Giriş: Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalar, maruz
kaldıkları fiziksel ve psikososyal stresörler nedeniyle anksiyete, depresyon ve psikotik
bozukluklar gibi psikiyatrik hastalıklara yatkındır. Özellikle kırsal bölgelerde, ruh sağlığı
hizmetlerine erişimin sınırlı olması ve damgalanma, bu hastalıkların tanı ve tedavisini
zorlaştırmaktadır. Bu çalışmada, kırsal bir bölgede HD hastalarında psikiyatrik bozuklukların,
psikiyatri başvurularının ve psikotrop ilaç kullanımının sıklığı ve özelliklerinin
değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmamıza Trabzon Of Devlet Hastanesi HD ünitesinde en az altı aydır tedavi
gören 91 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Sosyodemografik veriler, tıbbi öykü ve ICD-10a
göre psikiyatrik tanılar anket ve e-Nabız kayıtlarından elde edilmiştir. Araştırma, SBÜ Kanuni
Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 30.10.2023 tarihinde
2023/36 protokol numarası ile onaylanmıştır.
Sonuçlar: Çalışmaya katılan 91 hastanın yaş ortalaması 64,12±13,91 yıl, %42,9u kadındı.
Katılımcıların %38,5i geçmişte psikiyatriye başvurmuştu. En sık tanılar anksiyete bozuklukları
(%32,9) ve duygudurum bozuklukları (%18,7) idi. Hastaların %26,4ü HD tedavisine
başlamadan önce, %12,1i ise HD tedavisi sonrasında ilk kez psikiyatriye başvurmuş;
%61,5inin ise hiç psikiyatri başvurusu olmamıştır. HD başladıktan sonraki ilk yıl içinde
psikiyatri başvuru oranı %23,1 idi. Hastaların %37,3üne psikotrop ilaç reçete edilmiş, %35,1i
en az 1 ay kullanmıştı. Son 1 yılda en az 1 ay psikotrop ilaç kullanım oranı %20,9 idi. En sık
kullanılan ilaçlar essitalopram (%7,7) ve sertralin (%6,6) idi. Son bir ay içinde düzenli psikotrop
kullanan (%20,9) ve kullanmayanlar (%79,1) arasında yaş, cinsiyet, HD süresi ve komorbidite
açısından anlamlı fark yoktu (p > 0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, kırsal bölgelerde yaşayan HD hastalarında psikiyatriye
başvuru ve psikotrop ilaç kullanım oranlarının oldukça düşük olduğunu ortaya koymaktadır.
Tedavi edilmeyen psikiyatrik bozuklukların hastalık seyri ve yaşam kalitesi üzerindeki olumsuz
etkileri göz önüne alındığında, rutin ruh sağlığı taramalarının, multidisipliner bakım
modellerinin ve ruh sağlığı hizmetlerine ulaşmanın zor olduğu kırsal bölgelerde telepsikiyatri
hizmetlerinin uygulanması önem taşımaktadır. Ayrıca, toplumda damgalanmayı azaltmaya ve
ruh sağlığı farkındalığını artırmaya yönelik toplum temelli müdahaleler önceliklendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: hemodiyaliz, ruhsal hastalıklar, psikotrop ilaçlar, kırsal sağlık hizmetleri,
ruh sağlığı taraması
Muhammed Rasit Bardakçı, Ahmet Bülent Yazıcı, Hande Tuğçe Demirci
Sayfa 126
Sunum önizlemesi
Giriş: Bu çalışma, yataklı arındırma merkezinde tedavi gören Alkol ve Madde Kullanım
Bozukluğu (AMKB) tanısı olan hastaların tedavi sonuçları üzerinde müzik, resim ve spor gibi
mesleki terapi faaliyetlerinin etkisini incelemektedir. Araştırma, özellikle yönetmelik
değişiklikleri nedeniyle bu faaliyetlerin durdurulmasından önce ve sonra hastaneye yatış süresi
ve tedavi tamamlama oranlarını karşılaştırmaktadır. Yöntemler: Çalışmaya, son 1 yıllık dönemde Yataklı Arındırma Merkezinde yatarak tedavi
gören 332 hasta dahil edildi. Hastalar klinikte eğitmen bulunmadığı ve faaliyetlerin
gerçekleştirilemediği eğitim dışı dönemde (EDD) tedavi görenler (n=161) ile eğitmenlerin
bulunduğu ve faaliyetlerin gerçekleştirildiği eğitim döneminde (ED) tedavi görenler (n=171)
olarak iki gruba ayrıldı. Hastanede kalış süresi ve en az 20 gün süren önerilen tedavi
programının tamamlanma durumu, sosyodemografik özellikler, yatış türü (gönüllü/zorunlu),
Aşerme Ölçeği (AÖ) ve Tedavi Motivasyon Ölçeği (TMÖ) puanları retrospektif olarak
incelendi. Çalışma için 16 Ocak 2025 tarih ve E-43012747-050.04-438240 sayılı etik kurul
onayı alınmıştır.
Sonuçlar: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, bağımlılık türü, AÖ düzeyleri veya hastaneye yatış
türü açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0,05). ED hastaların, EDD hastalara kıyasla
hem hastanede kalış süreleri (15,75 güne karşı 12,86 gün; p=0,002) hem de tedavi tamamlama
oranları anlamlı derecede daha yüksekti (ED: %50,3 EDD: %34,2; p=0,003). EDD grubu
başlangıçta daha yüksek tedavi motivasyonu puanlarına sahipti (99,51e karşı 95,29 puan; p=
0.039), ancak buna rağmen EDD grubunda hastanede kalış süreleri ve tedaviyi tamamlama
oranları daha düşüktü. Tartışma ve Sonuç: Müzik, resim ve spor gibi mesleki terapi faaliyetleri, AMKB hastalarının
erken taburcu edilmesini azaltabilir, yatarak tedavi süresini uzatabilir ve önerilen programı
tamamlama olasılığını artırabilir. Bu çalışma, alkol-madde kullanım bozuklukları için hastaları
tutma ve tedavi protokollerine uyumu artırmada mesleki terapinin potansiyel önemini
vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık, Alkol, Madde, Arındırma, Mesleki Terapi Faaliyetleri
Cennet Yaren Sarıoğlu, Efsun Damla Altın, Mehmet Emin Demirkol, Lut Tamam
Sayfa 127
Sunum önizlemesi
Giriş: Bipolar bozukluk (BB), işlevsellik ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu
etkilenme hastalık şiddeti, tedavi uyumu, hastalık öncesi işlevsellik parametreleriyle ilişkilidir.
Yaşam kalitesi, bireyin yaşamını; kültürel değerleri, hedefleri ve beklentileri doğrultusunda
algılayıp değerlendirmesidir. Yaşam kalitesi düşük olanlarda hastalığın yönetimi zorlaşmakta
ve tedavi uyumu düşmektedir. Çalışmamızın amacı, BB tanılı bireylerde psikoeğitimin; uyku
ve yaşam kalitesine etkisini araştırmaktır. Hipotezimiz psikoeğitimin uyku ve yaşam kalitesini
arttıracağı yönündedir. Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim
Dalında BB tanısıyla takip edilen 22 birey örneklemimizi oluşturmuştur. Mani, hipomani veya
depresyon dönemlerinde olan, bilişsel kaybı bulunan ya da eşlik eden başka bir psikiyatrik veya
fiziksel hastalığı olan bireyler çalışmaya dahil edilmemiştir. DSM-5e göre BB tip 1 ya da tip 2
tanılı, 18-65 yaş aralığında bulunan, en az bir yıldır kullandığı ilaç dozu değiştirilmemiş ve
remisyondaki bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu,
Global Değerlendirme Ölçeği (GDÖ), WHOQOL-BREF Yaşam Kalitesi Ölçeği, Pittsburgh
Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) uygulanmıştır (Etik Kurul Onay No:18.07.2025/51).
Sonuçlar: Katılımcıların %68,1i (n=15) kadın, %31,9u (n=7) erkek, yaş ortalaması
39.86±13.29dur. Ortalama tanı yaşı 26.59±7.28dir. Psikoeğitim sonrası WHOQOL-BREF
Genel Sağlık alt ölçeği ve GDÖ skorlarında anlamlı düzelme gözlenmiştir (sırasıyla
52.0±14.6&60.7±15.5; p=0.015 ve 74.18±13.23&83.4±7.68; p < 0.001). PUKİ toplam ve alt
ölçeklerinde psikoeğitim sonrasında anlamlı değişiklik saptanmamıştır. (PUKİ total skor
8.59±4.5&7.8±4.2; p > 0.05) Tartışma ve Sonuç: Literatürde remisyonda BB tanılılarda farmakolojik tedaviye ek uygulanan
psikoeğitim sonrasında nüks ve hastane yatış sıklığının azaldığı, yaşam kalitesinin arttığı
gösterilmiştir. Sonuçlarımız literatürle uyumlu şekilde psikoeğitim sonrası yaşam kalitesinde
ve global hastalık değerlendirmesinde iyileşme olduğunu göstermiştir. Önceki çalışmalarda
psikoeğitim sonrası uykuda iyileşme bildirilmiş olsa da çalışmamızda psikoeğitim öncesi ve
sonrası arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bu durum uykuda düzelme için gerekli oturum
sayısının çalışmamızda yeterli olmamasıyla ilişkili görülmektedir. Sonuçlarımız BB gibi kronik
ruhsal hastalıklarda psikoeğitimin psikolojik faktörlerini etkisini ortaya koymuştur. Uyku
kalitesi değerlendirilmesinin yapılması için uzun süreli, tekrarlayan oturumların olduğu
psikoeğitim programlarının yapılması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, psikoeğitim, uyku, yaşam kalitesi
Dünya Gözde Çapar, Mustafa Kaan Keleş, Seda Kiraz, Görkem Tutal Gürsoy
Sayfa 128
Sunum önizlemesi
Giriş: Alzheimer hastalığı demansında (AHD) yaşam boyu yaklaşık %80 oranında en az bir
nöropsikiyatrik belirti görülmektedir [1]. Bu belirtiler hasta ve ailesinin yaşam kalitesini ve
bakım veren yükünü ciddi şekilde etkilemektedir. Bu çalışmada, AHDde psikotropik tedavi
desenleri ile apati, depresyon, bilişsel performans ve bakım veren yükü arasındaki ilişkinin
incelenmesi amaçlandı. Yöntemler: Kesitsel nitelikteki çalışmaya 113 AHD olgusu ve bakım vereni dahil edildi.
Şizofreni spektrum bozuklukları, bipolar bozukluk, majör depresyon, Parkinson hastalığı ve
inme gibi majör nörolojik/psikiyatrik ek tanılı hastalar dışlandı. Olgular tedaviye göre dört
gruba ayrıldı: standart tedavi(ST), ST+antidepresan(AD), ST+antipsikotik(AP), ST+AD+AP.
Psikotrop ilaçlar, AHDye eşlik eden klinik pratikte gözlenen depresif belirtiler, psikotik
ve/veya
davranışsal
semptomların
yönetimi
amacıyla
başlanmıştır.
Olgulara
COST,ADÖ,CDDÖ,CDR ve bakım verenlerine ZBYÖ uygulandı. Gruplar MANOVA ve
MANCOVA ile karşılaştırıldı(p < 0.05). Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 1 Nolu Tıbbi
Araştırmalar Bilimsel ve Etik Değerlendirme Kurulundan 1-25-893 karar numarasıyla
onaylandı.
Sonuçlar: Çalışmaya 113 olgu dahil edildi. Yaş ortalaması 74.41±7.71 yıl ve ortalama hastalık
süresi 40.63±35.75 aydı. Katılımcıların %23.0ı şüpheli, %28.3ü hafif, %35.4ü orta ve
%13.3ü ciddi klinik demans evrelemesine sahipti (Tablo 1). İlaç kombinasyon gruplarının apati
skorları (F(3,107)=3.986; p:0.010; ?2:0.101) ve bakım veren yükü (F(3,107)=3.098; p:0.030;
?2:0.080) üzerinde anlamlı etkisi olduğu; depresyon skoru (F(3,107)=0.136; p:0.938; ?2:0.004)
ve bilişsel işlev skorları (F(3,107)=0.091; p:0.965; ?2:0.003) üzerinde anlamlı etkisinin
olmadığı bulundu(Tablo 2). Kombinasyon grupları arasında ST, ST+AP (ort.fark:-8.522;
p:0.016) ve ST+AD+AP (ort.fark:-9.830; p:0.002) ile apati skoru yönünden; ST grubu ile
(ST+AD)(ort.fark:-6.675; p:0.028) ve ST+AP grubu(ort.fark:-10.612; p:0.007) arasında bakım
veren yükü skorları açısından anlamlı farklılık olduğu gösterildi(Tablo 3). Tartışma ve Sonuç: Bulgular apati artışının bakım veren yüküyle ilişkili olduğunu
göstermektedir. AHDde standart tedaviye eklenen antipsikotik ilaçların apatiyi artırabileceği
ve bakım veren yükünü yükseltebileceği saptandı. Psikotrop ilaç seçimi bireyselleştirilmeli;
antipsikotik tedavi alan olgular apati ve bakım veren yükü açısından dikkatle izlenmelidir.
Örneklem seçimi ve tedavi endikasyonundaki heterojenlik çalışmanın kısıtlılığıdır. Bununla
birlikte,tedavi gruplarının başlangıçtaki belirti şiddetinden kaynaklanan bias olasılığı dikkate
alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: Alzheimer, Demans, Apati, Depresyon, Bakım veren yükü
Caner Yeşiloğlu, Ali Meriç Kurt, Lut Tamam, Mehmet Emin Demirkol, Zeynep Namlı, Mahmut Onur Karaytuğ, Sinem Çetin Demirtaş
Sayfa 131
Sunum önizlemesi
Giriş: Ortoreksiya nervoza (ON), bireyin sağlıklı beslenmeye yönelik ilgisinin saplantılı hale
gelerek işlevselliğin bozulması olarak tanımlanır. Transgender kişilerde yeme davranışlarına
ilişkin sorunların cisgender kişilerden daha yaygın olduğu, bu durumun azınlık stresi ile ilişkili
olabileceği bildirilmektedir. Bu bağlamda ortorektik eğilimlerinin transgender kişilerde
incelenmesi, bu durum ile ilişkili psikososyal etmenlerin araştırılması önemlidir.
Çalışmamızda, transgender kişilerde ortorektik eğilimlerin düzeyi ile sağlık anksiyetesi, öz
şefkat, psikolojik acı ve algılanan sosyal destek arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi
amaçlanmıştır. Yöntemler: Bir üniversite hastanesinin psikiyatri polikliniğine cinsiyet uyumlandırma süreci
için takip amacı ile başvuran 30 transgender birey çalışmaya dahil edilmiştir. Veriler ORTO-11,
Psikolojik Acı Ölçeği, Sağlık Kaygısı Enventeri, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği
ve Öz-Şefkat Ölçeği kullanılarak ve klinik görüşmeler aracılığıyla toplanmıştır. Etik kurul
onayı 06.12.2024 tarihinde (Karar No: 35) alınmış; tüm katılımcılardan yazılı bilgilendirilmiş
onam sağlanmıştır.
Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalaması 27,13(±4,43) olup, %46,7si trans erkek, %53,3ü trans
kadındır. ORTO-11 puanları sağlık anksiyetesi (r=-0.734, p < 0.001) ve psikolojik acı (r=-0.705,
p < 0.001) ile negatif; öz-şefkat(r=0.569, p < 0.001) ve sosyal destek(r=0.721, p < 0.001) ile
pozitif yönde anlamlı ilişkilidir. Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, transgender kişilerlerde ortorektik eğilimlerin sağlık
kaygısı, psikolojik acı, öz-şefkat, sosyal destek ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Yüksek sosyal
destek ve öz-şefkat düzeyi olanlarda düşük ortoreksik eğilimler saptanması destekleyici
çevresel faktörlerin ortorektik eğilimler üzerinde dengeleyici bir rol oynayabileceğini
düşündürmektedir. sonuçlarımız transgender kişilerde yeme davranışlarının psikososyal
çerçevede incelenmesi gerektiğini vurgulamaktadır.Cinsiyet uyumlandırma sürecinde cerrahi
ve hormonal müdahalelerin planlandığı trans bireylerde psikolojik değerlendirme çok faktörlü
olmalıdır. Ancak bu ilişkilerin trans bireylere özgü olup olmadığını belirleyebilmek için
cisgender katılımcıların dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Cisgender bireylerin
dahil edildiği çalışmalarda geniş örneklemlerle yapılacak araştırmalar, bu ilişkilerin doğasını
daha net biçimde ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Transgender, Ortoreksiya Nervosa, Psikososyal Faktörler
Giriş: Bu çalışmada, ötimik dönemdeki bipolar bozukluk (BB) hastalarında intihar girişiminin
kişilerarası duyarlılık, bilişsel hatalar ve psikiyatrik belirtilerle ilişkisini değerlendirmek ve
kişilerarası duyarlılığın intihar davranışına etkisinde aracı değişkenlerin rolünü incelemek
amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmaya BB tanısı almış ve ötimik dönemde olan 68 hasta dahil edilmiştir.
Katılımcılar, intihar girişimi öyküsü olanlar (n=23) ve olmayanlar (n=45) olmak üzere iki gruba
ayrılmıştır. Tüm bireylere Hamilton Anksiyete (HAM-A) ve Depresyon (HAM-D)
Derecelendirme Ölçekleri, Kişilerarası Duyarlılık Ölçeği (KADÖ) ve Bilişsel Hatalar Ölçeği
(BHÖ) uygulanmıştır. Psikiyatrik bozukluk dışındaki komorbid tıbbi durumların varlığı
katılımcıların beyanlarına ve e-nabız kayıtlarına göre değerlendirilmiştir. İstatistiksel
analizlerde grup karşılaştırmaları, korelasyonlar ve mediyasyon modeli kullanılmıştır. Çalışma
için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alınmıştır
(2024/5137).
Sonuçlar: İntihar girişimi öyküsü olan hastalarda tıbbi komorbidite oranı anlamlı biçimde
yüksek bulunmuştur (p=0.03). Ayrıca, intihar girişim öyküsü olan grupta depresyon düzeyleri
(p=0.008), bilişsel hata puanları (p=0.005), ve kişilerarası duyarlılık puanları (p=0.033) intihar
girişim öyküsü olmayan gruba kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Korelasyon analizinde, intihar
girişimi sayısı ile BHÖ (r=0.38, p < 0.01) ve KADÖ toplam puanı (r=0.26, p < 0.05) arasında
pozitif ilişkiler bulunmuştur. Ayrıca, BHÖ puanları ile KADÖ toplam puanı (r=0.41, p < 0.01),
HAM-D (r=0.27, p < 0.05), HAM-A (r=0.35, p < 0.01) puanları arasında anlamlı pozitif
korelasyonlar gözlenmiştir. Oluşturulan mediyasyon modelinde, kişiler arası duyarlılığın
intihar davranışı üzerindeki dolaylı etkisinin bilişsel hatalar aracılığıyla anlamlı olduğu
(?=0.111, p=0.04), bu ilişkide anksiyete ve depresyonun (sırasıyla p=0.225, p=0.354) aracı bir
rolü olmadığı gösterilmiştir. Bu ilişkide doğrudan etki de anlamlılığa ulaşmamıştır (p=0.086). Tartışma ve Sonuç: Bulgular, BB hastalarında kişilerarası duyarlılığın intihar girişimi olan
bireylerde daha yüksek olduğunu ve bu duyarlılığın intihar davranışı üzerindeki etkisinde
bilişsel hataların önemli bir aracı rol oynayabileceğini ortaya koymaktadır. Bu bulgular, BB
hastalarında intihar riskinin değerlendirilmesinde yalnızca duygu durum değil, aynı zamanda
kişilerarası duyarlılık ve bilişsel işlevlerin de dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, bilişsel işlevler, intihar girişimi, kişilerarası duyarlılık
Giriş: Problemli sosyal medya kullanımı (PSMK), ruh sağlığı, sosyal işlevsellik ve üretkenlik
üzerinde olumsuz etkileri olan, giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. YouTube, sağlık
bilgileri için önemli bir kaynak olmakla birlikte, PSMK ile ilgili içeriklerin niteliği, güvenilirliği
ve doğruluğu yeterince net değildir. Bu çalışma, sosyal medya bağımlılığına ilişkin Türkçe
YouTube videolarının kalitesini, güvenilirliğini, anlaşılabilirliğini ve bilimsel doğruluğunu,
geçerli değerlendirme araçları ve davranışsal bağımlılığa özgü bir kodlama çerçevesi
kullanarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Yöntemler: 1 Mart 30 Nisan 2025 tarihleri arasında YouTubeda sosyal medya bağımlılığı
ve problemli sosyal medya kullanımı anahtar kelimeleriyle sistematik bir tarama yapılmıştır.
Tekrarlayan, reklam içerikli, ilgisiz veya Türkçe dışı içerikler çıkarıldıktan sonra 126 video
analize dahil edilmiştir. İki psikiyatrist her videoyu bağımsız olarak Global Quality Scale
(GQS), modifiye DISCERN (sağlık bilgisi güvenilirliği değerlendirme ölçeği), JAMA ölçütleri
ve Görsel-İşitsel Hasta Eğitimi Materyalleri Değerlendirme Aracı (PEMAT-A/V) ile
değerlendirmiştir. Ayrıca Griffithsin altı bağımlılık bileşeni (öncelik, duygu düzenleme,
tolerans, yoksunluk, çatışma, nüks) ile işlevsel bozulma, eş tanılar, tedavi/başvuru bilgisi ve
yanlış bilgilendirme unsurlarına dayalı Sosyal Medya Bağımlılığı Doğruluk Skoru (SMA-AS)
geliştirilmiştir.
Videolar,
(psikiyatrist,psikolog,hekim),akademisyenler
lisanslı
sağlık
çalışanları
veya resmi kurumlarca hazırlanmışsa
profesyonel olarak; diğerleri profesyonel olmayan olarak sınıflandırılmıştır.
Sonuçlar: 126 videonun %52,4ü profesyoneldi. Profesyonel içerikler GQS (3,21 vs. 1,98),
DISCERN (3,48 vs. 2,86), JAMA (ortanca 3 vs. 1), PEMAT-A/V (%74,3 vs. %62,1) ve SMA
AS (6,2 vs. 3,4) skorlarında anlamlı derecede yüksek puan almıştır (tümü p < 0,001). Videoların
yalnızca %18,3ü tüm bağımlılık bileşenlerini ele alırken, yanlış bilgilendirme profesyonel
olmayan videoların %27,0unda görülmüştür. Video süresi GQS (? = 0,44) ve SMA-AS (? =
0,39) ile pozitif korelasyon göstermiş, etkileşim ölçütleri ile kalite arasında ise ilişki
bulunmamıştır. Tartışma ve Sonuç: Türkçe YouTube videolarının çoğu düşük-orta kalitededir. Profesyonel
katkı güvenilirlik ve doğruluğu artırmaktadır. Dijital platformlar ile sağlık profesyonelleri
arasındaki iş birliği ve standart kılavuzların geliştirilmesi, çevrimiçi içeriklerin halk sağlığı
değerini güçlendirebilir. Bu yaklaşım, yanlış bilgilendirmeyi azaltarak toplumsal farkındalığı
da artıracaktır. Anahtar Kelimeler: Sosyal medya bağımlılığı, YouTube, İçerik analizi, Güvenilirlik,
Bilimsel doğruluk Anahtar Kelimeler: Sosyal medya bağımlılığı, YouTube, İçerik analizi, Güvenilirlik,
Bilimsel doğruluk
Giriş: Akran zorbalığı, bireyin erken dönem şemalarının oluşumunu etkileyerek psikopatoloji
gelişimine zemin hazırlayabilir. Bu çalışmada akran zorbalığına maruz kalan tıp fakültesi
öğrencilerinde daha sık olumsuz şemalara rastlanacağı ve daha şiddetli ruhsal semptomlar
gözleneceği öngörülerek, zorbalığa maruz kalmayanlar öğrenciler ile karşılaştırma yapılmıştır. Yöntemler: Kesitsel nitelikteki bu çalışmaya bir tıp fakültesinde öğrenim gören 105 öğrenci
dahil edilmiştir. Katılımcılar uygulanan Olweus Zorbalık Ölçeği'ndeki öz bildirimlerine bağlı
olarak n=74 zorbalık yaşamış, n=31 zorbalık yaşamamış olarak gruplandırılmıştır. Young Şema
Ölçeği Kısa Form (YSÖ-KF) ve Depresyon, Anksiyete, Stres Ölçeği (DASS-21) uygulanmış;
gruplar arasındaki farklar Mann-Whitney U testi ile analiz edilmiştir. Veriler SPSS paket
programı ile analiz edilmiştir. Çalışma için Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Etik
Kurulundan etik onay alınmıştır(Tarih: 22.04.2025 Etik kurul onay no:25-MOBAEK-159)
Sonuçlar: Çalışmaya katılan 105 kişinin yaş ortalaması 22,92 (SD = 2,21) olup, %61i kadındı.
Zorbalığa maruz kalan grup, DASS-21 toplam (U=635,5; p=0,002), depresyon (U=617,0;
p=0,001), anksiyete (U=715,0; p=0,011) ve stres (U=653,5; p=0,003) puanlarında anlamlı
olarak daha yüksek ortalama sıra değerlerine sahipti. Şema alanlarına ait Başkalarına
Yönelimlilik (p=0,006), Ayrılma ve Reddedilme (p=0,007), Zedelenmiş Sınırlar
(p=0,007) ve Zedelenmiş Özerklik ve Performans (p=0,011) puanları da zorbalığa uğrayan
grupta anlamlı derecede yüksekti. Aşırı tetikte olma ve bastırılmışlık alanında fark ise sınırda
anlamlı bulundu (p=0,054). Tartışma ve Sonuç: Bulgular, zorbalığa maruz kalan öğrencilerin depresyon, anksiyete ve stres
düzeylerinin daha yüksek olduğunu; ayrıca başkalarına yönelimlilik, ayrılma ve
reddedilme, zedelenmiş sınırlar ve zedelenmiş özerklik ve performans gibi bazı uyumsuz
şema alanlarında daha yüksek puanlara sahip olduklarını göstermektedir. Bu bulgular, geçmişte
yaşanan olumsuz deneyimlerin şema oluşumunu etkileyebileceğini ve bireylerin stresle başa
çıkma kapasitesini azaltarak daha hassas hale gelmelerine katkıda bulunabileceğini
düşündürmektedir. Sonuç olarak, akran zorbalığına maruz kalma, tıp öğrencilerinin ruhsal iyi
oluşunu tehdit eden önemli bir risk etmeni olarak değerlendirilmeli; bu doğrultuda koruyucu
ruh sağlığı müdahaleleri, olumsuz etkilerin önlenmesinde ve öğrencilerin ruhsal iyilik halinin
artırılması ve psikopatoloji gelişiminin önlenmesi adına büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: akran zorbalığı, öğrenci, ruh sağlığı
Giriş: Literatürde obsesif kompulsif bozuklukta (OKB) zihin kuramını (ZK) araştıran
çalışmalarda tutarsız bulgular olduğu ve OKBdeki ZK bozukluklarının belirli klinik alt
gruplara özgü olup olmadığı yönünde çalışma yapılmadığı görülmektedir. Bu bağlamda
araştırmamızın amacı farklı belirti kümelerinden oluşan ve heterojen bir hastalık olan OKBde
obsesyonları otojen ve reaktif olarak iki grupta incelemek, bu iki alt tipin ZK işlevleri açısından
birbirlerinden ve sağlıklı kontrol grubundan farklılık gösterip göstermediğini araştırmaktır. Yöntemler: Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Etik Kurulundan onay alınmıştır
(2024/5083). Araştırmaya OKB tanısı almış reaktif tip obsesyona sahip 46 hasta, otojen tip
obsesyona sahip 36 hasta ve hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim süreleri açısından eşleşmiş 41
sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri
formu, Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ)
uygulanmıştır. Hasta grubuna Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği
(YBOKDÖ), Hamilton Depresyon ve Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçekleri de
uygulanmıştır.
Sonuçlar: Tüm katılımcıların ZK işlevleri karşılaştırıldığında; GZOT ve DEZTÖ toplam
puanları açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Ancak
DEZTÖ alt ölçeklerinde yalnızca metafor kavrama alt ölçeğinde gruplar arasında anlamlı bir
farklılık olduğu gözlemlenmiştir (p < 0,05). Yapılan çoklu karşılaştırmalar sonucunda, metafor
kavrama puanları açısından otojen ve reaktif grup arasında p=0,002 düzeyinde ve reaktif grupla
kontrol grubu arasında p=0,046 düzeyinde anlamlı farkın olduğu belirlenmiştir. Metafor
kavrama puanlarındaki düşüklüğün (p=0,002) ve YBOKDÖ 11. madde puanlarındaki artışın
(p=0,035) reaktif tip OKB üzerine anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, genel ZK işlevleri açısından otojen ve reaktif tip OKB
hastaları ile sağlıklı kontroller arasında anlamlı bir farklılık göstermemekle birlikte, ileri düzey
ZK işlevi olan metafor kavrama becerisinde gruplar arasında anlamlı farklılıklar olduğunu
ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular, reaktif obsesyonlara sahip hastaların, otojen
obsesyonlara sahip hastalara kıyasla metafor kavrama becerilerinde anlamlı düzeyde düşük
performans sergilediklerini göstermiştir. Mevcut obsesyon türüne bağlı olarak farklılaşan ZK
işlevleri, obsesyon türüne özgü terapötik yaklaşımlarının geliştirilmesine de katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Reaktif obsesyon, Otojen obsesyon, Zihin
kuramı
Caner Yeşiloğlu, Ömer Fettahlıoğlu, Lut Tamam, Mehmet Emin Demirkol, Zeynep Namlı, Mahmut Onur Karaytuğ
Sayfa 137
Sunum önizlemesi
Giriş: Depresyon, duygudurum alanındaki bozulmaların ötesinde, bireyin bilişsel işlevlerini,
davranış örüntülerini ve fiziksel kapasitesini olumsuz etkileyen çok yönlü bir tablodur.
Özellikle son yıllarda depresyon ile sarkopeni arasındaki ilişki, inflamatuvar süreçler, hormonal
değişiklikler ve beslenme alışkanlıkları üzerinden daha fazla incelenmektedir. Bu çalışma,
depresyon tanılı bireylerde kas gücü ile benlik saygısı arasındaki bağlantıyı ortaya koymayı
amaçlamaktadır. Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğine başvuran 35
katılımcıya sosyodemografik veri formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Hamilton
Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların kas gücünün
belirlenmesi el bilek gücü ölçer el dinamometresi ile belirlenmiştir. Depresif bozukluk dışı
psikiyatrik tanısı olan olgular, kas gücüne kaybına neden olacak tedavi altında olanlar, kas kaybı
ve yıkımına neden olan malignite, romatolojik hastalık tanısı olan olgular çalışmadan
dışlanmıştır. Elde edilen veriler korelasyon ve çoklu regresyon analizleriyle incelenmiştir.
(Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul Onay No: 58, 07.02.2025)
Sonuçlar: Analizler, kas gücü ile benlik saygısı puanları arasında anlamlı ve negatif bir ilişki
olduğunu göstermiştir (r = -0.449, p = 0.008). Bu bulgu; benlik saygısı puanı yükseldikçe yani
özsaygı düştükçe, kas gücünün azaldığını göstermektedir. Ayrıca benlik saygısı ile beden kitle
indeksi arasında da anlamlı bir negatif ilişki bulunmuştur (r = -0.343, p = 0.047). Tartışma ve Sonuç: Düşük özsaygının, depresyon tanılı bireylerde fiziksel güç kaybına eşlik
edebileceği görülmektedir. Bu durum, psikolojik iyilik halinin yalnızca ruhsal değil, bedensel
performans üzerinde de belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.Özsaygının azalması,
bireyin günlük yaşamda fiziksel aktiviteye katılım isteğini, kas gücünü koruma motivasyonunu
ve sağlıklı yaşam davranışlarını olumsuz yönde etkileyebilir. Bu durum, zaman içinde
sarkopeni gelişme riskini artırabilecek bir döngüye yol açmaktadır. Bulgular, depresyon
tedavisinde yalnızca duygudurumun düzenlenmesinin yeterli olmayabileceğini, aynı zamanda
özsaygıyı güçlendirmeye yönelik psikoterapötik müdahalelerin ve yaşam tarzı değişikliklerinin
de tedavi planına entegre edilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: sarkopeni, depresyon, benlik saygısı, beden kitle indeksi
Zeynep Namlı, Mehmet Emin Demirkol, Caner Yeşiloğlu, Mahmut Onur Karaytuğ, Lut Tamam, İrem Sanem Sabahi
Sayfa 138
Sunum önizlemesi
Giriş: Psikiyatri rapor poliklinikleri, bireylerin çeşitli gerekçelerle kapsamlı ruhsal
muayenelerini gerektiren başvuru alanlarıdır. Başvuruların rapor amaçlı gerçekleştirilmesi,
tanıya odaklanan kısa muayenelerle sonuçlanabilmektedir. Oysa bireyin sosyodemografik ve
klinik özelliklerinin ele alınması, daha bütüncül yaklaşımların geliştirilmesini sağlayabilir.
Çalışmamızın amacı, rapor polikliniklerinde incelenen hastaların sosyodemografik ve klinik
özelliklerini ortaya koyarak hastalara bütüncül tutumla yaklaşılmasının gerekliliğini
vurgulamaktır. Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Psikiyatri Anabilim Dalına rapor
amacıyla başvuran 50 katılımcı çalışmamızın örneklemini oluşturmuştur. Çalışmaya
katılabilecek bilişsel yeterliliği olmayan bireyler dışlanmıştır. Katılımcılara çalışma anlatılarak
Aydınlatılmış Onam Formunu imzalamaları istenmiştir. Katılımcılardan Sosyodemografik Veri
Formu, Morisky İlaç Uyumu Ölçeği, İçgörü Değerlendirme Ölçeği, Dünya Sağlık Örgütü
Yetiyitimi Değerlendirme Ölçeği (WHODAS 2.0) ve Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeğini
(STAI) doldurmaları istenmiştir (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu Onay No:
57, 18.07.2025).
Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalaması 43,6±9,49dur. Katılımcıların %40ı kadın, %60ı
erkektir. 39u bağımsız yaşayabilmekteyken 11i yardıma ihtiyaç duymaktadır. 47sinin
psikiyatrik hastalık, 36sının en az bir fiziksel hastalık tanısı vardır. 7 kişi adli rapor, 38i engel
oranı tespiti, 1i ehliyet, 4ü durum bildirir sağlık kurulu raporu düzenlenmesi amacıyla
başvurmuştur. Ölçek skorları WHODAS: 2,60±0,95, STAI-S: 49,46±14,07, STAI-T:
52,92±12,98, İçgörü Ölçeği: 15,06±3,07 ve Morisky İlaç Uyumu: 4,56±2,44dır. Yaş ile
anksiyete düzeyi ve anksiyete düzeyi ile yetiyitimi arasında anlamlı aynı yönlü korelasyon
saptanmıştır (p < 0,01). Tartışma ve Sonuç: Psikiyatri rapor polikliniğine başvuran bireylerde yüksek kaygı düzeyleri,
artmış yetiyitimi ve eşlik eden fiziksel hastalıkların yaygınlığı dikkat çekicidir. Yaşla birlikte
kaygı artmakta ve artan kaygı düzeyleriyle işlevsellik düşmektedir. Bulgular, bu başvuruların
yalnızca tanı odaklı değerlendirmelerle sınırlı kalmaması gerektiğini göstermektedir. Bireylerin
sosyodemografik özelliklerinin ve psikososyal işlevselliğinin kapsamlı değerlendirilmesi,
klinik kararların doğruluğunu arttıracaktır. Bu nedenle, rapor değerlendirmelerinde tanı odaklı
sürecin ötesinde bütüncül bir yaklaşım benimsenmesi klinik açıdan yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: psikiyatri rapor polikliniği, tedavi uyumu, içgörü, sürekli kaygı,
durumluk kaygı
Giriş: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), bireyin zihninde istemsizce beliren obsesyonlar
(düşünce, dürtü ya da imgeler) ve bunlara karşı geliştirilen kompulsiyonlarla karakterize bir
ruhsal bozukluktur. Literatürde, OKB tanılı bireylerde intihar düşüncelerinin sağlıklı
popülasyona göre daha sık olduğu bildirilmektedir. Rahatsızlığa dayanma, fiziksel zorlanmalara
tahammülsüzlüğü ifade eder; anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi gösterilmiş ancak OKB ile
ilişkisi yeterince araştırılmamıştır. Bilinçli farkındalık ise yaşanılan ana yargılamadan
odaklanmayı ifade eder. Çalışmamızda OKB tanılı bireylerde rahatsızlığa dayanma, bilinçli
farkındalık düzeyleri ve intihar düşünceleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Yöntemler: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesinde DSM-5e göre OKB
tanısı almış 68 birey katılmıştır (ortalama yaş = 28.8 ± 10.18; %61.8 kadın). Beck İntihar
Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ), Rahatsızlığa Dayanma Ölçeği (RDÖ), Bilinçli Farkındalık Ölçeği
(BİFÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Yale Brown obsesyon ve kompulsiyon ölçeği
(YBOKÖ) kullanılmıştır. Etik kurul onayı 18.07.2025 tarihinde, 56. karar numarasıyla
alınmıştır.
Sonuçlar: Bilinçli farkındalık düzeyi, intihar düşüncesi (r= 0.340, p=0.005) ve OKB
şiddetiyle (r= 0.337, p=0.005) negatif korele bulunmuştur. Rahatsızlığa dayanma, anksiyete
düzeyiyle negatif korelasyon göstermiştir (r = 0.290, p = 0.017); ancak intihar düşüncesi ve
OKB şiddeti ile anlamlı ilişki saptanmamıştır. Ortalama puanlar: BİFÖ:55.05±15.20,
RDÖ:18.79±5.82, YBOKÖ:18.69±8.83 BAÖ:20.30±13.94, BİDÖ: 4.42±5.82 olarak
hesaplanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, bilinçli farkındalığın OKB tanılı bireylerde semptom
şiddetini ve intihar düşüncesini azaltmada koruyucu bir faktör olabileceğini göstermektedir.
Bilinçli farkındalık, bireyin düşünce ve duygularını daha az yargılayarak gözlemlemesini
sağlamakta ve böylece tepkisel davranışların önüne geçebilmektedir; bu durum, intihar
düşüncelerinin yönetiminde bir baş etme kaynağı olabilir. Ayrıca rahatsızlığa dayanmanın
anksiyete ile ilişkili bulunması, bedensel rahatsızlıklara tahammülsüzlüğün bireyin emosyonel
yükünü artırabileceğini düşündürmektedir. OKB grubunda rahatsızlığa dayanmanın intihar
düşüncesi ve semptom şiddetiyle ilişkisi anlamlı bulunmasa da, bu değişkenin psikopatolojiye
katkısını değerlendirmek için daha büyük örneklemlerle yapılacak ileri araştırmalar faydalı
olacaktır. Bu çalışma, OKB tanılı bireylerde bilinçli farkındalık ve rahatsızlığa dayanma
düzeylerinin psikolojik değerlendirme ve müdahalelerde dikkate alınması gerektiğini ortaya
koymaktadır. Çalışmamızda kontrol grubunun bulunmaması, sonuçların yalnızca OKBye özgü olup olmadığını belirleme konusunda sınırlılık yaratmaktadır. Bu durum, çalışmanın yöntemsel
bir kısıtlılığı olarak değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Rahatsızlığa Dayanma, İntihar, Bilinçli Farkındalık, Obsesif Kompulsif
Bozukluk
Giriş: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dikkat süresinde azalma, dürtüsellik
ve hiperaktivite ile karakterize bir nöropsikiyatrik bozukluktur.Araştırmalar, DEHBli
bireylerde Elektroensefalografi (EEG) alfa dalga gücü ve asimetrisinde değişiklikler olduğunu
ve bu değişikliklerin bilişsel işlev bozukluklarıyla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu
çalışmanın amacı, DEHB tanılı bireylerin EEG alfa gücü ve hemisferik asimetrilerinin sağlıklı
bireylerle karşılaştırılarak farklılık gösterip göstermediğini araştırmaktır. Yöntemler: Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulunun 28.05.2024
tarih ve 2024-282 proje/karar numarası ile onay alınmıştır.Gülhane Eğitim ve Araştırma
Hastanesine başvuran SCID-5 ile tanı konulan 19 DEHB olgusu ve 19 sağlıklı kontrol dahil
edilmiştir. Katılımcıların, 5 dakika gözler kapalı ve 5 dakika gözler açık olmak üzere EEG
kayıtları alınmıştır.Kaydedilen EEG verileri MATLAB programına aktarılmıştır.EEG alfa
asimetrisi hesaplanırken sol taraftaki alfa gücü değerlerinden simetrik olarak yerleşimli olan
sağ taraftaki alfa güçleri çıkarılarak ölçülmüştür.
Sonuçlar: Hasta grubunun gözler açık durumda FP4,F8 alfa güçleri ve gözler kapalı durumda
FP1, FP2 alfa güçleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p <
0.05).Hasta grubunun gözler açık FP1-FP2, F7-F8, O1- O2 alfa gücü asimetri değerlerinin
negatif olma oranı yani sağa doğru asimetrileri daha yüksek bulundu. (p < 0.05).Hasta grubunun
gözler kapalı C3- C4 alfa gücü asimetri değerinin pozitif olma oranı yani sola doğru asimetri
oranı daha yüksek bulundu. (p < 0.05). Tartışma ve Sonuç: DEHB'nin frontal korteksteki bilgi işleme süreçlerinin verimsizliğinden
kaynaklandığı düşünülmektedir.Bilişsel süreçler ile ilgili olan, alfa gücündeki baskılanma
yüksek bilişsel aktiviteyi işaret ederken, alfa gücündeki artış düşük bilişsel aktiviteyi işaret
eder.Frontal bölgelerde artan alfa gücü, DEHBli bireylerde bu bölgelerde baskılanma
olabileceğini ve bunun dikkat ve yürütücü işlevlerdeki bozulmalarla ilişkili olabileceğini
düşündürmektedir.Ayrıca gözler açık durumda FP1-FP2, F7-F8 ve O1-O2 elektrotlarında
ölçülen negatif asimetri sağ hemisferde alfa gücünün daha fazla olduğunu bu durumun ödül
duyarlılığında azalma ve anormal yaklaşım davranışları gibi DEHB benzeri özelliklerle ilişkili
olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Alfa gücü, frontal alfa asimetrisi
Giriş: Bu çalışma, anksiyete ve depresyon tanısı almış bireylerde sosyal medya kullanımı,
gelişmeleri kaçırma korkusu (fear of missing out-FoMO) ve işlevsellik arasındaki ilişkiyi
incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, FoMO'nun hastalar ve sağlıklı bireyler üzerindeki
işlevsellik üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkilerini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Yöntemler: Bu çalışmaya, 84 anksiyete ve/veya depresyon tanısı almış hasta ve 79 sağlıklı
kontrol olmak üzere 163 genç yetişkin (18-33 yaş arası) dahil edilmiştir. Katılımcılara Beck
Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Gelişmeleri Kaçırma Korkusu
Ölçeği (FoMO) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) uygulanmıştır. Sosyal medya
kullanım süreleri, akıllı telefon verileri kullanılarak ölçülmüştür. Mediyasyon analizi Jamovi
(v2.6.44) programı ile, diğer istatistiksel analizler ise SPSS (v22) ile gerçekleştirilmiştir.
Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alınmıştır
(07.03.2025-2025/5615).
Sonuçlar: Sosyal medya kullanımı açısından hasta grubunun TikTok kullanma eğiliminin
anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür (p=.013). Ancak sosyal medya toplam kullanım
süresinde anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p=.13). FoMO (p=.007), BDE (p < .001),
BAE (p < .001) ve KİDÖ (p < .001) puanları hasta grubunda anlamlı düzeyde daha yüksekti.
Regresyon analizleri, depresyon ve FoMO'nun yalnızca hasta grubunda işlevselliği önemli
ölçüde etkilediğini ortaya koydu sırasıyla (?=.515, p=.026; ?=.548, p=.046). Kontrol grubunda
FoMO, depresyon ve anksiyete skorlarının işlevsellik üzerinde etkisi anlamlı değildi (p > .05)
Mediyasyon analizleri, FoMO'nun hasta grupta işlevsellik üzerindeki etkisinde depresyonun
kısmi bir aracı rolü olduğunu gösterdi (p=.038). Anksiyetenin bu ilişkide anlamlı bir aracı rolü
izlenmedi (p=.143). Tartışma ve Sonuç: FoMO, depresyon ve anksiyete bozukluğu tanısı almış bireyler için
işlevsellik üzerinde doğrudan ve dolaylı etkileri olan önemli bir faktör olarak gözlenmiştir.
Bulgular, psikiyatrik bozukluğu olan genç yetişkinlerin günlük işlevlerini olumsuz etkileyen
FoMO'ya daha yatkın olduğunu göstermektedir. Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma, sosyal medya
kullanımı ve FoMO'nun psikiyatri poliklinik hastalarının işlevselliği üzerindeki etkilerini
inceleyen ilk çalışmadır. Psikiyatrik poliklinik hizmetlerinde FoMO konusunda farkındalığın
artırılması ve dijital davranışların düzenlenmesi işlevselliğin artırılmasına katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Depresyon, FoMO, Genç Yetişkinler, Sosyal Medya
Hazan Tomar Bozkurt, Murat Aydın, Nurten Nur Aydın
Sayfa 144
Sunum önizlemesi
Giriş: Zoonotik bir enfeksiyon olan Brusella enfeksiyonu, yalnızca fiziksel semptomlarla değil,
psikolojik etkilerle de ilişkilendirilmektedir. Kronik enfeksiyon sürecinin, ruh sağlığı alanında
depresyon ve anksiyete gibi sorunlara yol açabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı,
bruselloz hastaları ile sağlıklı bireylerin depresyon ve anksiyete düzeylerini karşılaştırmak ve
hastalığın ruh sağlığı üzerindeki etkilerini incelemektir. Ayrıca çalışmanın, bruselloz
hastalarının yönetiminde psikososyal desteğin önemini vurgulaması da amaçlanmaktadır. Yöntemler: Çalışmaya, 8 hafta veya daha uzun süredir semptomları devam eden kronik
bruselloz hastaları dahil edildi. Bruselloz tanısı, pozitif serolojik test sonuçları (Wright ? 1:160,
Coombs testi ? 1:160) ile birlikte ateş, halsizlik, gece terlemeleri, eklem ağrısı ve miyalji gibi
klinik semptomların varlığına dayanarak konuldu. Hastalığın akut fazında olan (semptom süresi
8 haftadan kısa) hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Sağlıklı kontrol grubu, hasta grubuyla
benzer sosyokültürel özelliklere sahip bireyler arasından rastgele örnekleme yöntemiyle seçildi.
Bununla birlikte, çalışmaya merkezi sinir sistemi hastalıkları (örneğin inme, Parkinson
hastalığı, kafa travması), kardiyovasküler hastalıklar, malign neoplazmlar, diyabet ve sistemik
lupus eritematozus gibi depresyon ve anksiyete düzeyini etkileyebilecek kronik ve otoimmün
hastalıklara sahip bireyler dâhil edilmedi. Tüm katılımcılara yaş, cinsiyet, medeni durum,
ikamet edilen bölge, eğitim düzeyi, istihdam durumu, hayvancılıkla uğraşma durumu ve
pastörize edilmemiş süt tüketimine ilişkin sosyodemografik bilgileri içeren bir veri formu
dolduruldu. Depresyon ve anksiyete belirti düzeyini değerlendirmek amacıyla tüm katılımcılara
Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulandı.
Sonuçlar: Çalışmada kronik bruselloz tanılı 50 hasta ve 50 sağlıklı birey olmak üzere 100 birey
değerlendirildi. Hasta grubunun yaş ortalaması 44,6 ± 11,4 ve kontrol grubunun yaş ortalaması
41,5 ± 8,9 idi. Hasta grubunun 33ü (%66), kontrol grubunun ise 39u (%78) erkekti. Hasta ile
kontrol grubu; yaş, cinsiyet, medeni durum, ikamet edilen bölge, eğitim düzeyi, istihdam
durumu, hayvancılıkla uğraşma durumu ve pastörize edilmemiş süt tüketimi değişkenleri
açısından karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık
saptanmadı. BDÖ puan ortalaması hasta grubunda 13,8 ± 8,9 ve kontrol grubunda 8,1 ± 7,4
olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p < 0,001). BAÖ puan ortalaması hasta
grubunda 17,0 ± 11,5 ve kontrol grubunda 6,9 ± 5,1 olup aradaki fark istatistiksel olarak
anlamlıydı (p < 0,001). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, bruselloz hastalarında depresyon ve anksiyete düzeyinin daha
yüksek olduğunu; brusellozun ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini göstermektedir. Elde edilen veriler, kronik enfeksiyon hastalıklarının psikopatoloji üzerindeki
potansiyel etkilerini desteklemektedir. Özellikle uzun süren hastalık ve tedavi süreci, belirsizlik,
fiziksel semptomların getirdiği yaşam kalitesindeki düşüş ve sosyal işlevsellikteki azalma
bireylerin ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bu durum, bruselloz hastalarının tanı ve tedavi
süreçlerinde ruh sağlıklarının da dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Hastalara
yönelik psikososyal destek sağlanması, depresyon ve anksiyete düzeylerini azaltabilir ve tedavi
sürecine olumlu katkı sağlayabilir. Gelecekte yapılacak daha kapsamlı çalışmalarda, bu
hastalarda ruh sağlığını iyileştirebilecek müdahalelerin etkisinin değerlendirilmesi faydalı
olacaktır. Anahtar Kelimeler: depresyon, anksiyete, bruselloz, kronik enfeksiyon
Muhammed Ertuğrul Özbey, Betül Digilli Ayaş, Rukiye Seher Kaplan, Hasan Bakay, Aynur Emine Çiçekcibaşı
Sayfa 146
Sunum önizlemesi
Giriş: Bu çalışmada şizofreni ve bipolar bozukluğu (BB) olan yetişkinlerin el ve parmak
uzunluk oranları, avuç içi kıvrım uzunlukları ve el çizgi varyasyonları ile sahip oldukları
hastalıklarının ilişkisinin incelenmesi ve şizofreni ve BB hastaları ile sağlıklı bireylerin
karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmaya 40 sağlıklı kontrol grubu ile birlikte DSM-5 tanı ölçütlerine göre BB
tanısı alan 40 hasta ve şizofreni tanısı alan 36 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların elleri, avuç
içleri yukarı bakacak şekilde fotoğrafları çekildi. Parmak ölçümlerin ve dermatoglifik özellikler
MicroDicom Viewer isimli program üzerinden değerlendirildi. Karşılaştırmalı istatistikler için
SPSS (v22) üzerinden ANOVA ve Kruskal-Wallis testleri uygulandı. Kruskal-Wallis testi için
post-hoc analizlerde Bonferroni düzeltmesi yapıldı. Çalışma için Necmettin Erbakan
Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alındı (2024/5408).
Sonuçlar: Sağlıklı kontrollerde her iki elde proksimal-radyal (sol el p=0.001, sağ el p=0.014)
ve distal-radyal (sol el p=0.002, sağ el p < 0.001) kıvrımlar arası mesafe BB ve şizofreni
gruplarına kıyasla anlamlı olarak daha fazla bulundu. Benzer şekilde sağ el 2D:4D oranı kontrol
grubunda hasta gruplara kıyasla anlamlı olarak daha düşük bulundu (p < 0.001). Ancak sol el
2D:4D oranı BB grubunda şizofreni ve kontrol gruplarına kıyasla anlamlı olarak daha düşük
saptandı (p=.004). Kontrol grubunun beden kitle indeksi (BKİ) hasta gruplara kıyasla daha
düşüktü (p < 0.001). Kontrol grubunda boy uzunluğu sadece BB grubuna kıyasla daha düşük
saptandı (p=0.026). Tüm grup üzerinde tespit edilen bu anlamlı bulgulara ek olarak yaş,
cinsiyet, boy ve BKİlerin de dahil edildiği lojistik regresyon modelinde sol el 2D:4D oranının
BByi anlamlı olarak öngördüğü tespit edilmiştir (?=-16.43, p=0.044). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulgular şizofreni ve BB gibi ciddi psikiyatrik
bozuklukları olan yetişkin bireylerin parmak oranlarının ve el çizgi varyasyonlarının sağlık
bireylerden farklılaştığını ortaya koymaktadır. Özellikle sol el 2D:4D oranındaki düşüklüğün
BByi güçlü bir şekilde öngördüğü gözlenmiştir. Bulgularımız bu ciddi psikiyatrik
bozuklukların nörogelişimsel süreçler ile yakın ilişkili olduğuna dair önemli kanıtlar
sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, dermatoglifik analiz, şizofreni, 2D:4D oranı.
Giriş: Bipolar bozuklukta (BB) tedaviye uyumsuzluk oranlarının yüksekliği, yalnızca relaps
riskini artırmakla kalmaz, aynı zamanda işlevselliği ve yaşam kalitesini önemli ölçüde olumsuz
etkiler. Çalışmamızın amacı, BB tanısı almış ötimik hastalarda ilaç uyumu ve yaşam kalitesi
arasındaki ilişkide hastalık algısı ve kronotipin etkilerini incelemektir. Yöntemler: Çalışmaya toplam 81 ötimik BB hastası dahil edilmiştir. Katılımcılar, Tıbbi
Tedaviye Uyum Ölçeği (TTUÖ) puanlarına göre ilaç uyumu iyi olanlar (İİU, n=53) ve kötü
olanlar (KİU, n=28) olarak iki gruba ayrılmıştır. Hastalar sosyodemografik ve klinik özellikler
ile birlikte, Hamilton Anksiyete (HAM-A) ve Depresyon (HAM-D) Derecelendirme Ölçekleri,
Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Değerlendirme Kısa Formu (WHOQOL-BREF), Kısa
Hastalık Algısı Anketi (KHAA) ve Sabahçıl-Akşamcıl Anketi (SAA) ile karşılaştırılmıştır.
Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alınmıştır
(2024/5022).
Sonuçlar: İİU ve KİU grupları arasında sosyodemografik özellikler açısından anlamlı bir fark
tespit edilmemiştir. KİU grubunda intihar girişimi (p=0.009), kendine zarar verme (p=0.029)
ve karma atak oranları (p=0.024) anlamlı derecede daha yüksekti. Psikometrik sonuçlar, KİU
grubunun daha yüksek anksiyete (p=0.042) ve hastalık algısı skorlarına (p=0.001) sahip
olduğunu ve genel yaşam kalitesi (p=0.006) ve alt alanlarında (fiziksel, psikolojik ve sosyal
alanlar) daha düşük puanlar aldığını göstermiştir (sırasıyla p=0.003, p=0.002 ve p=0.013). Ek
olarak, ilaç uyumu ile genel yaşam kalitesi arasındaki ilişkiye hastalığı olumsuz ve kaygı verici
algılıyor olmak anlamlı bir şekilde aracılık ettiği gözlenmiştir (?=0.125, p=0.019). Bu ilişkide
kronotip, anksiyete veya depresyonun anlamlı bir mediyatör etki izlenmemiştir (tümü için p >
0.05). Tartışma ve Sonuç: Son dönemde BB hastalarında ilaç uyumu ile yaşam kalitesi arasındaki
ilişki üzerine yapılan çalışmalar artmakla birlikte, bu ilişkide bilişsel bir değişken olarak
hastalık algısının rolü şimdiye dek ele alınmamıştır. Çalışmamız, bu ilişkide hastalık algısını
yeni bir odak noktası olarak önermekte ve bu yönüyle özgün bir katkı sunmaktadır. Hastalıkla
ilgili inanç ve algıları hedefleyen müdahaleler, tedaviye uyumu artırabilir ve yaşam kalitesini
iyileştirebilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, hastalık algısı, ilaç uyumu, kronotip, yaşam kalitesi.
Giriş: Olumsuz çocukluk deneyimleri, majör depresyon ve anksiyete bozuklukları riskinin
artmasıyla ilişkilidir. Literatürde anksiyete bozukluklarıyla çocukluk çağı travmaları arasındaki
ilişkiyi inceleyen çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, ayrılık anksiyetesi bozukluklarıyla
erken dönemde yaşanan travmatik deneyimler arasındaki ilişkiyi inceleyen sınırlı sayıda
çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda yetişkin ayrılma anksiyetesi (YAKB) ile çocukluk çağı
travmatik yaşantıları arasındaki olası ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. Yöntemler: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine 01/01/2019
01/08/2025 tarihleri arasında başvuran 18 yaş üstü YAKB tanılı bireylerin verileri retrospektif
incelendi. İstatistiksel hesaplamalar için SPSS 26 sürümü kullanıldı. Etik kurul onayı
alındı.2025/143
Sonuçlar: YAKB grubunun % 67.5si (n:81), kontrol grubunun % 68.2si (n:75) kadınlardan
oluşmaktaydı ve gruplar arasında cinsiyetle ortalama yaş (YAKB : 33.80 ± 14.10,
Kontrol:33.04±11.66) açısından anlamlı farklılık yoktu. YAKB grubunun ortalama hastalık
başlangıç yaşı 19.73±13.34 idi ve tüm hastaların %38.3ünde YAKB yetişkin başlangıçlıydı.
Çocukluk çağı travmaları ölçek skoru YAKB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde
daha yüksekti (p=0.000 t=-4,76) ancak YAKB grubunda çocukluk çağı ve yetişkin başlangıcı
arasında çocukluk çağı travmaları ölçek skorları (p=0.314 t=1,01) benzerdi. Korelasyon analizi
çocukluk çağı travmaları ve yetişkin YAKB semptom şiddeti arasında pozitif korelasyon r=0.43
p=0.000) olduğunu gösterdi. YAKB grubunda çocukluk çağı travma skorlarıyla ilişkili
faktörleri araştırmak için cinsiyet, gelir düzeyi, ek tıbbi hastalık, intihar girişimi, YAKB
başlangıç yaşı, kliniği başvuru varlığının dahil edildiği ileri analizde düşük ekonomik düzey
(?=?-0.304, t?=?-2.097, p?=?0.041) ve ek tıbbi hastalık varlığı (??=?0.315, t?=?2.280, p?=?0.027 )
daha yüksek travma skorlarıyla ilişkili bulundu. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, YAKB olan bireylerde çocukluk çağı travmalarının daha
yaygın olduğunu ve travma düzeylerinin semptom şiddetiyle pozitif ilişkili olduğunu
göstermiştir. Ayrıca, düşük sosyoekonomik düzey ve ek tıbbi hastalık varlığı daha yüksek
travma skorlarıyla ilişkisi, risk faktörlerine işaret etmektedir. İlişkili risk faktörlerine yönelik
ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: yetişkin ayrılık kaygısı bozukluğu, çocukluk çağı travması
Giriş: Madde kullanımı, bireylerin toplumsal uyum süreçlerini zorlaştıran önemli bir halk
sağlığı sorunudur. Denetimli serbestlik tedbiri, madde kullanan bireylerin topluma yeniden
entegrasyonunu desteklemek amacıyla uygulanmakla birlikte, bu süreçte karşılaşılan
damgalanma ve dışlanma deneyimleri, psikososyal sorunların devamına yol açabilmektedir.
Damgalanmanın bireyin benlik algısı üzerinde yaratabileceği olumsuz etkiler, ruh sağlığı ve
toplumsal işlevselliği olumsuz yönde etkileyerek tedbirin etkinliğini sınırlayabilir. Bu çalışma,
denetimli serbestlik tedbiri altındaki madde kullanan bireylerde pozitif benlik algısı ile
algılanan damgalanma düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Çalışmaya, Temmuz-Ekim 2024 tarihleri arasında madde kullanımı nedeniyle
denetimli serbestlik tedbiri uygulanan 100 birey dahil edilmiştir. Katılımcılara
sosyodemografik veri formu, Hasta Sağlık Anketi-4 (HSA-4), Bağımlılık Profil İndeksi Risk
Tarama Ölçeği (BPİRTÖ), Madde Kullanımı Olanlarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği
Damgalanma Korkusu alt ölçeği (MKOİDÖ-DK) ve Oxford Pozitif Benlik Ölçeği (OPBÖ)
uygulanmıştır. Çalışma için etik onay Toros Üniversitesi Bilimsel Araştırma ve Yayın Etik
Kurulundan alınmıştır (25.06.2024/120).
Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalaması 29,64±7,36 olup, %80i erkektir. Ortalama OPBÖ
puanı 27,15±6,62; HSA-4 puanı 2,36±3,27; MKOİDÖ-DK puanı 20,48±10,24 ve BPİRTÖ
puanı 3,36±3,31dir. Korelasyon analizinde, OPBÖ toplam puanı ile HSA-4 (r =-0.381, p <
0.001) ve BPİRTÖ toplam puanları (r =-0.272, p < 0.01) arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler
saptanmıştır. Ayrıca HSA-4 ile MKOİDÖ-DK (r =0.339, p < 0.001) ve BPİRTÖ toplam puanları
(r =0.446, p < 0.001) arasında, ayrıca MKOİDÖ-DK ile BPİRTÖ toplam puanları (r=0.581, p
< 0.001) arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: Çalışmada, pozitif benlik algısı düşük olan bireylerde ruhsal belirtiler ile
madde kullanım riskinin daha yüksek olduğu; ayrıca ruhsal belirtilerin artmasıyla damgalanma
korkusu ve madde kullanım riskinin de yükseldiği gösterilmiştir. Bununla birlikte, damgalanma
korkusundaki artışın madde kullanım riskini artırdığı, bu durumun bireylerin sosyal dışlanma
kaygısıyla başa çıkma stratejisi olarak madde kullanımına yönelebileceğini desteklediği
değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, denetimli serbestlik tedbiri altındaki bireylerde pozitif
benlik algısını güçlendirmeye ve damgalanmanın olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik
psikososyal müdahalelerin önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Benlik algısı, Damgalanma korkusu, Denetimli serbestlik
Giriş:
Malaptif
gündüz düşleri (MGD),insan ilişkilerinin yerine geçen yada
akademik,kişilerarası veya mesleki işlevselliği etkileyecek şiddette fantezi aktivitesi olarak
tanımlanmaktadır.Son yıllarda transdiagnostik bir fenomen olarak birçok psikopatolojiyle
ilişkilendirilsede,absorpsiyon (çevreyi ihmal ederek bir uyarana dalma) başta olmak üzere
dissosiyatif bozukluk ve çocukluk çağı travmalarıyla ilişkisi dikkat çekmektedir.Türkiyedeyse
bu alandaki çalışmalar oldukça kısıtlıdır.Çalışmamızda MGD belirtilerinin çocukluk çağı
travmaları,dissosiyasyon ve duygu düzenleme güçlüğüyle ilişkisinin çeşitli psikopatolojiler
dahilinde araştırılması hedeflenmiştir. Yöntemler: Akdeniz Üniversitesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve en az bir psikiyatrik
tanısı bulunan hastalar çalışmaya dahil edildi.Hastalarla sosyodemografik verileri toplamak ve
ölçekleri uygulamak için yüz yüze görüşme yapıldı.Tüm hastalara Maladaptif Gündüz Düşleri
Ölçeği,Travmatik Yaşantılar Ölçeği,Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği ve Duygu Düzenleme
Güçlüğü Ölçeği uygulandı.Çalışma için 31.07.2025 tarihinde TBAEK-676 karar numarasıyla
etik kurul onayı alınmıştır.
Sonuçlar: Çalışmaya dahil edilen 138 hastadan 88i (63.8%) kadındı.Çoğunluğu bekardı
(47.8%),düzenli iş sahibiydi (62.3%),şehir merkezinde yaşamaktaydı (81.9%). Yaşla duygu
düzenleme güçlüğü (r = 0.377, p<0.001), dissosiyatif yaşantılar skoru (r = 0.395, p<0.001) ve
maladaptive gündüz düşleri skorları (r = 0.382, p<0.001) arasında anlamlı ve negatif bir
korelasyon vardı.Duygu düzenleme güçlüğü ve dissosiyatif yaşantılar skoruyla MGD skorları
arasında anlamlı ve pozitif korelasyon saptandı (r = 0.514, p<0.001; r = 0.688, p<0.001). İntihar
girişimi öyküsü olan hastalarda MGD skorları anlamlılık düzeyine yaklaşan seviyelerde
yüksekti (p=0.52), çocukluk çağında duygusal ihmal ve istismar öyküsü olan hastalarda,
kendine zarar verme davranışı öyküsü olanlarda MGD skorları anlamlı olarak yüksekti
(p<0.001).Hastalar psikiyatrik tanılarına göre karşılaştırıldıklarında, depresif bozukluk,
anksiyete bozukluğu, borderline kişilik bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu tanılı
hastaların MGD skorları arasında anlamlı fark saptanmadı.Borderline kişilik bozukluğu tanılı
hastalarda duygu düzenleme güçlüğü ve dissosiyatif yaşantılar skorları anlamlı olarak yüksekti. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda MGD belirtileri çocukluk çağı duygusal travmasıyla ilişkili
bulunmuştur.Tanılar arasında MGD sıklığının belirgin fark göstermemesi,transdiagnostik bir
değişken olabileceğine dair düşünceleri desteklemektedir.Çalışmamız dissosiasyon skorları ve
duygu düzenlemeyle MGD arasındaki güçlü ilişkiyi göstererek ortak bir psikopatolojik sürece
dair verilere katkıda bulunmak açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Gündüz düşleri, dissosiyasyon, duygu düzenleme, çocukluk çağı, travma
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir