak, bilateral aşil tendon kontraktürü riskini artırır. Tedavide öncelikle altta yatan katatoninin benzodiazepinler veya dirençli olgularda EKT ile kontrol edilmesi, erken dönemde pasif-aktif eklem hareketleri ve germe egzersizlerinin başlatılması esastır. Olgumuzda subakut dönemde katatoniye sekonder bilateral aşil tendon kontraktürü gelişmesi, bu ve bu tür vakalarda gelişebilecek kontraktürlerin önlenmesinde erken tanı, multidisipliner yaklaşım ve koruyucu tedavi stratejilerinin kritik önemini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: EKT, Katatoni, Bilateral aşil tendon kontraktürü, Konsültasyon liyezon psikiyatrisi, Duygudurum bozuklukları


Epileptik Nöbet Sonrası Manik ve Psikotik Bulgularla Başvuran Anti-NMDA Reseptör Ensefaliti: Bir Olgu Sunumu

Ece Yıldız, Muhammet Sancaktar, Bahadır Demir, Gülçin Elboğa, Feridun Bülbül, Abdurrahman Altındağ

Sayfa 405


Giriş: Anti-N-metil-D-aspartat reseptör (Anti-NMDAR) ensefaliti, hem nörolojik hem de psikiyatrik belirtilerle seyreden, immün aracılı bir ensefalittir. Hastalığın altta yatan tetikleyici nedenleri arasında maligniteler, otoimmün mekanizmalar ve enfeksiyonlar bulunmaktadır. Psikotik belirtilerle başlayan olgularda ön tanı sıklıkla psikiyatrik bozukluklar yönünde konulmakta ve tanı gecikmesi yaşanabilmektedir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Daha önce bilinen bir psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmayan 25 yaşındaki kadın hasta, epileptik nöbet öyküsü sonrası gelişen ajitasyon, uykusuzluk, dini içerikli düşünceler, varsanılar ve sanrılar nedeniyle bipolar bozukluk manik dönem psikotik özellikli ön tanısıyla psikiyatri servisine yatırıldı. Antipsikotik tedaviye yanıtsızlık, bilinç bozulması ve otonomik instabilite izlenen hastada akut batın tablosu gelişti, görüntülemede sol overde izlenen kitle cerrahi ile çıkarıldı. Patoloji sonucu matür teratom olarak saptandı. Beyin omurilik sıvısında (BOS) anti-NMDAR antikorları pozitif sonuçlandı. İmmünmodülatör tedavi sonrası klinik düzelme izlendi. Sonuçlar: Anti-NMDAR ensefaliti, tanısı güç fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır; erken tanı ve uygun tedavi ise prognozu belirgin şekilde iyileştirebilir.
Tartışma ve Sonuç: Anti-NMDAR ensefaliti; psikiyatrik, nörolojik ve otonomik bulguların kombinasyonuyla seyredebilir. Hastalığın kesin tanısı BOS’ta anti-NMDAR antikorlarının görülmesiyle konulmaktadır. Tanı geciktiğinde mortalite ve morbidite oranları artmaktadır. Tedavide öncelikli olarak steroid, plazmaferez ve intravenöz immünglobulin (IVIG) kullanılmaktadır. Özellikle tedaviye dirençli psikotik veya manik dönem bulgularıyla başvuran olgularda ayırıcı tanıda düşünülmelidir.Hastadan bilgilendirilmiş onam alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: Anti- NMDAR ensefaliti, otoimmün ensefalit, manik dönem, psikoz, teratom


Geç Yaşta Psikotik Özellikli Depresyonun Nadir Bir Sebebi: Hiperkalsemi

Naciye Ayşe Bağcı, Şebnem Pırıldar

Sayfa 406


Giriş: Yaşlılık döneminde ilk kez ortaya çıkan psikotik belirtiler altta yatan nörolojik, metabolik, endokrinolojik organik sebeplerin araştırılması açısından dikkat gerektirir. Bu nedenle metabolik ve endokrinolojik bozuklukların erken dönemde araştırılması tanı ve tedavi açısından kritik öneme sahiptir. Endokrinolojik sebeplere bakıldığında hiperkalsemi, özellikle paratiroid adenomu ile ilişkili olduğunda, nöropsikiyatrik semptomlara (depresyon, psikotik bulgular, konfüzyon) neden olabilir. Belirtiler uzun süreli subklinik hiperkalsemi döneminden sonra ortaya çıkar; ancak semptom şiddeti ile hiperkalsemi derecesi arasında zayıf bir korelasyon bulunmaktadır. Bu olgu sunumunda altta yatan hiperkalsemiye bağlı gelişen psikotik özelikli depresyonun klinik seyri ve multidisipliner yaklaşımın önemi vurgulanmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 62 yaşında erkek hasta, evli, eşiyle yaşıyor. Daha önce psikiyatrik yakınması ve başvurusu olmayan olgu son 1 aydır olan değersizlik duyguları, düşüncelerde ve hareketlerde yavaşlama, uykuda azalma, organlarının yanlış çalıştığını düşünme yakınmaları ile dış merkeze başvurmuş. Tedavisi venlafaksin 37,5 mg/gün, olanzapin 7,5 mg/gün olarak düzenlenen olgu yakınmalarının şiddetlenerek devam etmesi üzerine tarafımızca yatışı yapılarak takip edildi. Yatışındaki ruhsal durum muayenesinde depresif, affekti künt, psikomotor retardasyonu belirgin, somatik ve nihilistik sanrıları mevcut olarak değerlendirildi. İl gün rutin tetkiklerinde kalsiyum düzeyi 12.1 mg/dL, parathormon düzeyi 295 ng/L olarak sonuçlanan hastanın endokrinoloji ile beraber ileri tetkikleri yapıldı. Paratiroid adenomuna bağlı primer hiperparatiroidizm ve hiperkalsemi tanısı konuldu. Endokrinoloji tarafından hiperkalsemiye yönelik tedavisi yapılan olgunun 1 haftalık süreçte olgunun yakınmaları gerilemiş olup olanzapin 2,5 mg/gün, venlafaksin 150 mg/gün tedavisiyle taburcu edildi. Taburculuk sonrası genel cerrahi tarafından hastaya paratiroidektomi uygulandı. Olgu şu anda remisyonda seyretmektedir. Olgunun onamı alınmıştır. Sonuçlar: -
Tartışma ve Sonuç: Yaşlı hastalarda ilk kez ortaya çıkan psikotik depresyon semptomları mutlaka organik nedenler açısından kapsamlı araştırılmalıdır. Psikiyatrik ve metabolik hastalıklar arasındaki ilişki göz önünde bulundurularak, tedavi planları hastaya özgü ve kapsamlı olmalıdır. Endokrinolojik hastalıklar da psikiyatrik tabloların altında yatan sebep olabilir; dolayısıyla multidisipliner yaklaşım ve erken tanı hayati önem taşımaktadır. Literatürde hiperkalseminin depresyon, anksiyete, kognitif bozulma ve nadiren psikotik belirtilere yol açtığı bildirilmektedir. Tedavi edilmemiş hiperkalsemi, psikotik semptomların devamına yol açabilir; ancak uygun tedavi ile semptomlar gerileyebilir.
Anahtar Kelimeler: Hiperkalsemi, paratiroidizm, psikotik özellikli depresyon


Demansa Bağlı Psikoz Tedavisi Esnasında Ortaya Çıkan Tardif Diskinezi ve Tedavisi Yönetiminde Brekspiprazol Kullanımı: Bir Olgu Sunumu

Fatma Karsavurdan, Sercan Karabulut

Sayfa 408


Giriş: Brekspiprazol; dopamin D2 ve serotonin 5-HT1A reseptörlerinde kısmi agonist, 5-HT2A reseptörlerinde ise antagonist etki gösteren, şizofrenide, demansa bağlı ajitasyonda ve antidepresanlara dirençli majör depresif bozukluk tedavisinde onay almış üçüncü kuşak bir antipsikotiktir. Bu olguda, demansa bağlı ajitasyon ve psikotik belirtiler nedeniyle antipsikotik tedavi başlanmış ve tardif diskinezi(TD) gelişen bir hastada, brekspiprazol kullanımı sonrasında tardif diskinezide gerilemeye dair klinik gözlemlerin paylaşılması hedeflenmiştir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Üç yıldır demans tanısıyla izlenen, donepezil 10 mg/gün kullanan 77 yaşındaki kadın hastada, sekiz ay önce başlayan işitsel varsanılar, somatik sanrılar, dezorganize davranışlar ve ajitasyon nedeniyle haloperidol başlanmış; ancak orofasiyal istemsiz hareketler gelişmesi üzerine tedavi kesilerek ketiapine geçilmiştir. Psikiyatri polikliniğine ketiapine yanıtsızlık ve altı aydır devam eden diskineziler nedeniyle başvuran hastanın ketiapini kesilip tedavisine brekspiprazol 1 mg/gün ile başlanmış, doz 3 mg/gün’e kadar artırılmıştır. Takiplerinde akatizi belirtileri ortaya çıkan hastanın brekspiprazol dozu azaltılıp tedaviye mirtazapin eklenmesi sonrasında akatizi belirtilerinin kaybolduğu gözlenmiştir. Takibin birinci ayından itibaren tardif diskinezide belirgin gerileme gözlenmiş, beş aylık takipte ise tardif diskinezinin ve ajitasyonun tamamen gerilediği, psikotik belirtilerde kısmi iyileşme sağlandığı, bilişsel işlevlerde anlamlı bir kötüleşme gözlenmediği saptanmıştır. Hasta halen diskinezi ve ajitasyon olmadan, psikotik belirtiler kısmi devam eder şekilde izlenmektedir. Hasta ve yakınından olgu sunumu için sözlü ve yazılı onam alınmıştır. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: Atipik antipsikotiklerin TD oluşturma riski tipiklerden daha düşüktür. Ancak diskinezi geliştikten sonra yüksek D2 afiniteli bir antipsikotikten daha düşük afiniteye sahip bir antipsikotiğe geçilmesinin diskinetik semptomlar üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığını destekleyen çalışmalar bulunmaktadır. Olgumuzda, TD gelişiminin ardından brekspiprazol tedavisi başlanması sonrası klinik olarak tam düzelme sağlanması dikkat çekicidir. Diskinezi yönetiminde brekspiprazolün potansiyel rolünü değerlendiren ileri düzey çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: Tardif Diskinezi, Brekspiprazol, Demans, Psikoz, Ajitasyon


Anterior Temporal Lobektomi Sonrası Dissosiyatif Bozukluğun Seyri

Havva Büşra Güney, Muhammed Hakan Aksu, Aslı Kuruoğlu

Sayfa 409


Giriş: Dissosiyatif bozukluklar; benlik algısında bozulma, çevreye yabancılaşma ve kendini dışarıdan izliyormuş gibi hissetmeyle karakterize, genellikle stresle tetiklenen psikiyatrik durumlar olarak tanımlanır. Temporal lob epilepsisi, limbik sistem disfonksiyonu yoluyla bu belirtilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir . Anterior temporal lobektomi (ATL) epilepsi cerrahisinde etkili olsa da, temporal lobun emosyonel işlemleme ve öz-farkındalık bağlantılarının kesilmesi semptomların ağırlaşmasına neden olabilir . Bu olguda, ameliyat öncesi hafif dissosiyatif yakınmaları olan bir hastada cerrahi sonrası semptomların belirgin şiddet kazandığı ele alınmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 20 yaşında erkek hasta, 8 aydır devam eden kafasının içinde 4 kişininin olması, kendini dışarıdan izliyormuş gibi hissetme, sesinin kendisine ait olmadığını düşünme, çevresine yabancılaşma, intihar düşünceleri, baş ağrısı ,stresörle tetiklenen yüz boyun kasılmaları nedeniyle başvurmuştur. Alınan anamnezden, 17 yaşında başlayan jeneralize tonik-klonik nöbetler nedeniyle levetirasetam, valproik asit ve karbamazepin kullandığı, dirençli epilepsi tanısı aldığı, yapılan kranial manyetik rezonans görüntülemede sol temporal lobda disembriyoplastik nöroepitelyal tümör (DNET) olduğu düşünülen kitle saptandığı ve sol ATL operasyonu geçirdiği öğrenilmiştir. İlk psikiyatri başvurusu dissosiyatif yakınmaları sebebiyle ameliyat öncesinde olmuştur. Nöroloji takibinde EEG’sinde epileptik aktivite saptanmamış, tedavisi karbamazepin 800 mg/gün olarak düzenlenmiştir. Operasyondan bir ay sonra psikiyatrik şikayetleri artınca risperidon başlanıp 2 mg/gün’e çıkarılmıştır. Sinirlilik, kendine ve çevreye zarar davranışları, intihar düşünceleri olması üzerine psikiyatri servisine yatırılmıştır ve aydınlatılmış onamı alınmıştır. Mevcut tedavisine SSGİ (seçici serotonin gerialım inhibitörü) eklenmiştir. Tedavi sürecinde ve ayaktan takiplerinde hastanın suisidal düşüncelerinin ve dissosiyatif yakınmalarının kısmen gerilediği görülmüştür. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: Literatürde, ATL sonrası depresyon, anksiyete ve psikoz gibi nöropsikiyatrik belirtilerin görülebildiği ve preoperatif dissosiyatif deneyimlerin bazı olgularda cerrahi sonrasında şiddetlenebildiği bildirilmektedir. Dissosiyatif semptomların ağırlaşması, temporal lobun benlik algısı ve çevresel farkındalıktaki kritik rolüyle ilişkilendirilmektedir. Cerrahinin kendisi kaygı, kontrol kaybı ve beden bütünlüğü algısı üzerinden psikolojik travma faktörü oluşturabilmektedir. Bu nedenle preoperatif dissosiyatif belirtiler, cerrahi sonrası semptomların ağırlaşma riskini artırabilir. ATL uygulanacak hastalarda bu belirtilerin dikkatle değerlendirilmesi , cerrahi sonrası yakın psikiyatrik izlem ve multidisipliner yaklaşım gereklidir.
Anahtar Kelimeler: Anterior temporal lobektomi, dissosiyatif bozukluk, tedaviye dirençli epilepsi, depersonalizasyon, derealizasyon


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir