61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Psikoz mu ? Temaruz mu ? : Bir Olgu Sunumu

Berke Tuğ, Harun Olcay Sonkurt

Sayfa 334


Giriş: Polikliniğimize maluliyet başvurusuyla gelen kişinin, yapılan poliklinik ve psikiyatri heyeti değerlendirilmeleri sonucunda tanısına ve maluliyet sonucuna karar verilememiş olup kişinin serviste yakın gözlem altına alındıktan sonra tekrar değerlendirilmesi uygun görülmüştür.Bu olgu sunumunda kişinin servisimizdeki tanısal değerlendirme süreci aktarılmakta olup temaruzda yakın klinik gözlemin önemi vurgulanmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 30 yaşında, il merkezinde yaşayan, bekar olan erkek kişinin ruhsal şikayetlerinin 25 yaşında romantik ilişkisinden ayrıldıktan sonra başladığı, öncesinde psikiyatri başvurusunun olmadığı, kötülüğüne yönelik konuşan sesler duyduğu, renkli görsel halüsinasyonlarının olduğu, mistik ve kontrol edilmeye yönelik düşüncelerinin olduğu, 5 yıllık sürede dış merkezlere psikiyatri başvurusunun olduğu ancak düzenli takibinin olmadığı, dış merkezde 1 kere psikiyatri servis yatışının olduğu, farklı yerlerde işe girdiği ancak çalışmayı devam ettiremediği, fayda gördüğü ilaç olmadığı, ailede psikoz öyküsünün olduğu öğrenildi.Kişiye tedavisiz servis gözlemi yapılması, ayırıcı tanılar açısından EEG ve MR çekilmesi, Reye 15 Item testi yapılması, MMPİ ve CTT uygulanması planlandı.Kişinin EEG ve MR sonuçlarının doğal olduğu, Reye 15 Item testinden 3 puan aldığı ve temaruz lehine sonuçlandığı, MMPİ testinin temaruz? şeklinde yorumlandığı görüldü.Yapılan görüşmelerde kişinin birebir aynı cümlelerle şikayetlerini anlattığı, sorulan basit sorulara yanıt vermekten kaçındığı, görüşmeler uzamadan odadan ayrıldığı görüldü.Yapılan servis gözlemlerinde tedavi ekibinin çevresindeyken kendi kendine konuşmalarının olduğu ancak çevresinde biri olmadığında konuşmalarının olmadığı, diğer hastalarla iletişimde uyumlu olduğu görüldü.Kişi ve yakınından olgu sunumu için onamı alındı. Sonuçlar: Gözlem sürecinden sonra kişi haliyle taburcu edilip psikiyatri heyetinde değerlendirildi.Kişinin 1 yıl boyunca aylık poliklinik takibi sonrasında maluliyetinin tekrar değerlendirilmesine karar verildi.
Tartışma ve Sonuç: Literatürde temaruzun ayırıcı tanısının; özellikle adli veya maluliyet değerlendirmesi gibi ikincil kazanç ihtimalinin bulunduğu durumlarda klinik olarak önem arz ettiği, psikotik bozukluk semptomlarının ise bu tür durumlarda taklit edilebildiği bildirilmektedir.Temaruz olgularında belirtilerin ve yapılan testlerin genellikle tutarsız, klinik seyirle uyumsuz ve psikiyatrik sendromların doğal gidişini yansıtmayan nitelikte olduğu belirtilmektedir.Bu olgu, temaruzdan şüphelenilen olgularda kişinin servise yatırılarak yakın klinik gözlem altına alınmasının mevcut kararı vermeden önce faydalı olabileceğini vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Psikoz, Temaruz, Maluliyet


Çok Erken Başlangıçlı Şizofreni Tanılı Bir Olguda Aile Yetersizliği ve Tedaviye Erişim Sorunları: Koruyucu Ruh Sağlığı Açısından Bir Değerlendirme

Bengi Başar, Murat Eyüboğlu

Sayfa 335


Giriş: Çok erken başlangıçlı şizofreni (ÇEBŞ), çocukluk çağında nadir görülmesine karşın ciddi bilişsel, davranışsal ve sosyal işlev kaybına yol açan ağır bir psikiyatrik bozukluktur. Bu gruptaki çocukların izleminde biyolojik müdahale kadar, bakım veren yeterliliği, aile dinamikleri ve sosyal destek sistemlerinin önemi daha çok vurgulanmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Bu sunumda, mental retardasyonu nedeniyle bakım işlevlerini sürdüremeyen bir annenin bakımındaki ÇEBŞ tanılı bir çocukta, ilaç ve sosyal hizmet planlamasının multidisipliner ekip süpervizyonuyla şekillendirilmesi sonucunda belirgin klinik iyileşme izlenen bir olgu aktarılmaktadır.11 yaşındaki kız olgu, çevreye ilgisizlik, mutizm, inkontinans, motor stereotipiler, dezorganize davranışlar ve sanrılar nedeniyle değerlendirildi. Eşlik eden epilepsi, hipotiroidi ve hafif derecede zihinsel yetersizlik öyküsü mevcuttu. Klinik başvuruda PANSS toplam puanı 145, Bush–Francis skoru ise 9 idi. Başlangıçta Olanzapin ve Alprozolam başlandı, ancak tedavi uyumunda güçlükler nedeniyle servis yatışı yapılmıştır. Klinik kötüleşme üzerine, süpervizyon toplantısında sosyal hizmet ve psikiyatri birimleri birlikte değerlendirme yapıldı. Toplantı sonrasında, bakım sorumluluğunun babaya devredilmesi ve refakatçinin babaanne olarak değiştirilmesi yönünde karar alındı. Bu süreç, sosyal hizmet birimiyle koordineli yürütüldü. İlaç tedavisi Risperidon 3 mg/gün dozunda sürdürülürken, refakatçi değişimi sonrası özbakım, tuvalet alışkanlığı, beslenme ve iletişim alanlarında anlamlı düzelme gözlendi. PANSS puanı 48’e kadar geriledi. Hastanın öfke nöbetleri azaldı, sosyal etkileşimi arttı, işlevselliği belirgin ölçüde iyileşti. Sonuçlar: Refakatçi değişimi ve sosyal hizmet müdahalesi sonrası PANSS puanının 145’ten 48’e düşmesi, belirgin iyileşmeye işaret etmektedir. İletişim ve özbakım becerilerinde düzelme sağlanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, ÇEBŞ tanılı çocuklarda yalnızca farmakolojik müdahalenin yeterli olmadığını; psikiyatrik izlemde bakım kalitesi, aile kapasitesi ve sosyal hizmet desteklerinin doğrudan klinik çıktıları etkileyebileceğini göstermektedir. Özellikle bakım verenin kendi nörogelişimsel güçlükleri olduğunda, tedavi uyumu sekteye uğramakta; klinik tablo ağırlaşabilmektedir. Grup süpervizyonları ve multidisipliner vaka toplantılarının, yalnızca karar verme sürecine değil, çocuğun ruhsal iyilik haline doğrudan katkı sağladığı bu vaka ile somutlaşmıştır. Ayrıca sosyal hizmet müdahalesi klinik karar sürecinin aktif bir bileşeni olarak değerlendirilmiştir. Hasta ve ailesinden yazılı-sözlü onam alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: Çok erken başlangıçlı şizofreni, Koruyucu ruh sağlığı, Sosyal hizmet müdahalesi, Erişilebilir psikiyatrik bakım, Multidisipliner ekip yaklaşımı


Capgras Sendromunun Eşlik Ettiği Psikotik Bozukluk: Olgu Sunumu

Mehmet Ali Demir, Faruk Kurhan, Duygu ANAHAR

Sayfa 336


Giriş: Capgras sendromu, bireyin yakın çevresindeki kişilerin (veya bazen nesne, hayvan gibi varlıkların) taklitçileriyle değiştirildiğine inanmasıyla karakterize, nadir fakat klinik olarak dikkat gerektiren bir sanrısal bozukluktur. Şizofreni, duygudurum bozuklukları ve bazı nörolojik hastalıklarla birlikte görülebilir. Literatürde özellikle şizofreniform bozukluk, kısa psikotik bozukluk ve tanımlanmamış psikotik bozukluklarla birlikte sık görüldüğü bildirilmiştir. Nöroanatomik çalışmalarda sağ hemisfer ve frontal lob işlev bozuklukları ile ilişkilendirilmiştir. Ayrıca psikodinamik bakış açısıyla ödipal çatışmalar, paranoid savunmalar ve içselleştirilmiş nesne temsillerinin bölünmesi gibi faktörler öne sürülmüştür.Bu olgu sunumunda, travma sonrası gelişen ve tedavi sürecinde yineleyen ataklarla seyreden Capgras sendromu ele alınmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 52 yaşında, evli, 6 çocuk sahibi, okuryazar olmayan kadın hasta, tandıra düşme sonrası yakınlarının onlara benzeyen taklitçileriyle değiştirildiğini, bazı aile üyelerinin aslında Yahudi olduğunu, kızlarının hayat kadını olduğunu ifade etmiştir. Zamanla persekütuar ve dini içerikli hezeyanlar gelişmiş, eşine yönelik saldırgan davranışlar ve intihar girişimi gözlenmiştir. 2021-2023 yılları arasında üç kez psikiyatri servis yatışı olan hastaya olanzapin 5-10-20 mg/gün, lorazepam 2.5 mg/gün, 3 günde bir zuklopentiksol asetat 50 mg enjeksiyon tedavileri uygulanmıştır. Tedavi uyumsuzluğu dönemlerinde semptomlar belirgin şekilde artmıştır. Nörolojik değerlendirmelerde patoloji saptanmamıştır. Her yatışta kısmi klinik düzelme sağlanmasına rağmen, sanrısal inançlar sabit kalmıştır. Hastadan ve yakınından gerekli onamlar alınmıştır. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: Bu vaka, Capgras sendromunun travma sonrası başlayabileceğini, zaman içinde karmaşık sanrılarla birlikte ilerleyebileceğini ve tedaviye kısmi yanıtla seyredebildiğini göstermektedir. Özellikle tedavi uyumsuzluğu olan hastalarda nüks riskinin yüksek olduğu ve sanrısal içeriğin dirençli kalabileceği dikkate alınmalıdır. Organik etiyolojinin dışlanması önemlidir; nörolojik değerlendirmeler sendromun ayırıcı tanısında vazgeçilmezdir. Bu olgu, uzun süreli izlem, yapılandırılmış tedavi planı ve bakım veren desteğinin Capgras sendromunda belirleyici olduğunu vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: sanrısal yanlış tanıma sendromu, psikotik bozukluk, capgras sendromu


Antipsikotik Yan Etkilere Yüksek Duyarlılık Gösteren Bir Psikotik Olguda Breksipiprazol ile Klinik İyileşme

Fulya Balcı, Buket Koparal, Muhammed Hakan Aksu

Sayfa 337


Giriş: Antipsikotik ilaçların neden olduğu ekstrapiramidal yan etkiler ,bazı psikotik hastalarda tedavi sürdürümünü ciddi ölçüde zorlaştırabilir. Bu olguda, çeşitli antipsikotik ajanlara karşı gelişen şiddetli yan etkiler nedeniyle sürekli bir tedavi planı oluşturulamayan; izlem sürecinde tanısı revize edilen ve breksipiprazol ile yan etki gelişmeden semptom düzeyinde belirgin gerileme sağlanan bir hasta sunulmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Otuz yıldır bipolar bozukluk tanısıyla izlenen, zaman zaman duygudurum çöküklüğü ve psikotik belirtiler tarifleyen 56 yaşındaki kadın hastanın; amisulprid (rijidite, maskeyüz, donukluk, hareket kısıtlılığı), ketiapin (sedasyon, düşme sonrası üst ekstremite kırığı) ve aripiprazol (disinhibisyon, akatizi) gibi antipsikotiklere karşı ciddi yan etkiler geliştirdiği belirlendi. Parkinsonizm bulgularının amisülpirid kesilmesiyle gerilemesi üzerine dış merkezde ilaca bağlı parkinsonizm tanısı konuldu.Tanı netleştirmesi ve tedavi düzenlemesi amacıyla kliniğimize yatırılan hastanın kullanmakta olduğu valproik asit ve venlafaksin ilaçları kesilerek izlendi. Bu süreçte MRG,EEG,EMG ve DaTSCAN gibi tetkikler yapıldı; primer parkinsonizmi destekleyen bulgu saptanmadı. Sonuçlar: Bu dönemde belirgin psikotik belirtiler (persekütör hezeyanlar, perseverasyonlar) açığa çıktı. Premorbid işlevsellik, negatif belirtiler ve epizod örüntüsü dikkate alınarak tanı bipolar bozukluktan basit şizofreniye revize edildi. EPS riski daha düşük olduğu bilinen ketiapin başlandı; ancak belirgin sedasyon ve baş dönmesi nedeniyle kesildi. Ardından denenen flupentiksol ile EPS bulguları tekrar ortaya çıktı. Breksipiprazol (1–3 mg/gün) ile dört hafta sonunda SAPS 34’ten 3’e, SANS 39’dan 14’e geriledi; EPS izlenmedi.Hastadan olgu sunumu amacıyla sözlü onam alınmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Breksipiprazol, dopamin D2 reseptörlerine parsiyel agonist etki gösteren, düşük intrinsik aktiviteye sahip bir antipsikotiktir. Bu farmakolojik yapı, dopamin dengesini stabilize ederken motor yan etki riskini azaltır. Aripiprazolün tolere edilemediği hastalarda, breksipiprazol düşük intrinsik aktivitesi sayesinde daha uygun bir seçenek sunabilir. Olgumuzda, önceki antipsikotiklere bağlı gelişen yan etkilerin aksine, breksipiprazol ile belirgin klinik iyileşme sağlanmış ve EPS izlenmemiştir. Literatürde de benzer vakalarda breksipiprazolün etkinliği ve güvenli profili vurgulanmaktadır. Ekstrapiramidal yan etkilere karşı yüksek duyarlılık gösteren ve bu nedenle tedavi seçenekleri kısıtlı psikotik hastalarda, breksipiprazol etkili ve tolere edilebilir bir alternatif olarak değerlendirilebilir.
Anahtar Kelimeler: Breksipiprazol, İlaca bağlı parkinsonizm, Antipsikotik yan etki, Ekstrapiramidal semptomlar


Görünenden Fazlası: Yeme Reddi ve Anorektik Belirtilerle Seyreden Bir Çocukluk Çağı Otizm Spektrum Bozukluğu Olgusu

İpek AKSAKAL, Kübra Çakmakkaya, Arzu Jalilova, Miray Karakoyun, Nazlı Burcu ÖZBARAN

Sayfa 338


Giriş: Yeme reddi, çocukluk çağında organik olduğu kadar psikiyatrik nedenlerle de ortaya çıkabilmektedir. Sosyal stresörler sonrası gelişen kısıtlayıcı yeme davranışları, özellikle büyüme-gelişme döneminde ciddi beslenme bozukluklarına yol açabilir. Bu yazıda çocuk gastroenteroloji servisinde yatan, katı ve sıvı gıdayı reddeden ve multidisipliner yaklaşımla tedavisi planlanan bir olgunun seyri aktarılacaktır. Hasta ve ailesinden onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Sekiz yaşında kız hasta, son bir ayda artan yeme reddi nedeniyle yatırıldı. Vücut kitle indeksi 12,35 kg/m² (SDS: -2,61) idi. Yalnızca “şurup” sandığı mamayı içiyor, diğer tüm oral gıdaları reddediyordu. Beslenmesi intravenöz sıvı ve total parenteral nütrisyon ile sağlandı. Yeme reddinin yaklaşık bir ay önce okul değişikliği sonrasında başladığı, öncesindeki dönemde sağlıklı beslenmeye yönelik takıntılar, sosyal iletişimde gerilik, yalnız kalmayı tercih etme, yoğun kaygı hali ve içe kapanma davranışlarının olduğu öğrenildi. Ayrıca, ağzındaki salyayı peçetelere tükürüp poşette biriktirme takıntısının son 1 aydır olduğu öğrenildi.Öğretmeni; göz temasının kısıtlı olduğunu, fiziksel temastan kaçındığını, empati becerisinin zayıf olduğunu, kısık sesle konuştuğunu, iltifatlara yanıt vermediğini, kıyafet buruşturma ve ayak sallama gibi stereotipik hareketlerinin olduğunu belirtti. Yatış sırasındaki ruhsal durum muayenesinde depresif duygudurum, donuk afekt, hipofonik konuşma hakimdi.Hastanın içgörüsü kısıtlıydı. Sonuçlar: Sertralin, aripiprazol, diazepam ve olanzapin tedavileri başlandı, sosyal beceri eğitimi önerildi. Endokrin değerlendirmede hipotiroidi saptanarak levotiroksin eklendi. İzlemde oral alımı arttı; affekti düzeldi, depresif duygudurumda azalma ve sosyal iletişimde artma gözlendi.
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, kısıtlayıcı tip anoreksiya nervoza ile kısmen örtüşen; ancak otistik ve obsesif-kompulsif belirtilerle şekillenen atipik bir klinik tabloyu sunmaktadır. Sekiz yaş gibi erken bir yaşta başlayan anorektik belirtilere dair literatürde sınırlı sayıda vaka bildirimi mevcuttur. Özellikle sosyal iletişimde zayıflık, duyusal hassasiyetler, stereotipik davranışlar ve beden algısı bozukluğu tabloyu karmaşıklaştırmıştır. Bu tarz olgular, klasik tanı kategorilerinin ötesine geçen bir anlayışla, multidisipliner ve gelişimsel perspektifle ele alınmalıdır.Tedavi sürecinde yalnızca oral alımın artırılması değil, beden algısı, içgörü, sosyal beceriler ve ebeveyn tutumları gibi alanlara yönelik çok boyutlu müdahaleler gereklidir.
Anahtar Kelimeler: yeme reddi, anoreksiya nervoza, otizm spektrum bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk


Perinatal Depresyon Hastasında Hızlandırılmış Theta Burst Uygulaması

Mahmut BALAMUR, Ömer Faruk UYGUR

Sayfa 340


Giriş: Perinatal depresyon yaşayan hastalarda intihar ve bebeklerine zarar verme riskleri mevcuttur.Bu riski olan hastalarda hızlı etkinliği olan tedaviler hayat kurtarıcıdır.Bu olgu sunumunda perinatal tanılı bir hastada ilaç tedavisine ek olarak hızlandırılmış transkraniyal manyetik uyarım (TMU) tedavisinin uygulandığı bir vakayı sunmayı amaçlıyoruz.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 39 yaşında, kadın hasta, 2 ay önce doğum yapmış, yaklaşık 3 aydır olan hayattan zevk alamama, mutsuzluk, isteksizlik, uykusuzluk, iştahsızlık, huzursuzluk, çıldırma korkusu ve değersizlik düşüncesi şikayetleriyle polikliniğimize başvurdu. Bu şikayetlerinin gebelik döneminde başladığı ve doğum sonrasında şiddetlenerek arttığı öğrenildi. Özgeçmişinde biri perinatal olmak üzere toplam 2 kere depresif dönem yaşamıştı. En son yaşadığı depresif dönemde venlafaksin 225mg/gün tedavisinden fayda gördüğü ve 3 yıl kadar bu tedaviyi kullandığı öğrenildi. Soy geçmişinde ise ailesinde depresyon yaşayan bireyler mevcuttu. Emzirmek istemediğini bildiren hastaya venlafaksin75 mg/gün, olanzapin 5mg/gün, alprazolam 1mg/gün tedavisi başlandı. 2 hafta sonraki kontrolünde şikayetlerine intihar düşünceleri eklenince hasta psikiyatri kliniğimize yatırıldı. Yatış ölçekleri Hamilton Depresyon Ölçeği(HAM-D):27, Montogomery ve Asberg Depresyon Ölçeği(MADRS):45’idi. Tedavisi Venlafaksin 150mg/gün, alprazolam 1mg/gün, olanzapin 10mg/gün olarak düzenlendi. Sonuçlar: İlaç tedavisinden 2 hafta sonra ek olarak hastaya hızlandırılmış TMU tedavisi planlandı. Hastaya her bir seansta sol dorsolateral prefrontal korteks intermittent theta burst(5Hz, 600 atım,%80 motor eşik) ve sağ dorsolateral prefrontal korteks continuous theta burst(5Hz,600 atım,%120 motor eşik) olmak üzere günde 3 seans uygulandı.Toplam 10 gün ve toplam 30 seans TMU uygulanan hastanın tedavi sonunda ölçülen puanları HAM D:9,MADRS:11 olarak saptandı. Olgunun kendisinden olgu sunumu için yazılı ve sözlü onam alınmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Perinatal depresyon, anne sağlığını olduğu kadar bebek gelişimini de olumsuz etkileyen, ciddi seyirli bir duygudurum bozukluğudur.İntihar ve infantisid riski artmakta, ayrıca annelik rolünün yerine getirilememesi nedeniyle bebekte bağlanma sorunları, gelişimsel gerilikler ve uzun vadeli psikiyatrik sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle perinatal depresyonun hızlı ve etkin tedavisi, hem anne hem de bebek sağlığı açısından kritik önem taşımaktadır.Bu vaka, hızlandırılmış TMU’nun kritik klinik durumlarda umut verici bir seçenek olabileceğini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: intihar, Perinatal depresyon, transkraniyal manyetik uyarım


Psikotik Belirtiler Eşliğinde Gelişen Genital Self-Mutilasyon: Şizofreni Tanılı Genç Erkekte Klingsor Sendromu Olgusu

Merve Çaral, Mert Pamuk, Narmin Isayeva, İsmail Emre Ak, Aila Gareayaghi

Sayfa 341


Giriş: Genital self-mutilasyon (GSM), ağır fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabilen, nadir görülen bir kendine zarar verme davranışıdır. İlk olgu 1901’de tanımlanmış, çoğunlukla psikotik bozukluklarda bildirilmiştir. Wagner’in Parsifal operasındaki karakterden esinlenerek adlandırılan “Klingsor sendromu”, dini temalı sanrılar eşliğinde gelişen GSM’yi tanımlar. Bu olgu, yüksek eğitim düzeyinin psikotik bozukluklarda kendine zarar verici davranışlara karşı tek başına koruyucu olmadığını ve dini içerikli psikotik belirtiler ile güçlü inanç sistemlerinin birleştiğinde yaşamı tehdit eden kendine zarar davranışlarının ortaya çıkabileceğini vurgulamayı amaçlamaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Ö.Y.G., 31 yaşında, mühendislik mezunu erkek hasta, dini bir toplulukla ilişkiliyken komut veren işitsel varsanılar sonrası dış genital organlarının amputasyonu nedeniyle acil servise getirildi. Bir yıldır cin sesleri duyma, kırmızı figürler görme ve “cinle evli olma” sanrıları vardı. Önceki risperidon ve olanzapin tedavileriyle kısmi düzelme sağlanmış, ancak son 3 ayda ilaçlarını bırakmıştı. Ameliyat sonrası olanzapin 20 mg/gün’e kadar artırıldı, ancak transaminaz yüksekliği nedeniyle sonlandırıldı. Haloperidol 20 mg/gün başlanıp ekstrapiramidal semptomlar gelişmesi üzerine biperiden 6 mg/gün eklendi. Ayrıca paliperidon 9 mg/gün ve klonazepam 2 mg/gün tedaviye eklendi. Takipte görsel varsanılar tamamen, işitsel varsanılar ise kısmen geriledi. Yüksek kendine zarar riski nedeniyle kapalı serviste izleme alındı. (Bilgilendirilmiş onam alınmıştır.) Sonuçlar: Bu olgu, yüksek eğitim düzeyinin psikotik bozukluklara karşı koruyucu olmadığını; tedaviye uyumsuzluk, dini içerikli psikotik belirtiler ve güçlü inanç sistemlerinin birleştiğinde kendine zarar riskinin ciddi biçimde artabileceğini göstermektedir.
Tartışma ve Sonuç: Klingsor sendromu nadir görülmekle birlikte, hızlı gelişen ve geri dönüşsüz fiziksel hasara yol açabilen bir psikiyatrik acildir. Yüksek eğitim düzeyi, bilişsel rezerv sağlayabilse de psikotik bozukluğa karşı mutlak koruma sağlamaz. Bu olguda, üniversiteyi dereceyle bitirmiş bir bireyde radikal dini uğraşların psikotik içerikle birleşerek sanrı temasını şekillendirdiği ve eylemi tetiklediği görülmüştür. Klinik seyirde, PANSS skorlamasında dördüncü haftada görülen belirgin kötüleşmenin, olanzapin tedavisinin transaminaz yüksekliği nedeniyle kesilip paliperidona geçiş sonrası ortaya çıkması dikkat çekicidir. Bu durum, antipsikotik ilaç değişimlerinin yakın klinik takip altında yapılmasının önemini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: dini temalı sanrılar, oto-kastrasyon, psikoz, Klingsor


Majör Depresif Bozuklukta Brekspiprazol Kullanımı Sonrası Görülen Akatizi, Bir Olgu Sunumu

Zeynep Yalçın Kahya, Mustafa Kaan Keleş, Gülsüm Zuhal Kamış

Sayfa 342


Giriş: Brekspiprazol; şizofreni, alzheimer demansına bağlı ajitasyon ve Majör Depresif Bozukluk(MDB) tedavisinde ekleme tedavisi olarak kullanımda endikedir.Brekspiprazol serotonin 5-HT1A reseptörüne, dopamin D2 ve D3 reseptörlerine parsiyel agonist etki gösterir.Literatürde, diğer parsiyel agonistlere kıyasla dopaminerjik eksitatör etkisinin görece düşük olması nedeniyle akatizi, huzursuzluk ve uykusuzluk gibi yan etkiler açısından daha güvenli kabul edilmektedir.Akatizi,antipsikotik kullanımı sırasında sık karşılaşılan; baskılanamayan hareket isteği, huzursuzluk ve motor rahatsızlık hissi ile karakterize bir klinik tablodur.Bu olgumuzda düşük doz brekspiprazol (0.5mg/gün) kullanımına bağlı gelişen akatiziye dikkat çekmek amaçlanmıştır.Hastadan onam alınmıştır. reddi
Yöntemler / Olgu Sunumu: 65 yaşında,erkek,evli hasta,ekonomik stresör sonrası başlayan üç aydır devam eden depresif belirtiler nedeniyle değerlendirildi.Son iki aydır şiddetlenen depresif duygudurum, anhedoni, insomnia, iştah ve kilo kaybı,çaresizlik, ölüm düşünceleri ve yeme içme nedeniyle psikotik depresyon tanısıyla psikiyatri servisine yatışı yapıldı.Özgeçmişinde 19 yıldır majör depresif bozukluk ile tedavi gördüğü, bilinen hipertansiyon öyküsü olduğu; soygeçmişinde babasında Alzheimer hastalığı, kardeşinde MDB bulunduğu öğrenildi. Yaklaşık iki ay önce sertralin 50mg/gün,risperidon 2mg/gün ve trazodon 50mg/gün tedavisi başlanmış, ancak hastanın düzenli kullanımına rağmen yanıt alınamamıştı. Sonuçlar: Hastaya 10 seans elektrokonvülsif tedavi (EKT) uygulandı,venlafaksin 75mg/gün, olanzapin20 mg/gün tedavisiyle remisyon sağlanması üzerine taburcu edildi.Takiplerinde sedasyon, üst ekstremitede rijidite, bradikinezi nedeniyle önce 15mg/güne düşürüldü, sonra biperiden 2x1mg eklendi.Olanzapini bırakmış ve brekspiprazol 0.5mg/gün eklenmiş olarak kontrole geldiğinde bacaklarda huzursuzluk,hareket etme isteği şikayeti bulunmaktaydı.Barnes Akatizi Derecelendirme Ölçeği (BARS) 7 geldi.Hastanın akatizi şikayetlerinin açıklayacak başka bir patoloji saptanmaması üzerine brekspiprazol kullanımına bağlı akatizi düşünüldü.Hafif depresif belirtileri olan hastanın tedavisine akatizisine yönelik mirtazapin 15mg/gün eklendi.
Tartışma ve Sonuç: Kesin etiyolojisi bilinmeyen akatizi,genellikle antipsikotik tedavinin ilk iki haftasında gelişir. Patofizyolojide,dopamin D2 reseptör blokajının rol oynadığı düşünülmektedir. Brekspiprazol,özellikle düşük dozlarda diğer dopamin parsiyal agonistlerine kıyasla akatizi açısından güvenli kabul edilmektedir.Literatürde, brekspirazol 2mg'ın üzerindeki dozlarda akatizi semptomlarına yol açabileceği;2mg’ın altındaki dozlarda ise güvenli olduğu bildirilmektedir. Sunulan bu olgu,düşük doz brekspiprazol (0.5mg/gün) kullanımı sırasında da akatizi gelişebileceğini göstermekte ve klinisyenlerin brekspiprazol başlanırken bu olası yan etkiye karşı dikkatli olmaları gerektiğini vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Brekspiprazol, Akatizi, Ekstrapiramidal Yan Etkiler, Majör Depresif Bozukluk


Fokal EEG Anomalileri Eşliğinde Gelişen Deliryum: Non-Konvülsif Status Epileptikus Olasılığına Dikkat Çeken Bir Olgu

Ahsen Aybüke Yıldırım, Ali Ercan Altınöz, Harun Olcay Sonkurt

Sayfa 344


Giriş: Deliryum gelişimini açıklayan ortak patofizyolojik mekanizma tam olarak aydınlatılamamıştır. Ancak artan sayıda çalışma, deliryum gelişen yaşlı hastaların alt grubunda non-konvülsif status epileptikus olasılığını desteklemektedir. Bu olguda da deliryum tablosu geriledikten sonra EEG’de fokal organizasyon bozukluğu tespit edilen bir hasta sunularak, deliryumun henüz tam aydınlatılamamış patofizyolojisine dair kavrayışın artırılması amaçlanmıştır. Hastanın onamı alınarak bu poster hazırlanmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 66 yaşında erkek hasta; eşini 10 sene önce kaybettiği, emekli olduğu öğrenildi. Hastanın yakınından alınan bilgilere göre şikayetlerinin aniden akşam başladığı, kızına gittiğinde, ölümle ilgili söylemlerinin olduğu, saldırganlığının başlaması üzerine ambulans ile dış merkez aciline gittiği öğrenildi. Acilde 10 mg diazepam intramuskuler yapıldığı ancak ajitasyonunun devam ettiği, bilincinin dalgalı olduğu, yer oryantasyonunun olmadığı öğrenildi. Hastanın partnerlerinin ailelerine dair paranoid düşüncelerinin olduğu öğrenildi. Yönelim kaybı nedeni ile evini bulamadığı öğrenildi. Hastanın geçmişi sorulduğunda, yakınlarından alınan bilgilere göre son birkaç ay içerisinde çoklu cinsel ilişkilerinin ve çoklu partnerlerinin olduğu öğrenildi. Hastanın mevcut kliniği ile ilgili deliryum, frontotemporal demans ön tanıları servise yatışı yapıldı. Hastanın alınan tam kan sayımında lökositozu, nötrofilisi, CRP’sinin 56 olduğu görüldü.Hastanın mevcut kliniği, tıbbi duruma bağlı olarak deliryum olarak değerlendirildi. Ancak son birkaç ayda yaşanan çoklu partner ile ilgili değişikliği açıklayabilmek adına hastanın difüzyon MR’ı, BT’si frontotemporal demans ön tanısı ile nörolojiye konsülte edildi. Hastanın otoimmun ensefalit paneli dış merkeze gönderildi. Sonuçların negatif olduğu görüldü.Hastanın çekilen EEG’sinde sol hemisferde teta frekansında yavaş dalga aktiviteleri varlığı saptanarak fokal organizasyon bozukluğu lehine değerlendirildi. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: Deliryumda en sık EEG anormalliği hafif derecede jeneralize yavaşlama olarak bildirilmiştir. Deliryumda artan letarji düzeyi EEG desenkronizasyonu ile ilişkilendirilmiştir. Ancak yaşlı deliryum olgularının %28’inde NKSE ile uyumlu paternler saptanabilmektedir, ayırıcı tanı ve tedavi için EEG önem taşımaktadır. Bu olgu sunumunda yatkınlık yaratan durumların içerisinde epileptiform bozuklukların da yer alabildiğine ve EEG’de bulunan patolojik bulguların ayrımında non-konvulzan status epileptikusun önemine dikkat çekilmek istenmiştir.
Anahtar Kelimeler: deliryum, EEG, epilepsi, Non-Konvülsif Status Epileptikus


Hipernatremiye Bağlı Gelişen Deliryöz Katatoni: Elektrokonvülsif Tedaviye Yanıtlı Bir Olgu Sunumu

Şeyma YAKA, Ufuk KILIÇ, Rİfat Serav İLHAN, Meram Can SAKA

Sayfa 345


Giriş: Deliryum ve katatoni, klinik olarak ayrımı zor, ancak tedavi yaklaşımları farklı iki sendromdur. DSM-5 kriterlerine göre bu ikisinin birlikte tanılanması mümkün olmasa da, son yıllarda yapılan çalışmalar, özellikle yaşlı hastalarda her iki tablonun birlikte görülebileceğini göstermektedir. Bu sunumda, hipernatremi zemininde gelişen ve EKT’ye yanıt veren deliryöz katatoni olgusu sunulmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 58 yaşında, kadın hasta; şüphecilik, suçluluk, saldırganlık, kafa karışıklığı ve çevresine zarar verme davranışları nedeniyle acil servise getirildi. Son 2-3 gündür çocuklarının öldüğünü, izlendiğini, paralarının çalındığını düşündüğü ve kendi kendine konuştuğu öğrenildi.Başvuru sabahı çocuklarını tanıyamayan ve saldırganlaşan hastada, işitsel varsanılar ile uyku ve iştah azalması gözlendi. Yaklaşık 2 hafta önce panik atak nedeniyle dış merkeze başvuran hastaya alprazolam 0.5 mg başlanmış, sonrasında psikotik belirtiler başlamıştır. Özgeçmişinde 5 yıl önce depresyon tanısıyla sertralin ve mirtazapin tedavisi aldığı ve uzun süredir aktif yakınması olmadığı öğrenilmiştir.Yatışta bilinci stupor, yönelimi bozuktu; ilerleyen günlerde dalgalı bilinç düzeyi ve işitsel varsanılar izlendi. Bush-Francis Katatoni Ölçeği puanı 13’tü.(Hareketsizlik-2, Konuşmama-2, Stereotipi-3, Katılık-3, Dürtüsellik-3) Deliryöz katatoni ön tanısıyla ileri değerlendirme planlandı.Hipernatremi (154 mmol/L) saptanan hastaya hipotonik sıvı ve oral alım kısıtlılığı nedeniyle IV tiamin başlandı.MR, BT ve EEG’de aşikar patoloji saptanmadı.Hastaya EKT tedavisi uygulandı. 2. seans sonrası bilinci açıldı, perseküsyon sanrısı belirginleşti.Tedavisi olanzapin 15 mg ve ketiapin 300 mg olarak düzenlendi. 8 seans EKT tamamlandıktan sonra psikotik belirtiler geriledi. Taburculuk tedavisi olanzapin 10 mg, ketiapin 150 mg şeklinde düzenlendi, takipte psikotik içerik tariflemedi.Olgu sunumu için hastadan onam alınmıştır. Sonuçlar: Deliryum tanısı alan hastaların %12.7–30.2’sinde katatonik belirtiler bildirilmiştir. DSM-5, deliryum varlığında katatoni tanısını dışlasa da bu yaklaşımın klinik sınırlılıkları vardır. Elektrolit bozuklukları, katotoni ile ilişkilendirilmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Sunulan olguda, hipernatremiye eşlik eden deliryöz katatoni tablosu EKT ile belirgin düzelme göstermiştir. Bu durum, hipernatreminin katatoniye yol açabilen geri dönüşlü bir neden olabileceğini ve EKT’nin erken dönemde etkili bir yaklaşım olabileceğiini düşündürmektedir. DSM-5’teki dışlayıcı tanı yaklaşımının, özellikle yaşlı hastalarda, yeniden gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Anahtar Kelimeler: Deliryöz katatoni, hipernatremi, EKT, elektrolit bozukluğu


Klozapin Kullanımına Bağlı Miyokardit: Bir Olgu Sunumu

Elif Nur Yılmaz, Ömer Aydemir

Sayfa 346


Giriş: Klozapine bağlı miyokardit özellikle tedavinin ilk 6 haftasında ortaya çıkan ateş, grip benzeri semptomlar, göğüs ağrısı gibi kardiyak semptomlarla ortaya çıkan mortalitesi yüksek bir yan etkidir. Bu sunumda kardiyak semptomu olmayan ve tedavinin erken döneminde yakalanan klozapine bağlı miyokardit olgusu aracılığıyla önemine dikkat çekmeyi amaçladık.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 32 yaşında kadın hasta 1 haftadır olan perseküsyon sanrıları, psikomotor ajitasyon, uyku ihtiyacında azalma, hareketlilik artışı belirtileriyle acil servisten kliniğimize yatışı yapıldı. Pozitif psikotik özelliklerin ve eksitasyonun ön planda olması sebebiyle şizofreni tanısıyla paliperidon 9 mg ve başvurudaki hiperprolaktinemi için aripiprazol 5 mg tedavisine başlandı. Hiperprolaktineminin devam etmesi üzerine tedavi paliperidon 6 mg, aripiprazol 30 mg olarak düzenlendi. Hastada eksitasyonla birlikte dürtüselliğin olması sebebiyle valproat başlandı. Antipsikotik tedavisine etkin doz ve etkin sürede yeterli yanıt alınamaması sebebiyle paliperidondan klozapine geçildi. Klozapin 12,5 mg/gün dozundan başlayarak 9 günde 150 mg/gün dozuna yükseltildi. Hastada yoğun sedasyon gözlenmesi üzerine 10. günde 100 mg/gün dozuna düşüldü. Haftalık hemogram, CRP, troponin tetkikleriyle izlendi. Tedavinin 13. gününde hastada subfebril ateş (37.8 C) gözlenmesi üzerine CRP, troponin, EKG istendi. CRP: 12,5 mg/dl, troponin: 28 ng/L, kütle CK-MB: 0.9 ng/ml, WBC: 15.4 110?3/µL olarak sonuçlandı, EKG’de sinüs taşikardisi gözlendi. Sonuçlar: Miyokardit şüphesiyle kardiyolojiye konsülte edildi. Klozapin tedavisi hemen kesildi. Kardiyoloji tarafından troponin izlemi önerildi, izlemde troponin: 400 ng/L düzeyine yükselen hastaya ekokardiyografi yapıldı, olağan raporlandı. Koroner anjiyografi önerildi, onam alınamadığından yapılamadı. ASA 100 mg/gün başlandı, bir hafta sonra ekokardiyografi kontrolü önerildi. Klozapin kesilmesiyle birlikte izlenen kan tetkiklerinde troponin ve CRP değerlerinin normale döndüğü gözlendi. Bir hafta sonra yapılan ekokardiyografi olağan sonuçlandı. Klozapin kullanılamaması sebebiyle olanzapine geçiş yapıldı. Olgu hastanın onamı alınarak yazılmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Klozapin kullanımına bağlı miyokardit literatürde nadiren (%0,015-0,188) bildirilmesine rağmen mortalitesinin yüksek olması sebebiyle önemli bir yan etkidir. Semptom gelişmeden yakalanabilmesi için tedaviye başlanan ilk 6 hafta CRP, troponin, kardiyak semptom takibi önerilmektedir. Olgumuzda kardiyak semptom gelişmeden subfebril ateşle erken yakalanması dikkat çekicidir.
Anahtar Kelimeler: klozapin, miyokardit, yan etki


Bir Başkasına Yüklenen Yapay Bozukluk: Psikososyal Stresörler Bağlamında Bir Olgu

İsmail Emre AK, Narmin Isayeva, Aila Gareayaghi

Sayfa 347


Giriş: Bir Başkasına Yüklenen Yapay Bozukluk (BYYB), bakımverenin, sorumlu olduğu kişide kasıtlı olarak hastalık belirtileri oluşturduğu veya uydurduğu, çocuk istismarı kapsamında değerlendirilen nadir psikiyatrik bozukluklardandır. 1977'de, R.Meadow tarafından tanımlanmış, DSM-5’te “bedensel belirti bozuklukları ve ilişkili bozukluklar” başlığı altında özel alt tür olarak sınıflandırılmıştır. Faillerin semptomları gizlemesi tanıyı zorlaştırmakta, mağdurların yaklaşık %10’u yaşamını yitirmektedir. Bu sunumda kliniğimize BYYB öntanısıyla yönlendirilen bir olgu sunulacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 30 yaşında, evli, ortaokul mezunu kadın hasta, 18 aylık kızını idrarda kanama şikâyetiyle çocuk acile getirmiştir. Pediatri hekimlerinden alınan bilgilere göre, çocuğun tetkiklerinde ve fizik muayenesinde patoloji saptanmamış, gözlem sırasında, annenin çocuğun bezine kan bulaştırdığı fark edilmiştir. Olgu, ilk görüşmesinde, herhangi bir ruhsal yakınması olmadığını belirtmiş; savunucu ve öfkeli tavır sergilemiştir. Çocuğunun tanı sürecinin uzamasından şikâyet etmiş ve zorla taburcu etmek istediğini ifade etmiştir. Adli bildirim sonrası, sosyal hizmet uzmanlarına, çocuğunun bezine kan sürdüğünü itiraf etmiştir. İkinci görüşmede, eşiyle boşanma sürecinde olduğunu, iletişim kuramadığını ve bu davranışını eşiyle barışmak amacıyla yaptığını ifade etmiştir. Psikometrik testlerinde, savunmalarının yüksek olduğu, bilişsel kapasitenin sınırlı ve ruhsal yapılanmanın psikotik düzeyde olduğu raporlanmıştır. Zekâ puanı 68 bulunmuş, klinik izlemde sınır düzey veya donuk normal zekâ düşünülmüştür. Mahkemece velayete uygunluk değerlendirmesi istenmiş; mevcut durumda yalnızca gözetim altında kişisel ilişki kurabileceği, bir yıl düzenli psikiyatrik izlem gerektiği bildirilmiştir. Sonuçlar: Olgu, ilaçsız izleme alındı ancak görüşmelere düzensiz olarak geldi. Davranışı nedeniyle pişmanlığını dile getirdi ancak eşini sorumlu görmekteydi. İçgörü kazanımının sınırlı olduğu; baş etme becerilerinin gelişime ihtiyaç duyduğu düşünüldü.
Tartışma ve Sonuç: BYYB, nadir ancak ciddi sonuçlar doğurabilen bir çocuk istismarı türüdür. Mağdurlar genellikle çocuk olup gereksiz tıbbi işlemlerle zarar görebilirler. Tanı sürecinde multidisipliner yaklaşım esastır. Acil servis personelinin dikkatli gözlemi erken tanıyı kolaylaştırmıştır. Tedavi psikoterapi ve düzenli psikiyatrik izleme dayanır. Bu olguda aile içi çatışmalar, düşük içgörü ve bilişsel sınırlılıklar, bozukluğun gelişiminde belirleyici olmuştur. Erken tanı ve düzenli takip, hem mağdurun korunması hem de tedavi süreci açısından hayati önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Bir Başkasına Yüklenen Yapay Bozukluk, Çocuk istismarı, İkincil Kazanç, Velayet Değerlendirmesi, Multidisipliner Yaklaşım


Logopeni ve Psikoz ile Seyreden Nadir Bir Alzheimer Hastalığına Bağlı Demans Olgusu

Elif Sude LALE, Koray Hamza CİHAN, Kazım Cihan CAN, Erguvan Tuğba ÖZEL KIZIL

Sayfa 348


Giriş: Alzheimer hastalığı(AH), bilişsel işlevlerde ilerleyici bozulmayla karakterize edilen nörodejeneratif bir hastalıktır.Tipik amnestik varyantın dışında,dil alanlarında bozulma ile seyreden logopenik varyant Alzheimer hastalığı (LAD),primer progresif afazinin(PPA) bir alt tipi olarak kabul edilir. LAD,kelime bulma güçlüğü ve cümle tekrarında bozulma ile belirginleşir.Ancak bazı olgularda, davranışsal ve psikiyatrik semptomlar da eşlik edebilir(1).Bu çalışmada, LAD tanısı konulan bir olguda ileri evrede gelişen kontrol sanrıları, referans fikirleri ve perseküsyon temalı psikozun klinik özellikleri sunulmuştur.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 74 yaşında, erkek,üniversite mezunu ve emekli tiyatro teknik şefi olan ve geçmişte psikiyatri başvurusu olmayan hastanın,yaklaşık 5-6 yıl önce “lazerle kontrol edilme” düşünceleri başlamış. Son 2 yılda bu düşünceler belirginleşmiş, sosyal işlevsellik belirgin azalmış,ailesine karşı şüphecilik gelişmiştir.Evde pencereleri kartonla kapatmaya, karton kutular içinde oturmaya başlamıştır.Son 6-7 aydır konuşmasında kelime bulma güçlüğü, sık “şey” kelimesi kullanımı ve cümle tekrarında bozulma gözlenmiştir. Aile tarafından zorunlu yatış kararıyla kliniğe yatırılmıştır.Nöropsikiyatrik değerlendirmesinde Mini Mental Test puanı 9/30,Frontal Değerlendirme Bataryası puanı 5/18 olarak hesaplanmıştır.Beyin MRG’de bifrontoparietal subkortikal iskemik gliotik odaklar, sol Sylvian fissürde asimetrik genişleme ve atrofi saptanmıştır.FDG-PET görüntülemesinde bilateral frontotemporal loblar,prekuneus ve posterior singulat girusta belirgin hipometabolizma saptanmış ve bulgular Alzheimer hastalığı ile uyumlu bulunmuştur.Hasta yakınlarından vaka sunumu için sözel onam alınmıştır. Sonuçlar: Bu olgu,LAD’nin yalnızca dil bozukluklarıyla sınırlı kalmayıp,ilerleyen dönemde psikozla komplike olabileceğini göstermektedir.Psikotik belirtiler, LAD tanısını karmaşıklaştırabileceği gibi tedavi yaklaşımını da etkilemektedir.Klinik değerlendirmede LAD’ye eşlik eden psikiyatrik semptomlar göz önünde bulundurulmalı,multidisipliner bir yaklaşım benimsenmelidir.
Tartışma ve Sonuç: LAD,dil bozukluklarının ön planda olduğu,Alzheimer patolojisine bağlı gelişen nadir bir PPA alt tipidir.En sık semptomlar kelime bulma güçlüğü, fonolojik hatalar ve uzun cümleleri tekrar edememe şeklindedir.Bu olguda, LAD’e ek olarak kontrol ve referans fikirleri, perseküsyon sanrıları ve davranışsal disorganizasyon gözlenmiştir.Literatürde LAD’de psikoz nadir görülmekle birlikte,Alzheimer hastalığının ileri evrelerinde sanrısal bozuklukların gelişebileceği bildirilmektedir.LAD’ye eşlik eden ileri evre psikoz tablolarında, ayırıcı tanıda geç başlangıçlı şizofreni veya demans ile ilişkili psikoz ayırt edilmelidir.Tanı sürecinde nöropsikolojik testler,görüntüleme yöntemleri ve BOS biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi yol göstericidir.
Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, Dil bozuklukları, Logopenik afazi, Psikotik semptomlar.


Elektrokonvülsif Terapi Sonrası Gelişen Geçici Afazi: Bir Olgu Sunumu

İrem Açıkkar, Emre Erdoğan, Efruz Pirdoğan Aydın, Ömer Akil Özer

Sayfa 350


Giriş: Elektrokonvülsif terapi (EKT), günümüzde birçok psikiyatrik bozuklukta etkili biçimde kullanılan başlıca somatik tedavi yöntemlerinden biridir. Bu olguda, Bipolar Duygudurum Bozukluğu’nun (BDB) depresif epizodu tanısıyla kliniğimize yatırılan ve tedavi sürecinde EKT uygulanmasının ardından afazi gelişen 71 yaşındaki bir kadın hastayı sunmayı amaçladık.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 71 yaşında kadın hastanın, 31 yıllık psikiyatrik öyküsünün bulunduğu, BDB tanısıyla daha önce dört kez çeşitli psikiyatri kliniklerinde yattığı öğrenildi. Hastada son üç aydır konuşma ve hareketlerde azalma, iştahsızlık, enerji kaybı, mutsuzluk, halsizlik, huzursuzluk, titreme gibi depresif belirtiler gelişmişti. Tedavisi bir süredir, sitalopram 40 mg/gün, alprazolam 0,5 mg/gün, olanzapin 5 mg/gün, diazepam 5 mg/gün, ketiapin 100 mg/gün ve trazodon 100 mg/gün şeklindeydi; ancak tedaviden klinik olarak anlamlı bir yanıt alınamadığı öğrenildi. Yeme güçlüğü ve titreme yakınmaları üzerine yapılan nörolojik değerlendirmede bu bulguların ilaç yan etkilerine bağlı olabileceği düşünülerek mevcut tedavisi kademeli olarak azaltıldı ve ketiapin XR 150 mg’a yükseltildi. Ardından bitemporal EKT tedavisine başlandı. EKT’nin ikinci seansının ardından hastada belirgin adlandırma güçlüğü gelişti. Hasta, nesneleri tanıdığını ancak isimlerini söyleyemediğini ifade etti. Adlandırma sorunları dışında konuşması akıcıydı. Akut nörolojik bir durumdan şüphelenilerek nörolojiye konsülte edilen hastanın kranial MRG ve EEG incelemeleri normaldi. Akut nörolojik olay dışlandı ve EKT tedavisi sonlandırıldı. EKT’nin kesilmesini takiben 24 saat içinde adlandırma güçlüğünün gerilediği ve izleyen takiplerde yinelemediği görüldü. Bu olgu sunumu için hastadan onam alınmıştır. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: EKT sonrasında konfüzyon ve bellek kusurları gibi nörobilişsel yan etkiler sık görülmektedir. Ancak, literatürde EKT’ye bağlı afazi oldukça nadir bildirilmektedir. Afazinin, EKT sırasında gelişen postiktal paralizi veya beyinde geçici hipoperfüzyon gibi mekanizmalarla ilişkili olabileceği öne sürülse de, kesin patofizyolojisi henüz netlik kazanmamıştır. Bazı olgu bildirimlerinde, EKT sırasında uzamış nöbetlerin ya da EKT ile lityum kombinasyonunun afaziyi tetikleyebileceği belirtilmiştir. Bununla birlikte, yalnızca EKT uygulamasının afaziye neden olduğu nadir vakalar da mevcuttur. Afazi ile ilişkili olası patofizyolojik süreçler henüz yeterince anlaşılmamış olup, bu etkinin görülme sıklığına dair kapsamlı veri bulunmamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Elektrokonvülsif terapi, Afazi


Klozapinle Nötropeni Gelişen Tedaviye Dirençli Şizofrenide Tedavi Yanıtsızlığı Sebebiyle Yeniden Klozapin Başlamak Mümkün Mü?: Bir Olgu Sunumu

Nilgün Gamze Gündüz, Ayşen Esen Danacı

Sayfa 351


Giriş: Klozapin, diğer antipsikotiklerin fayda etmediği durumlarda etki gösteren tek antipsikotik olma özelliğiyle ayrılır. Klozapin sağaltımının en korkulan yan etkilerinden biri agranülositoz, granülositopeni, lökopeni gibi kan diskrazileridir. Bu yazıda klozapinle nötropeni gelişen hastaya, diğer tedavilere yanıtsız olması sebebiyle yeniden klozapin tedavisi başlanarak; bu hasta grubunda klozapin kullanımının yeniden denenmesine dikkat çekmeyi amaçladık.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 50 yaşında şizofreni tanılı kadın hasta, tarafımızca 13 yıldır takiplidir.2011 yılında paranoid sanrıları, duygulanım donukluğu belirtileriyle servise yatışı yapıldı.Daha önce diğer antipsikotiklerle yeterli yanıt alınamayan hastada klozapin denendi.Hastanın klozapin 500 mg/g, valproat 1000 mg/g tedavisiyle; sanrıları, negatif belirtileri geriledi.Bu tedaviyle 2024 yılına kadar psikotik bulgusu olmayan hastanın, klozapin tedavisine başlandıktan 13 yıl sonra rutin kontrolleri sırasında WBC:3260/m³, NEU:870/m³ gözlendi.Klozapin tedavisi kesilen hastanın kan diskrazisi ortadan kalktı.Hastaya paliperidon 12 mg/g, olanzapin 20 mg/g tedavileri başlanıp dört hafta kullanıldı.Klozapin kesimi sonrası aldığı diğer antipsikotik tedavilerine rağmen; mignon, paranoid sanrıları, negatif belirtileri gözlendi.Psikotik belirtileri dirençli bir şekilde devam eden hastanın tedavi düzenlenmesi amacıyla servise yatışı yapıldı.Hastanın yakın izlemde klozapin tedavisi tekrar başlandı. Sonuçlar: Hastanın klozapin 500 mg/gün, valproat 1000 mg/gün tedavisiyle paranoid sanrıları yatıştı, işlevselliği arttı.Hastanın 58 haftalık takibinde psikotik belirtinde alevlenme, işlevselliğinde düşme gözlenmedi.Hastanın izleminde yeniden kan diskrazisi saptanmadı.Olgu hastanın onamı alınarak yazılmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Klozapin klinik takiplerde nötropeni gelişme riski sebebiyle klinisyenlerin çekinmesine yol açmaktadır. Lökosit sayısı 3000/ m³’ün, PMN sayısı 1500/ m³’ün altına inerse klozapin kesilmelidir.Literatürde; klozapinle nötropeni, lökopeni gelişen dirençli şizofreni hastalarında yeniden klozapin başlandığında, %60-70 oranında yeniden bir kan diskrazisi saptanmamıştır.Nötropeni yan etkisiyle klozapin kesilen hastada tedavi yanıtsızlığı sebebiyle yeniden klozapin başlanması ise hastanın tedaviye verdiği güçlü yanıt, dirençli psikotik belirtiler ve yakın izlemlerinin yapılmasıyla mümkün olmuştur.Klozapin kullanımı sonrası kan dikrazileri hastaların %90’ında ilk altı ayda ortaya çıkar. Olgumuzda 13 yıl sonra nötropeni gelişmesi bu açıdan da dikkat çekmektedir.Geç başlangıçlı nötropeniye rağmen klozapinin belirgin klinik fayda sağlamaya devam etmesi, ilacın tedaviye dirençli olgulardaki vazgeçilmez yerini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: Klozapin, Nötropeni, Tedavi yanıtsızlığı, Şizofreni


Santral Çekirdek Miyopatili Bir Hastada Kleine-Levin Sendromu: Olgu Sunumu

Burak Amil, Zahid Emre Kösecik, İlker Taşdemir, Mehmet Yücel Ağargün

Sayfa 353


Giriş: Kleine-Levin Sendromu (KLS); tekrarlayan hipersomni epizodları ile karakterize olan bilişsel ve davranışsal bozuklukların eşlik ettiği nadir bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Santral Çekirdek Hastalığı (SÇH); ryanodin reseptör geni (RYR1) mutasyonlarına bağlı olarak gelişen, iskelet kası disfonksiyonu ile seyreden bir konjenital miyopatidir. Literatürde bu iki fenomenin birlikteliğine işaret eden bir çalışma bildirilmemiştir. Bu yazıda KLS ve SÇH tanısı almış 25 yaşındaki bir erkek hastayı sunmaktayız. Bu olgunun yayımlanması için hastadan yazılı bilgilendirilmiş onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Santral Çekirdek Hastalığı (SÇH) ilişkili konjenital kas güçsüzlüğü öyküsü bulunan 25 yaşındaki erkek hasta; uzun süreli aşırı uyku epizodu ve beraberinde hiperfaji, cinsel dürtü artışı gibi davranış değişiklikleri ile tarafımıza başvurmuştur. Bu epizod esnasında emosyonel regülasyon bozukluğu, artmış irritabilite, konuşma miktarında artış ve duyusal algıda değişiklikler tariflemiş, kendisini depresif hissettiğini ve rüya benzeri bir durumda yaşıyormuş gibi algıladığını ifade etmiştir. Dikkat çekici olarak hastanın ilk Kleine-Levin Sendromu (KLS) epizodundan önce viral bir enfeksiyon geçirdiği saptanmıştır. Hastaya nörolojik, psikiyatrik ve genetik değerlendirmeler yapılmış olup klinik bulgular, bilinen SÇH'ye ek olarak KLS tanısını desteklemiştir. Sonuçlar: -
Tartışma ve Sonuç: Yapmış olduğumuz literatür taramasında KLS’nin; enfeksiyon sonrası immünolojik süreçler ve GABA/glutamat dengesizliği ile ilişkili olduğuna dair hipotezler öne çıkmaktadır. SÇH’da görülen RyR1 mutasyonuna bağlı kalsiyum homeostazisi bozukluğunun da bu nörotransmitter sistemlerinin regülasyonunu etkileyerek; -özellikle viral enfeksiyon gibi tetikleyicilerle bir araya geldiğinde- KLS epizodlarını kolaylaştırıcı bir biyolojik zemin oluşturması olası görünmektedir. Bu vakadan yola çıkarak; kalsiyum regülasyon bozukluğunun GABAerjik ve glutamaterjik nörotransmisyonu etkilemesi sonucunda SÇH ile KLS arasında olası bir patofizyolojik bağlantı geliştiğini öne sürmekteyiz. Sunulan vaka, nadir komorbiditelerin göz önünde bulundurulmasının önemini vurgulamakta olup, hücre içi kalsiyum homeostazisinin nöropsikiyatrik belirtilerde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu yazı KLS ve SÇH birlikteliğini tanımlayan ilk olgu sunumu olup, ortak patojenik mekanizmalara yönelik yeni bir hipotez sunmaktadır. Bu ilişkiyi açıklığa kavuşturmak ve tedavi yaklaşımlarını geliştirmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: Kleine-Levin Sendromu, Santral Çekirdek Hastalığı, Kalsiyum Homeostazisi, Santral Çekirdek Miyopatisi, Hipersomni


Somatik Yakınmalara İkincil Gelişen Self Mutilasyona Dair Olgu Bildirimi: Sanrısal Mı? Kompulsif Mi?

Kutay Akpınar, Rümeysa Ayşe Güllülü, Anıl Muştucu

Sayfa 355


Giriş: Somatik yakınmalara ikincil kendine zarar verme davranışı, psikotik bozukluklar ve obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) ve ilişkili bozukluklar ayırıcı tanısında önemli zorluklar yaratır. Somatik tip sanrısal bozuklukta birey, ciddi bir tıbbi rahatsızlığı olduğuna dair sarsılmaz inançlar taşırken; OKB ve ilişkili bozukluklarda bu düşünceler sabit olmayıp, tekrarlayıcı davranışlarla geçici rahatlama sağlanır. Bu olguda, bedensel yakınmalarına çözüm üretmek maksadıyla tekrarlayan şekilde vücudunun çeşitli bölgelerine insizyon hatta yer yer eksizyon uygulayan bir hastanın psikiyatrik değerlendirmesi ve izlem süreci sunulmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 39 yaşında erkek hasta, bir yıldır süregelen sırt, karın ve bacak ağrılarına iyi geldiğini düşündüğü insizyon davranışları nedeniyle yatırıldı. Bu işlemin, iç organlar arasındaki nöromüsküler bağlantıyı düzenlediğine ve bu sayede yakınmalarının azaldığına inanmaktaydı. Premorbid döneminde mükemmeliyetçi kişilik yapısı ve üniversite yıllarında başlayan dini içerikli obsesyonlar ve kompulsiyonlar olduğu öğrenildi. Yaygın vücut ağrıları fizik tedavi girişimlerinden fayda görmeyince, annesinin kaybını takiben hacamat benzeri insizyon davranışına yöneldi. Bu davranışı belirli somatik yakınmalarla ilişkili olarak ritüelistik şekilde sürdürdüğü, olumsuz fiziksel sonuçlarına rağmen uygulamaya devam ettiği gözlendi. Sonuçlar: Bu olgu, somatik yakınmalara ikincil self-mutilatif davranışların değerlendirilmesinde tanısal güçlükleri vurgulamaktadır. DSM-5, sabit inanç ile düşük içgörü ayrımında ve kültürel etkenlerin belirlenmesinde sınırlı kalabilmektedir. Bu nedenle benzer olgularda bütüncül değerlendirme, içgörü düzeyinin izlenmesi ve kültürel bağlamın dikkate alınması tanı ve tedavi sürecinde kritik öneme sahiptir. Hastadan olgu sunumu ve fotoğraf kullanımı için yazılı aydınlatılmış onam alınmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Literatürde benzer olgular, somatik yakınmalara ikincil kendine zarar verme davranışlarının sanrısal bozukluk, OKB ve aşırı değerlendirilmiş düşünceler arasında bir spektrumda seyrettiğini göstermektedir. Choudhary ve ark. (2009) akupunkturla ilişkili dermatitis artefakta, Sadalla ve ark. (2020) hacamata bağlı ağır anemi, Varma ve ark. (2007) monosemptomatik hipokondriyak psikoz ve Nasıroğlu ve Çeri (2017) somatik yakınmalarla karışan OKB olgularını bildirmiştir. Benzer şekilde, sunduğumuz olguda da sabit inanç ile kompulsif özelliklerin iç içe geçtiği ve kültürel faktörlerin tabloyu şekillendirdiği görülmektedir.
Anahtar Kelimeler: obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar, kendine zarar verme davranışı, bedensel belirti bozukluğu, somatik tip sanrısal bozukluk


Cinsiyet Disforisi ve Otizm Spektrum Bozukluğu Birlikteliği: Bir Olgunun Klinik Yönetimi

Ali Gökhan Eşim

Sayfa 356


Giriş: Cinsiyet disforisi (CD) ile Otizm Sprektrum Bozukluğu (OSB) arasında güçlü bir ilişki mevcuttur. OSB yaygınlığı, toplumda %0,6-1 arasındayken, CD polikliniğine yönlendirilen çocuklarda OSB sıklığının %7,8'e kadar çıktığı görülmektedir. Bu birlikteliğin klinik yönetimde nasıl zoruluklara yol açtığı CD ve OSB eştanılı olgunun izlem sürecinde tartışılacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 22 yaş, trans kadın, öğrenci, iki aydır transgender olduğunu düşünüyor. Çocuklukta cinsiyetinden hoşnutsuzluk öyküsü yok; lisede annesinin kıyafetlerini deneme, iki aydır kısmen feminen giyim mevcut. Ailesiyle sorun yaşama ve tuhaf görünme endişesiyle cinsiyet ifadesi kısmen feminen, tıbbi müdahalelerle arzuladığı görünüme ulaşamayacağına dair karamsarlık mevcut. Romantik ve cinsel ilişki deneyimi yok. İki ay öncesine dek yönelimi kadınlara, başvuruda erkeklere; fantezileri her iki cinsiyete yönelik, kadın kıyafeti giydiğinde cinsel uyarılma tarifliyor. Gelişim öyküsünde yürüme ve konuşmada gecikme; göz temasında kısıtlılık, sosyal iletişim zorlukları ve özel ilgi alanı mevcut. Sonuçlar: Tanı konuldu. Beklentilerde kararsızlık nedeniyle tıbbi müdahale ertelendi. Üç yıl boyunca altı ayda bir aile görüşmeleri yapılarak OSB ve cinsiyet kimliği çalışıldı; sosyal destek sistemlerini güçlendirmeye yönelik müdahaleler uygulandı. Müdahaleler sonucunda uyumun arttığı, cinsiyet ifadesi ile ilgili kararlılığın arttığı, hasta ve ailenin beklentilerinin uyumlamdığı, çatışmaların azaldığı ve cinsiyet disforisinde azalma gibi olumlu etkilerin olduğu görüldü. Üç yıl sonunda kendi talebiyle hormon tedavisine yönlendirildi. Olgu sunumu için onam alınmıştır.
Tartışma ve Sonuç: OSB ve CD birlikteliğinde tanı, tedavi ve tedaviye erişim sürecinde özgün zorluklar mevcuttur. Otizme bağlı duyusal hassasiyet disforiyi artırabilir; sosyal ve tıbbi müdahalelere uyumu zorlaştırabilir. Sosyobilite kısıtlılıkları, destek sistemlerini zayıflatarak sürece uyumda azalmaya yol açabilir.Bu olguda, çocuklukta başlamayan, dalgalı seyirli disfori, cinsiyet olumlayıcı tedavilerin beklenen etkiyi vermemesi ve bilişsel katılığa bağlı cinsiyet olumlayıcı tedavilerin sonuçlarına dair karamsarlık mevcut olması mevcut duruma özgü zorluklardır. Komborbitenin yarattığı karmaşa ve sosyal becerilerdeki zayıflığın hasta-aile işbirliğini ve etkin destek almayı güçleştirmesiyle ek müdahalelere ihtiyaç duyulmuştur. CD ve OSB komorbiditesi durumuna klinisyenler de tanıda zorlanabilir, tedaviye erişim gecikebilir. OSB varlığının, uygun bireylerde tedaviye erişimi engellemesi gerektiği unutulmamalıdır.
Anahtar Kelimeler: cinsiyet disforisi, otizm spektrum bozukluğu


Anoreksiya Nervoza’ya Toplumun İlgisi: Google Trends Verileri ile İnfodemiyolojik Bir Çalışma

Ranâ Ahsen AK, Gülce Oran, Eminhan Suna, Mehmet Hakan Türkçapar

Sayfa 357


Giriş: Anoreksiya Nervoza (AN), en yüksek ölüm oranına sahip psikiyatrik bozukluklardan biridir. AN’nin etkili tedavisi yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal düzeyde farkındalık gerektirmektedir. Toplumun AN’ya ilgisi, genellikle tanınmış kişilerin bu hastalıkla ilişkili sağlık sorunları veya kayıplarıyla birlikte artış göstermektedir. Bu çalışmada Google arama eğilimleri üzerinden Türkiye’de AN’ye yönelik toplumsal ilginin düzeyi ve farkındalığa etkisi değerlendirilmiştir. Bu çalışmada, bireylerin bilgi arayışından yola çıkarak toplum düzeyinde koruyucu ruh sağlığına katkı sağlamak amaçlanmaktadır.
Yöntemler: Bu retrospektif infodemiolojik çalışmada, 2 Ağustos 2025’te açık erişimli Google Trends üzerinden “Anoreksiya Nervoza” arama ifadesi iki farklı zaman aralığında taranmıştır. İlk olarak, Ağustos 2015–2025 arasında arama eğilimleri incelenmiştir. İkinci olarak, 21 Haziran 2025 tarihinde kamuoyunda tanınan bir kişinin AN nedeniyle yaşamını yitirmesinin toplumsal etkisinin araştırılması amacıyla 21 Mayıs–21 Temmuz 2025 tarihleri arasındaki arama eğilimleri değerlendirilmiştir. Sonuçlar: AN ile ilgili aramalar 2017’de ve 2025’te belirgin artış göstermiştir. 2017’deki artış, tanınmış bir kişinin kilo kaybıyla hastaneye kaldırılmasıyla; 2025’teki artışsa başka bir tanınmış kişinin ölüm haberiyle ilişkilidir. Tüm zamanların en yüksek arama ilgisi Haziran 2025’te AN nedeniyle yaşamını yitiren tanınmış kişinin AN haberlerinin medyada geniş yer bulması ile açıklanabilir. Bunlarla beraber en sık aranan ifadelerin “anoreksiya nervoza nedir”, “anoreksiya nervoza özellikleri”, “anoreksiya nervoza neden olur” soruları olduğu görülmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Aramalarda hem AN ile ilgili bilgi hem de kişinin görünümü ve özel yaşamına dair sorguların yapıldığı gözlemlenmiştir. Arama içeriklerinin tanım, neden, teşhis ve ölüm gibi temel başlıklarla sınırlı kalması, ilginin çoğu zaman yüzeysel bir bilgi arayışı olduğunu göstermektedir. Kayıp sonrası yapılan aramaların yalnızca bilgi edinme değil, duygusal ya da magazinsel ilgiyle şekillendiği anlaşılmaktadır. Sonuç olarak tanınmış kişilerin AN’ye dair medyatik haberleri kısa vadeli bilgi arayışını artırmakta ancak bu artışın kalıcı farkındalıkla sonuçlanabileceği belirsizliğini korumaktadır. Bunu değerlendirmek için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu tür medya odaklı bilgi arayışının arttığı dönemlerde, ruh sağlığı profesyonelleri ve ilgili tüm kurumların güvenilir içerikler paylaşması önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Anoreksiya Nervoza, Yeme Bozuklukları


Otizm Spektrum Bozukluğu Hastasında Katatoni: Bir Olgu Sunumu

Ömer Taha Karaaslan, Harun Olcay Sonkurt

Sayfa 358


Giriş: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) ve katatoni birlikteliğinin değerlendirildiği bir örnek olarak 18 yaşında OSB ve katatoni tanılarıyla Çocuk Psikiyatri’den devralınan bir hastanın olgu sunumu paylaşılmaktadır. Bu çalışma, hastadan ve yakınından aydınlatılmış onam formu alınarak hazırlanmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 18 yaşında erkek, bekar, özel eğitim meslek lisesi 10. sınıfta okumakta olduğu, 3 yaşında dış merkezde OSB tanısı aldığı öğrenildi. Hastanın Eylül 2024’te 6 ay önce başlayan hareketsizlik, konuşmama, gözünü dikerek bakma, yüz buruşturma, içe kapanma, komut almama, saatlerce aynı pozisyonda kalma şikayetleri olduğu öğrenildi. 3 Mart 2025 tarihinde psikiyatri servisine hareketsizlik, konuşmama, gözünü dikerek bakma, yüz buruşturma, içe kapanma şikayetleri ile BFCRS puanı 12 olarak (stupor 2 puan- mutism 3 puan- staring 3 puan- grimace 1 puan- withdrawal 3 puan) katatoni tanısı düşünülerek yatırıldı. Hastanın 03.06.2025 tarihinde servisimize yatışı yapılıp hemogram, geniş biyokimya, demir ve tiroit parametreleri için tetkikleri istendi. EKT hazırlığı yapıldı. Hastaya 06.06.2025 25.06.2025 tarihlerinde 9 seans EKT yapıldı. Toplam 362 saniye kontrollü nöbet geçirtildi. Hastanın 03.06.2025 tarihli (0. seans) BFCRS puanı 12 (stupor 2 puan, mutism 3 puan, staring 3 puan ,grimace 1 puan ,withdrawal 3 puan) olarak değerlendirildi. Hastanın 13.06.2025 tarihli (4. Seanstan veya 196 saniye kontrollü nöbetten sonra) BFCRS puanı 10 (stupor 2 puan, mutism 3 puan, staring 0 puan ,grimace 2 puan ,withdrawal 3 puan) olarak değerlendirildi. Hastanın 20.06.2025 tarihli (7. Seanstan veya 339 saniye kontrollü nöbetten sonra) BFCRS puanı 4 (stupor 0 puan, mutism 0 puan, staring 0 puan ,grimace 1 puan ,withdrawal 3 puan) olarak değerlendirildi. 8. ve 9. seanslardan sonra BFCRS puanı değişmeyen hastanın rezidü semptomlarının (içe kapanma, yüz buruşturma) OSB tanısıyla ilişkili olduğu düşünüldü. Hastanın tedavisi 2.5mg/gün aripiprazol, 25 mg/gün sertralin olarak düzenlendi. Hasta 27.06.2025 tarihinde taburcu edildi. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: Tedavi edilmeyen katatoninin ciddi sonuçlarını potansiyel olarak önleyebilmek, erken teşhis ve zamanında müdahale etmek önem arzetmektedir. Bu olgu sunumu, bu hedeflere yönelik bir adımı temsil etmektedir.
Anahtar Kelimeler: OSB, katatoni, EKT


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir