Giriş: Polikliniğimize maluliyet başvurusuyla gelen kişinin, yapılan poliklinik ve psikiyatri
heyeti değerlendirilmeleri sonucunda tanısına ve maluliyet sonucuna karar verilememiş olup
kişinin serviste yakın gözlem altına alındıktan sonra tekrar değerlendirilmesi uygun
görülmüştür.Bu olgu sunumunda kişinin servisimizdeki tanısal değerlendirme süreci
aktarılmakta olup temaruzda yakın klinik gözlemin önemi vurgulanmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 30 yaşında, il merkezinde yaşayan, bekar olan erkek kişinin ruhsal
şikayetlerinin 25 yaşında romantik ilişkisinden ayrıldıktan sonra başladığı, öncesinde psikiyatri
başvurusunun olmadığı, kötülüğüne yönelik konuşan sesler duyduğu, renkli görsel
halüsinasyonlarının olduğu, mistik ve kontrol edilmeye yönelik düşüncelerinin olduğu, 5 yıllık
sürede dış merkezlere psikiyatri başvurusunun olduğu ancak düzenli takibinin olmadığı, dış
merkezde 1 kere psikiyatri servis yatışının olduğu, farklı yerlerde işe girdiği ancak çalışmayı
devam ettiremediği, fayda gördüğü ilaç olmadığı, ailede psikoz öyküsünün olduğu
öğrenildi.Kişiye tedavisiz servis gözlemi yapılması, ayırıcı tanılar açısından EEG ve MR
çekilmesi, Reye 15 Item testi yapılması, MMPİ ve CTT uygulanması planlandı.Kişinin EEG ve
MR sonuçlarının doğal olduğu, Reye 15 Item testinden 3 puan aldığı ve temaruz lehine
sonuçlandığı, MMPİ testinin temaruz? şeklinde yorumlandığı görüldü.Yapılan görüşmelerde
kişinin birebir aynı cümlelerle şikayetlerini anlattığı, sorulan basit sorulara yanıt vermekten
kaçındığı, görüşmeler uzamadan odadan ayrıldığı görüldü.Yapılan servis gözlemlerinde tedavi
ekibinin çevresindeyken kendi kendine konuşmalarının olduğu ancak çevresinde biri
olmadığında konuşmalarının olmadığı, diğer hastalarla iletişimde uyumlu olduğu görüldü.Kişi
ve yakınından olgu sunumu için onamı alındı.
Sonuçlar: Gözlem sürecinden sonra kişi haliyle taburcu edilip psikiyatri heyetinde
değerlendirildi.Kişinin 1 yıl boyunca aylık poliklinik takibi sonrasında maluliyetinin tekrar
değerlendirilmesine karar verildi. Tartışma ve Sonuç: Literatürde temaruzun ayırıcı tanısının; özellikle adli veya maluliyet
değerlendirmesi gibi ikincil kazanç ihtimalinin bulunduğu durumlarda klinik olarak önem arz
ettiği,
psikotik bozukluk semptomlarının ise bu tür durumlarda taklit edilebildiği
bildirilmektedir.Temaruz olgularında belirtilerin ve yapılan testlerin genellikle tutarsız, klinik
seyirle uyumsuz ve psikiyatrik sendromların doğal gidişini yansıtmayan nitelikte olduğu
belirtilmektedir.Bu olgu, temaruzdan şüphelenilen olgularda kişinin servise yatırılarak yakın
klinik gözlem altına alınmasının mevcut kararı vermeden önce faydalı olabileceğini
vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Psikoz, Temaruz, Maluliyet
Giriş: Çok erken başlangıçlı şizofreni (ÇEBŞ), çocukluk çağında nadir görülmesine karşın
ciddi bilişsel, davranışsal ve sosyal işlev kaybına yol açan ağır bir psikiyatrik bozukluktur. Bu
gruptaki çocukların izleminde biyolojik müdahale kadar, bakım veren yeterliliği, aile
dinamikleri ve sosyal destek sistemlerinin önemi daha çok vurgulanmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Bu sunumda, mental retardasyonu nedeniyle bakım işlevlerini
sürdüremeyen bir annenin bakımındaki ÇEBŞ tanılı bir çocukta, ilaç ve sosyal hizmet
planlamasının multidisipliner ekip süpervizyonuyla şekillendirilmesi sonucunda belirgin klinik
iyileşme izlenen bir olgu aktarılmaktadır.11 yaşındaki kız olgu, çevreye ilgisizlik, mutizm,
inkontinans, motor stereotipiler, dezorganize davranışlar ve sanrılar nedeniyle değerlendirildi.
Eşlik eden epilepsi, hipotiroidi ve hafif derecede zihinsel yetersizlik öyküsü mevcuttu. Klinik
başvuruda PANSS toplam puanı 145, BushFrancis skoru ise 9 idi. Başlangıçta Olanzapin ve
Alprozolam başlandı, ancak tedavi uyumunda güçlükler nedeniyle servis yatışı yapılmıştır.
Klinik kötüleşme üzerine, süpervizyon toplantısında sosyal hizmet ve psikiyatri birimleri
birlikte değerlendirme yapıldı. Toplantı sonrasında, bakım sorumluluğunun babaya
devredilmesi ve refakatçinin babaanne olarak değiştirilmesi yönünde karar alındı. Bu süreç,
sosyal hizmet birimiyle koordineli yürütüldü. İlaç tedavisi Risperidon 3 mg/gün dozunda
sürdürülürken, refakatçi değişimi sonrası özbakım, tuvalet alışkanlığı, beslenme ve iletişim
alanlarında anlamlı düzelme gözlendi. PANSS puanı 48e kadar geriledi. Hastanın öfke
nöbetleri azaldı, sosyal etkileşimi arttı, işlevselliği belirgin ölçüde iyileşti.
Sonuçlar: Refakatçi değişimi ve sosyal hizmet müdahalesi sonrası PANSS puanının 145ten
48e düşmesi, belirgin iyileşmeye işaret etmektedir. İletişim ve özbakım becerilerinde düzelme
sağlanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, ÇEBŞ tanılı çocuklarda yalnızca farmakolojik müdahalenin
yeterli olmadığını; psikiyatrik izlemde bakım kalitesi, aile kapasitesi ve sosyal hizmet
desteklerinin doğrudan klinik çıktıları etkileyebileceğini göstermektedir. Özellikle bakım
verenin kendi nörogelişimsel güçlükleri olduğunda, tedavi uyumu sekteye uğramakta; klinik
tablo ağırlaşabilmektedir. Grup süpervizyonları ve multidisipliner vaka toplantılarının, yalnızca
karar verme sürecine değil, çocuğun ruhsal iyilik haline doğrudan katkı sağladığı bu vaka ile
somutlaşmıştır. Ayrıca sosyal hizmet müdahalesi klinik karar sürecinin aktif bir bileşeni olarak
değerlendirilmiştir. Hasta ve ailesinden yazılı-sözlü onam alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Çok erken başlangıçlı şizofreni, Koruyucu ruh sağlığı, Sosyal hizmet
müdahalesi, Erişilebilir psikiyatrik bakım, Multidisipliner ekip yaklaşımı
Giriş: Capgras sendromu, bireyin yakın çevresindeki kişilerin (veya bazen nesne, hayvan gibi
varlıkların) taklitçileriyle değiştirildiğine inanmasıyla karakterize, nadir fakat klinik olarak
dikkat gerektiren bir sanrısal bozukluktur. Şizofreni, duygudurum bozuklukları ve bazı
nörolojik hastalıklarla birlikte görülebilir. Literatürde özellikle şizofreniform bozukluk, kısa
psikotik bozukluk ve tanımlanmamış psikotik bozukluklarla birlikte sık görüldüğü
bildirilmiştir. Nöroanatomik çalışmalarda sağ hemisfer ve frontal lob işlev bozuklukları ile
ilişkilendirilmiştir. Ayrıca psikodinamik bakış açısıyla ödipal çatışmalar, paranoid savunmalar
ve içselleştirilmiş nesne temsillerinin bölünmesi gibi faktörler öne sürülmüştür.Bu olgu
sunumunda, travma sonrası gelişen ve tedavi sürecinde yineleyen ataklarla seyreden Capgras
sendromu ele alınmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 52 yaşında, evli, 6 çocuk sahibi, okuryazar olmayan kadın hasta,
tandıra düşme sonrası yakınlarının onlara benzeyen taklitçileriyle değiştirildiğini, bazı aile
üyelerinin aslında Yahudi olduğunu, kızlarının hayat kadını olduğunu ifade etmiştir. Zamanla
persekütuar ve dini içerikli hezeyanlar gelişmiş, eşine yönelik saldırgan davranışlar ve intihar
girişimi gözlenmiştir. 2021-2023 yılları arasında üç kez psikiyatri servis yatışı olan hastaya
olanzapin 5-10-20 mg/gün, lorazepam 2.5 mg/gün, 3 günde bir zuklopentiksol asetat 50 mg
enjeksiyon tedavileri uygulanmıştır. Tedavi uyumsuzluğu dönemlerinde semptomlar belirgin
şekilde artmıştır. Nörolojik değerlendirmelerde patoloji saptanmamıştır. Her yatışta kısmi klinik
düzelme sağlanmasına rağmen, sanrısal inançlar sabit kalmıştır. Hastadan ve yakınından gerekli
onamlar alınmıştır.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: Bu vaka, Capgras sendromunun travma sonrası başlayabileceğini, zaman
içinde karmaşık sanrılarla birlikte ilerleyebileceğini ve tedaviye kısmi yanıtla seyredebildiğini
göstermektedir. Özellikle tedavi uyumsuzluğu olan hastalarda nüks riskinin yüksek olduğu ve
sanrısal içeriğin dirençli kalabileceği dikkate alınmalıdır. Organik etiyolojinin dışlanması
önemlidir; nörolojik değerlendirmeler sendromun ayırıcı tanısında vazgeçilmezdir. Bu olgu,
uzun süreli izlem, yapılandırılmış tedavi planı ve bakım veren desteğinin Capgras sendromunda
belirleyici olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: sanrısal yanlış tanıma sendromu, psikotik bozukluk, capgras sendromu
Giriş: Antipsikotik ilaçların neden olduğu ekstrapiramidal yan etkiler ,bazı psikotik hastalarda
tedavi sürdürümünü ciddi ölçüde zorlaştırabilir. Bu olguda, çeşitli antipsikotik ajanlara karşı
gelişen şiddetli yan etkiler nedeniyle sürekli bir tedavi planı oluşturulamayan; izlem sürecinde
tanısı revize edilen ve breksipiprazol ile yan etki gelişmeden semptom düzeyinde belirgin
gerileme sağlanan bir hasta sunulmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Otuz yıldır bipolar bozukluk tanısıyla izlenen, zaman zaman
duygudurum çöküklüğü ve psikotik belirtiler tarifleyen 56 yaşındaki kadın hastanın; amisulprid
(rijidite, maskeyüz, donukluk, hareket kısıtlılığı), ketiapin (sedasyon, düşme sonrası üst
ekstremite kırığı) ve aripiprazol (disinhibisyon, akatizi) gibi antipsikotiklere karşı ciddi yan
etkiler geliştirdiği belirlendi. Parkinsonizm bulgularının amisülpirid kesilmesiyle gerilemesi
üzerine dış merkezde ilaca bağlı parkinsonizm tanısı konuldu.Tanı netleştirmesi ve tedavi
düzenlemesi amacıyla kliniğimize yatırılan hastanın kullanmakta olduğu valproik asit ve
venlafaksin ilaçları kesilerek izlendi. Bu süreçte MRG,EEG,EMG ve DaTSCAN gibi tetkikler
yapıldı; primer parkinsonizmi destekleyen bulgu saptanmadı.
Sonuçlar: Bu dönemde belirgin psikotik belirtiler (persekütör hezeyanlar, perseverasyonlar)
açığa çıktı. Premorbid işlevsellik, negatif belirtiler ve epizod örüntüsü dikkate alınarak tanı
bipolar bozukluktan basit şizofreniye revize edildi. EPS riski daha düşük olduğu bilinen
ketiapin başlandı; ancak belirgin sedasyon ve baş dönmesi nedeniyle kesildi. Ardından denenen
flupentiksol ile EPS bulguları tekrar ortaya çıktı. Breksipiprazol (13 mg/gün) ile dört hafta
sonunda SAPS 34ten 3e, SANS 39dan 14e geriledi; EPS izlenmedi.Hastadan olgu sunumu
amacıyla sözlü onam alınmıştır. Tartışma ve Sonuç: Breksipiprazol, dopamin D2 reseptörlerine parsiyel agonist etki gösteren,
düşük intrinsik aktiviteye sahip bir antipsikotiktir. Bu farmakolojik yapı, dopamin dengesini
stabilize ederken motor yan etki riskini azaltır. Aripiprazolün tolere edilemediği hastalarda,
breksipiprazol düşük intrinsik aktivitesi sayesinde daha uygun bir seçenek sunabilir.
Olgumuzda, önceki antipsikotiklere bağlı gelişen yan etkilerin aksine, breksipiprazol ile
belirgin klinik iyileşme sağlanmış ve EPS izlenmemiştir. Literatürde de benzer vakalarda
breksipiprazolün etkinliği ve güvenli profili vurgulanmaktadır. Ekstrapiramidal yan etkilere
karşı yüksek duyarlılık gösteren ve bu nedenle tedavi seçenekleri kısıtlı psikotik hastalarda,
breksipiprazol etkili ve tolere edilebilir bir alternatif olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Breksipiprazol, İlaca bağlı parkinsonizm, Antipsikotik yan etki,
Ekstrapiramidal semptomlar
Giriş: Yeme reddi, çocukluk çağında organik olduğu kadar psikiyatrik nedenlerle de ortaya
çıkabilmektedir. Sosyal stresörler sonrası gelişen kısıtlayıcı yeme davranışları, özellikle
büyüme-gelişme döneminde ciddi beslenme bozukluklarına yol açabilir. Bu yazıda çocuk
gastroenteroloji servisinde yatan, katı ve sıvı gıdayı reddeden ve multidisipliner yaklaşımla
tedavisi planlanan bir olgunun seyri aktarılacaktır. Hasta ve ailesinden onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Sekiz yaşında kız hasta, son bir ayda artan yeme reddi nedeniyle
yatırıldı. Vücut kitle indeksi 12,35 kg/m² (SDS: -2,61) idi. Yalnızca şurup sandığı mamayı
içiyor, diğer tüm oral gıdaları reddediyordu. Beslenmesi intravenöz sıvı ve total parenteral
nütrisyon ile sağlandı. Yeme reddinin yaklaşık bir ay önce okul değişikliği sonrasında başladığı,
öncesindeki dönemde sağlıklı beslenmeye yönelik takıntılar, sosyal iletişimde gerilik, yalnız
kalmayı tercih etme, yoğun kaygı hali ve içe kapanma davranışlarının olduğu öğrenildi. Ayrıca,
ağzındaki salyayı peçetelere tükürüp poşette biriktirme takıntısının son 1 aydır olduğu
öğrenildi.Öğretmeni; göz temasının kısıtlı olduğunu, fiziksel temastan kaçındığını, empati
becerisinin zayıf olduğunu, kısık sesle konuştuğunu, iltifatlara yanıt vermediğini, kıyafet
buruşturma ve ayak sallama gibi stereotipik hareketlerinin olduğunu belirtti. Yatış sırasındaki
ruhsal durum muayenesinde depresif duygudurum, donuk afekt, hipofonik konuşma
hakimdi.Hastanın içgörüsü kısıtlıydı.
Sonuçlar: Sertralin, aripiprazol, diazepam ve olanzapin tedavileri başlandı, sosyal beceri
eğitimi önerildi. Endokrin değerlendirmede hipotiroidi saptanarak levotiroksin eklendi.
İzlemde oral alımı arttı; affekti düzeldi, depresif duygudurumda azalma ve sosyal iletişimde
artma gözlendi. Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, kısıtlayıcı tip anoreksiya nervoza ile kısmen örtüşen; ancak otistik
ve obsesif-kompulsif belirtilerle şekillenen atipik bir klinik tabloyu sunmaktadır. Sekiz yaş gibi
erken bir yaşta başlayan anorektik belirtilere dair literatürde sınırlı sayıda vaka bildirimi
mevcuttur. Özellikle sosyal iletişimde zayıflık, duyusal hassasiyetler, stereotipik davranışlar ve
beden algısı bozukluğu tabloyu karmaşıklaştırmıştır. Bu tarz olgular, klasik tanı kategorilerinin
ötesine geçen bir anlayışla, multidisipliner ve gelişimsel perspektifle ele alınmalıdır.Tedavi
sürecinde yalnızca oral alımın artırılması değil, beden algısı, içgörü, sosyal beceriler ve ebeveyn
tutumları gibi alanlara yönelik çok boyutlu müdahaleler gereklidir. Anahtar Kelimeler: yeme reddi, anoreksiya nervoza, otizm spektrum bozukluğu, obsesif
kompulsif bozukluk
Giriş: Perinatal depresyon yaşayan hastalarda intihar ve bebeklerine zarar verme riskleri
mevcuttur.Bu riski olan hastalarda hızlı etkinliği olan tedaviler hayat kurtarıcıdır.Bu olgu
sunumunda perinatal tanılı bir hastada ilaç tedavisine ek olarak hızlandırılmış transkraniyal
manyetik uyarım (TMU) tedavisinin uygulandığı bir vakayı sunmayı amaçlıyoruz. Yöntemler / Olgu Sunumu: 39 yaşında, kadın hasta, 2 ay önce doğum yapmış, yaklaşık 3 aydır
olan hayattan zevk alamama, mutsuzluk, isteksizlik, uykusuzluk, iştahsızlık, huzursuzluk,
çıldırma korkusu ve değersizlik düşüncesi şikayetleriyle polikliniğimize başvurdu. Bu
şikayetlerinin gebelik döneminde başladığı ve doğum sonrasında şiddetlenerek arttığı öğrenildi.
Özgeçmişinde biri perinatal olmak üzere toplam 2 kere depresif dönem yaşamıştı. En son
yaşadığı depresif dönemde venlafaksin 225mg/gün tedavisinden fayda gördüğü ve 3 yıl kadar
bu tedaviyi kullandığı öğrenildi. Soy geçmişinde ise ailesinde depresyon yaşayan bireyler
mevcuttu. Emzirmek istemediğini bildiren hastaya venlafaksin75 mg/gün, olanzapin 5mg/gün,
alprazolam 1mg/gün tedavisi başlandı. 2 hafta sonraki kontrolünde şikayetlerine intihar
düşünceleri eklenince hasta psikiyatri kliniğimize yatırıldı. Yatış ölçekleri Hamilton Depresyon
Ölçeği(HAM-D):27, Montogomery ve Asberg Depresyon Ölçeği(MADRS):45idi. Tedavisi
Venlafaksin 150mg/gün, alprazolam 1mg/gün, olanzapin 10mg/gün olarak düzenlendi.
Sonuçlar: İlaç tedavisinden 2 hafta sonra ek olarak hastaya hızlandırılmış TMU tedavisi
planlandı. Hastaya her bir seansta sol dorsolateral prefrontal korteks intermittent theta
burst(5Hz, 600 atım,%80 motor eşik) ve sağ dorsolateral prefrontal korteks continuous theta
burst(5Hz,600 atım,%120 motor eşik) olmak üzere günde 3 seans uygulandı.Toplam 10 gün ve
toplam 30 seans TMU uygulanan hastanın tedavi sonunda ölçülen puanları HAM
D:9,MADRS:11 olarak saptandı. Olgunun kendisinden olgu sunumu için yazılı ve sözlü onam
alınmıştır. Tartışma ve Sonuç: Perinatal depresyon, anne sağlığını olduğu kadar bebek gelişimini de
olumsuz etkileyen, ciddi seyirli bir duygudurum bozukluğudur.İntihar ve infantisid riski
artmakta, ayrıca annelik rolünün yerine getirilememesi nedeniyle bebekte bağlanma sorunları,
gelişimsel gerilikler ve uzun vadeli psikiyatrik sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle
perinatal depresyonun hızlı ve etkin tedavisi, hem anne hem de bebek sağlığı açısından kritik
önem taşımaktadır.Bu vaka, hızlandırılmış TMUnun kritik klinik durumlarda umut verici bir
seçenek olabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: intihar, Perinatal depresyon, transkraniyal manyetik uyarım
Merve Çaral, Mert Pamuk, Narmin Isayeva, İsmail Emre Ak, Aila Gareayaghi
Sayfa 341
Sunum önizlemesi
Giriş: Genital self-mutilasyon (GSM), ağır fiziksel ve psikolojik sonuçlara yol açabilen, nadir
görülen bir kendine zarar verme davranışıdır. İlk olgu 1901de tanımlanmış, çoğunlukla
psikotik bozukluklarda bildirilmiştir. Wagnerin Parsifal operasındaki karakterden esinlenerek
adlandırılan Klingsor sendromu, dini temalı sanrılar eşliğinde gelişen GSMyi tanımlar. Bu
olgu, yüksek eğitim düzeyinin psikotik bozukluklarda kendine zarar verici davranışlara karşı
tek başına koruyucu olmadığını ve dini içerikli psikotik belirtiler ile güçlü inanç sistemlerinin
birleştiğinde yaşamı tehdit eden kendine zarar davranışlarının ortaya çıkabileceğini
vurgulamayı amaçlamaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Ö.Y.G., 31 yaşında, mühendislik mezunu erkek hasta, dini bir
toplulukla ilişkiliyken komut veren işitsel varsanılar sonrası dış genital organlarının
amputasyonu nedeniyle acil servise getirildi. Bir yıldır cin sesleri duyma, kırmızı figürler görme
ve cinle evli olma sanrıları vardı. Önceki risperidon ve olanzapin tedavileriyle kısmi düzelme
sağlanmış, ancak son 3 ayda ilaçlarını bırakmıştı. Ameliyat sonrası olanzapin 20 mg/güne
kadar artırıldı, ancak transaminaz yüksekliği nedeniyle sonlandırıldı. Haloperidol 20 mg/gün
başlanıp ekstrapiramidal semptomlar gelişmesi üzerine biperiden 6 mg/gün eklendi. Ayrıca
paliperidon 9 mg/gün ve klonazepam 2 mg/gün tedaviye eklendi. Takipte görsel varsanılar
tamamen, işitsel varsanılar ise kısmen geriledi. Yüksek kendine zarar riski nedeniyle kapalı
serviste izleme alındı. (Bilgilendirilmiş onam alınmıştır.)
Sonuçlar: Bu olgu, yüksek eğitim düzeyinin psikotik bozukluklara karşı koruyucu olmadığını;
tedaviye uyumsuzluk, dini içerikli psikotik belirtiler ve güçlü inanç sistemlerinin birleştiğinde
kendine zarar riskinin ciddi biçimde artabileceğini göstermektedir. Tartışma ve Sonuç: Klingsor sendromu nadir görülmekle birlikte, hızlı gelişen ve geri
dönüşsüz fiziksel hasara yol açabilen bir psikiyatrik acildir. Yüksek eğitim düzeyi, bilişsel
rezerv sağlayabilse de psikotik bozukluğa karşı mutlak koruma sağlamaz. Bu olguda,
üniversiteyi dereceyle bitirmiş bir bireyde radikal dini uğraşların psikotik içerikle birleşerek
sanrı temasını şekillendirdiği ve eylemi tetiklediği görülmüştür. Klinik seyirde, PANSS
skorlamasında dördüncü haftada görülen belirgin kötüleşmenin, olanzapin tedavisinin
transaminaz yüksekliği nedeniyle kesilip paliperidona geçiş sonrası ortaya çıkması dikkat
çekicidir. Bu durum, antipsikotik ilaç değişimlerinin yakın klinik takip altında yapılmasının
önemini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: dini temalı sanrılar, oto-kastrasyon, psikoz, Klingsor
Zeynep Yalçın Kahya, Mustafa Kaan Keleş, Gülsüm Zuhal Kamış
Sayfa 342
Sunum önizlemesi
Giriş: Brekspiprazol; şizofreni, alzheimer demansına bağlı ajitasyon ve Majör Depresif
Bozukluk(MDB) tedavisinde ekleme tedavisi olarak kullanımda endikedir.Brekspiprazol
serotonin 5-HT1A reseptörüne, dopamin D2 ve D3 reseptörlerine parsiyel agonist etki
gösterir.Literatürde, diğer parsiyel agonistlere kıyasla dopaminerjik eksitatör etkisinin görece
düşük olması nedeniyle akatizi, huzursuzluk ve uykusuzluk gibi yan etkiler açısından daha
güvenli kabul edilmektedir.Akatizi,antipsikotik kullanımı sırasında sık karşılaşılan;
baskılanamayan hareket isteği, huzursuzluk ve motor rahatsızlık hissi ile karakterize bir klinik
tablodur.Bu olgumuzda düşük doz brekspiprazol (0.5mg/gün) kullanımına bağlı gelişen
akatiziye dikkat çekmek amaçlanmıştır.Hastadan onam alınmıştır.
reddi Yöntemler / Olgu Sunumu: 65 yaşında,erkek,evli hasta,ekonomik stresör sonrası başlayan üç
aydır devam eden depresif belirtiler nedeniyle değerlendirildi.Son iki aydır şiddetlenen depresif
duygudurum, anhedoni, insomnia, iştah ve kilo kaybı,çaresizlik, ölüm düşünceleri ve yeme
içme
nedeniyle psikotik depresyon tanısıyla psikiyatri servisine yatışı
yapıldı.Özgeçmişinde 19 yıldır majör depresif bozukluk ile tedavi gördüğü, bilinen
hipertansiyon öyküsü olduğu; soygeçmişinde babasında Alzheimer hastalığı, kardeşinde MDB
bulunduğu öğrenildi. Yaklaşık iki ay önce sertralin 50mg/gün,risperidon 2mg/gün ve trazodon
50mg/gün tedavisi başlanmış, ancak hastanın düzenli kullanımına rağmen yanıt alınamamıştı.
Sonuçlar: Hastaya 10 seans elektrokonvülsif tedavi (EKT) uygulandı,venlafaksin 75mg/gün,
olanzapin20 mg/gün tedavisiyle remisyon sağlanması üzerine taburcu edildi.Takiplerinde
sedasyon, üst ekstremitede rijidite, bradikinezi nedeniyle önce 15mg/güne düşürüldü, sonra
biperiden 2x1mg eklendi.Olanzapini bırakmış ve brekspiprazol 0.5mg/gün eklenmiş olarak
kontrole geldiğinde bacaklarda huzursuzluk,hareket etme isteği şikayeti bulunmaktaydı.Barnes
Akatizi Derecelendirme Ölçeği (BARS) 7 geldi.Hastanın akatizi şikayetlerinin açıklayacak
başka bir patoloji saptanmaması üzerine brekspiprazol kullanımına bağlı akatizi
düşünüldü.Hafif depresif belirtileri olan hastanın tedavisine akatizisine yönelik mirtazapin
15mg/gün eklendi. Tartışma ve Sonuç: Kesin etiyolojisi bilinmeyen akatizi,genellikle antipsikotik tedavinin ilk
iki haftasında gelişir. Patofizyolojide,dopamin D2 reseptör blokajının rol oynadığı
düşünülmektedir. Brekspiprazol,özellikle düşük dozlarda diğer dopamin parsiyal agonistlerine
kıyasla akatizi açısından güvenli kabul edilmektedir.Literatürde, brekspirazol 2mg'ın
üzerindeki dozlarda akatizi semptomlarına yol açabileceği;2mgın altındaki dozlarda ise
güvenli olduğu bildirilmektedir. Sunulan bu olgu,düşük doz brekspiprazol (0.5mg/gün) kullanımı sırasında da akatizi gelişebileceğini göstermekte ve klinisyenlerin brekspiprazol
başlanırken bu olası yan etkiye karşı dikkatli olmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Brekspiprazol, Akatizi, Ekstrapiramidal Yan Etkiler, Majör Depresif
Bozukluk
Ahsen Aybüke Yıldırım, Ali Ercan Altınöz, Harun Olcay Sonkurt
Sayfa 344
Sunum önizlemesi
Giriş: Deliryum gelişimini açıklayan ortak patofizyolojik mekanizma tam olarak
aydınlatılamamıştır. Ancak artan sayıda çalışma, deliryum gelişen yaşlı hastaların alt grubunda
non-konvülsif status epileptikus olasılığını desteklemektedir. Bu olguda da deliryum tablosu
geriledikten sonra EEGde fokal organizasyon bozukluğu tespit edilen bir hasta sunularak,
deliryumun henüz tam aydınlatılamamış patofizyolojisine dair kavrayışın artırılması
amaçlanmıştır. Hastanın onamı alınarak bu poster hazırlanmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 66 yaşında erkek hasta; eşini 10 sene önce kaybettiği, emekli
olduğu öğrenildi. Hastanın yakınından alınan bilgilere göre şikayetlerinin aniden akşam
başladığı, kızına gittiğinde, ölümle ilgili söylemlerinin olduğu, saldırganlığının başlaması
üzerine ambulans ile dış merkez aciline gittiği öğrenildi. Acilde 10 mg diazepam intramuskuler
yapıldığı ancak ajitasyonunun devam ettiği, bilincinin dalgalı olduğu, yer oryantasyonunun
olmadığı öğrenildi. Hastanın partnerlerinin ailelerine dair paranoid düşüncelerinin olduğu
öğrenildi. Yönelim kaybı nedeni ile evini bulamadığı öğrenildi. Hastanın geçmişi
sorulduğunda, yakınlarından alınan bilgilere göre son birkaç ay içerisinde çoklu cinsel
ilişkilerinin ve çoklu partnerlerinin olduğu öğrenildi. Hastanın mevcut kliniği ile ilgili deliryum,
frontotemporal demans ön tanıları servise yatışı yapıldı. Hastanın alınan tam kan sayımında
lökositozu, nötrofilisi, CRPsinin 56 olduğu görüldü.Hastanın mevcut kliniği, tıbbi duruma
bağlı olarak deliryum olarak değerlendirildi. Ancak son birkaç ayda yaşanan çoklu partner ile
ilgili değişikliği açıklayabilmek adına hastanın difüzyon MRı, BTsi frontotemporal demans
ön tanısı ile nörolojiye konsülte edildi. Hastanın otoimmun ensefalit paneli dış merkeze
gönderildi. Sonuçların negatif olduğu görüldü.Hastanın çekilen EEGsinde sol hemisferde teta
frekansında yavaş dalga aktiviteleri varlığı saptanarak fokal organizasyon bozukluğu lehine
değerlendirildi.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: Deliryumda en sık EEG anormalliği hafif derecede jeneralize yavaşlama
olarak bildirilmiştir. Deliryumda artan letarji düzeyi EEG desenkronizasyonu ile
ilişkilendirilmiştir. Ancak yaşlı deliryum olgularının %28inde NKSE ile uyumlu paternler
saptanabilmektedir, ayırıcı tanı ve tedavi için EEG önem taşımaktadır. Bu olgu sunumunda
yatkınlık yaratan durumların içerisinde epileptiform bozuklukların da yer alabildiğine ve
EEGde bulunan patolojik bulguların ayrımında non-konvulzan status epileptikusun önemine
dikkat çekilmek istenmiştir. Anahtar Kelimeler: deliryum, EEG, epilepsi, Non-Konvülsif Status Epileptikus
Şeyma YAKA, Ufuk KILIÇ, Rİfat Serav İLHAN, Meram Can SAKA
Sayfa 345
Sunum önizlemesi
Giriş: Deliryum ve katatoni, klinik olarak ayrımı zor, ancak tedavi yaklaşımları farklı iki
sendromdur. DSM-5 kriterlerine göre bu ikisinin birlikte tanılanması mümkün olmasa da, son
yıllarda yapılan çalışmalar, özellikle yaşlı hastalarda her iki tablonun birlikte görülebileceğini
göstermektedir. Bu sunumda, hipernatremi zemininde gelişen ve EKTye yanıt veren deliryöz
katatoni olgusu sunulmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 58 yaşında, kadın hasta; şüphecilik, suçluluk, saldırganlık, kafa
karışıklığı ve çevresine zarar verme davranışları nedeniyle acil servise getirildi. Son 2-3 gündür
çocuklarının öldüğünü, izlendiğini, paralarının çalındığını düşündüğü ve kendi kendine
konuştuğu öğrenildi.Başvuru sabahı çocuklarını tanıyamayan ve saldırganlaşan hastada, işitsel
varsanılar ile uyku ve iştah azalması gözlendi. Yaklaşık 2 hafta önce panik atak nedeniyle dış
merkeze başvuran hastaya alprazolam 0.5 mg başlanmış, sonrasında psikotik belirtiler
başlamıştır. Özgeçmişinde 5 yıl önce depresyon tanısıyla sertralin ve mirtazapin tedavisi aldığı
ve uzun süredir aktif yakınması olmadığı öğrenilmiştir.Yatışta bilinci stupor, yönelimi bozuktu;
ilerleyen günlerde dalgalı bilinç düzeyi ve işitsel varsanılar izlendi. Bush-Francis Katatoni
Ölçeği puanı 13tü.(Hareketsizlik-2, Konuşmama-2, Stereotipi-3, Katılık-3, Dürtüsellik-3)
Deliryöz katatoni ön tanısıyla ileri değerlendirme planlandı.Hipernatremi (154 mmol/L)
saptanan hastaya hipotonik sıvı ve oral alım kısıtlılığı nedeniyle IV tiamin başlandı.MR, BT ve
EEGde aşikar patoloji saptanmadı.Hastaya EKT tedavisi uygulandı. 2. seans sonrası bilinci
açıldı, perseküsyon sanrısı belirginleşti.Tedavisi olanzapin 15 mg ve ketiapin 300 mg olarak
düzenlendi. 8 seans EKT tamamlandıktan sonra psikotik belirtiler geriledi. Taburculuk tedavisi
olanzapin 10 mg, ketiapin 150 mg şeklinde düzenlendi, takipte psikotik içerik tariflemedi.Olgu
sunumu için hastadan onam alınmıştır.
Sonuçlar: Deliryum tanısı alan hastaların %12.730.2sinde katatonik belirtiler bildirilmiştir.
DSM-5, deliryum varlığında katatoni tanısını dışlasa da bu yaklaşımın klinik sınırlılıkları
vardır. Elektrolit bozuklukları, katotoni ile ilişkilendirilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Sunulan olguda, hipernatremiye eşlik eden deliryöz katatoni tablosu EKT
ile belirgin düzelme göstermiştir. Bu durum, hipernatreminin katatoniye yol açabilen geri
dönüşlü bir neden olabileceğini ve EKTnin erken dönemde etkili bir yaklaşım olabileceğiini
düşündürmektedir. DSM-5teki dışlayıcı tanı yaklaşımının, özellikle yaşlı hastalarda, yeniden
gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Deliryöz katatoni, hipernatremi, EKT, elektrolit bozukluğu
Giriş: Klozapine bağlı miyokardit özellikle tedavinin ilk 6 haftasında ortaya çıkan ateş, grip
benzeri semptomlar, göğüs ağrısı gibi kardiyak semptomlarla ortaya çıkan mortalitesi yüksek
bir yan etkidir. Bu sunumda kardiyak semptomu olmayan ve tedavinin erken döneminde
yakalanan klozapine bağlı miyokardit olgusu aracılığıyla önemine dikkat çekmeyi amaçladık. Yöntemler / Olgu Sunumu: 32 yaşında kadın hasta 1 haftadır olan perseküsyon sanrıları,
psikomotor ajitasyon, uyku ihtiyacında azalma, hareketlilik artışı belirtileriyle acil servisten
kliniğimize yatışı yapıldı. Pozitif psikotik özelliklerin ve eksitasyonun ön planda olması
sebebiyle şizofreni tanısıyla paliperidon 9 mg ve başvurudaki hiperprolaktinemi için aripiprazol
5 mg tedavisine başlandı. Hiperprolaktineminin devam etmesi üzerine tedavi paliperidon 6 mg,
aripiprazol 30 mg olarak düzenlendi. Hastada eksitasyonla birlikte dürtüselliğin olması
sebebiyle valproat başlandı. Antipsikotik tedavisine etkin doz ve etkin sürede yeterli yanıt
alınamaması sebebiyle paliperidondan klozapine geçildi. Klozapin 12,5 mg/gün dozundan
başlayarak 9 günde 150 mg/gün dozuna yükseltildi. Hastada yoğun sedasyon gözlenmesi
üzerine 10. günde 100 mg/gün dozuna düşüldü. Haftalık hemogram, CRP, troponin tetkikleriyle
izlendi. Tedavinin 13. gününde hastada subfebril ateş (37.8 C) gözlenmesi üzerine CRP,
troponin, EKG istendi. CRP: 12,5 mg/dl, troponin: 28 ng/L, kütle CK-MB: 0.9 ng/ml, WBC:
15.4 110?3/µL olarak sonuçlandı, EKGde sinüs taşikardisi gözlendi.
Sonuçlar: Miyokardit şüphesiyle kardiyolojiye konsülte edildi. Klozapin tedavisi hemen
kesildi. Kardiyoloji tarafından troponin izlemi önerildi, izlemde troponin: 400 ng/L düzeyine
yükselen hastaya ekokardiyografi yapıldı, olağan raporlandı. Koroner anjiyografi önerildi,
onam alınamadığından yapılamadı. ASA 100 mg/gün başlandı, bir hafta sonra ekokardiyografi
kontrolü önerildi. Klozapin kesilmesiyle birlikte izlenen kan tetkiklerinde troponin ve CRP
değerlerinin normale döndüğü gözlendi. Bir hafta sonra yapılan ekokardiyografi olağan
sonuçlandı. Klozapin kullanılamaması sebebiyle olanzapine geçiş yapıldı. Olgu hastanın onamı
alınarak yazılmıştır. Tartışma ve Sonuç: Klozapin kullanımına bağlı miyokardit literatürde nadiren (%0,015-0,188)
bildirilmesine rağmen mortalitesinin yüksek olması sebebiyle önemli bir yan etkidir. Semptom
gelişmeden yakalanabilmesi için tedaviye başlanan ilk 6 hafta CRP, troponin, kardiyak
semptom takibi önerilmektedir. Olgumuzda kardiyak semptom gelişmeden subfebril ateşle
erken yakalanması dikkat çekicidir. Anahtar Kelimeler: klozapin, miyokardit, yan etki
Giriş: Bir Başkasına Yüklenen Yapay Bozukluk (BYYB), bakımverenin, sorumlu olduğu kişide
kasıtlı olarak hastalık belirtileri oluşturduğu veya uydurduğu, çocuk istismarı kapsamında
değerlendirilen nadir psikiyatrik bozukluklardandır. 1977'de, R.Meadow tarafından
tanımlanmış, DSM-5te bedensel belirti bozuklukları ve ilişkili bozukluklar başlığı altında
özel alt tür olarak sınıflandırılmıştır. Faillerin semptomları gizlemesi tanıyı zorlaştırmakta,
mağdurların yaklaşık %10u yaşamını yitirmektedir. Bu sunumda kliniğimize BYYB
öntanısıyla yönlendirilen bir olgu sunulacaktır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 30 yaşında, evli, ortaokul mezunu kadın hasta, 18 aylık kızını
idrarda kanama şikâyetiyle çocuk acile getirmiştir. Pediatri hekimlerinden alınan bilgilere göre,
çocuğun tetkiklerinde ve fizik muayenesinde patoloji saptanmamış, gözlem sırasında, annenin
çocuğun bezine kan bulaştırdığı fark edilmiştir. Olgu, ilk görüşmesinde, herhangi bir ruhsal
yakınması olmadığını belirtmiş; savunucu ve öfkeli tavır sergilemiştir. Çocuğunun tanı
sürecinin uzamasından şikâyet etmiş ve zorla taburcu etmek istediğini ifade etmiştir. Adli
bildirim sonrası, sosyal hizmet uzmanlarına, çocuğunun bezine kan sürdüğünü itiraf etmiştir.
İkinci görüşmede, eşiyle boşanma sürecinde olduğunu, iletişim kuramadığını ve bu davranışını
eşiyle barışmak amacıyla yaptığını ifade etmiştir. Psikometrik testlerinde, savunmalarının
yüksek olduğu, bilişsel kapasitenin sınırlı ve ruhsal yapılanmanın psikotik düzeyde olduğu
raporlanmıştır. Zekâ puanı 68 bulunmuş, klinik izlemde sınır düzey veya donuk normal zekâ
düşünülmüştür. Mahkemece velayete uygunluk değerlendirmesi istenmiş; mevcut durumda
yalnızca gözetim altında kişisel ilişki kurabileceği, bir yıl düzenli psikiyatrik izlem gerektiği
bildirilmiştir.
Sonuçlar: Olgu, ilaçsız izleme alındı ancak görüşmelere düzensiz olarak geldi. Davranışı
nedeniyle pişmanlığını dile getirdi ancak eşini sorumlu görmekteydi. İçgörü kazanımının sınırlı
olduğu; baş etme becerilerinin gelişime ihtiyaç duyduğu düşünüldü. Tartışma ve Sonuç: BYYB, nadir ancak ciddi sonuçlar doğurabilen bir çocuk istismarı türüdür.
Mağdurlar genellikle çocuk olup gereksiz tıbbi işlemlerle zarar görebilirler. Tanı sürecinde
multidisipliner yaklaşım esastır. Acil servis personelinin dikkatli gözlemi erken tanıyı
kolaylaştırmıştır. Tedavi psikoterapi ve düzenli psikiyatrik izleme dayanır. Bu olguda aile içi
çatışmalar, düşük içgörü ve bilişsel sınırlılıklar, bozukluğun gelişiminde belirleyici olmuştur.
Erken tanı ve düzenli takip, hem mağdurun korunması hem de tedavi süreci açısından hayati
önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Bir Başkasına Yüklenen Yapay Bozukluk, Çocuk istismarı, İkincil
Kazanç, Velayet Değerlendirmesi, Multidisipliner Yaklaşım
Elif Sude LALE, Koray Hamza CİHAN, Kazım Cihan CAN, Erguvan Tuğba ÖZEL KIZIL
Sayfa 348
Sunum önizlemesi
Giriş: Alzheimer hastalığı(AH), bilişsel işlevlerde ilerleyici bozulmayla karakterize edilen
nörodejeneratif bir hastalıktır.Tipik amnestik varyantın dışında,dil alanlarında bozulma ile
seyreden logopenik varyant Alzheimer hastalığı (LAD),primer progresif afazinin(PPA) bir alt
tipi olarak kabul edilir. LAD,kelime bulma güçlüğü ve cümle tekrarında bozulma ile
belirginleşir.Ancak bazı olgularda, davranışsal ve psikiyatrik semptomlar da eşlik
edebilir(1).Bu çalışmada, LAD tanısı konulan bir olguda ileri evrede gelişen kontrol sanrıları,
referans fikirleri ve perseküsyon temalı psikozun klinik özellikleri sunulmuştur. Yöntemler / Olgu Sunumu: 74 yaşında, erkek,üniversite mezunu ve emekli tiyatro teknik şefi
olan ve geçmişte psikiyatri başvurusu olmayan hastanın,yaklaşık 5-6 yıl önce lazerle kontrol
edilme düşünceleri başlamış. Son 2 yılda bu düşünceler belirginleşmiş, sosyal işlevsellik
belirgin azalmış,ailesine karşı şüphecilik gelişmiştir.Evde pencereleri kartonla kapatmaya,
karton kutular içinde oturmaya başlamıştır.Son 6-7 aydır konuşmasında kelime bulma güçlüğü,
sık şey kelimesi kullanımı ve cümle tekrarında bozulma gözlenmiştir. Aile tarafından zorunlu
yatış kararıyla kliniğe yatırılmıştır.Nöropsikiyatrik değerlendirmesinde Mini Mental Test puanı
9/30,Frontal Değerlendirme Bataryası puanı 5/18 olarak hesaplanmıştır.Beyin MRGde
bifrontoparietal subkortikal iskemik gliotik odaklar, sol Sylvian fissürde asimetrik genişleme
ve atrofi saptanmıştır.FDG-PET görüntülemesinde bilateral frontotemporal loblar,prekuneus ve
posterior singulat girusta belirgin hipometabolizma saptanmış ve bulgular Alzheimer hastalığı
ile uyumlu bulunmuştur.Hasta yakınlarından vaka sunumu için sözel onam alınmıştır.
Sonuçlar: Bu olgu,LADnin yalnızca dil bozukluklarıyla sınırlı kalmayıp,ilerleyen dönemde
psikozla
komplike olabileceğini göstermektedir.Psikotik belirtiler, LAD tanısını
karmaşıklaştırabileceği gibi tedavi yaklaşımını da etkilemektedir.Klinik değerlendirmede
LADye eşlik eden psikiyatrik semptomlar göz önünde bulundurulmalı,multidisipliner bir
yaklaşım benimsenmelidir. Tartışma ve Sonuç: LAD,dil bozukluklarının ön planda olduğu,Alzheimer patolojisine bağlı
gelişen nadir bir PPA alt tipidir.En sık semptomlar kelime bulma güçlüğü, fonolojik hatalar ve
uzun cümleleri tekrar edememe şeklindedir.Bu olguda, LADe ek olarak kontrol ve referans
fikirleri, perseküsyon sanrıları ve davranışsal disorganizasyon gözlenmiştir.Literatürde LADde
psikoz nadir görülmekle birlikte,Alzheimer hastalığının ileri evrelerinde sanrısal bozuklukların
gelişebileceği bildirilmektedir.LADye eşlik eden ileri evre psikoz tablolarında, ayırıcı tanıda
geç başlangıçlı şizofreni veya demans ile ilişkili psikoz ayırt edilmelidir.Tanı sürecinde nöropsikolojik testler,görüntüleme yöntemleri ve BOS biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi yol
göstericidir. Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, Dil bozuklukları, Logopenik afazi, Psikotik
semptomlar.
İrem Açıkkar, Emre Erdoğan, Efruz Pirdoğan Aydın, Ömer Akil Özer
Sayfa 350
Sunum önizlemesi
Giriş: Elektrokonvülsif terapi (EKT), günümüzde birçok psikiyatrik bozuklukta etkili biçimde
kullanılan başlıca somatik tedavi yöntemlerinden biridir. Bu olguda, Bipolar Duygudurum
Bozukluğunun (BDB) depresif epizodu tanısıyla kliniğimize yatırılan ve tedavi sürecinde EKT
uygulanmasının ardından afazi gelişen 71 yaşındaki bir kadın hastayı sunmayı amaçladık. Yöntemler / Olgu Sunumu: 71 yaşında kadın hastanın, 31 yıllık psikiyatrik öyküsünün
bulunduğu, BDB tanısıyla daha önce dört kez çeşitli psikiyatri kliniklerinde yattığı öğrenildi.
Hastada son üç aydır konuşma ve hareketlerde azalma, iştahsızlık, enerji kaybı, mutsuzluk,
halsizlik, huzursuzluk, titreme gibi depresif belirtiler gelişmişti. Tedavisi bir süredir, sitalopram
40 mg/gün, alprazolam 0,5 mg/gün, olanzapin 5 mg/gün, diazepam 5 mg/gün, ketiapin 100
mg/gün ve trazodon 100 mg/gün şeklindeydi; ancak tedaviden klinik olarak anlamlı bir yanıt
alınamadığı öğrenildi. Yeme güçlüğü ve titreme yakınmaları üzerine yapılan nörolojik
değerlendirmede bu bulguların ilaç yan etkilerine bağlı olabileceği düşünülerek mevcut tedavisi
kademeli olarak azaltıldı ve ketiapin XR 150 mga yükseltildi. Ardından bitemporal EKT
tedavisine başlandı. EKTnin ikinci seansının ardından hastada belirgin adlandırma güçlüğü
gelişti. Hasta, nesneleri tanıdığını ancak isimlerini söyleyemediğini ifade etti. Adlandırma
sorunları dışında konuşması akıcıydı. Akut nörolojik bir durumdan şüphelenilerek nörolojiye
konsülte edilen hastanın kranial MRG ve EEG incelemeleri normaldi. Akut nörolojik olay
dışlandı ve EKT tedavisi sonlandırıldı. EKTnin kesilmesini takiben 24 saat içinde adlandırma
güçlüğünün gerilediği ve izleyen takiplerde yinelemediği görüldü. Bu olgu sunumu için
hastadan onam alınmıştır.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: EKT sonrasında konfüzyon ve bellek kusurları gibi nörobilişsel yan etkiler
sık görülmektedir. Ancak, literatürde EKTye bağlı afazi oldukça nadir bildirilmektedir.
Afazinin, EKT sırasında gelişen postiktal paralizi veya beyinde geçici hipoperfüzyon gibi
mekanizmalarla ilişkili olabileceği öne sürülse de, kesin patofizyolojisi henüz netlik
kazanmamıştır. Bazı olgu bildirimlerinde, EKT sırasında uzamış nöbetlerin ya da EKT ile
lityum kombinasyonunun afaziyi tetikleyebileceği belirtilmiştir. Bununla birlikte, yalnızca
EKT uygulamasının afaziye neden olduğu nadir vakalar da mevcuttur. Afazi ile ilişkili olası
patofizyolojik süreçler henüz yeterince anlaşılmamış olup, bu etkinin görülme sıklığına dair
kapsamlı veri bulunmamaktadır. Anahtar Kelimeler: Elektrokonvülsif terapi, Afazi
Giriş: Klozapin, diğer antipsikotiklerin fayda etmediği durumlarda etki gösteren tek
antipsikotik olma özelliğiyle ayrılır. Klozapin sağaltımının en korkulan yan etkilerinden biri
agranülositoz, granülositopeni, lökopeni gibi kan diskrazileridir. Bu yazıda klozapinle
nötropeni gelişen hastaya, diğer tedavilere yanıtsız olması sebebiyle yeniden klozapin tedavisi
başlanarak; bu hasta grubunda klozapin kullanımının yeniden denenmesine dikkat çekmeyi
amaçladık. Yöntemler / Olgu Sunumu: 50 yaşında şizofreni tanılı kadın hasta, tarafımızca 13 yıldır
takiplidir.2011 yılında paranoid sanrıları, duygulanım donukluğu belirtileriyle servise yatışı
yapıldı.Daha önce diğer antipsikotiklerle yeterli yanıt alınamayan hastada klozapin
denendi.Hastanın klozapin 500 mg/g, valproat 1000 mg/g tedavisiyle; sanrıları, negatif
belirtileri geriledi.Bu tedaviyle 2024 yılına kadar psikotik bulgusu olmayan hastanın, klozapin
tedavisine başlandıktan 13 yıl sonra rutin kontrolleri sırasında WBC:3260/m³, NEU:870/m³
gözlendi.Klozapin tedavisi kesilen hastanın kan diskrazisi ortadan kalktı.Hastaya paliperidon
12 mg/g, olanzapin 20 mg/g tedavileri başlanıp dört hafta kullanıldı.Klozapin kesimi sonrası
aldığı diğer antipsikotik tedavilerine rağmen; mignon, paranoid sanrıları, negatif belirtileri
gözlendi.Psikotik belirtileri dirençli bir şekilde devam eden hastanın tedavi düzenlenmesi
amacıyla servise yatışı yapıldı.Hastanın yakın izlemde klozapin tedavisi tekrar başlandı.
Sonuçlar: Hastanın klozapin 500 mg/gün, valproat 1000 mg/gün tedavisiyle paranoid sanrıları
yatıştı, işlevselliği arttı.Hastanın 58 haftalık takibinde psikotik belirtinde alevlenme,
işlevselliğinde düşme gözlenmedi.Hastanın izleminde yeniden kan diskrazisi saptanmadı.Olgu
hastanın onamı alınarak yazılmıştır. Tartışma ve Sonuç: Klozapin klinik takiplerde nötropeni gelişme riski sebebiyle klinisyenlerin
çekinmesine yol açmaktadır. Lökosit sayısı 3000/ m³ün, PMN sayısı 1500/ m³ün altına inerse
klozapin kesilmelidir.Literatürde; klozapinle nötropeni, lökopeni gelişen dirençli şizofreni
hastalarında yeniden klozapin başlandığında, %60-70 oranında yeniden bir kan diskrazisi
saptanmamıştır.Nötropeni yan etkisiyle klozapin kesilen hastada tedavi yanıtsızlığı sebebiyle
yeniden klozapin başlanması ise hastanın tedaviye verdiği güçlü yanıt, dirençli psikotik
belirtiler ve yakın izlemlerinin yapılmasıyla mümkün olmuştur.Klozapin kullanımı sonrası kan
dikrazileri hastaların %90ında ilk altı ayda ortaya çıkar. Olgumuzda 13 yıl sonra nötropeni
gelişmesi bu açıdan da dikkat çekmektedir.Geç başlangıçlı nötropeniye rağmen klozapinin
belirgin klinik fayda sağlamaya devam etmesi, ilacın tedaviye dirençli olgulardaki vazgeçilmez
yerini bir kez daha ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Klozapin, Nötropeni, Tedavi yanıtsızlığı, Şizofreni
Burak Amil, Zahid Emre Kösecik, İlker Taşdemir, Mehmet Yücel Ağargün
Sayfa 353
Sunum önizlemesi
Giriş: Kleine-Levin Sendromu (KLS); tekrarlayan hipersomni epizodları ile karakterize olan
bilişsel ve davranışsal bozuklukların eşlik ettiği nadir bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Santral
Çekirdek Hastalığı (SÇH); ryanodin reseptör geni (RYR1) mutasyonlarına bağlı olarak gelişen,
iskelet kası disfonksiyonu ile seyreden bir konjenital miyopatidir. Literatürde bu iki fenomenin
birlikteliğine işaret eden bir çalışma bildirilmemiştir. Bu yazıda KLS ve SÇH tanısı almış 25
yaşındaki bir erkek hastayı sunmaktayız. Bu olgunun yayımlanması için hastadan yazılı
bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Santral Çekirdek Hastalığı (SÇH) ilişkili konjenital kas
güçsüzlüğü öyküsü bulunan 25 yaşındaki erkek hasta; uzun süreli aşırı uyku epizodu ve
beraberinde hiperfaji, cinsel dürtü artışı gibi davranış değişiklikleri ile tarafımıza başvurmuştur.
Bu epizod esnasında emosyonel regülasyon bozukluğu, artmış irritabilite, konuşma miktarında
artış ve duyusal algıda değişiklikler tariflemiş, kendisini depresif hissettiğini ve rüya benzeri
bir durumda yaşıyormuş gibi algıladığını ifade etmiştir. Dikkat çekici olarak hastanın ilk
Kleine-Levin Sendromu (KLS) epizodundan önce viral bir enfeksiyon geçirdiği saptanmıştır.
Hastaya nörolojik, psikiyatrik ve genetik değerlendirmeler yapılmış olup klinik bulgular,
bilinen SÇH'ye ek olarak KLS tanısını desteklemiştir.
Sonuçlar: - Tartışma ve Sonuç: Yapmış olduğumuz literatür taramasında KLSnin; enfeksiyon sonrası
immünolojik süreçler ve GABA/glutamat dengesizliği ile ilişkili olduğuna dair hipotezler öne
çıkmaktadır. SÇHda görülen RyR1 mutasyonuna bağlı kalsiyum homeostazisi bozukluğunun
da bu nörotransmitter sistemlerinin regülasyonunu etkileyerek; -özellikle viral enfeksiyon gibi
tetikleyicilerle bir araya geldiğinde- KLS epizodlarını kolaylaştırıcı bir biyolojik zemin
oluşturması olası görünmektedir. Bu vakadan yola çıkarak; kalsiyum regülasyon bozukluğunun
GABAerjik ve glutamaterjik nörotransmisyonu etkilemesi sonucunda SÇH ile KLS arasında
olası bir patofizyolojik bağlantı geliştiğini öne sürmekteyiz. Sunulan vaka, nadir
komorbiditelerin göz önünde bulundurulmasının önemini vurgulamakta olup, hücre içi
kalsiyum homeostazisinin nöropsikiyatrik belirtilerde rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Bu yazı KLS ve SÇH birlikteliğini tanımlayan ilk olgu sunumu olup, ortak patojenik
mekanizmalara yönelik yeni bir hipotez sunmaktadır. Bu ilişkiyi açıklığa kavuşturmak ve tedavi
yaklaşımlarını geliştirmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kleine-Levin Sendromu, Santral Çekirdek Hastalığı, Kalsiyum
Homeostazisi, Santral Çekirdek Miyopatisi, Hipersomni
Giriş: Somatik yakınmalara ikincil kendine zarar verme davranışı, psikotik bozukluklar ve
obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) ve ilişkili bozukluklar ayırıcı tanısında önemli zorluklar
yaratır. Somatik tip sanrısal bozuklukta birey, ciddi bir tıbbi rahatsızlığı olduğuna dair sarsılmaz
inançlar taşırken; OKB ve ilişkili bozukluklarda bu düşünceler sabit olmayıp, tekrarlayıcı
davranışlarla geçici rahatlama sağlanır. Bu olguda, bedensel yakınmalarına çözüm üretmek
maksadıyla tekrarlayan şekilde vücudunun çeşitli bölgelerine insizyon hatta yer yer eksizyon
uygulayan bir hastanın psikiyatrik değerlendirmesi ve izlem süreci sunulmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 39 yaşında erkek hasta, bir yıldır süregelen sırt, karın ve bacak
ağrılarına iyi geldiğini düşündüğü insizyon davranışları nedeniyle yatırıldı. Bu işlemin, iç
organlar arasındaki nöromüsküler bağlantıyı düzenlediğine ve bu sayede yakınmalarının
azaldığına inanmaktaydı. Premorbid döneminde mükemmeliyetçi kişilik yapısı ve üniversite
yıllarında başlayan dini içerikli obsesyonlar ve kompulsiyonlar olduğu öğrenildi. Yaygın vücut
ağrıları fizik tedavi girişimlerinden fayda görmeyince, annesinin kaybını takiben hacamat
benzeri insizyon davranışına yöneldi. Bu davranışı belirli somatik yakınmalarla ilişkili olarak
ritüelistik şekilde sürdürdüğü, olumsuz fiziksel sonuçlarına rağmen uygulamaya devam ettiği
gözlendi.
Sonuçlar:
Bu
olgu,
somatik
yakınmalara ikincil self-mutilatif davranışların
değerlendirilmesinde tanısal güçlükleri vurgulamaktadır. DSM-5, sabit inanç ile düşük içgörü
ayrımında ve kültürel etkenlerin belirlenmesinde sınırlı kalabilmektedir. Bu nedenle benzer
olgularda bütüncül değerlendirme, içgörü düzeyinin izlenmesi ve kültürel bağlamın dikkate
alınması tanı ve tedavi sürecinde kritik öneme sahiptir. Hastadan olgu sunumu ve fotoğraf
kullanımı için yazılı aydınlatılmış onam alınmıştır. Tartışma ve Sonuç: Literatürde benzer olgular, somatik yakınmalara ikincil kendine zarar
verme davranışlarının sanrısal bozukluk, OKB ve aşırı değerlendirilmiş düşünceler arasında bir
spektrumda seyrettiğini göstermektedir. Choudhary ve ark. (2009) akupunkturla ilişkili
dermatitis artefakta, Sadalla ve ark. (2020) hacamata bağlı ağır anemi, Varma ve ark. (2007)
monosemptomatik hipokondriyak psikoz ve Nasıroğlu ve Çeri (2017) somatik yakınmalarla
karışan OKB olgularını bildirmiştir. Benzer şekilde, sunduğumuz olguda da sabit inanç ile
kompulsif özelliklerin iç içe geçtiği ve kültürel faktörlerin tabloyu şekillendirdiği
görülmektedir. Anahtar Kelimeler: obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar, kendine zarar verme
davranışı, bedensel belirti bozukluğu, somatik tip sanrısal bozukluk
Giriş: Cinsiyet disforisi (CD) ile Otizm Sprektrum Bozukluğu (OSB) arasında güçlü bir ilişki
mevcuttur. OSB yaygınlığı, toplumda %0,6-1 arasındayken, CD polikliniğine yönlendirilen
çocuklarda OSB sıklığının %7,8'e kadar çıktığı görülmektedir. Bu birlikteliğin klinik yönetimde
nasıl zoruluklara yol açtığı CD ve OSB eştanılı olgunun izlem sürecinde tartışılacaktır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 22 yaş, trans kadın, öğrenci, iki aydır transgender olduğunu
düşünüyor. Çocuklukta cinsiyetinden hoşnutsuzluk öyküsü yok; lisede annesinin kıyafetlerini
deneme, iki aydır kısmen feminen giyim mevcut. Ailesiyle sorun yaşama ve tuhaf görünme
endişesiyle cinsiyet ifadesi kısmen feminen, tıbbi müdahalelerle arzuladığı görünüme
ulaşamayacağına dair karamsarlık mevcut. Romantik ve cinsel ilişki deneyimi yok. İki ay
öncesine dek yönelimi kadınlara, başvuruda erkeklere; fantezileri her iki cinsiyete yönelik,
kadın kıyafeti giydiğinde cinsel uyarılma tarifliyor. Gelişim öyküsünde yürüme ve konuşmada
gecikme; göz temasında kısıtlılık, sosyal iletişim zorlukları ve özel ilgi alanı mevcut.
Sonuçlar: Tanı konuldu. Beklentilerde kararsızlık nedeniyle tıbbi müdahale ertelendi. Üç yıl
boyunca altı ayda bir aile görüşmeleri yapılarak OSB ve cinsiyet kimliği çalışıldı; sosyal destek
sistemlerini güçlendirmeye yönelik müdahaleler uygulandı. Müdahaleler sonucunda uyumun
arttığı, cinsiyet ifadesi ile ilgili kararlılığın arttığı, hasta ve ailenin beklentilerinin uyumlamdığı,
çatışmaların azaldığı ve cinsiyet disforisinde azalma gibi olumlu etkilerin olduğu görüldü. Üç
yıl sonunda kendi talebiyle hormon tedavisine yönlendirildi. Olgu sunumu için onam alınmıştır. Tartışma ve Sonuç: OSB ve CD birlikteliğinde tanı, tedavi ve tedaviye erişim sürecinde özgün
zorluklar mevcuttur. Otizme bağlı duyusal hassasiyet disforiyi artırabilir; sosyal ve tıbbi
müdahalelere uyumu zorlaştırabilir. Sosyobilite kısıtlılıkları, destek sistemlerini zayıflatarak
sürece uyumda azalmaya yol açabilir.Bu olguda, çocuklukta başlamayan, dalgalı seyirli disfori,
cinsiyet olumlayıcı tedavilerin beklenen etkiyi vermemesi ve bilişsel katılığa bağlı cinsiyet
olumlayıcı tedavilerin sonuçlarına dair karamsarlık mevcut olması mevcut duruma özgü
zorluklardır. Komborbitenin yarattığı karmaşa ve sosyal becerilerdeki zayıflığın hasta-aile
işbirliğini ve etkin destek almayı güçleştirmesiyle ek müdahalelere ihtiyaç duyulmuştur. CD ve
OSB komorbiditesi durumuna klinisyenler de tanıda zorlanabilir, tedaviye erişim gecikebilir.
OSB varlığının, uygun bireylerde tedaviye erişimi engellemesi gerektiği unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: cinsiyet disforisi, otizm spektrum bozukluğu
Ranâ Ahsen AK, Gülce Oran, Eminhan Suna, Mehmet Hakan Türkçapar
Sayfa 357
Sunum önizlemesi
Giriş: Anoreksiya Nervoza (AN), en yüksek ölüm oranına sahip psikiyatrik bozukluklardan
biridir. ANnin etkili tedavisi yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal düzeyde
farkındalık gerektirmektedir. Toplumun ANya ilgisi, genellikle tanınmış kişilerin bu hastalıkla
ilişkili sağlık sorunları veya kayıplarıyla birlikte artış göstermektedir. Bu çalışmada Google
arama eğilimleri üzerinden Türkiyede ANye yönelik toplumsal ilginin düzeyi ve farkındalığa
etkisi değerlendirilmiştir. Bu çalışmada, bireylerin bilgi arayışından yola çıkarak toplum
düzeyinde koruyucu ruh sağlığına katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Yöntemler: Bu retrospektif infodemiolojik çalışmada, 2 Ağustos 2025te açık erişimli Google
Trends üzerinden Anoreksiya Nervoza arama ifadesi iki farklı zaman aralığında taranmıştır.
İlk olarak, Ağustos 20152025 arasında arama eğilimleri incelenmiştir. İkinci olarak, 21
Haziran 2025 tarihinde kamuoyunda tanınan bir kişinin AN nedeniyle yaşamını yitirmesinin
toplumsal etkisinin araştırılması amacıyla 21 Mayıs21 Temmuz 2025 tarihleri arasındaki
arama eğilimleri değerlendirilmiştir.
Sonuçlar: AN ile ilgili aramalar 2017de ve 2025te belirgin artış göstermiştir. 2017deki artış,
tanınmış bir kişinin kilo kaybıyla hastaneye kaldırılmasıyla; 2025teki artışsa başka bir tanınmış
kişinin ölüm haberiyle ilişkilidir. Tüm zamanların en yüksek arama ilgisi Haziran 2025te AN
nedeniyle yaşamını yitiren tanınmış kişinin AN haberlerinin medyada geniş yer bulması ile
açıklanabilir. Bunlarla beraber en sık aranan ifadelerin anoreksiya nervoza nedir, anoreksiya
nervoza özellikleri, anoreksiya nervoza neden olur soruları olduğu görülmektedir. Tartışma ve Sonuç: Aramalarda hem AN ile ilgili bilgi hem de kişinin görünümü ve özel
yaşamına dair sorguların yapıldığı gözlemlenmiştir. Arama içeriklerinin tanım, neden, teşhis ve
ölüm gibi temel başlıklarla sınırlı kalması, ilginin çoğu zaman yüzeysel bir bilgi arayışı
olduğunu göstermektedir. Kayıp sonrası yapılan aramaların yalnızca bilgi edinme değil,
duygusal ya da magazinsel ilgiyle şekillendiği anlaşılmaktadır. Sonuç olarak tanınmış kişilerin
ANye dair medyatik haberleri kısa vadeli bilgi arayışını artırmakta ancak bu artışın kalıcı
farkındalıkla sonuçlanabileceği belirsizliğini korumaktadır. Bunu değerlendirmek için daha
kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu tür medya odaklı bilgi arayışının arttığı
dönemlerde, ruh sağlığı profesyonelleri ve ilgili tüm kurumların güvenilir içerikler paylaşması
önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Anoreksiya Nervoza, Yeme Bozuklukları
Giriş: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) ve katatoni birlikteliğinin değerlendirildiği bir örnek
olarak 18 yaşında OSB ve katatoni tanılarıyla Çocuk Psikiyatriden devralınan bir hastanın olgu
sunumu paylaşılmaktadır. Bu çalışma, hastadan ve yakınından aydınlatılmış onam formu
alınarak hazırlanmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 18 yaşında erkek, bekar, özel eğitim meslek lisesi 10. sınıfta
okumakta olduğu, 3 yaşında dış merkezde OSB tanısı aldığı öğrenildi. Hastanın Eylül 2024te
6 ay önce başlayan hareketsizlik, konuşmama, gözünü dikerek bakma, yüz buruşturma, içe
kapanma, komut almama, saatlerce aynı pozisyonda kalma şikayetleri olduğu öğrenildi. 3 Mart
2025 tarihinde psikiyatri servisine hareketsizlik, konuşmama, gözünü dikerek bakma, yüz
buruşturma, içe kapanma şikayetleri ile BFCRS puanı 12 olarak (stupor 2 puan- mutism 3 puan-
staring 3 puan- grimace 1 puan- withdrawal 3 puan) katatoni tanısı düşünülerek yatırıldı.
Hastanın 03.06.2025 tarihinde servisimize yatışı yapılıp hemogram, geniş biyokimya, demir ve
tiroit parametreleri için tetkikleri istendi. EKT hazırlığı yapıldı. Hastaya 06.06.2025
25.06.2025 tarihlerinde 9 seans EKT yapıldı. Toplam 362 saniye kontrollü nöbet geçirtildi.
Hastanın 03.06.2025 tarihli (0. seans) BFCRS puanı 12 (stupor 2 puan, mutism 3 puan, staring
3 puan ,grimace 1 puan ,withdrawal 3 puan) olarak değerlendirildi. Hastanın 13.06.2025 tarihli
(4. Seanstan veya 196 saniye kontrollü nöbetten sonra) BFCRS puanı 10 (stupor 2 puan, mutism
3 puan, staring 0 puan ,grimace 2 puan ,withdrawal 3 puan) olarak değerlendirildi. Hastanın
20.06.2025 tarihli (7. Seanstan veya 339 saniye kontrollü nöbetten sonra) BFCRS puanı 4
(stupor 0 puan, mutism 0 puan, staring 0 puan ,grimace 1 puan ,withdrawal 3 puan) olarak
değerlendirildi. 8. ve 9. seanslardan sonra BFCRS puanı değişmeyen hastanın rezidü
semptomlarının (içe kapanma, yüz buruşturma) OSB tanısıyla ilişkili olduğu düşünüldü.
Hastanın tedavisi 2.5mg/gün aripiprazol, 25 mg/gün sertralin olarak düzenlendi. Hasta
27.06.2025 tarihinde taburcu edildi.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: Tedavi edilmeyen katatoninin ciddi sonuçlarını potansiyel olarak
önleyebilmek, erken teşhis ve zamanında müdahale etmek önem arzetmektedir. Bu olgu
sunumu, bu hedeflere yönelik bir adımı temsil etmektedir. Anahtar Kelimeler: OSB, katatoni, EKT
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir