Ömer Recep Özcömert, Efruz Pirdoğan Aydın, Tuba Cerrahoğlu Şirin, Ömer Akil Özer
Sayfa 385
Sunum önizlemesi
Giriş: Temporal lob epilepsisi (TLE) ile ilişkili psikotik bozukluklar, klinik seyir ve tedaviye
yanıt açısından önemli güçlükler içerebilir. Dirençli psikotik bozukluklarda klozapin etkili bir
seçenek olmakla birlikte epileptojenik potansiyeli nedeniyle TLEli hastalarda kullanımıyla
ilgili veriler sınırlıdır. Bu olguda, TLE komorbiditesi bulunan kadın hastada tedaviye dirençli
psikotik belirtilerin ve homisidal/suisidal riskli davranışların yönetiminde klozapin kullanımını
sunmayı amaçladık. Yöntemler / Olgu Sunumu: 24 yaşındaki kadın hasta, uykusuzluk, dissosiyatif şikayetler, ani
ağlama-gülme, intrüziv cinsel düşünceler ve homisidal/suisidal davranış ile başvurdu.
Bebeklikten beri epilepsi öyküsü bulunan ve karbamazepin tedavisi kullanan hastanın
muayenesinde fikse bakış, uzamış yanıt latansı, labil affekt ve işitsel/görsel varsanılar saptandı.
İlk yatışından itibaren haloperidol, risperidon, olanzapin, aripiprazol ve paliperidon gibi çoklu
antipsikotik kombinasyonları ile tedavi edildi; her yatışında tekrarlayan EKT uygulamaları
yapıldı. Taburculuk sonrası takiplerde kısmi iyilik hali gözlense de erken relapslar ve ciddi
homisidal davranışlar nedeniyle kısa aralıklarla toplam dört kez yeniden yatırıldı. Tedavi
sürecinde tipik antipsikotiklerle ekstrapiramidal yan etkiler, risperidon ile amenore, aripiprazol
ile obsesyonel düşüncelerde artış gözlendi. Bu durum, hem yan etki yönetimi hem de psikotik
belirtilerin kontrolü açısından tedaviyi güçleştirdi ve seçenekleri kısıtladı. Olası organik
etyolojiler açısından limbik/paraneoplastik paneli de içeren lomber ponksiyon tetkiki yapıldı,
sonuçlar negatif bulundu. Dirençli psikotik semptomlar nedeniyle son yatışında, uzun dönemli
kullanımının psikoza katkıda bulunabileceği düşünülerek karbamazepin tedavisi lamotrijin ile
değiştirildi ve klozapin 25 mg/gün başlandı. Takiplerinde klozapin dozu 200 mg/güne,
paliperidon palmitat depo 100 mga çıkarıldı, lamotrijin 200 mg/gün ile tedavi sürdürüldü. On
aylık izlem süresince homisidal/suisidal davranış gözlenmedi; psikotik belirtiler geriledi,
işlevsellik arttı, nöbet sıklığında artış olmadı. Bu olgu sunumu için hastadan onam alınmıştır.
Sonuçlar: - Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, tanı ve tedavi süreci oldukça güç olan, TLE komorbiditesi
bulunan hastada klozapin kullanımına dair literatürdeki sınırlı verilere katkı sağlamaktadır. On
aylık izlem süresinde klozapin, dirençli psikotik belirtilerin kontrolünde etkili ve tolere
edilebilir bulunmuştur. Nöbet eşiğini düşürme potansiyeline rağmen, doz titrasyonu ve yakın
izlem ile güvenle kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: temporal lob epilepsisi, klozapin, tedaviye dirençli psikotik bozukluk
Giriş:
Streptokok Enfeksiyonlarıyla İlişkili Pediatrik Otoimmün Nöropsikiyatrik
Bozukluk(PANDAS) ilk olarak 1990'ların sonlarında, A grubu streptokok
enfeksiyonlarını(GAS) takiben obsesif-kompulsif semptomlar ve/veya tikler gibi
nöropsikiyatrik semptomların ani başlangıcı ile karakterize edilen bir hastalık durumunu ifade
eder. Litaretürde ilk kez, IVIG tedavisi ile iyileşen PANDAS'lı Tik Bozukluğu(TB) tanısı olan
üç yetişkin vakayı sunuyoruz. Yöntemler / Olgu Sunumu: Vaka-1 Kliniğimizce PANDAS-spektrumunda Tourette
Sendromu(TS) tanısı ile penislin ve plazmaferez tedavileri uygulanmış olan 22 yaşında erkek,
üniversite öğrencisi hasta, şikayetlerinin tekrarlaması üzerine tarafımıza başvurdu. Çok sayıda
motor ve vokal tikleri ayrıca kontrol kompulsiyonları mevcuttu. Çocukluğunda sık boğaz
enfesiyonları sonrasında 6 yaşında tikleri başlayan hastanın, öyküsünde astım, OKB, DEAB ve
TS tanıları ile çok sayıda psikotrop kullanımı olup, fayda görmemişti. İmmunolojik
etyopatogenezi düşündüren ASO yüksekliği ve EKO'daki olası geçirilmiş akut romatizmal ateşe
işaret eden hafif mitral ve triküspit kapak yetmezlikleri PANDAS ile uyumluydu. PANDAS
tanılı TS ile 2 kez IVIG(2mg/kg) uygulaması yapıldı. Vaka-2 23 yaşında erkek, çalışan hasta
kliniğimize gelen hastada çok sayıda motor tik ve zihinsel kompulsiyonları vardı.
Çocukluğunda TBC, alerjik astım ve sık boğaz enfesiyonları sonrasında 5-6 yaşlarında tikleri
başlamış. OKB ve TB tanıları ile çok sayıda psikotrop kullanımı olup, fayda etmemişti.
Tetiklerinde ASO yükseliği ve EEGde epileptik anomaliler dikkat çeken hastaya PANDAS
tanılı TB ile 2 kez IVIG(2mg/kg) uygulaması yapıldı. Vaka-3 26 yaşında erkek çalışmayan
hasta, çok sayıda motor ve vokal tikleri mevcuttu. Çocukluğunda sık boğaz enfeksiyonları ile
4-5 yaşlarında tikleri başlamıştı, 10 yaşında tonsilektomi olmuştu. TB tanısı ile çok sayıda ilaç
kullanımı vardı. Kraniyel MRda araknoid kistik oluşum gözlendi. PANDAS tanılı TS
düşünülerek 1 kez IVIG(2mg/kg) uygulaması yapıldı. Kişilerden yazılı bilgilendirilmiş onam
alındı.
Sonuçlar: Vaka-1(YGTSS:70den29a) , vaka-2(YGTSS:68den-19a)de ve vaka
3(YGTSS:70den-25e)de orta-şiddetli seviyede tik bozukluğunda belirgin iyileşme görüldü.
Ayrıca OKB semptomlarında da gerileme mevcuttu. Tartışma ve Sonuç: Üç vaka da önceki başarısız tedavilerden sonra, IVIG ile tedavi yanıtı
alındı. Özellikle yetişkin PANDASlı TB hastalarında tanısal farkındalık ve doğru koşullarda
immunomodulatör tedavilerin sağlanması uygun olabilir. Anahtar Kelimeler: PANDAS, IVIG, immunomodulatör tedaviler, Tourette Sendromu, Tik
Bozukluğu
Giriş: GİRİŞ VE AMAÇ: 2q12.3q13 delesyonu literatürde farklı çalışmalarda gelişim geriliği,
öğrenme güçlüğü, otizm spektrum bozukluğu ve davranım sorunları ile ilişkilendirilmiştir. Bu
olgu sunumunda 2q12.3q13 delesyonu olan hastanın psikiyatrik semptomları ve tedavi süreci
ele alınacaktır Yöntemler / Olgu Sunumu: OLGU: 19 yaşında kadın hasta, özel eğitim lise mezunu.
Polikliniğimize ilk 2022 yılında başvurusu tekrarlı kendine ve çevreye zarar verici davranışları,
referans ve perseküsyon sanrıları, işitsel varsanıları nedeniyle olmuştur. Anne ve baba akraba
değildi. Sezaryenle 1250 gram doğum ve küvözde kalma öyküsü mevcuttu. İlkokulda hafif
mental retardasyon tanısıyla özel eğitime yönlendirilmiş. İlk psikiyatri başvurusu 13
yaşındayken sık el yıkama ve banyo yapma nedeniyle olmuş ve obsesif kompulsif bozukluk
tanısı almış. Kendine ve çevreye zarar verici davranışları, perseküsyon ve referans sanrıları,
dezorganize hareketler ve çabuk sinirlenme semptomlarının da ortaya çıkmasıyla özgül
öğrenme bozukluğu ve davranım bozukluğu tanıları eklenmiş. Hasta 15 yaşındayken yapılan
genetik incelemede 2q12.3q13 delesyonu tespit edilmiş. Hastanın izlem sürecinde psikiyatri
servisimize birden fazla yatışı olmuştur. Hastaya yapılan elektroensefalografisinde epileptiform
anormallikler izlenmemiştir. Yapılan beyin manyetik rezonans görüntülemesinde patolojik
bulgu saptanmamıştır. Hastaya yapılan Wechler Yetişkinler İçin Zeka Ölçeği sonucunda orta
düzeyde mental retardasyon saptanmıştır. Hasta halen psikoz polikliniğimizde psikotik
bozukluk, tanımlanmamış tanısıyla izlenmekte olup güncel tedavisi paliperidon 150mg/ay
intramüsküler enjeksiyon, klozapin 350 mg, amitirptilin 100 mg, venlafaksin 75 mg şeklindedir.
Olgu sunumu için hastadan ve hasta yakınından sözel ve yazılı onam alınmıştır
Sonuçlar: ------------------- Tartışma ve Sonuç: TARTIŞMA: 2q12.3q13 delesyonu oldukça nadir görülen bir genetik
anomalidir ve literatürde klinik özellikleriyle ilgili çalışma sayısı sınırlıdır. 2q12.3 gen
bölgesindeki NRXN1 ve RANB2 genleri mental retardasyon, nörogelişimsel bozukluk ve
psikotik ataklarla ilişkilendirilmiş olup 2q12.3 genindeki kopya sayısı varyasyonları taşıyan
bireylerde diğer popülasyona göre daha fazla psikiyatrik hastalık bildirilmiştir. Güncel verilere
göre 2q12.3q13 delesyonunda mikrosefali, intrauterin gelişme geriliği, iskelet anomalileri,
konjenital kalp hastalıkları, obezite, hipotiroidi, metabolik sendrom gibi farklı klinik
semptomlar da gözlemlenmiştir. Bu olgu sunumunda nadir görülen genetik bir hastalığın
psikiyatrik bulguları anlatılmıştır. Anahtar Kelimeler: 2q12.3q13 Delesyonu, Psikotik Bozukluk, Mental Retardasyon
Giriş: Serebrovasküler olay sonrası, literatürde çoğunlukla depresif, daha nadiren ise manik
belirtilerin gelişebildiği bildirilmektedir. Duygudurum belirtilerinin ortaya çıkışında rol
oynayan bazı beyin bölgeleri tanımlanmış olmakla birlikte; henüz tanımlanmamış bölgelerdeki
infarktlar ve inmede kullanılan farmakolojik tedaviler, bu belirtilerin etiyolojisinin
tanımlanabilmesi açısından güçlük yaratabilmektedir. Bununla birlikte inme gibi organik bir
nedene dayanan duygudurum bozukluklarının tedavisi, hem tedaviye direncin fazla görülmesi
hem de inme insidansının yüksek olduğu ileri yaşta eşlik eden komorbiditeler nedeniye dikkatle
yürütülmelidir. Bu olguda, inme sonrası gelişen bipolar affektif bozuklukta tedaviye dirençli
depresif epizodun klinik yönetimi ele alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Elli dokuz yaşında, evli, ilkokul mezunu olan hasta tarafımıza
depresif belirtilerle başvurdu. Hastanın iki yıl önce konuşma güçlüğü ve sağ hemiparezi ile dış
merkez acil servise başvurduğu, yapılan değerlendirmede sol pons yarımında infarkt saptandığı,
daha önce psikiyatrik öyküsü olmayan hastanın infarkt sonrası irritabilite, ağlama, cinsel istek
artışı, uykusuzluk, konuşma miktarında artış şikayetlerinin olduğu, dış merkezde başlanan
psikiyatrik tedavilerden fayda görmediği öğrenilmiştir. Yaklaşık 8 aydır keyifsizlik, ilgisizlik,
öz bakımda azalma, iştahsızlık şikayetleri olan hasta bipolar affektif bozukluk olarak
değerlendirilmiş ve valproik asit başlanmış olup beraberinde verilen sertralin, vortioksetin,
essitalopram, mirtazapin tedavilerinden yanıt alınamamıştır. Tedavi düzenlenmesi için
servisimize yatırılan hastanın çalışma için sözel ve yazılı onamı alınmıştır.
Sonuçlar: Hastanın tedavisi bupropion ile valproik asit olarak düzenlenmiş olup yeterli yanıt
alınamaması üzerine depresyon protokollü TMS tedavisi başlanmıştır. Mevcut tedaviyle
izlenmekte olan hastanın şikayetlerinde kısmi düzelme gözlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: İnme sonrası bipolar affektif bozukluk gelişme olasılığı oldukça nadir
olmakla birlikte, literatürde bu durumun sıklıkla sağ hemisferi etkileyen kortikal lezyonlarla
ilişkili olduğu bildirilmiştir. Son dönemde, serebellum başta olmak üzere subkortikal bölgeleri
etkileyen lezyonların manik belirtilere yol açabileceğine ilişkin sınırlı olgu bildirimi yapılmıştır.
Olguda olduğu gibi sol pons yarımında infarkt sonrasında gelişen manik belirtiler,
duygudurumun düzenlenmesinden sorumlu nadir beyin bölgeleri hakkında yeni ipuçları
sağlayabilir. Ayrıca inme sonrası duygudurum bozukluklarının tedaviye direnç gösterebileceği
ve eşlik eden komorbiditelerin tedavi seçimini güçleştirebileceği göz önünde
bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: bipolar affektif bozukluk, transkraniyal manyetik stimülasyon, inme,
depresyon, pons
Giriş: Cinsiyet Disforisi(CD); bireyin doğumda atanan cinsiyeti ile hissettiği/deneyimlediği
cinsiyet kimliği arasında belirgin uyumsuzluk ve buna eşlik eden yoğun sıkıntı veya işlev kaybı
durumudur. Prepsikoz ya da prodromal psikotik dönem; psikotik bozukluğun tam
gelişmesinden önce ortaya çıkan, algı, düşünce, duygu ve işlevsellikte belirgin fakat tam
psikotik olmayan değişikliklerin görüldüğü risk dönemi olarak tanımlanır. Otizm Spektrum
Bozukluğu(OSB); erken çocuklukta başlayan, sosyal iletişim ve etkileşimde kalıcı
yetersizlikler ile sınırlı/tekrarlayıcı ilgi ve davranış örüntüleriyle karakterize nörogelişimsel
bozukluktur. Bu olguda cinsiyet disforisi ile yönlendirilen bir vakada ayırıcı tanıların önemi
tartışılacaktır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 16 yaşında, biyolojik cinsiyeti erkek olan hasta, yapay zekâdan
teknikler öğrenerek tekrarlayan otokastrasyon girişimleri nedeniyle tedavi gördüğü klinikten
tarafımıza cinsiyet disforisi ön tanısıyla yönlendirilmiştir. Değerlendirmemizde haliyle kendine
zarar verici davranışları olduğu, tedavi gördüğü klinikteki etkileşimleri ve taburculuğu
sonrasında cinsiyet değiştirme fikrinden vazgeçtiği öğrenilmiştir. Görüşmede otokastrasyon
girişimlerini anlatırken uygunsuz affekt gösterdiği, kifotik postür ve kısıtlı göz teması
sergilediği gözlenmiştir. Annesinden alınan gelişimsel öyküde okul başarısında, sosyal
ilişkilerde ve kişilerarası etkileşimlerde yaşıtlarına göre belirgin farklılıklar olduğu
bildirilmiştir. Ön tanı olarak prepsikoz ve atipik otizm düşünülmüş, ayaktan takibinin
sürdürülmesi planlanmıştır. Ancak kontrol randevusu öncesinde çoklu ilaç alımıyla intihar
girişiminde bulunduğu öğrenilmiştir. Bu olgu, hastadan sözlü ve yazılı bilgilendirilmiş onam
formu alınarak hazırlanmıştır.
Sonuçlar: Cinsiyet disforisi ülkemizde gölgede kalan bir konu olup; ergenlik döneminde
bedensel değişimlerle keskinleşen kimlik sorgulamaları, sosyal medyanın etiketleyici dilinin ve
aidiyet hissinin arandığı kapı olması sebebiyle prepsikoz belirtileri veya otizm spektrum
bozukluğuna ait sosyal-iletişim farklılıkları ile karışarak yanlış yorumlanma riskini artırır. Hem
prepsikoz hem de otizm spektrum bozukluklarında görülebilen sosyal geri çekilme ve iletişim
zorlukları, kimlik ve benlik algısında karışıklık, travma öyküsü ve duygudurum bozukluğu eş
tanısı risk faktörleri multidisipliner bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Tartışma ve Sonuç: Erken ve doğru ayırıcı tanı, hem gereksiz tıbbi/psikiyatrik müdahalelerin
önlenmesi hem de uygun desteğin sağlanması açısından önemlidir. Tanısal etiketlemedense
işlevselliği ve destek ihtiyacını ele alan bir yaklaşım daha sağaltıcı sonuçlar doğuracaktır. Anahtar Kelimeler: Cinsiyet disforisi, prepsikoz, otizm spektrum bozukluğu
Giriş: Fluoksetin, obsesif kompülsif bozukluğun tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir
ilaçtır. Sıkça bildirilmiş yan etkileri gastrointestinal yakınmalar, uykusuzluk, ajitasyon, baş
ağrısı ve cinsel işlev bozukluklarıdır. Ürtiker, eritemli, kaşıntılı papüller ve plaklarla karakterize
yüzeyel dermiş ödemidir. Ödemin derin dermise yayılmasına anjioödem denir. Akut ürtiker
anjioödemin en yaygın tetikleyicileri enfeksiyonlar ve ilaçlardır. Burada, fluoksetin tedavisi
sırasında akut ürtiker-anjioödem gelişen bir olguyu ele aldık. Yöntemler / Olgu Sunumu: Yirmi üç yaşında kadın hasta emin olamama obsesyonları, kontrol
kompülsiyonları, obsesyonları başlatabilecek eylemlerden kaçınma davranışı, konsantrasyon
azalması yakınmalarıyla polikliniğimize başvurdu. DSM-5e göre obsesif kompülsif bozukluk
tanısı konulup, tedricen arttırılarak günde fluoksetin 40 mg tedavisi başlandı. Yale-Brown
Obsesyon-Kompülsiyon Ölçeği puanı 25 olarak değerlendirildi. Acil servise tüm vücutta
kaşıntı, eritemli döküntüler, yüzde şişlik şikayetiyle başvuran hastanın akut ürtiker-anjioödem
tanısıyla dermatoloji servisine yatışı yapıldı. Psikiyatri polikliniğimizden takipli olması ve üç
hafta öncesinde obsesif kompülsif bozukluk tanısıyla fluoksetin tedavisi başlanması üzerine
ilaç ilişkili advers etki düşünülerek hasta için tarafımızca konsültasyon değerlendirmesi istendi.
Hastanın özgeçmişinde ürtiker, anjioödem, gıda ve ilaç alerjisi öyküsü bulunmuyordu. Dört gün
öncesinde çemen tüketimi, kedi sevme öyküsü mevcuttu. Yakın zamanda geçirilmiş bir
enfeksiyona ait bulgu saptanmadı. Güneş ve soğuk maruziyeti, böcek ısırması, egzersiz,
kimyasal madde kullanımı dışlandı. Laboratuvar incelemelerinde tam kan sayımında ılımlı
lökositoz saptandı. Biyokimya tetkikleri normal sınırlardaydı. Naranjo İlaç Yan Etkisi Olasılık
Ölçeğine göre 5 puan alması, olası bir fluoksetin ilişkili advers etki olarak değerlendirildi.
Fluoksetin ile ilişkili ürtiker-anjioödem tanısıyla fluoksetin kesildi, hastaya intravenöz
metilprednizolon ve antihistaminikler başlandı. Tedavinin başlaması sonrası 120 saat içinde
bulguların tamamen düzelmesiyle hasta taburcu edildi. Taburculuk sonrası tedavi düzenlenmesi
için psikiyatri poliklinik kontrolüne çağrıldı. Olgu sunumu için hastadan onam alınmıştır.
Sonuçlar: Literatürde fluoksetin ile ilişkili ürtiker-anjioödem olgusu erişkinlerde iki kez
bildirilmiştir. Olgumuzda, terapötik dozda fluoksetin ile ürtiker-anjioödem gelişmiştir. Tartışma ve Sonuç: Fluoksetin ile ilişkili akut ürtiker-anjiyoödemin mekanizması net değildir,
olgumuzda fluoksetin ile artan serotonin düzeyinin akut ürtiker-anjioödem gelişiminde rol
alabileceği düşünülmektedir. Literatürde diğer SSRIların da anjioödem yaptığı bildirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Fluoksetin, Akut Ürtiker, Anjioödem
Elif Ece Arslan Yıldırım, Ceyda Acılıoğlu, Neşe Burcu Bal, Ahmet Kokurcan, Ali Çayköylü
Sayfa 392
Sunum önizlemesi
Giriş: Adrenal tümörler %3-%10 prevalansla görece yaygın olmasına rağmen kötü prognozlu
nadir
olan
adrenokortikal
karsinom(AKK), sıklıkla hiperkortizolizm,
hiperaldosteronizm ve hiperandrojenizme yol açarak dermatolojik,immünolojik ve
nöropsikiyatrik belirtiler dahil çeşitli semptomlara neden olan bir klinik tablodur. AKK'deki
psikiyatrik belirtiler arasında depresyon,mani, anksiyete, psikoz ve nörobilişsel bozukluklar
bulunur. Bu yazımızda psikotik depresyon belirtileriyle yatırılan ve incelemeler sonucunda
olası adrenal malignite saptanan bir vakayı sunmayı hedefledik. Yöntemler / Olgu Sunumu: Mutsuzluk, keyifsizlik, ani duygu değişiklikleri yakınmaları son
10 günde artan 58 yaşında kadın hasta intihar girişimiyle yatışı yapıldı. Yatışında duygudurumu
depresif ve anksiyöz olup düşünce içeriğinde değersizlik, suçluluk ve pişmanlık temaları
mevcuttu. Hastaya Essitalopram 20mg/gün, Alprozolam 1,5mg/gün, Haloperidol 5mg/gün
başlandı. Takiplerinde hipertansif seyreden, pretibial ödemi artan, kan tetkiklerinde Potasyum
düşüklüğü görülen hasta Kardiyoloji, Nefroloji bölümlerine danışılarak tedavisine potasyum
tutucu diüretikler eklenmesi, parenteral potasyum replasmanı yapılmasına rağmen plazma
potasyum düzeyi en yüksek 3,1mEq/L izlendi. Karaciğer fonksiyon testlerinde(KCFT)
yükselme görüldüğünden olası hepatotoksik antidepresan ve antipsikotik ajanların dozu
azaltıldığında hastanın depresif semptomlarında artış gözlendi, düşünce içeriğinde
cezalandırılması gerektiğine dair aşırı değer verilmiş fikirler,izlendiğine dair referans sanrıları
saptandı. KCFT yüksekliği süren hasta Gastroenteroloji bölümüne danışıldı; çekilen Dinamik
Karaciğer MRGde adrenal bezde 116x76mm boyutlarında kitle ve karaciğerde metastazla
uyumlu lezyonlar izlendi. Karaciğer biyopsisi ve PET-BT tetkiklerinin yapılması, ayırıcı tanı
ve tedavisinin Tıbbi Onkoloji bölümünde devamı için Psikiyatri Kliniğinden taburculuğu
yapıldı. Olgudan vaka paylaşımı için onam alınmıştır.
Sonuçlar: Adrenokortikal karsinomların büyük bir kısmı, aşırı kortizol ve/veya aldesteron
salgılar.Hiperkortizolizm beyindeki nörotransmitterleri doğrudan etkiler. Nöropsikiyatrik
yansımaları eşikaltı depresif bulgulardan Psikotik Özellikli Depresyona kadar uzanabilir.
Hiperaldesteronizmin ciddi hipokalemiyle yorgunluk, apati, çökkün duygudurumla ilgisi
gösterilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, hızlı progresyonlu, atipik psikiyatrik semptomlarla
karşılaşıldığında olası organik nedenlerin araştırılmasının önemini vurgulamaktadır. Hastamızın yaşadığı tablo, adrenokortikal karsinom gibi nadir görülen ve agresif seyreden bir
hastalığın olası tanısına ulaşırken tedaviye dirençli nöropsikiyatrik belirtilerle birlikte anormal
fizik muayene ve laboratuvar bulgularının varlığında disiplinlerarası çalışmanın hayati önem
taşıdığını bize bir kez daha göstermiştir. Anahtar Kelimeler: adrenal kitle, psikotik depresyon, hipokalemi, nöropsikiyatrik
semptomlar
Giriş: Klozapin, dirençli şizofreni tedavisinde etkili bir ilaçtır. Birçok yan etkisi olmasına
rağmen bugüne kadar ''siyah kıllı dil'' yan etkisi hiç bildirilmemiştir. Siyah kıllı dil, dilin lateral
ve uç kısımlarını içermeksizin yalnızca dorsal yüzeyinde, halı benzeri görünümde olan uzun
filiform papillalar ve renk değişikliği ile karakterize, iyi huylu bir hastalıktır. Etiyolojisi tam
olarak aydınlatılamamakla birlikte, ilaçlardan kserostomiye (ağız kuruluğu) sebep olabilecek
ajanlar siyah kıllı dil ile ilişkilendirilmiştir. Bu olgu bildiriminde, şizofreni tanılı kadın hastada
başlanan klozapin tedavisi sonrası, literatürden farklı olarak hipersalivasyon eşliğinde ortaya
çıkan siyah kıllı dil olgusunu tartışmayı amaçladık. Yöntemler / Olgu Sunumu: 69 yaşında, İzmirde eşiyle yaşayan, şizofreni tanılı kadın hasta,
COVID-19 pandemisi sonrasında, perseküsyon sanrıları, görsel ve işitsel varsanılarında artış
olması ve uygulanan tedaviyle düzelmemesi nedeniyle psikiyatri kliniğine yatırıldı. Önceki
tedavilerinden yanıt alınamaması üzerine klozapin başlandı ve poliklinikte başlanan haftalık
zuklopentiksol dekanoat intramüsküler enjeksiyonuna devam edildi. Hastanın yatışının 12.
gününde dilin dorsal yüzeyinde kahverengi pigmentasyon ve papillalarda hipertrofik
değişiklikler gelişmesi üzerine kulak burun boğaz kliniğine danışıldı. Kulak burun boğaz kliniği
tarafından günlük dil fırçalama, dil kazıyıcı kullanımı, iyi ağız hijyeni uygulama önerilerinde
bulunuldu. Klozapin kesilemediği için hastadaki siyah kıllı dil yan etkisi de devam etti. Olgu
sunumu için hastadan ve yakınından sözel ve yazılı onam alındı.
Sonuçlar: Siyah kıllı dil görülmesi, psikofarmakolojik ilaçlardan klorpromazin, klonazepam,
fluoksetin, olanzapin, ketiapin, lityum, paroksetin ve alprazolam ile ilişkilendirilmiş olup,
bugüne kadar klozapine bağlı siyah kıllı dil yan etkisi bildirilmemiştir. Kserostomiye (ağız
kuruluğu) sebep olabilen birçok ilacın siyah kıllı dile yol açabileceği bilinmektedir. Tartışma ve Sonuç: Bu olgu bildirimi, patofizyolojisi tam olarak bilinememekle birlikte
klozapinin hipersalivasyon yan etkisine rağmen siyah kıllı dile sebep olması açısından dikkat
çekicidir. Anahtar Kelimeler: şizofreni, klozapin, siyah kıllı dil
Giriş: Psikiyatri pratiğinde kesitsel değerlendirme, birçok semptomun farklı hastalıklarla
ilişkilendirilebilmesi nedeniyle tanı ve tedavide güçlükler yaratabilmektedir. Sık doktor
değiştirilmesi ve kısa muayene süreleri de hastaların doğru tanı ve tedaviye ulaşmasını
zorlaştırmaktadır. Bu vaka sunumunda bir yıllık sürede farklı başvuruları ve zamansal olarak
değişen yakınmaları nedeniyle bir çok farklı tanı ve tedavi alan bir hastanın, demans ve psikoz
tedavisinden, disosiyatif amnezi ve psikotik özellikli depresyon tedavisine geçilmesiyle
birlikte, kliniğindeki dramatik iyileşmeye dikkat çekilecektir. Yöntemler / Olgu Sunumu: 59 yaşında ,evli, 15 yıldır kaygı bozukluğuna yönelik aldığı
essitalopram tedavisi ile remisyonda olan erkek hasta son bir yılda yaşadığı stresörler sonrası
gelişen huzursuzluk, keyifsizlik, hareketlerde yavaşlama, unutkanlık, suçluluk düşünceleri,
sosyal olarak uygunsuz ve regresif davranışlarda bulunma, görüntüler görme, sesler duyma
şikayetleriyle çeşitli merkezlere başvurmuş, farklı ilaçlar denenmiş, kranial MR görüntülemede
demans lehine bulgu saptanmamış, ancak klinik izlemi göz önüne alınarak psikotik bozukluk
ve demans ön tanıları ile dış merkezde donepezil memantin ve klozapin tedavileri başlanmış.
Tedavi sonrası hastanın semptomlarının şiddetlenmesi nedeniyle servisimize yatışı yapıldı. Tanı
netleştirilmesi ve tedavi düzenlenmesi amacıyla, öncelikle ilaç yan etkilerini dışlamak için
mevcut tedavileri azaltılarak kesildi. Yakınmalarının stresör sonrası başlamış olması,
unutkanlığının geçmişteki belli yaşamsal stresörlerine yönelik olması, uygunsuz davranışlar ve
bilinç bulanıklığı yakınmalarının ilaç değişikliklerinden sonra olması nedeniyle hastada demans
ve psikotik bozukluk tanılarından uzaklaşılarak, ön planda disosiyatif bozukluk ve psikotik
özellikli depresyon düşünüldü. Geçmiş tedavilere yanıtsızlık, yan etkiler, yakınmalarının
şiddetli olması nedeniyle EKT planlandı. Vaka sunumu için hastadan onam alınmıştır.
Sonuçlar: 11 seans EKT tedavisi sonrası dramatik iyileşme gözlemlenen hasta, ketiapin XR
300 mg tedavisiyle taburcu edildi. Takiplerinde tedaviye essitalopram 10 mg eklendi. Hasta
yaklaşık 9 aydır kontrollere gelmekte olup, iyilik hali sürmektedir. Tartışma ve Sonuç: Literatürde kesitsel değerlendirmenin tanısal hatalara yol açabileceği,
özellikle demans tanılarının yatış sürecinde daha sık revize edildiği bildirilmektedir. Bu vaka
da göstermektedir ki, tedaviye dirençli ve semptom yelpazesi geniş yaşlı hastalarda yatarak
gözlem ve tanının yeniden değerlendirilmesi kritik öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: disosiyatif amnezi, psikoz, demans, EKT, psikotik özellikli depresyon
Giriş: Deri yolma bozukluğu (dermatillomani), cildin tekrarlayıcı şekilde koparılması ile
karakterize, doku hasarına yol açan bir psikiyatrik bozukluktur. DSM-5te Obsesif-Kompulsif
ve İlişkili Bozukluklar arasında yer alır. Şiddetli olgularda ciddi deri lezyonları ve sekonder
enfeksiyonlar gelişebilir. Bu olgu, cerrahi müdahale gerektiren nadir bir deri yolma vakasını
sunmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 48 yaşında, kadın, bekar, sağlık çalışanı, saçlı derisinde açık yara
nedeniyle plastik cerrahiye başvurmuştur. Üç yıl önce saçlı deride ağrılı şişlik fark etmiş, ağrıyı
azaltmak amacıyla deriyi koparmaya başlamış, sonrasında bu davranış tekrarlayıcı hale
gelmiştir. İki yıl boyunca cımbız yardımıyla deriyi koparmış, kendini durdurma girişimleri
başarısız olmuştur. Süreç sonunda 15×15 cm boyutlarında kraniyum kemik dokusunun açıkta
olduğu defekt gelişmiştir. Cerrahi işlem öncesi psikiyatri değerlendirmesinde hastanın 18 yıl
önce majör depresif bozukluk öyküsü olduğu, son 4 ayda uykusuzluk şikayetlerinin arttığı
belirlenmiştir. Hastaya essitalopram 20 mg/gün ve ketiyapin 25 mg/gün başlanmıştır. Cerrahi
sonrası psikiyatrik takibi sürmektedir. Bu olgu sunumu için kişiden onam alınmıştır.
Sonuçlar: Deri yolma bozukluğu dahil psikiyatrik hastalıklara ilişkin olumsuz önyargılar,
kişinin damgalanmaktan korkmasına neden olabilir. Hastalar, ciddi komplikasyonlar gelişene
kadar psikiyatrik yardım aramayabilir. Bu durum, cerrahi gerektiren büyük doku defektleri ve
enfeksiyon riskini artırır. Literatürde nadiren bildirilen bu boyuttaki defektler, psikiyatrik
bozuklukların multidisipliner yaklaşım gerektirdiğini göstermektedir. Erken tanı, tedaviye
erişim ve hasta eğitimi, hem psikiyatrik hem de cerrahi komplikasyonların önlenmesinde kritik
öneme sahiptir. Tartışma ve Sonuç: Şiddetli deri yolma bozukluğu olgularında, erken psikiyatrik
değerlendirme ve takip, cerrahi gereksinimi ve komplikasyon riskini azaltabilir. Plastik
cerrahlar ve dermatologlar, tekrarlayan deri lezyonları olan hastaları psikiyatriye
yönlendirilmelidir Anahtar Kelimeler: dermatillomani, deri yolma bozukluğu, multidisipliner yaklaşım
Giriş: Frontal lob travmaları, bilişsel işlevler, duygudurum düzeni ve davranış kontrolünde
bozulmalara yol açarak organik kişilik bozuklukları ve davranışsal patolojilere zemin
hazırlayabilir. Bu olgu sunumunda, kafa travması sonrası gelişen frontal lob hasarına bağlı
artmış madde kullanımı, paranoid-jaluzik hezeyanlar ve dürtü kontrol bozukluğunun birlikte
izlendiği bir tablo multidisipliner açıdan tartışılmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 44 yaşında erkek hasta, yaklaşık 6 yıl önce geçirdiği kafa travması
sonrası 15 gün yoğun bakımda izlenmiş, 3 ay konuşma bozukluğu yaşamıştır. Takip eden
süreçte irritabilite, saldırganlık, paranoid-jaluzik hezeyanlar ve madde kullanımında belirgin
artış gelişmiştir. Kraniyal BTde sol frontal lobda kistik ensefalomalazik değişiklikler
saptanmıştır. Yaklaşık üç yıl önce benzer semptomlarla yatırıldığında Organik Olmayan Psikoz
tanısı konmuş, paliperidon tedavisi ile kısmi düzelme sağlanmıştır. Ancak sonraki dönemde
paranoid hezeyanların alevlenmesi, tehditkâr tutumlar ve artan madde kullanımı nedeniyle
yeniden yatırılmıştır. Kraniyal MRda bilateral, solda belirgin frontal lob kronik enfarkt alanları
izlenmiş, EEG normal bulunmuştur. Nöroloji, AMATEM ve psikiyatri değerlendirmeleri
sonucunda Frontal Lob Sendromu (F07.8 Beyin hastalığı, hasarı ve disfonksiyonuna bağlı diğer
organik kişilik ve davranış bozuklukları) tanısı konmuş; risperidon 4 mg/gün tedavisi ile
taburcu edilmiştir.
Sonuçlar: Olgudan yazılı ve sözlü onam alınmıştır. Sonuçlar Tartışma ve Sonuç kısmında
bahsedilmiştir Tartışma ve Sonuç: Frontal lob lezyonları sonrası paranoid sanrılar, dürtüsellik ve sosyal
uygunsuzluk literatürde sıkça bildirilmektedir. Travmatik beyin hasarı; psikotik bozukluk,
madde kullanımı ve kişilik değişiklikleri riskini artırmaktadır. Uyku bozuklukları irritabilite ve
bilişsel sorunları ağırlaştırabilir. Bu olguda davranışsal disinhibisyon ve artmış madde
kullanımı ön planda olup, başlangıçta antisosyal kişilik bozukluğu ile karışmıştır. Ancak
hastanın öyküsünün detaylandırılması ve kişilik-değişim sürecinin travma sonrası geliştiğinin
anlaşılması, organik kökenli bir bozukluk olan Frontal Lob Sendromu tanısını desteklemiştir.
Eşlik eden madde kullanımı ve uyku bozuklukları tabloyu ağırlaştırmıştır. Bu vaka, travmatik
beyin hasarı sonrası gelişen nöropsikiyatrik belirtilerin doğru tanısında multidisipliner yaklaşım
ve uzun dönemli izlemin önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Frontal lob sendromu, travmatik beyin hasarı, organik kişilik bozukluğu,
paranoid hezeyan, madde kullanımı
Giriş: Bipolar Duygudurum Bozukluğunun mani dönemlerinde, klasik mani semptomlarına ek
olarak oryantasyon bozukluğu ve bilinç bulanıklığı ile seyreden klinik tablolar görülebilir. Bu
durumlarda ayırıcı tanıda deliryöz mani (manik deliryum) kavramı gündeme gelmektedir. Bu
olgu sunumunda, yönelim bozukluğunun eşlik ettiği manik belirtiler gösteren bir hasta
hakkında bilgi verilecektir. Yöntemler / Olgu Sunumu: 40 yaşında, üniversite mezunu, kadın hastanın bilinen ek hastalığı
bulunmamaktadır. Yakınları tarafından yaklaşık 2 haftadır konuşma miktarı ve hızında artış,
uyku ihtiyacında azalma, enerji ve hareketlilik artışı şikayetleri olduğu görülen hasta,
hastanemize getirilmiştir. DSM-5e göre mani kriterlerini karşılayan hasta, kliniğimize
yatırılarak tedavisi düzenlenmiştir. Hastanın, psikiyatrik tedavisini son 6 aydır düzenli
kullanmadığı öğrenilmiştir. Yatışından bir ay önce depremzedelere yardım amacıyla şehir
değişikliği yaptığı, bu süreçte İstanbul ve kendi yaşadığı şehirde büyük bir deprem olacağına
dair sanrısal inançlar geliştirdiği, evinin yıkılacağını düşündüğü için evini terk ettiği
öğrenilmiştir. Ruhsal durum muayenesinde duygudurumda elevasyona ek olarak bilinçte
konfüzyon ve yer, zaman ve kişi oryantasyonunda bozulma saptanmıştır. Konfüzyona neden
olabilecek metabolik, nörolojik ve toksik etiyolojiler araştırılmış, sistemik bir neden
bulunmamıştır. Hastaya sık bilinç ve oryantasyon takibi yapılmış ve Lityum 600 mg/gün ve
Olanzapin 5 mg/gün başlanmıştır. Psikiyatrik tedavi başlandıktan sonra 3 gün içinde
oryantasyon bozukluğunun ve konfüzyon halinin düzeldiği görülmüştür. Hasta, Lityum 900
mg/gün ve Olanzapin 5 mg/gün ile kliniğimizden taburcu edilmiştir. Olgu sunumu için hastadan
onamı alınmıştır.
Sonuçlar: Manik deliryum, bazı yazarlara göre maninin en ağır formu iken, diğer görüşler
sendromal bir yapıda olduğunu ve katatoniyle ilişkili olabileceğini savunur. Olgumuzda
katatonik belirtiler gözlenmemekle beraber yer, zaman ve kişi oryantasyonunda bozulma ile
dalgalı seyirli konfüzyon dikkat çekmiştir. Tartışma ve Sonuç: Literatürde, uygun farmakoterapi veya EKT ile deliryum belirtilerinin
hızla gerilediği bildirilen manik deliryum olgularına benzer şekilde, olgumuzda da konfüzyon
hızla düzelmiş, manik belirtiler ise daha geç remisyona girmiştir. ICD-11 ve DSM-5'te manik
deliryum açıkça tanımlanmasa da, bu tür olguların paylaşılması klinik farkındalık açısından
önemlidir. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, Mani, Manik Deliryum, Deliryöz Mani, Konfüzyon
Giriş: Adli psikiyatride travmatik beyin hasarı (TBH) sonrası gelişen nöropsikiyatrik sekellerin
cezai sorumluluğa etkisi, multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Bu olgu sunumunda
amaç, TBH ve menenjit sonrası organik kişilik değişikliği gelişen bir bireydeki klinik tabloyu
ve Türk Ceza Kanunu(TCK) 32.madde çerçevesindeki cezai sorumluluğu literatür eşliğinde
tartışmaktır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 24 yaşındaki erkek hasta, kasten yaralama ve memura direnme
suçlarından tutukludur. Öyküsünde, 2017deki kafa travması sonrası gelişen nörolojik
semptomlara ek olarak; sinirlilik, dürtüsellik ve öfke kontrolünde güçlük gibi belirgin kişilik
değişiklikleri mevcuttur. Suç eylemlerinin çoğunlukla iradi alkol alımı sonrası gerçekleştiği
saptanmıştır. Kraniyal MRGsinde travmaya sekonder ensefalomalazi ve mikrohemoraji
odakları tespit edilmesine rağmen, yapılan muayene ve psikometrik testlerde aktif bir
psikopatoloji veya belirgin bilişsel bozulma saptanmamıştır. Olgu sunumu için hastadan yazılı
onam alınmıştır.
Sonuçlar: - Tartışma ve Sonuç: Literatür incelendiğinde, özellikle frontal ve temporal lobları etkileyen
TBH'larının dürtü kontrolünde bozulma, agresyon ve riskli davranışlarda artış gibi kişilik
değişikliklerine yol açabildiği gözlenmiştir. Olgudaki kişilik değişiklikleri, Organik Kişilik
Bozukluğu tanı kriterleriyle uyumlu görünmektedir. Ancak TCK 32.madde kapsamında
değerlendirildiğinde fiili işlediği andaki algılama ve irade yeteneği incelenmelidir.Olguda, suç
eylemlerinin iradi alkol kullanımı sırasında gerçekleşmesi, durumu daha katmanlı hale
getirmektedir. TCK 34/2.maddenin belirttiği gibi, iradi olarak alınan alkol veya uyuşturucu
madde etkisinde işlenen suçlarda kişinin cezai sorumluluğu ortadan kalkmaz. Ancak
literatürdeki bazı çalışmalar, TBH olan bireylerin alkolün davranışsal etkilerine karşı artan
hassasiyetini ve bunun da dürtü kontrolünü beklenenden fazla zayıflatabildiğini göstermektedir.
Bu, iradi alkol alımının hukuki sonucu aynı kalabilse de altta yatan organik bozukluğun TCK
32.madde kapsamında irade yeteneğini ne ölçüde etkilediğinin ayrıca tartışılması gerekliliğini
göstermektedir.Bu vakalarda, mahkemeye sunulacak görüşün kesin bir hükümden ziyade,
duruma özgü olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim bu olgunun, fiilin niteliği ve
işleniş biçimi göz önünde bulundurularak TCK 32/1 yönünde değerlendirilmesi dinamik
yaklaşımın bir örneğidir. Bu durum, her adli olayın kendi bağlamı içinde ayrıca ele alınması
gerektiğini ve aynı birey için farklı olaylarda 32/1 veya 32/2 yönünde farklı değerlendirmelerin
mümkün olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: adli psikiyatri, travma, organik kişilik bozukluğu, cezai ehliyet
Giriş: Kranial kitleler, tanı ve tedavi süreçlerinde multidisipliner yaklaşım gerektiren durumlar
olup yalnızca nörolojik değil, aynı zamanda psikiyatrik belirtilerle de seyredebilir. Özellikle
oksipital lob yerleşimli kitlelere bağlı görsel algı bozuklukları ve psikotik semptomlar
literatürde sınırlı sayıdabildirilmiştir. Bu olgu sunumunun amacı, oksipital kitle operasyonu
sonrası gelişen görsel halüsinasyonlar ve diğer psikiyatrik bulgulara dikkat çekerek
multidisipliner yaklaşımın önemini vurgulamaktır. Olgu sunumu için hasta ve hasta yakınından
yazılı ve sözel onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Psikiyatrik öyküsü bulunmayan genç erişkin kadın hasta, baş
ağrısı ve görsel yakınmalar nedeniyle yapılan görüntülemede sağ oksipital lobda kitle
saptanması üzerine beyin ve sinir cerrahisi tarafından opere edilmiştir. Operasyon sonrası
patoloji düşük dereceli glioma ile uyumlu raporlanmıştır. Operasyon sonrası sol homonim
hemianopsi gelişmiş, ardından depresif belirtiler nedeniyle psikoterapiye başlanmış ve kısmi
düzelme gözlenmiştir.
Sonuçlar: Takip sürecinde hemorajik serebrovasküler olay gelişmiş, ancak cerrahi girişim hasta
ve ailesi tarafından reddedilmiştir. Sonraki dönemde hastada korku, kaygı, dalıp gitme, yüz
sima tanıma güçlüğü, gerçek-hayal ayrımında zorluk ve görsel halüsinasyonlar ortaya çıkmıştır.
Bu şikayetlerlepsikiyatriye başvurması üzerine haloperidol tedavisi başlanmış şikayetlerinde
kısmı azalma olmasına rağmen belirtilerin tam olarak gerilememesi üzerine 1 ay sonraki
başvurusunda doz yükseltilmiş, doz artışıyla birlikte palinopsi dışındaki yakınmalarında
belirgin düzelme sağlanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Oksipital lob yerleşimli gliomalar ve eşlik eden serebrovasküler olaylar
yalnızca görsel işlev bozukluklarına değil, psikotik belirtilere de yol açabilmektedir. Literatürde
CharcotWilbrand sendromu, palinopsi ve kompleks görsel halüsinasyonlarla ilişkili benzer
olgular bildirilmiştir. Bu vaka, organik zemine bağlı psikotik bozuklukların doğru tanınması ve
erken dönemde uygun tedavibaşlanmasının kritik rolünü göstermektedir.Ayrıca multidisipliner
yaklaşımın, hastanın işlevselliğini ve yaşam kalitesini korumada belirleyici olduğu bir kez daha
ortaya konmuştur.Bu olgu, oksipital kitle operasyonu sonrası ortaya çıkan görsel
halüsinasyonlar ve psikotik belirtilerin yönetiminde psikiyatrinin vazgeçilmez rolünü
vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Oksipital kitle, glioma, görsel halüsinasyon, haloperidol
Giriş: Konversiyon bozukluğu, tıbbi olarak açıklanamayan, istemli motor veya duyu
fonksiyonlarını etkileyen semptomlarla seyreden bir psikiyatrik bozukluktur. Körlük, felç,
konversif nöbetler gibi belirtiler çoğunlukla ani başlangıç gösterir ve psikososyal stresörlerle
ilişkilidir. Hastalığın klinik tablosu, bireyin yaşadığı stresin somatik bir ifadeye dönüşmesiyle
şekillenir. Dinamik kurama göre bu semptomlar, bilinçdışı çatışmaların sembolik
dışavurumudur. DSM sınıflamalarında terminoloji zaman içinde değişmiş, DSM-5te psikolojik
stres faktörü kriteri kaldırılmıştır. Psikiyatrik acillerde nadir görülmekle birlikte, ani görme
kaybı ile başvuran olgularda ayırıcı tanıda konversiyon bozukluğunun akılda tutulması
önemlidir. Yöntemler / Olgu Sunumu: Daha önce bilinen psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan 48 yaş
kadın hasta, marital sorunları sonrası başlayan psikiyatrik yakınmalarının ardından, majör
depresyon tanısıyla polikliniğimizde tedavisi devam eden bir olgudur. Başvuru öncesi dönemde
giderek artan depresif belirtiler, uyku bozukluğu, işlevsellikte azalma ve zaman zaman konuşma
akışında duraksama ile kısa süreli kekemelik atakları tariflemiştir. Eşiyle yaşamış olduğu
tartışma sonrasında ani gelişen görme kaybı ile acil servise başvurmuştur. Organik nedenler
ekarte edilmiş, görme kaybı yaklaşık 2 saat içinde tamamen düzelmiştir. İzleyen dönemde
dissosiyatif amnezi ve depresif şikayetlerde artış gözlenmiş, intihar söylemlerinin başlaması
üzerine poliklinik kontrolünde kapalı psikiyatri servisine yatışı yapılmıştır. Yatış sürecinde
venlafaksin, risperidon, alprazolam ve ketiapin tedavileri başlanmış, bilişsel davranışçı terapi
(BDT) seansları uygulanmıştır. 21 gün sonunda konversif bulgular ve eşlik eden dissosiyatif
bulgular ortadan kalkmıştır, intihar düşünceleri gerilemiş ve tama yakın iyilik hali sağlanmıştır.
Taburculuk sonrası poliklinik takibinde ilaç tedavisine uyum göstermiş, grup terapisi almış,
semptomları büyük ölçüde düzelmiştir.Olgu sunumu için hastadan yazılı ve sözel onam
alınmıştır.
Sonuçlar: Konversiyon bozukluğu çoğu zaman ani psikososyal stresörlerle tetiklenir.
Olgumuzda evlilik sorunları sonrası gelişen ani görme kaybı bu ilişkiyi desteklemektedir.
Literatürde, tek başına farmakoterapinin sınırlı, psikoterapi ile kombine tedavinin ise daha etkili
olduğu belirtilmektedir. Tartışma ve Sonuç: Bu vaka, biyopsikososyal değerlendirmenin, multidisipliner yaklaşımın ve
güçlü terapötik ilişkinin klinik iyileşme sürecindeki önemini vurgulamakta ve benzer olgular
için yol gösterici olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Konversiyon Bozukluğu, Ani Görme Kaybı, Bilişsel Davranışçı Terapi,
Psikiyatrik acil, Majör Depresif Bozukluk
Giriş: Katatoni, motor davranışlarda belirgin bozulmayla seyreden çeşitli psikiyatrik, nörolojik
veya tıbbi durumlara eşlik edebilen nöropsikiyatrik psikomotor sendromdur. Katatoni uzun
sürdüğünde ya da tedavi edilmediğinde çeşitli tıbbi komplikasyonlara yol açabilir.
İmmobilizasyona bağlı gelişen kontraktürler bunlardan biridir. Katatoninin bu etkileri
bilinmesine rağmen literatürde katatoni sonrası bilateral aşil tendon kontraktürü gelişen vaka
bildirimi sınırlıdır. Bu yazıda, katatoniye bağlı bilateral aşil tendon kontraktürü gelişen Bipolar
Bozukluk tanılı vaka tartışılacaktır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 15 yıldır bipolar duygudurum bozukluğuyla takipli, 47 yaşında,
erkek hasta oral alımda azalma, mutizm, ekstremitelerde rijidite şikayetleriyle acil servise
başvurdu. Nöroloji servisine sekonder parkinsonizm ön tanısıyla yatırılan hasta şikayetlerinin
artması üzerine tarafımıza danışıldı. Yapılan ruhsal durum muayenesinde bilinç açık,
kooperasyonu kısıtlıydı. Verbal yanıt yoktu. Psikomotor davranışta azalma ve dört ekstremitede
rijidite saptandı. Katatoni geliştiği düşünülen hastaya benzodiazepin tedavisi önerildi. Katatoni
tablosunda değişiklik olmaması üzerine elektrokonvulzif tedavi (EKT) planlanarak psikiyatri
servisine yatırıldı. 8 seans EKT sonrası katatonide belirgin düzelme izlendi. Katatoni tablosu
toplamda 28 gün sürdü. Destekle parmak ucunda yürüyen hasta Fizik Tedavi Rehabilitasyon ve
Nöroloji bölümlerine danışıldı. Uzun süreli immobiliteye bağlı bilateral aşil tendon kontraktürü
düşünüldü. Egzersiz programı önerildi. 12 seans EKT uygulanan ve katatonisi düzelen hasta
yatışının 32.gününde olanzapin 10mg, ketiapin 400mg, valproat 1000mg ile taburcu edildi.
Vakanın sunum yapılması için hastadan onam alınmıştır.
Sonuçlar: Katatoni, motor ve kas-iskelet sisteminde kalıcı etkiler bırakabilen ciddi klinik
tablodur. Tartışma ve Sonuç: Literatürde uzun süreli katatonide immobilizasyona bağlı kas liflerinde
kısalma, tendon ve eklem kapsüllerinde fibrotik değişiklikler sonucu kontraktür gelişebildiği
bildirilmektedir. Özellikle uzun süre plantar fleksiyon pozisyonunda kalmak, bilateral aşil
tendon kontraktürü riskini artırır. Tedavide öncelikle altta yatan katatoninin benzodiazepinler
veya dirençli olgularda EKT ile kontrol edilmesi, erken dönemde pasif-aktif eklem hareketleri
ve germe egzersizlerinin başlatılması esastır. Olgumuzda subakut dönemde katatoniye sekonder
bilateral aşil tendon kontraktürü gelişmesi, bu ve bu tür vakalarda gelişebilecek kontraktürlerin
önlenmesinde erken tanı, multidisipliner yaklaşım ve koruyucu tedavi stratejilerinin kritik
önemini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: EKT, Katatoni, Bilateral aşil tendon kontraktürü, Konsültasyon liyezon
psikiyatrisi, Duygudurum bozuklukları
Giriş: Anti-N-metil-D-aspartat reseptör (Anti-NMDAR) ensefaliti, hem nörolojik hem de
psikiyatrik belirtilerle seyreden, immün aracılı bir ensefalittir. Hastalığın altta yatan tetikleyici
nedenleri arasında maligniteler, otoimmün mekanizmalar ve enfeksiyonlar bulunmaktadır.
Psikotik belirtilerle başlayan olgularda ön tanı sıklıkla psikiyatrik bozukluklar yönünde
konulmakta ve tanı gecikmesi yaşanabilmektedir. Yöntemler / Olgu Sunumu: Daha önce bilinen bir psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmayan 25
yaşındaki kadın hasta, epileptik nöbet öyküsü sonrası gelişen ajitasyon, uykusuzluk, dini
içerikli düşünceler, varsanılar ve sanrılar nedeniyle bipolar bozukluk manik dönem psikotik
özellikli ön tanısıyla psikiyatri servisine yatırıldı. Antipsikotik tedaviye yanıtsızlık, bilinç
bozulması ve otonomik instabilite izlenen hastada akut batın tablosu gelişti, görüntülemede sol
overde izlenen kitle cerrahi ile çıkarıldı. Patoloji sonucu matür teratom olarak saptandı. Beyin
omurilik sıvısında (BOS) anti-NMDAR antikorları pozitif sonuçlandı. İmmünmodülatör tedavi
sonrası klinik düzelme izlendi.
Sonuçlar: Anti-NMDAR ensefaliti, tanısı güç fakat tedavi edilebilir bir hastalıktır; erken tanı
ve uygun tedavi ise prognozu belirgin şekilde iyileştirebilir. Tartışma ve Sonuç: Anti-NMDAR ensefaliti; psikiyatrik, nörolojik ve otonomik bulguların
kombinasyonuyla seyredebilir. Hastalığın kesin tanısı BOSta anti-NMDAR antikorlarının
görülmesiyle konulmaktadır. Tanı geciktiğinde mortalite ve morbidite oranları artmaktadır.
Tedavide öncelikli olarak steroid, plazmaferez ve intravenöz immünglobulin (IVIG)
kullanılmaktadır. Özellikle tedaviye dirençli psikotik veya manik dönem bulgularıyla başvuran
olgularda ayırıcı tanıda düşünülmelidir.Hastadan bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Anti- NMDAR ensefaliti, otoimmün ensefalit, manik dönem, psikoz,
teratom
Giriş: Yaşlılık döneminde ilk kez ortaya çıkan psikotik belirtiler altta yatan nörolojik,
metabolik, endokrinolojik organik sebeplerin araştırılması açısından dikkat gerektirir. Bu
nedenle metabolik ve endokrinolojik bozuklukların erken dönemde araştırılması tanı ve tedavi
açısından kritik öneme sahiptir. Endokrinolojik sebeplere bakıldığında hiperkalsemi, özellikle
paratiroid adenomu ile ilişkili olduğunda, nöropsikiyatrik semptomlara (depresyon, psikotik
bulgular, konfüzyon) neden olabilir. Belirtiler uzun süreli subklinik hiperkalsemi döneminden
sonra ortaya çıkar; ancak semptom şiddeti ile hiperkalsemi derecesi arasında zayıf bir
korelasyon bulunmaktadır. Bu olgu sunumunda altta yatan hiperkalsemiye bağlı gelişen
psikotik özelikli depresyonun klinik seyri ve multidisipliner yaklaşımın önemi
vurgulanmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 62 yaşında erkek hasta, evli, eşiyle yaşıyor. Daha önce psikiyatrik
yakınması ve başvurusu olmayan olgu son 1 aydır olan değersizlik duyguları, düşüncelerde ve
hareketlerde yavaşlama, uykuda azalma, organlarının yanlış çalıştığını düşünme yakınmaları
ile dış merkeze başvurmuş. Tedavisi venlafaksin 37,5 mg/gün, olanzapin 7,5 mg/gün olarak
düzenlenen olgu yakınmalarının şiddetlenerek devam etmesi üzerine tarafımızca yatışı
yapılarak takip edildi. Yatışındaki ruhsal durum muayenesinde depresif, affekti künt,
psikomotor retardasyonu belirgin, somatik ve nihilistik sanrıları mevcut olarak değerlendirildi.
İl gün rutin tetkiklerinde kalsiyum düzeyi 12.1 mg/dL, parathormon düzeyi 295 ng/L olarak
sonuçlanan hastanın endokrinoloji ile beraber ileri tetkikleri yapıldı. Paratiroid adenomuna
bağlı primer hiperparatiroidizm ve hiperkalsemi tanısı konuldu. Endokrinoloji tarafından
hiperkalsemiye yönelik tedavisi yapılan olgunun 1 haftalık süreçte olgunun yakınmaları
gerilemiş olup olanzapin 2,5 mg/gün, venlafaksin 150 mg/gün tedavisiyle taburcu edildi.
Taburculuk sonrası genel cerrahi tarafından hastaya paratiroidektomi uygulandı. Olgu şu anda
remisyonda seyretmektedir. Olgunun onamı alınmıştır.
Sonuçlar: - Tartışma ve Sonuç: Yaşlı hastalarda ilk kez ortaya çıkan psikotik depresyon semptomları
mutlaka organik nedenler açısından kapsamlı araştırılmalıdır. Psikiyatrik ve metabolik
hastalıklar arasındaki ilişki göz önünde bulundurularak, tedavi planları hastaya özgü ve
kapsamlı olmalıdır. Endokrinolojik hastalıklar da psikiyatrik tabloların altında yatan sebep
olabilir; dolayısıyla multidisipliner yaklaşım ve erken tanı hayati önem taşımaktadır.
Literatürde hiperkalseminin depresyon, anksiyete, kognitif bozulma ve nadiren psikotik
belirtilere yol açtığı bildirilmektedir. Tedavi edilmemiş hiperkalsemi, psikotik semptomların
devamına yol açabilir; ancak uygun tedavi ile semptomlar gerileyebilir. Anahtar Kelimeler: Hiperkalsemi, paratiroidizm, psikotik özellikli depresyon
Giriş: Brekspiprazol; dopamin D2 ve serotonin 5-HT1A reseptörlerinde kısmi agonist, 5-HT2A
reseptörlerinde ise antagonist etki gösteren, şizofrenide, demansa bağlı ajitasyonda ve
antidepresanlara dirençli majör depresif bozukluk tedavisinde onay almış üçüncü kuşak bir
antipsikotiktir. Bu olguda, demansa bağlı ajitasyon ve psikotik belirtiler nedeniyle antipsikotik
tedavi başlanmış ve tardif diskinezi(TD) gelişen bir hastada, brekspiprazol kullanımı sonrasında
tardif diskinezide gerilemeye dair klinik gözlemlerin paylaşılması hedeflenmiştir. Yöntemler / Olgu Sunumu: Üç yıldır demans tanısıyla izlenen, donepezil 10 mg/gün kullanan
77 yaşındaki kadın hastada, sekiz ay önce başlayan işitsel varsanılar, somatik sanrılar,
dezorganize davranışlar ve ajitasyon nedeniyle haloperidol başlanmış; ancak orofasiyal
istemsiz hareketler gelişmesi üzerine tedavi kesilerek ketiapine geçilmiştir. Psikiyatri
polikliniğine ketiapine yanıtsızlık ve altı aydır devam eden diskineziler nedeniyle başvuran
hastanın ketiapini kesilip tedavisine brekspiprazol 1 mg/gün ile başlanmış, doz 3 mg/güne
kadar artırılmıştır. Takiplerinde akatizi belirtileri ortaya çıkan hastanın brekspiprazol dozu
azaltılıp tedaviye mirtazapin eklenmesi sonrasında akatizi belirtilerinin kaybolduğu
gözlenmiştir. Takibin birinci ayından itibaren tardif diskinezide belirgin gerileme gözlenmiş,
beş aylık takipte ise tardif diskinezinin ve ajitasyonun tamamen gerilediği, psikotik belirtilerde
kısmi iyileşme sağlandığı, bilişsel işlevlerde anlamlı bir kötüleşme gözlenmediği saptanmıştır.
Hasta halen diskinezi ve ajitasyon olmadan, psikotik belirtiler kısmi devam eder şekilde
izlenmektedir. Hasta ve yakınından olgu sunumu için sözlü ve yazılı onam alınmıştır.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: Atipik antipsikotiklerin TD oluşturma riski tipiklerden daha düşüktür.
Ancak diskinezi geliştikten sonra yüksek D2 afiniteli bir antipsikotikten daha düşük afiniteye
sahip bir antipsikotiğe geçilmesinin diskinetik semptomlar üzerinde anlamlı bir etkisi
olmadığını destekleyen çalışmalar bulunmaktadır. Olgumuzda, TD gelişiminin ardından
brekspiprazol tedavisi başlanması sonrası klinik olarak tam düzelme sağlanması dikkat
çekicidir. Diskinezi yönetiminde brekspiprazolün potansiyel rolünü değerlendiren ileri düzey
çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tardif Diskinezi, Brekspiprazol, Demans, Psikoz, Ajitasyon
Havva Büşra Güney, Muhammed Hakan Aksu, Aslı Kuruoğlu
Sayfa 409
Sunum önizlemesi
Giriş: Dissosiyatif bozukluklar; benlik algısında bozulma, çevreye yabancılaşma ve kendini
dışarıdan izliyormuş gibi hissetmeyle karakterize, genellikle stresle tetiklenen psikiyatrik
durumlar olarak tanımlanır. Temporal lob epilepsisi, limbik sistem disfonksiyonu yoluyla bu
belirtilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir . Anterior temporal lobektomi (ATL) epilepsi
cerrahisinde etkili olsa da, temporal lobun emosyonel işlemleme ve öz-farkındalık
bağlantılarının kesilmesi semptomların ağırlaşmasına neden olabilir . Bu olguda, ameliyat
öncesi hafif dissosiyatif yakınmaları olan bir hastada cerrahi sonrası semptomların belirgin
şiddet kazandığı ele alınmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 20 yaşında erkek hasta, 8 aydır devam eden kafasının içinde 4
kişininin olması, kendini dışarıdan izliyormuş gibi hissetme, sesinin kendisine ait olmadığını
düşünme, çevresine yabancılaşma, intihar düşünceleri, baş ağrısı ,stresörle tetiklenen yüz
boyun kasılmaları nedeniyle başvurmuştur. Alınan anamnezden, 17 yaşında başlayan jeneralize
tonik-klonik nöbetler nedeniyle levetirasetam, valproik asit ve karbamazepin kullandığı,
dirençli epilepsi tanısı aldığı, yapılan kranial manyetik rezonans görüntülemede sol temporal
lobda disembriyoplastik nöroepitelyal tümör (DNET) olduğu düşünülen kitle saptandığı ve sol
ATL operasyonu geçirdiği öğrenilmiştir. İlk psikiyatri başvurusu dissosiyatif yakınmaları
sebebiyle ameliyat öncesinde olmuştur. Nöroloji takibinde EEGsinde epileptik aktivite
saptanmamış, tedavisi karbamazepin 800 mg/gün olarak düzenlenmiştir. Operasyondan bir ay
sonra psikiyatrik şikayetleri artınca risperidon başlanıp 2 mg/güne çıkarılmıştır. Sinirlilik,
kendine ve çevreye zarar davranışları, intihar düşünceleri olması üzerine psikiyatri servisine
yatırılmıştır ve aydınlatılmış onamı alınmıştır. Mevcut tedavisine SSGİ (seçici serotonin
gerialım inhibitörü) eklenmiştir. Tedavi sürecinde ve ayaktan takiplerinde hastanın suisidal
düşüncelerinin ve dissosiyatif yakınmalarının kısmen gerilediği görülmüştür.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: Literatürde, ATL sonrası depresyon, anksiyete ve psikoz gibi
nöropsikiyatrik belirtilerin görülebildiği ve preoperatif dissosiyatif deneyimlerin bazı olgularda
cerrahi sonrasında şiddetlenebildiği bildirilmektedir. Dissosiyatif semptomların ağırlaşması,
temporal lobun benlik algısı ve çevresel farkındalıktaki kritik rolüyle ilişkilendirilmektedir.
Cerrahinin kendisi kaygı, kontrol kaybı ve beden bütünlüğü algısı üzerinden psikolojik travma
faktörü oluşturabilmektedir. Bu nedenle preoperatif dissosiyatif belirtiler, cerrahi sonrası
semptomların ağırlaşma riskini artırabilir. ATL uygulanacak hastalarda bu belirtilerin dikkatle
değerlendirilmesi , cerrahi sonrası yakın psikiyatrik izlem ve multidisipliner yaklaşım
gereklidir. Anahtar Kelimeler: Anterior temporal lobektomi, dissosiyatif bozukluk, tedaviye dirençli
epilepsi, depersonalizasyon, derealizasyon
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir