61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Hemodiyaliz Tedavisi Gören Hastalarda Psikotrop İlaç Kullanım Sıklığının ve Özelliklerinin Belirlenmesi

Yusuf Ezel Yıldırım, Hatice Irmak Erözeren

Sayfa 125


Giriş: Kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalar, maruz kaldıkları fiziksel ve psikososyal stresörler nedeniyle anksiyete, depresyon ve psikotik bozukluklar gibi psikiyatrik hastalıklara yatkındır. Özellikle kırsal bölgelerde, ruh sağlığı hizmetlerine erişimin sınırlı olması ve damgalanma, bu hastalıkların tanı ve tedavisini zorlaştırmaktadır. Bu çalışmada, kırsal bir bölgede HD hastalarında psikiyatrik bozuklukların, psikiyatri başvurularının ve psikotrop ilaç kullanımının sıklığı ve özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmamıza Trabzon Of Devlet Hastanesi HD ünitesinde en az altı aydır tedavi gören 91 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Sosyodemografik veriler, tıbbi öykü ve ICD-10’a göre psikiyatrik tanılar anket ve e-Nabız kayıtlarından elde edilmiştir. Araştırma, SBÜ Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 30.10.2023 tarihinde 2023/36 protokol numarası ile onaylanmıştır. Sonuçlar: Çalışmaya katılan 91 hastanın yaş ortalaması 64,12±13,91 yıl, %42,9’u kadındı. Katılımcıların %38,5’i geçmişte psikiyatriye başvurmuştu. En sık tanılar anksiyete bozuklukları (%32,9) ve duygudurum bozuklukları (%18,7) idi. Hastaların %26,4’ü HD tedavisine başlamadan önce, %12,1’i ise HD tedavisi sonrasında ilk kez psikiyatriye başvurmuş; %61,5’inin ise hiç psikiyatri başvurusu olmamıştır. HD başladıktan sonraki ilk yıl içinde psikiyatri başvuru oranı %23,1 idi. Hastaların %37,3’üne psikotrop ilaç reçete edilmiş, %35,1’i en az 1 ay kullanmıştı. Son 1 yılda en az 1 ay psikotrop ilaç kullanım oranı %20,9 idi. En sık kullanılan ilaçlar essitalopram (%7,7) ve sertralin (%6,6) idi. Son bir ay içinde düzenli psikotrop kullanan (%20,9) ve kullanmayanlar (%79,1) arasında yaş, cinsiyet, HD süresi ve komorbidite açısından anlamlı fark yoktu (p > 0,05).
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, kırsal bölgelerde yaşayan HD hastalarında psikiyatriye başvuru ve psikotrop ilaç kullanım oranlarının oldukça düşük olduğunu ortaya koymaktadır. Tedavi edilmeyen psikiyatrik bozuklukların hastalık seyri ve yaşam kalitesi üzerindeki olumsuz etkileri göz önüne alındığında, rutin ruh sağlığı taramalarının, multidisipliner bakım modellerinin ve ruh sağlığı hizmetlerine ulaşmanın zor olduğu kırsal bölgelerde telepsikiyatri hizmetlerinin uygulanması önem taşımaktadır. Ayrıca, toplumda damgalanmayı azaltmaya ve ruh sağlığı farkındalığını artırmaya yönelik toplum temelli müdahaleler önceliklendirilmelidir.
Anahtar Kelimeler: hemodiyaliz, ruhsal hastalıklar, psikotrop ilaçlar, kırsal sağlık hizmetleri, ruh sağlığı taraması


Yataklı Arındırma Merkezinde Mesleki Terapi Faaliyetleri ile Hastaneye Yatış Süreçleri Arasındaki İlişkinin İncelenmesi

Muhammed Rasit Bardakçı, Ahmet Bülent Yazıcı, Hande Tuğçe Demirci

Sayfa 126


Giriş: Bu çalışma, yataklı arındırma merkezinde tedavi gören Alkol ve Madde Kullanım Bozukluğu (AMKB) tanısı olan hastaların tedavi sonuçları üzerinde müzik, resim ve spor gibi mesleki terapi faaliyetlerinin etkisini incelemektedir. Araştırma, özellikle yönetmelik değişiklikleri nedeniyle bu faaliyetlerin durdurulmasından önce ve sonra hastaneye yatış süresi ve tedavi tamamlama oranlarını karşılaştırmaktadır.
Yöntemler: Çalışmaya, son 1 yıllık dönemde Yataklı Arındırma Merkezinde yatarak tedavi gören 332 hasta dahil edildi. Hastalar klinikte eğitmen bulunmadığı ve faaliyetlerin gerçekleştirilemediği eğitim dışı dönemde (EDD) tedavi görenler (n=161) ile eğitmenlerin bulunduğu ve faaliyetlerin gerçekleştirildiği eğitim döneminde (ED) tedavi görenler (n=171) olarak iki gruba ayrıldı. Hastanede kalış süresi ve en az 20 gün süren önerilen tedavi programının tamamlanma durumu, sosyodemografik özellikler, yatış türü (gönüllü/zorunlu), Aşerme Ölçeği (AÖ) ve Tedavi Motivasyon Ölçeği (TMÖ) puanları retrospektif olarak incelendi. Çalışma için 16 Ocak 2025 tarih ve E-43012747-050.04-438240 sayılı etik kurul onayı alınmıştır. Sonuçlar: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, bağımlılık türü, AÖ düzeyleri veya hastaneye yatış türü açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0,05). ED hastaların, EDD hastalara kıyasla hem hastanede kalış süreleri (15,75 güne karşı 12,86 gün; p=0,002) hem de tedavi tamamlama oranları anlamlı derecede daha yüksekti (ED: %50,3 – EDD: %34,2; p=0,003). EDD grubu başlangıçta daha yüksek tedavi motivasyonu puanlarına sahipti (99,51’e karşı 95,29 puan; p= 0.039), ancak buna rağmen EDD grubunda hastanede kalış süreleri ve tedaviyi tamamlama oranları daha düşüktü.
Tartışma ve Sonuç: Müzik, resim ve spor gibi mesleki terapi faaliyetleri, AMKB hastalarının erken taburcu edilmesini azaltabilir, yatarak tedavi süresini uzatabilir ve önerilen programı tamamlama olasılığını artırabilir. Bu çalışma, alkol-madde kullanım bozuklukları için hastaları tutma ve tedavi protokollerine uyumu artırmada mesleki terapinin potansiyel önemini vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Bağımlılık, Alkol, Madde, Arındırma, Mesleki Terapi Faaliyetleri


Bipolar Bozukluk Tanılı Bireylerde Psikoeğitimin Uyku ve Yaşam Kalitesi ile İlişkisi

Cennet Yaren Sarıoğlu, Efsun Damla Altın, Mehmet Emin Demirkol, Lut Tamam

Sayfa 127


Giriş: Bipolar bozukluk (BB), işlevsellik ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu etkilenme hastalık şiddeti, tedavi uyumu, hastalık öncesi işlevsellik parametreleriyle ilişkilidir. Yaşam kalitesi, bireyin yaşamını; kültürel değerleri, hedefleri ve beklentileri doğrultusunda algılayıp değerlendirmesidir. Yaşam kalitesi düşük olanlarda hastalığın yönetimi zorlaşmakta ve tedavi uyumu düşmektedir. Çalışmamızın amacı, BB tanılı bireylerde psikoeğitimin; uyku ve yaşam kalitesine etkisini araştırmaktır. Hipotezimiz psikoeğitimin uyku ve yaşam kalitesini arttıracağı yönündedir.
Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı’nda BB tanısıyla takip edilen 22 birey örneklemimizi oluşturmuştur. Mani, hipomani veya depresyon dönemlerinde olan, bilişsel kaybı bulunan ya da eşlik eden başka bir psikiyatrik veya fiziksel hastalığı olan bireyler çalışmaya dahil edilmemiştir. DSM-5’e göre BB tip 1 ya da tip 2 tanılı, 18-65 yaş aralığında bulunan, en az bir yıldır kullandığı ilaç dozu değiştirilmemiş ve remisyondaki bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Global Değerlendirme Ölçeği (GDÖ), WHOQOL-BREF Yaşam Kalitesi Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) uygulanmıştır (Etik Kurul Onay No:18.07.2025/51). Sonuçlar: Katılımcıların %68,1’i (n=15) kadın, %31,9’u (n=7) erkek, yaş ortalaması 39.86±13.29’dur. Ortalama tanı yaşı 26.59±7.28’dir. Psikoeğitim sonrası WHOQOL-BREF Genel Sağlık alt ölçeği ve GDÖ skorlarında anlamlı düzelme gözlenmiştir (sırasıyla 52.0±14.6&60.7±15.5; p=0.015 ve 74.18±13.23&83.4±7.68; p < 0.001). PUKİ toplam ve alt ölçeklerinde psikoeğitim sonrasında anlamlı değişiklik saptanmamıştır. (PUKİ total skor 8.59±4.5&7.8±4.2; p > 0.05)
Tartışma ve Sonuç: Literatürde remisyonda BB tanılılarda farmakolojik tedaviye ek uygulanan psikoeğitim sonrasında nüks ve hastane yatış sıklığının azaldığı, yaşam kalitesinin arttığı gösterilmiştir. Sonuçlarımız literatürle uyumlu şekilde psikoeğitim sonrası yaşam kalitesinde ve global hastalık değerlendirmesinde iyileşme olduğunu göstermiştir. Önceki çalışmalarda psikoeğitim sonrası uykuda iyileşme bildirilmiş olsa da çalışmamızda psikoeğitim öncesi ve sonrası arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bu durum uykuda düzelme için gerekli oturum sayısının çalışmamızda yeterli olmamasıyla ilişkili görülmektedir. Sonuçlarımız BB gibi kronik ruhsal hastalıklarda psikoeğitimin psikolojik faktörlerini etkisini ortaya koymuştur. Uyku kalitesi değerlendirilmesinin yapılması için uzun süreli, tekrarlayan oturumların olduğu psikoeğitim programlarının yapılması faydalı olacaktır.
Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, psikoeğitim, uyku, yaşam kalitesi


Alzheimer Hastalığı Demansında Psikotropik İlaç Kullanımının Apati ve Bakım Veren Yüküne Etkisi

Dünya Gözde Çapar, Mustafa Kaan Keleş, Seda Kiraz, Görkem Tutal Gürsoy

Sayfa 128


Giriş: Alzheimer hastalığı demansında (AHD) yaşam boyu yaklaşık %80 oranında en az bir nöropsikiyatrik belirti görülmektedir [1]. Bu belirtiler hasta ve ailesinin yaşam kalitesini ve bakım veren yükünü ciddi şekilde etkilemektedir. Bu çalışmada, AHD’de psikotropik tedavi desenleri ile apati, depresyon, bilişsel performans ve bakım veren yükü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı.
Yöntemler: Kesitsel nitelikteki çalışmaya 113 AHD olgusu ve bakım vereni dahil edildi. Şizofreni spektrum bozuklukları, bipolar bozukluk, majör depresyon, Parkinson hastalığı ve inme gibi majör nörolojik/psikiyatrik ek tanılı hastalar dışlandı. Olgular tedaviye göre dört gruba ayrıldı: standart tedavi(ST), ST+antidepresan(AD), ST+antipsikotik(AP), ST+AD+AP. Psikotrop ilaçlar, AHD’ye eşlik eden klinik pratikte gözlenen depresif belirtiler, psikotik ve/veya davranışsal semptomların yönetimi amacıyla başlanmıştır. Olgulara COST,ADÖ,CDDÖ,CDR ve bakım verenlerine ZBYÖ uygulandı. Gruplar MANOVA ve MANCOVA ile karşılaştırıldı(p < 0.05). Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 1 Nolu Tıbbi Araştırmalar Bilimsel ve Etik Değerlendirme Kurulu’ndan 1-25-893 karar numarasıyla onaylandı. Sonuçlar: Çalışmaya 113 olgu dahil edildi. Yaş ortalaması 74.41±7.71 yıl ve ortalama hastalık süresi 40.63±35.75 aydı. Katılımcıların %23.0’ı şüpheli, %28.3’ü hafif, %35.4’ü orta ve %13.3’ü ciddi klinik demans evrelemesine sahipti (Tablo 1). İlaç kombinasyon gruplarının apati skorları (F(3,107)=3.986; p:0.010; ?2:0.101) ve bakım veren yükü (F(3,107)=3.098; p:0.030; ?2:0.080) üzerinde anlamlı etkisi olduğu; depresyon skoru (F(3,107)=0.136; p:0.938; ?2:0.004) ve bilişsel işlev skorları (F(3,107)=0.091; p:0.965; ?2:0.003) üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı bulundu(Tablo 2). Kombinasyon grupları arasında ST, ST+AP (ort.fark:-8.522; p:0.016) ve ST+AD+AP (ort.fark:-9.830; p:0.002) ile apati skoru yönünden; ST grubu ile (ST+AD)(ort.fark:-6.675; p:0.028) ve ST+AP grubu(ort.fark:-10.612; p:0.007) arasında bakım veren yükü skorları açısından anlamlı farklılık olduğu gösterildi(Tablo 3).
Tartışma ve Sonuç: Bulgular apati artışının bakım veren yüküyle ilişkili olduğunu göstermektedir. AHD’de standart tedaviye eklenen antipsikotik ilaçların apatiyi artırabileceği ve bakım veren yükünü yükseltebileceği saptandı. Psikotrop ilaç seçimi bireyselleştirilmeli; antipsikotik tedavi alan olgular apati ve bakım veren yükü açısından dikkatle izlenmelidir. Örneklem seçimi ve tedavi endikasyonundaki heterojenlik çalışmanın kısıtlılığıdır. Bununla birlikte,tedavi gruplarının başlangıçtaki belirti şiddetinden kaynaklanan bias olasılığı dikkate alınmalıdır.
Anahtar Kelimeler: Alzheimer, Demans, Apati, Depresyon, Bakım veren yükü


Transgender Bireylerde Ortoreksiya ve Psikososyal Faktörler – Ön Çalışma

Caner Yeşiloğlu, Ali Meriç Kurt, Lut Tamam, Mehmet Emin Demirkol, Zeynep Namlı, Mahmut Onur Karaytuğ, Sinem Çetin Demirtaş

Sayfa 131


Giriş: Ortoreksiya nervoza (ON), bireyin sağlıklı beslenmeye yönelik ilgisinin saplantılı hale gelerek işlevselliğin bozulması olarak tanımlanır. Transgender kişilerde yeme davranışlarına ilişkin sorunların cisgender kişilerden daha yaygın olduğu, bu durumun azınlık stresi ile ilişkili olabileceği bildirilmektedir. Bu bağlamda ortorektik eğilimlerinin transgender kişilerde incelenmesi, bu durum ile ilişkili psikososyal etmenlerin araştırılması önemlidir. Çalışmamızda, transgender kişilerde ortorektik eğilimlerin düzeyi ile sağlık anksiyetesi, öz şefkat, psikolojik acı ve algılanan sosyal destek arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bir üniversite hastanesinin psikiyatri polikliniğine cinsiyet uyumlandırma süreci için takip amacı ile başvuran 30 transgender birey çalışmaya dahil edilmiştir. Veriler ORTO-11, Psikolojik Acı Ölçeği, Sağlık Kaygısı Enventeri, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Öz-Şefkat Ölçeği kullanılarak ve klinik görüşmeler aracılığıyla toplanmıştır. Etik kurul onayı 06.12.2024 tarihinde (Karar No: 35) alınmış; tüm katılımcılardan yazılı bilgilendirilmiş onam sağlanmıştır. Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalaması 27,13(±4,43) olup, %46,7’si trans erkek, %53,3’ü trans kadındır. ORTO-11 puanları sağlık anksiyetesi (r=-0.734, p < 0.001) ve psikolojik acı (r=-0.705, p < 0.001) ile negatif; öz-şefkat(r=0.569, p < 0.001) ve sosyal destek(r=0.721, p < 0.001) ile pozitif yönde anlamlı ilişkilidir.
Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, transgender kişilerlerde ortorektik eğilimlerin sağlık kaygısı, psikolojik acı, öz-şefkat, sosyal destek ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Yüksek sosyal destek ve öz-şefkat düzeyi olanlarda düşük ortoreksik eğilimler saptanması destekleyici çevresel faktörlerin ortorektik eğilimler üzerinde dengeleyici bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir. sonuçlarımız transgender kişilerde yeme davranışlarının psikososyal çerçevede incelenmesi gerektiğini vurgulamaktadır.Cinsiyet uyumlandırma sürecinde cerrahi ve hormonal müdahalelerin planlandığı trans bireylerde psikolojik değerlendirme çok faktörlü olmalıdır. Ancak bu ilişkilerin trans bireylere özgü olup olmadığını belirleyebilmek için cisgender katılımcıların dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Cisgender bireylerin dahil edildiği çalışmalarda geniş örneklemlerle yapılacak araştırmalar, bu ilişkilerin doğasını daha net biçimde ortaya koyacaktır.
Anahtar Kelimeler: Transgender, Ortoreksiya Nervosa, Psikososyal Faktörler


Bipolar Bozukluk Hastalarında Kişiler Arası Duyarlılık ile İntihar Girişimleri Arasındaki İlişkide Bilişsel İşlevlerin Rolü

Betül Bakay, Fatmanur Akgün Kılavuz

Sayfa 132


Giriş: Bu çalışmada, ötimik dönemdeki bipolar bozukluk (BB) hastalarında intihar girişiminin kişilerarası duyarlılık, bilişsel hatalar ve psikiyatrik belirtilerle ilişkisini değerlendirmek ve kişilerarası duyarlılığın intihar davranışına etkisinde aracı değişkenlerin rolünü incelemek amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya BB tanısı almış ve ötimik dönemde olan 68 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar, intihar girişimi öyküsü olanlar (n=23) ve olmayanlar (n=45) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Tüm bireylere Hamilton Anksiyete (HAM-A) ve Depresyon (HAM-D) Derecelendirme Ölçekleri, Kişilerarası Duyarlılık Ölçeği (KADÖ) ve Bilişsel Hatalar Ölçeği (BHÖ) uygulanmıştır. Psikiyatrik bozukluk dışındaki komorbid tıbbi durumların varlığı katılımcıların beyanlarına ve e-nabız kayıtlarına göre değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde grup karşılaştırmaları, korelasyonlar ve mediyasyon modeli kullanılmıştır. Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alınmıştır (2024/5137). Sonuçlar: İntihar girişimi öyküsü olan hastalarda tıbbi komorbidite oranı anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p=0.03). Ayrıca, intihar girişim öyküsü olan grupta depresyon düzeyleri (p=0.008), bilişsel hata puanları (p=0.005), ve kişilerarası duyarlılık puanları (p=0.033) intihar girişim öyküsü olmayan gruba kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Korelasyon analizinde, intihar girişimi sayısı ile BHÖ (r=0.38, p < 0.01) ve KADÖ toplam puanı (r=0.26, p < 0.05) arasında pozitif ilişkiler bulunmuştur. Ayrıca, BHÖ puanları ile KADÖ toplam puanı (r=0.41, p < 0.01), HAM-D (r=0.27, p < 0.05), HAM-A (r=0.35, p < 0.01) puanları arasında anlamlı pozitif korelasyonlar gözlenmiştir. Oluşturulan mediyasyon modelinde, kişiler arası duyarlılığın intihar davranışı üzerindeki dolaylı etkisinin bilişsel hatalar aracılığıyla anlamlı olduğu (?=0.111, p=0.04), bu ilişkide anksiyete ve depresyonun (sırasıyla p=0.225, p=0.354) aracı bir rolü olmadığı gösterilmiştir. Bu ilişkide doğrudan etki de anlamlılığa ulaşmamıştır (p=0.086).
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, BB hastalarında kişilerarası duyarlılığın intihar girişimi olan bireylerde daha yüksek olduğunu ve bu duyarlılığın intihar davranışı üzerindeki etkisinde bilişsel hataların önemli bir aracı rol oynayabileceğini ortaya koymaktadır. Bu bulgular, BB hastalarında intihar riskinin değerlendirilmesinde yalnızca duygu durum değil, aynı zamanda kişilerarası duyarlılık ve bilişsel işlevlerin de dikkate alınması gerektiğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, bilişsel işlevler, intihar girişimi, kişilerarası duyarlılık


Sosyal Medya Bağımlılığı Konulu Türkçe YouTube Videolarının Kalite, Güvenilirlik ve Bilimsel Doğruluk Açısından İncelenmesi

Mahmut Selçuk, Zekiye Ayça Ballı

Sayfa 133


Giriş: Problemli sosyal medya kullanımı (PSMK), ruh sağlığı, sosyal işlevsellik ve üretkenlik üzerinde olumsuz etkileri olan, giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. YouTube, sağlık bilgileri için önemli bir kaynak olmakla birlikte, PSMK ile ilgili içeriklerin niteliği, güvenilirliği ve doğruluğu yeterince net değildir. Bu çalışma, sosyal medya bağımlılığına ilişkin Türkçe YouTube videolarının kalitesini, güvenilirliğini, anlaşılabilirliğini ve bilimsel doğruluğunu, geçerli değerlendirme araçları ve davranışsal bağımlılığa özgü bir kodlama çerçevesi kullanarak değerlendirmeyi amaçlamıştır.
Yöntemler: 1 Mart – 30 Nisan 2025 tarihleri arasında YouTube’da “sosyal medya bağımlılığı” ve “problemli sosyal medya kullanımı” anahtar kelimeleriyle sistematik bir tarama yapılmıştır. Tekrarlayan, reklam içerikli, ilgisiz veya Türkçe dışı içerikler çıkarıldıktan sonra 126 video analize dahil edilmiştir. İki psikiyatrist her videoyu bağımsız olarak Global Quality Scale (GQS), modifiye DISCERN (sağlık bilgisi güvenilirliği değerlendirme ölçeği), JAMA ölçütleri ve Görsel-İşitsel Hasta Eğitimi Materyalleri Değerlendirme Aracı (PEMAT-A/V) ile değerlendirmiştir. Ayrıca Griffiths’in altı bağımlılık bileşeni (öncelik, duygu düzenleme, tolerans, yoksunluk, çatışma, nüks) ile işlevsel bozulma, eş tanılar, tedavi/başvuru bilgisi ve yanlış bilgilendirme unsurlarına dayalı Sosyal Medya Bağımlılığı Doğruluk Skoru (SMA-AS) geliştirilmiştir. Videolar, (psikiyatrist,psikolog,hekim),akademisyenler lisanslı sağlık çalışanları veya resmi kurumlarca hazırlanmışsa “profesyonel” olarak; diğerleri “profesyonel olmayan” olarak sınıflandırılmıştır. Sonuçlar: 126 videonun %52,4’ü profesyoneldi. Profesyonel içerikler GQS (3,21 vs. 1,98), DISCERN (3,48 vs. 2,86), JAMA (ortanca 3 vs. 1), PEMAT-A/V (%74,3 vs. %62,1) ve SMA AS (6,2 vs. 3,4) skorlarında anlamlı derecede yüksek puan almıştır (tümü p < 0,001). Videoların yalnızca %18,3’ü tüm bağımlılık bileşenlerini ele alırken, yanlış bilgilendirme profesyonel olmayan videoların %27,0’unda görülmüştür. Video süresi GQS (? = 0,44) ve SMA-AS (? = 0,39) ile pozitif korelasyon göstermiş, etkileşim ölçütleri ile kalite arasında ise ilişki bulunmamıştır.
Tartışma ve Sonuç: Türkçe YouTube videolarının çoğu düşük-orta kalitededir. Profesyonel katkı güvenilirlik ve doğruluğu artırmaktadır. Dijital platformlar ile sağlık profesyonelleri arasındaki iş birliği ve standart kılavuzların geliştirilmesi, çevrimiçi içeriklerin halk sağlığı değerini güçlendirebilir. Bu yaklaşım, yanlış bilgilendirmeyi azaltarak toplumsal farkındalığı da artıracaktır.
Anahtar Kelimeler: Sosyal medya bağımlılığı, YouTube, İçerik analizi, Güvenilirlik, Bilimsel doğruluk
Anahtar Kelimeler: Sosyal medya bağımlılığı, YouTube, İçerik analizi, Güvenilirlik, Bilimsel doğruluk


Tıp Fakültesi Öğrencilerinde Akran Zorbalığı Öyküsünün Şemalar ve Psikolojik Sağlık ile İlişkisi

Sare Aydın, Emine Esra Altıok

Sayfa 135


Giriş: Akran zorbalığı, bireyin erken dönem şemalarının oluşumunu etkileyerek psikopatoloji gelişimine zemin hazırlayabilir. Bu çalışmada akran zorbalığına maruz kalan tıp fakültesi öğrencilerinde daha sık olumsuz şemalara rastlanacağı ve daha şiddetli ruhsal semptomlar gözleneceği öngörülerek, zorbalığa maruz kalmayanlar öğrenciler ile karşılaştırma yapılmıştır.
Yöntemler: Kesitsel nitelikteki bu çalışmaya bir tıp fakültesinde öğrenim gören 105 öğrenci dahil edilmiştir. Katılımcılar uygulanan Olweus Zorbalık Ölçeği'ndeki öz bildirimlerine bağlı olarak n=74 zorbalık yaşamış, n=31 zorbalık yaşamamış olarak gruplandırılmıştır. Young Şema Ölçeği Kısa Form (YSÖ-KF) ve Depresyon, Anksiyete, Stres Ölçeği (DASS-21) uygulanmış; gruplar arasındaki farklar Mann-Whitney U testi ile analiz edilmiştir. Veriler SPSS paket programı ile analiz edilmiştir. Çalışma için Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Etik Kurulu’ndan etik onay alınmıştır(Tarih: 22.04.2025 Etik kurul onay no:25-MOBAEK-159) Sonuçlar: Çalışmaya katılan 105 kişinin yaş ortalaması 22,92 (SD = 2,21) olup, %61’i kadındı. Zorbalığa maruz kalan grup, DASS-21 toplam (U=635,5; p=0,002), depresyon (U=617,0; p=0,001), anksiyete (U=715,0; p=0,011) ve stres (U=653,5; p=0,003) puanlarında anlamlı olarak daha yüksek ortalama sıra değerlerine sahipti. Şema alanlarına ait “Başkalarına Yönelimlilik” (p=0,006), “Ayrılma ve Reddedilme” (p=0,007), “Zedelenmiş Sınırlar” (p=0,007) ve “Zedelenmiş Özerklik ve Performans” (p=0,011) puanları da zorbalığa uğrayan grupta anlamlı derecede yüksekti. “Aşırı tetikte olma ve bastırılmışlık” alanında fark ise sınırda anlamlı bulundu (p=0,054).
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, zorbalığa maruz kalan öğrencilerin depresyon, anksiyete ve stres düzeylerinin daha yüksek olduğunu; ayrıca “başkalarına yönelimlilik”, “ayrılma ve reddedilme”, “zedelenmiş sınırlar” ve “zedelenmiş özerklik ve performans” gibi bazı uyumsuz şema alanlarında daha yüksek puanlara sahip olduklarını göstermektedir. Bu bulgular, geçmişte yaşanan olumsuz deneyimlerin şema oluşumunu etkileyebileceğini ve bireylerin stresle başa çıkma kapasitesini azaltarak daha hassas hale gelmelerine katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, akran zorbalığına maruz kalma, tıp öğrencilerinin ruhsal iyi oluşunu tehdit eden önemli bir risk etmeni olarak değerlendirilmeli; bu doğrultuda koruyucu ruh sağlığı müdahaleleri, olumsuz etkilerin önlenmesinde ve öğrencilerin ruhsal iyilik halinin artırılması ve psikopatoloji gelişiminin önlenmesi adına büyük önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: akran zorbalığı, öğrenci, ruh sağlığı


Otojen Ve Reaktif Tip Obsesif Kompulsif Bozuklukta Zihin Kuramı İşlevlerinin İncelenmesi

Şule Nur Ceyhan, Hasan Bakay

Sayfa 136


Giriş: Literatürde obsesif kompulsif bozuklukta (OKB) zihin kuramını (ZK) araştıran çalışmalarda tutarsız bulgular olduğu ve OKB’deki ZK bozukluklarının belirli klinik alt gruplara özgü olup olmadığı yönünde çalışma yapılmadığı görülmektedir. Bu bağlamda araştırmamızın amacı farklı belirti kümelerinden oluşan ve heterojen bir hastalık olan OKB’de obsesyonları otojen ve reaktif olarak iki grupta incelemek, bu iki alt tipin ZK işlevleri açısından birbirlerinden ve sağlıklı kontrol grubundan farklılık gösterip göstermediğini araştırmaktır.
Yöntemler: Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Etik Kurulundan onay alınmıştır (2024/5083). Araştırmaya OKB tanısı almış reaktif tip obsesyona sahip 46 hasta, otojen tip obsesyona sahip 36 hasta ve hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim süreleri açısından eşleşmiş 41 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ) uygulanmıştır. Hasta grubuna Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOKDÖ), Hamilton Depresyon ve Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçekleri de uygulanmıştır. Sonuçlar: Tüm katılımcıların ZK işlevleri karşılaştırıldığında; GZOT ve DEZTÖ toplam puanları açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Ancak DEZTÖ alt ölçeklerinde yalnızca metafor kavrama alt ölçeğinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık olduğu gözlemlenmiştir (p < 0,05). Yapılan çoklu karşılaştırmalar sonucunda, metafor kavrama puanları açısından otojen ve reaktif grup arasında p=0,002 düzeyinde ve reaktif grupla kontrol grubu arasında p=0,046 düzeyinde anlamlı farkın olduğu belirlenmiştir. Metafor kavrama puanlarındaki düşüklüğün (p=0,002) ve YBOKDÖ 11. madde puanlarındaki artışın (p=0,035) reaktif tip OKB üzerine anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur.
Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, genel ZK işlevleri açısından otojen ve reaktif tip OKB hastaları ile sağlıklı kontroller arasında anlamlı bir farklılık göstermemekle birlikte, ileri düzey ZK işlevi olan metafor kavrama becerisinde gruplar arasında anlamlı farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular, reaktif obsesyonlara sahip hastaların, otojen obsesyonlara sahip hastalara kıyasla metafor kavrama becerilerinde anlamlı düzeyde düşük performans sergilediklerini göstermiştir. Mevcut obsesyon türüne bağlı olarak farklılaşan ZK işlevleri, obsesyon türüne özgü terapötik yaklaşımlarının geliştirilmesine de katkı sağlayabilir.
Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Reaktif obsesyon, Otojen obsesyon, Zihin kuramı


Depresyon Tanılı Bireylerde Sarkopeni: Psikososyal ve Fiziksel Faktörlerin Rolü

Caner Yeşiloğlu, Ömer Fettahlıoğlu, Lut Tamam, Mehmet Emin Demirkol, Zeynep Namlı, Mahmut Onur Karaytuğ

Sayfa 137


Giriş: Depresyon, duygudurum alanındaki bozulmaların ötesinde, bireyin bilişsel işlevlerini, davranış örüntülerini ve fiziksel kapasitesini olumsuz etkileyen çok yönlü bir tablodur. Özellikle son yıllarda depresyon ile sarkopeni arasındaki ilişki, inflamatuvar süreçler, hormonal değişiklikler ve beslenme alışkanlıkları üzerinden daha fazla incelenmektedir. Bu çalışma, depresyon tanılı bireylerde kas gücü ile benlik saygısı arasındaki bağlantıyı ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğine başvuran 35 katılımcıya sosyodemografik veri formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların kas gücünün belirlenmesi el bilek gücü ölçer el dinamometresi ile belirlenmiştir. Depresif bozukluk dışı psikiyatrik tanısı olan olgular, kas gücüne kaybına neden olacak tedavi altında olanlar, kas kaybı ve yıkımına neden olan malignite, romatolojik hastalık tanısı olan olgular çalışmadan dışlanmıştır. Elde edilen veriler korelasyon ve çoklu regresyon analizleriyle incelenmiştir. (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul Onay No: 58, 07.02.2025) Sonuçlar: Analizler, kas gücü ile benlik saygısı puanları arasında anlamlı ve negatif bir ilişki olduğunu göstermiştir (r = -0.449, p = 0.008). Bu bulgu; benlik saygısı puanı yükseldikçe yani özsaygı düştükçe, kas gücünün azaldığını göstermektedir. Ayrıca benlik saygısı ile beden kitle indeksi arasında da anlamlı bir negatif ilişki bulunmuştur (r = -0.343, p = 0.047).
Tartışma ve Sonuç: Düşük özsaygının, depresyon tanılı bireylerde fiziksel güç kaybına eşlik edebileceği görülmektedir. Bu durum, psikolojik iyilik halinin yalnızca ruhsal değil, bedensel performans üzerinde de belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.Özsaygının azalması, bireyin günlük yaşamda fiziksel aktiviteye katılım isteğini, kas gücünü koruma motivasyonunu ve sağlıklı yaşam davranışlarını olumsuz yönde etkileyebilir. Bu durum, zaman içinde sarkopeni gelişme riskini artırabilecek bir döngüye yol açmaktadır. Bulgular, depresyon tedavisinde yalnızca duygudurumun düzenlenmesinin yeterli olmayabileceğini, aynı zamanda özsaygıyı güçlendirmeye yönelik psikoterapötik müdahalelerin ve yaşam tarzı değişikliklerinin de tedavi planına entegre edilmesi gerektiğini düşündürmektedir.
Anahtar Kelimeler: sarkopeni, depresyon, benlik saygısı, beden kitle indeksi


Bir Üniversite Hastanesi Psikiyatri Rapor Polikliniğine Başvuran Hastaların Sosyodemografik ve Klinik Değişkenlerinin İncelenmesi: Ön Çalışma

Zeynep Namlı, Mehmet Emin Demirkol, Caner Yeşiloğlu, Mahmut Onur Karaytuğ, Lut Tamam, İrem Sanem Sabahi

Sayfa 138


Giriş: Psikiyatri rapor poliklinikleri, bireylerin çeşitli gerekçelerle kapsamlı ruhsal muayenelerini gerektiren başvuru alanlarıdır. Başvuruların rapor amaçlı gerçekleştirilmesi, tanıya odaklanan kısa muayenelerle sonuçlanabilmektedir. Oysa bireyin sosyodemografik ve klinik özelliklerinin ele alınması, daha bütüncül yaklaşımların geliştirilmesini sağlayabilir. Çalışmamızın amacı, rapor polikliniklerinde incelenen hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerini ortaya koyarak hastalara bütüncül tutumla yaklaşılmasının gerekliliğini vurgulamaktır.
Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Psikiyatri Anabilim Dalına rapor amacıyla başvuran 50 katılımcı çalışmamızın örneklemini oluşturmuştur. Çalışmaya katılabilecek bilişsel yeterliliği olmayan bireyler dışlanmıştır. Katılımcılara çalışma anlatılarak Aydınlatılmış Onam Formu’nu imzalamaları istenmiştir. Katılımcılardan Sosyodemografik Veri Formu, Morisky İlaç Uyumu Ölçeği, İçgörü Değerlendirme Ölçeği, Dünya Sağlık Örgütü Yetiyitimi Değerlendirme Ölçeği (WHODAS 2.0) ve Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği’ni (STAI) doldurmaları istenmiştir (Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu Onay No: 57, 18.07.2025). Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalaması 43,6±9,49’dur. Katılımcıların %40’ı kadın, %60’ı erkektir. 39’u bağımsız yaşayabilmekteyken 11’i yardıma ihtiyaç duymaktadır. 47’sinin psikiyatrik hastalık, 36’sının en az bir fiziksel hastalık tanısı vardır. 7 kişi adli rapor, 38’i engel oranı tespiti, 1’i ehliyet, 4’ü durum bildirir sağlık kurulu raporu düzenlenmesi amacıyla başvurmuştur. Ölçek skorları WHODAS: 2,60±0,95, STAI-S: 49,46±14,07, STAI-T: 52,92±12,98, İçgörü Ölçeği: 15,06±3,07 ve Morisky İlaç Uyumu: 4,56±2,44’dır. Yaş ile anksiyete düzeyi ve anksiyete düzeyi ile yetiyitimi arasında anlamlı aynı yönlü korelasyon saptanmıştır (p < 0,01).
Tartışma ve Sonuç: Psikiyatri rapor polikliniğine başvuran bireylerde yüksek kaygı düzeyleri, artmış yetiyitimi ve eşlik eden fiziksel hastalıkların yaygınlığı dikkat çekicidir. Yaşla birlikte kaygı artmakta ve artan kaygı düzeyleriyle işlevsellik düşmektedir. Bulgular, bu başvuruların yalnızca tanı odaklı değerlendirmelerle sınırlı kalmaması gerektiğini göstermektedir. Bireylerin sosyodemografik özelliklerinin ve psikososyal işlevselliğinin kapsamlı değerlendirilmesi, klinik kararların doğruluğunu arttıracaktır. Bu nedenle, rapor değerlendirmelerinde tanı odaklı sürecin ötesinde bütüncül bir yaklaşım benimsenmesi klinik açıdan yararlı olacaktır.
Anahtar Kelimeler: psikiyatri rapor polikliniği, tedavi uyumu, içgörü, sürekli kaygı, durumluk kaygı


Obsesif Kompulsif Bozukluk Tanılı Hastalarda Rahatsızlığa Dayanma, Farkındalık ve İntihar Arasındaki İlişki - Ön Çalışma

İrem Saliha Bilgili, Ömer Fettahlıoğlu

Sayfa 140


Giriş: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), bireyin zihninde istemsizce beliren obsesyonlar (düşünce, dürtü ya da imgeler) ve bunlara karşı geliştirilen kompulsiyonlarla karakterize bir ruhsal bozukluktur. Literatürde, OKB tanılı bireylerde intihar düşüncelerinin sağlıklı popülasyona göre daha sık olduğu bildirilmektedir. Rahatsızlığa dayanma, fiziksel zorlanmalara tahammülsüzlüğü ifade eder; anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi gösterilmiş ancak OKB ile ilişkisi yeterince araştırılmamıştır. Bilinçli farkındalık ise yaşanılan ana yargılamadan odaklanmayı ifade eder. Çalışmamızda OKB tanılı bireylerde rahatsızlığa dayanma, bilinçli farkındalık düzeyleri ve intihar düşünceleri arasındaki ilişki incelenmiştir.
Yöntemler: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi’nde DSM-5’e göre OKB tanısı almış 68 birey katılmıştır (ortalama yaş = 28.8 ± 10.18; %61.8 kadın). Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ), Rahatsızlığa Dayanma Ölçeği (RDÖ), Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BİFÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Yale Brown obsesyon ve kompulsiyon ölçeği (YBOKÖ) kullanılmıştır. Etik kurul onayı 18.07.2025 tarihinde, 56. karar numarasıyla alınmıştır. Sonuçlar: Bilinçli farkındalık düzeyi, intihar düşüncesi (r= –0.340, p=0.005) ve OKB şiddetiyle (r= –0.337, p=0.005) negatif korele bulunmuştur. Rahatsızlığa dayanma, anksiyete düzeyiyle negatif korelasyon göstermiştir (r = –0.290, p = 0.017); ancak intihar düşüncesi ve OKB şiddeti ile anlamlı ilişki saptanmamıştır. Ortalama puanlar: BİFÖ:55.05±15.20, RDÖ:18.79±5.82, YBOKÖ:18.69±8.83 BAÖ:20.30±13.94, BİDÖ: 4.42±5.82 olarak hesaplanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, bilinçli farkındalığın OKB tanılı bireylerde semptom şiddetini ve intihar düşüncesini azaltmada koruyucu bir faktör olabileceğini göstermektedir. Bilinçli farkındalık, bireyin düşünce ve duygularını daha az yargılayarak gözlemlemesini sağlamakta ve böylece tepkisel davranışların önüne geçebilmektedir; bu durum, intihar düşüncelerinin yönetiminde bir baş etme kaynağı olabilir. Ayrıca rahatsızlığa dayanmanın anksiyete ile ilişkili bulunması, bedensel rahatsızlıklara tahammülsüzlüğün bireyin emosyonel yükünü artırabileceğini düşündürmektedir. OKB grubunda rahatsızlığa dayanmanın intihar düşüncesi ve semptom şiddetiyle ilişkisi anlamlı bulunmasa da, bu değişkenin psikopatolojiye katkısını değerlendirmek için daha büyük örneklemlerle yapılacak ileri araştırmalar faydalı olacaktır. Bu çalışma, OKB tanılı bireylerde bilinçli farkındalık ve rahatsızlığa dayanma düzeylerinin psikolojik değerlendirme ve müdahalelerde dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızda kontrol grubunun bulunmaması, sonuçların yalnızca OKB’ye özgü olup olmadığını belirleme konusunda sınırlılık yaratmaktadır. Bu durum, çalışmanın yöntemsel bir kısıtlılığı olarak değerlendirilmelidir.
Anahtar Kelimeler: Rahatsızlığa Dayanma, İntihar, Bilinçli Farkındalık, Obsesif Kompulsif Bozukluk


Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olgularının Elektroensefalografi Alfa Dalga Gücünün ve Asimetrisinin Sağlıklı Kontrol Grubu ile Karşılaştırılması

Melis Merve Özer, Sinan Yetkin

Sayfa 142


Giriş: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dikkat süresinde azalma, dürtüsellik ve hiperaktivite ile karakterize bir nöropsikiyatrik bozukluktur.Araştırmalar, DEHB’li bireylerde Elektroensefalografi (EEG) alfa dalga gücü ve asimetrisinde değişiklikler olduğunu ve bu değişikliklerin bilişsel işlev bozukluklarıyla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, DEHB tanılı bireylerin EEG alfa gücü ve hemisferik asimetrilerinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak farklılık gösterip göstermediğini araştırmaktır.
Yöntemler: Sağlık Bilimleri Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulu’nun 28.05.2024 tarih ve 2024-282 proje/karar numarası ile onay alınmıştır.Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran SCID-5 ile tanı konulan 19 DEHB olgusu ve 19 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcıların, 5 dakika gözler kapalı ve 5 dakika gözler açık olmak üzere EEG kayıtları alınmıştır.Kaydedilen EEG verileri MATLAB programına aktarılmıştır.EEG alfa asimetrisi hesaplanırken sol taraftaki alfa gücü değerlerinden simetrik olarak yerleşimli olan sağ taraftaki alfa güçleri çıkarılarak ölçülmüştür. Sonuçlar: Hasta grubunun gözler açık durumda FP4,F8 alfa güçleri ve gözler kapalı durumda FP1, FP2 alfa güçleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p < 0.05).Hasta grubunun gözler açık FP1-FP2, F7-F8, O1- O2 alfa gücü asimetri değerlerinin negatif olma oranı yani sağa doğru asimetrileri daha yüksek bulundu. (p < 0.05).Hasta grubunun gözler kapalı C3- C4 alfa gücü asimetri değerinin pozitif olma oranı yani sola doğru asimetri oranı daha yüksek bulundu. (p < 0.05).
Tartışma ve Sonuç: DEHB'nin frontal korteksteki bilgi işleme süreçlerinin verimsizliğinden kaynaklandığı düşünülmektedir.Bilişsel süreçler ile ilgili olan, alfa gücündeki baskılanma yüksek bilişsel aktiviteyi işaret ederken, alfa gücündeki artış düşük bilişsel aktiviteyi işaret eder.Frontal bölgelerde artan alfa gücü, DEHB’li bireylerde bu bölgelerde baskılanma olabileceğini ve bunun dikkat ve yürütücü işlevlerdeki bozulmalarla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.Ayrıca gözler açık durumda FP1-FP2, F7-F8 ve O1-O2 elektrotlarında ölçülen negatif asimetri sağ hemisferde alfa gücünün daha fazla olduğunu bu durumun ödül duyarlılığında azalma ve anormal yaklaşım davranışları gibi DEHB benzeri özelliklerle ilişkili olabileceğini düşündürmüştür.
Anahtar Kelimeler: Alfa gücü, frontal alfa asimetrisi


Sosyal Medya Kullanımı ve FoMO'nun Anksiyete Bozukluğu ve Depresyon Hastalarında İşlevsellik Üzerindeki Etkisi

Hasan Bakay, Ziya Öksüz

Sayfa 143


Giriş: Bu çalışma, anksiyete ve depresyon tanısı almış bireylerde sosyal medya kullanımı, gelişmeleri kaçırma korkusu (fear of missing out-FoMO) ve işlevsellik arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, FoMO'nun hastalar ve sağlıklı bireyler üzerindeki işlevsellik üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkilerini karşılaştırmak amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bu çalışmaya, 84 anksiyete ve/veya depresyon tanısı almış hasta ve 79 sağlıklı kontrol olmak üzere 163 genç yetişkin (18-33 yaş arası) dahil edilmiştir. Katılımcılara Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Gelişmeleri Kaçırma Korkusu Ölçeği (FoMO) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) uygulanmıştır. Sosyal medya kullanım süreleri, akıllı telefon verileri kullanılarak ölçülmüştür. Mediyasyon analizi Jamovi (v2.6.44) programı ile, diğer istatistiksel analizler ise SPSS (v22) ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alınmıştır (07.03.2025-2025/5615). Sonuçlar: Sosyal medya kullanımı açısından hasta grubunun TikTok kullanma eğiliminin anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür (p=.013). Ancak sosyal medya toplam kullanım süresinde anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p=.13). FoMO (p=.007), BDE (p < .001), BAE (p < .001) ve KİDÖ (p < .001) puanları hasta grubunda anlamlı düzeyde daha yüksekti. Regresyon analizleri, depresyon ve FoMO'nun yalnızca hasta grubunda işlevselliği önemli ölçüde etkilediğini ortaya koydu sırasıyla (?=.515, p=.026; ?=.548, p=.046). Kontrol grubunda FoMO, depresyon ve anksiyete skorlarının işlevsellik üzerinde etkisi anlamlı değildi (p > .05) Mediyasyon analizleri, FoMO'nun hasta grupta işlevsellik üzerindeki etkisinde depresyonun kısmi bir aracı rolü olduğunu gösterdi (p=.038). Anksiyetenin bu ilişkide anlamlı bir aracı rolü izlenmedi (p=.143).
Tartışma ve Sonuç: FoMO, depresyon ve anksiyete bozukluğu tanısı almış bireyler için işlevsellik üzerinde doğrudan ve dolaylı etkileri olan önemli bir faktör olarak gözlenmiştir. Bulgular, psikiyatrik bozukluğu olan genç yetişkinlerin günlük işlevlerini olumsuz etkileyen FoMO'ya daha yatkın olduğunu göstermektedir. Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma, sosyal medya kullanımı ve FoMO'nun psikiyatri poliklinik hastalarının işlevselliği üzerindeki etkilerini inceleyen ilk çalışmadır. Psikiyatrik poliklinik hizmetlerinde FoMO konusunda farkındalığın artırılması ve dijital davranışların düzenlenmesi işlevselliğin artırılmasına katkı sağlayabilir.
Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Depresyon, FoMO, Genç Yetişkinler, Sosyal Medya


Kronik Brusellozun Ruh Sağlığına Etkisi: Depresyon ve Anksiyete Düzeyleri Üzerine Bir Çalışma

Hazan Tomar Bozkurt, Murat Aydın, Nurten Nur Aydın

Sayfa 144


Giriş: Zoonotik bir enfeksiyon olan Brusella enfeksiyonu, yalnızca fiziksel semptomlarla değil, psikolojik etkilerle de ilişkilendirilmektedir. Kronik enfeksiyon sürecinin, ruh sağlığı alanında depresyon ve anksiyete gibi sorunlara yol açabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, bruselloz hastaları ile sağlıklı bireylerin depresyon ve anksiyete düzeylerini karşılaştırmak ve hastalığın ruh sağlığı üzerindeki etkilerini incelemektir. Ayrıca çalışmanın, bruselloz hastalarının yönetiminde psikososyal desteğin önemini vurgulaması da amaçlanmaktadır.
Yöntemler: Çalışmaya, 8 hafta veya daha uzun süredir semptomları devam eden kronik bruselloz hastaları dahil edildi. Bruselloz tanısı, pozitif serolojik test sonuçları (Wright ? 1:160, Coombs testi ? 1:160) ile birlikte ateş, halsizlik, gece terlemeleri, eklem ağrısı ve miyalji gibi klinik semptomların varlığına dayanarak konuldu. Hastalığın akut fazında olan (semptom süresi 8 haftadan kısa) hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Sağlıklı kontrol grubu, hasta grubuyla benzer sosyokültürel özelliklere sahip bireyler arasından rastgele örnekleme yöntemiyle seçildi. Bununla birlikte, çalışmaya merkezi sinir sistemi hastalıkları (örneğin inme, Parkinson hastalığı, kafa travması), kardiyovasküler hastalıklar, malign neoplazmlar, diyabet ve sistemik lupus eritematozus gibi depresyon ve anksiyete düzeyini etkileyebilecek kronik ve otoimmün hastalıklara sahip bireyler dâhil edilmedi. Tüm katılımcılara yaş, cinsiyet, medeni durum, ikamet edilen bölge, eğitim düzeyi, istihdam durumu, hayvancılıkla uğraşma durumu ve pastörize edilmemiş süt tüketimine ilişkin sosyodemografik bilgileri içeren bir veri formu dolduruldu. Depresyon ve anksiyete belirti düzeyini değerlendirmek amacıyla tüm katılımcılara Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulandı. Sonuçlar: Çalışmada kronik bruselloz tanılı 50 hasta ve 50 sağlıklı birey olmak üzere 100 birey değerlendirildi. Hasta grubunun yaş ortalaması 44,6 ± 11,4 ve kontrol grubunun yaş ortalaması 41,5 ± 8,9 idi. Hasta grubunun 33’ü (%66), kontrol grubunun ise 39’u (%78) erkekti. Hasta ile kontrol grubu; yaş, cinsiyet, medeni durum, ikamet edilen bölge, eğitim düzeyi, istihdam durumu, hayvancılıkla uğraşma durumu ve pastörize edilmemiş süt tüketimi değişkenleri açısından karşılaştırıldığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. BDÖ puan ortalaması hasta grubunda 13,8 ± 8,9 ve kontrol grubunda 8,1 ± 7,4 olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p < 0,001). BAÖ puan ortalaması hasta grubunda 17,0 ± 11,5 ve kontrol grubunda 6,9 ± 5,1 olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p < 0,001).
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, bruselloz hastalarında depresyon ve anksiyete düzeyinin daha yüksek olduğunu; brusellozun ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini göstermektedir. Elde edilen veriler, kronik enfeksiyon hastalıklarının psikopatoloji üzerindeki potansiyel etkilerini desteklemektedir. Özellikle uzun süren hastalık ve tedavi süreci, belirsizlik, fiziksel semptomların getirdiği yaşam kalitesindeki düşüş ve sosyal işlevsellikteki azalma bireylerin ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bu durum, bruselloz hastalarının tanı ve tedavi süreçlerinde ruh sağlıklarının da dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Hastalara yönelik psikososyal destek sağlanması, depresyon ve anksiyete düzeylerini azaltabilir ve tedavi sürecine olumlu katkı sağlayabilir. Gelecekte yapılacak daha kapsamlı çalışmalarda, bu hastalarda ruh sağlığını iyileştirebilecek müdahalelerin etkisinin değerlendirilmesi faydalı olacaktır.
Anahtar Kelimeler: depresyon, anksiyete, bruselloz, kronik enfeksiyon


Şizofreni, Bipolar Bozukluk Tanılı ve Sağlıklı Yetişkinlerde 2D:4D Oranı ve Dermatoglifik Analiz Karşılaştırması: Kesitsel Bir Çalışma

Muhammed Ertuğrul Özbey, Betül Digilli Ayaş, Rukiye Seher Kaplan, Hasan Bakay, Aynur Emine Çiçekcibaşı

Sayfa 146


Giriş: Bu çalışmada şizofreni ve bipolar bozukluğu (BB) olan yetişkinlerin el ve parmak uzunluk oranları, avuç içi kıvrım uzunlukları ve el çizgi varyasyonları ile sahip oldukları hastalıklarının ilişkisinin incelenmesi ve şizofreni ve BB hastaları ile sağlıklı bireylerin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya 40 sağlıklı kontrol grubu ile birlikte DSM-5 tanı ölçütlerine göre BB tanısı alan 40 hasta ve şizofreni tanısı alan 36 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların elleri, avuç içleri yukarı bakacak şekilde fotoğrafları çekildi. Parmak ölçümlerin ve dermatoglifik özellikler MicroDicom Viewer isimli program üzerinden değerlendirildi. Karşılaştırmalı istatistikler için SPSS (v22) üzerinden ANOVA ve Kruskal-Wallis testleri uygulandı. Kruskal-Wallis testi için post-hoc analizlerde Bonferroni düzeltmesi yapıldı. Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alındı (2024/5408). Sonuçlar: Sağlıklı kontrollerde her iki elde proksimal-radyal (sol el p=0.001, sağ el p=0.014) ve distal-radyal (sol el p=0.002, sağ el p < 0.001) kıvrımlar arası mesafe BB ve şizofreni gruplarına kıyasla anlamlı olarak daha fazla bulundu. Benzer şekilde sağ el 2D:4D oranı kontrol grubunda hasta gruplara kıyasla anlamlı olarak daha düşük bulundu (p < 0.001). Ancak sol el 2D:4D oranı BB grubunda şizofreni ve kontrol gruplarına kıyasla anlamlı olarak daha düşük saptandı (p=.004). Kontrol grubunun beden kitle indeksi (BKİ) hasta gruplara kıyasla daha düşüktü (p < 0.001). Kontrol grubunda boy uzunluğu sadece BB grubuna kıyasla daha düşük saptandı (p=0.026). Tüm grup üzerinde tespit edilen bu anlamlı bulgulara ek olarak yaş, cinsiyet, boy ve BKİ’lerin de dahil edildiği lojistik regresyon modelinde sol el 2D:4D oranının BB’yi anlamlı olarak öngördüğü tespit edilmiştir (?=-16.43, p=0.044).
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulgular şizofreni ve BB gibi ciddi psikiyatrik bozuklukları olan yetişkin bireylerin parmak oranlarının ve el çizgi varyasyonlarının sağlık bireylerden farklılaştığını ortaya koymaktadır. Özellikle sol el 2D:4D oranındaki düşüklüğün BB’yi güçlü bir şekilde öngördüğü gözlenmiştir. Bulgularımız bu ciddi psikiyatrik bozuklukların nörogelişimsel süreçler ile yakın ilişkili olduğuna dair önemli kanıtlar sunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, dermatoglifik analiz, şizofreni, 2D:4D oranı.


Bipolar Bozuklukta İlaç Uyumundan Yaşam Kalitesine Giden Yolda Hastalık Algısı ve Kronotipin Rolü

Hasan Bakay, Kadriye Şen Kök

Sayfa 147


Giriş: Bipolar bozuklukta (BB) tedaviye uyumsuzluk oranlarının yüksekliği, yalnızca relaps riskini artırmakla kalmaz, aynı zamanda işlevselliği ve yaşam kalitesini önemli ölçüde olumsuz etkiler. Çalışmamızın amacı, BB tanısı almış ötimik hastalarda ilaç uyumu ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkide hastalık algısı ve kronotipin etkilerini incelemektir.
Yöntemler: Çalışmaya toplam 81 ötimik BB hastası dahil edilmiştir. Katılımcılar, Tıbbi Tedaviye Uyum Ölçeği (TTUÖ) puanlarına göre ilaç uyumu iyi olanlar (İİU, n=53) ve kötü olanlar (KİU, n=28) olarak iki gruba ayrılmıştır. Hastalar sosyodemografik ve klinik özellikler ile birlikte, Hamilton Anksiyete (HAM-A) ve Depresyon (HAM-D) Derecelendirme Ölçekleri, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Değerlendirme Kısa Formu (WHOQOL-BREF), Kısa Hastalık Algısı Anketi (KHAA) ve Sabahçıl-Akşamcıl Anketi (SAA) ile karşılaştırılmıştır. Çalışma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay alınmıştır (2024/5022). Sonuçlar: İİU ve KİU grupları arasında sosyodemografik özellikler açısından anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. KİU grubunda intihar girişimi (p=0.009), kendine zarar verme (p=0.029) ve karma atak oranları (p=0.024) anlamlı derecede daha yüksekti. Psikometrik sonuçlar, KİU grubunun daha yüksek anksiyete (p=0.042) ve hastalık algısı skorlarına (p=0.001) sahip olduğunu ve genel yaşam kalitesi (p=0.006) ve alt alanlarında (fiziksel, psikolojik ve sosyal alanlar) daha düşük puanlar aldığını göstermiştir (sırasıyla p=0.003, p=0.002 ve p=0.013). Ek olarak, ilaç uyumu ile genel yaşam kalitesi arasındaki ilişkiye hastalığı olumsuz ve kaygı verici algılıyor olmak anlamlı bir şekilde aracılık ettiği gözlenmiştir (?=0.125, p=0.019). Bu ilişkide kronotip, anksiyete veya depresyonun anlamlı bir mediyatör etki izlenmemiştir (tümü için p > 0.05).
Tartışma ve Sonuç: Son dönemde BB hastalarında ilaç uyumu ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki üzerine yapılan çalışmalar artmakla birlikte, bu ilişkide bilişsel bir değişken olarak hastalık algısının rolü şimdiye dek ele alınmamıştır. Çalışmamız, bu ilişkide hastalık algısını yeni bir odak noktası olarak önermekte ve bu yönüyle özgün bir katkı sunmaktadır. Hastalıkla ilgili inanç ve algıları hedefleyen müdahaleler, tedaviye uyumu artırabilir ve yaşam kalitesini iyileştirebilir.
Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, hastalık algısı, ilaç uyumu, kronotip, yaşam kalitesi.


Yetişkin Ayrılma Kaygısı Bozukluğu Olan Hastalarda Semptom Şiddeti İle Çocukluk Çağı Travmaları Arasındaki İlişkinin Araştırılması: Bir Vaka Kontrol Çalışması

Gamze Gergef, Fatih Ekici

Sayfa 148


Giriş: Olumsuz çocukluk deneyimleri, majör depresyon ve anksiyete bozuklukları riskinin artmasıyla ilişkilidir. Literatürde anksiyete bozukluklarıyla çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, ayrılık anksiyetesi bozukluklarıyla erken dönemde yaşanan travmatik deneyimler arasındaki ilişkiyi inceleyen sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızda yetişkin ayrılma anksiyetesi (YAKB) ile çocukluk çağı travmatik yaşantıları arasındaki olası ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır.
Yöntemler: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine 01/01/2019 01/08/2025 tarihleri arasında başvuran 18 yaş üstü YAKB tanılı bireylerin verileri retrospektif incelendi. İstatistiksel hesaplamalar için SPSS 26 sürümü kullanıldı. Etik kurul onayı alındı.2025/143 Sonuçlar: YAKB grubunun % 67.5’si (n:81), kontrol grubunun % 68.2’si (n:75) kadınlardan oluşmaktaydı ve gruplar arasında cinsiyetle ortalama yaş (YAKB : 33.80 ± 14.10, Kontrol:33.04±11.66) açısından anlamlı farklılık yoktu. YAKB grubunun ortalama hastalık başlangıç yaşı 19.73±13.34 idi ve tüm hastaların %38.3’ünde YAKB yetişkin başlangıçlıydı. Çocukluk çağı travmaları ölçek skoru YAKB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p=0.000 t=-4,76) ancak YAKB grubunda çocukluk çağı ve yetişkin başlangıcı arasında çocukluk çağı travmaları ölçek skorları (p=0.314 t=1,01) benzerdi. Korelasyon analizi çocukluk çağı travmaları ve yetişkin YAKB semptom şiddeti arasında pozitif korelasyon r=0.43 p=0.000) olduğunu gösterdi. YAKB grubunda çocukluk çağı travma skorlarıyla ilişkili faktörleri araştırmak için cinsiyet, gelir düzeyi, ek tıbbi hastalık, intihar girişimi, YAKB başlangıç yaşı, kliniği başvuru varlığının dahil edildiği ileri analizde düşük ekonomik düzey (?=?-0.304, t?=?-2.097, p?=?0.041) ve ek tıbbi hastalık varlığı (??=?0.315, t?=?2.280, p?=?0.027 ) daha yüksek travma skorlarıyla ilişkili bulundu.
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, YAKB olan bireylerde çocukluk çağı travmalarının daha yaygın olduğunu ve travma düzeylerinin semptom şiddetiyle pozitif ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, düşük sosyoekonomik düzey ve ek tıbbi hastalık varlığı daha yüksek travma skorlarıyla ilişkisi, risk faktörlerine işaret etmektedir. İlişkili risk faktörlerine yönelik ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: yetişkin ayrılık kaygısı bozukluğu, çocukluk çağı travması


Madde Kullanımı Nedeniyle Denetimli Serbestlik Tedbiri Altındaki Bireylerde Damgalanma Korkusu Ve Benlik Algısı Arasındaki İlişki

Cansu Ünsal Mavi, Esra Yalım, Berhan Akdağ

Sayfa 149


Giriş: Madde kullanımı, bireylerin toplumsal uyum süreçlerini zorlaştıran önemli bir halk sağlığı sorunudur. Denetimli serbestlik tedbiri, madde kullanan bireylerin topluma yeniden entegrasyonunu desteklemek amacıyla uygulanmakla birlikte, bu süreçte karşılaşılan damgalanma ve dışlanma deneyimleri, psikososyal sorunların devamına yol açabilmektedir. Damgalanmanın bireyin benlik algısı üzerinde yaratabileceği olumsuz etkiler, ruh sağlığı ve toplumsal işlevselliği olumsuz yönde etkileyerek tedbirin etkinliğini sınırlayabilir. Bu çalışma, denetimli serbestlik tedbiri altındaki madde kullanan bireylerde pozitif benlik algısı ile algılanan damgalanma düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Çalışmaya, Temmuz-Ekim 2024 tarihleri arasında madde kullanımı nedeniyle denetimli serbestlik tedbiri uygulanan 100 birey dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hasta Sağlık Anketi-4 (HSA-4), Bağımlılık Profil İndeksi Risk Tarama Ölçeği (BPİRTÖ), Madde Kullanımı Olanlarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği – Damgalanma Korkusu alt ölçeği (MKOİDÖ-DK) ve Oxford Pozitif Benlik Ölçeği (OPBÖ) uygulanmıştır. Çalışma için etik onay Toros Üniversitesi Bilimsel Araştırma ve Yayın Etik Kurulu’ndan alınmıştır (25.06.2024/120). Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalaması 29,64±7,36 olup, %80’i erkektir. Ortalama OPBÖ puanı 27,15±6,62; HSA-4 puanı 2,36±3,27; MKOİDÖ-DK puanı 20,48±10,24 ve BPİRTÖ puanı 3,36±3,31’dir. Korelasyon analizinde, OPBÖ toplam puanı ile HSA-4 (r =-0.381, p < 0.001) ve BPİRTÖ toplam puanları (r =-0.272, p < 0.01) arasında negatif yönde anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Ayrıca HSA-4 ile MKOİDÖ-DK (r =0.339, p < 0.001) ve BPİRTÖ toplam puanları (r =0.446, p < 0.001) arasında, ayrıca MKOİDÖ-DK ile BPİRTÖ toplam puanları (r=0.581, p < 0.001) arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur.
Tartışma ve Sonuç: Çalışmada, pozitif benlik algısı düşük olan bireylerde ruhsal belirtiler ile madde kullanım riskinin daha yüksek olduğu; ayrıca ruhsal belirtilerin artmasıyla damgalanma korkusu ve madde kullanım riskinin de yükseldiği gösterilmiştir. Bununla birlikte, damgalanma korkusundaki artışın madde kullanım riskini artırdığı, bu durumun bireylerin sosyal dışlanma kaygısıyla başa çıkma stratejisi olarak madde kullanımına yönelebileceğini desteklediği değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, denetimli serbestlik tedbiri altındaki bireylerde pozitif benlik algısını güçlendirmeye ve damgalanmanın olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik psikososyal müdahalelerin önemini vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Benlik algısı, Damgalanma korkusu, Denetimli serbestlik


Maladaptif Gündüz Düşlerinin Psikiyatrik Hastalıklarda Transdiagnostik Bir Faktör Olarak Dissosiasyon, Çocukluk Çağı Travmaları ve Emosyonel Disregülasyonla İlişkisi

Büşra Başer Özkoç, Sercan Karabulut

Sayfa 151


Giriş: Malaptif gündüz düşleri (MGD),insan ilişkilerinin yerine geçen yada akademik,kişilerarası veya mesleki işlevselliği etkileyecek şiddette fantezi aktivitesi olarak tanımlanmaktadır.Son yıllarda transdiagnostik bir fenomen olarak birçok psikopatolojiyle ilişkilendirilsede,absorpsiyon (çevreyi ihmal ederek bir uyarana dalma) başta olmak üzere dissosiyatif bozukluk ve çocukluk çağı travmalarıyla ilişkisi dikkat çekmektedir.Türkiye’deyse bu alandaki çalışmalar oldukça kısıtlıdır.Çalışmamızda MGD belirtilerinin çocukluk çağı travmaları,dissosiyasyon ve duygu düzenleme güçlüğüyle ilişkisinin çeşitli psikopatolojiler dahilinde araştırılması hedeflenmiştir.
Yöntemler: Akdeniz Üniversitesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve en az bir psikiyatrik tanısı bulunan hastalar çalışmaya dahil edildi.Hastalarla sosyodemografik verileri toplamak ve ölçekleri uygulamak için yüz yüze görüşme yapıldı.Tüm hastalara Maladaptif Gündüz Düşleri Ölçeği,Travmatik Yaşantılar Ölçeği,Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği uygulandı.Çalışma için 31.07.2025 tarihinde TBAEK-676 karar numarasıyla etik kurul onayı alınmıştır. Sonuçlar: Çalışmaya dahil edilen 138 hastadan 88’i (63.8%) kadındı.Çoğunluğu bekardı (47.8%),düzenli iş sahibiydi (62.3%),şehir merkezinde yaşamaktaydı (81.9%). Yaşla duygu düzenleme güçlüğü (r = 0.377, p<0.001), dissosiyatif yaşantılar skoru (r = 0.395, p<0.001) ve maladaptive gündüz düşleri skorları (r = 0.382, p<0.001) arasında anlamlı ve negatif bir korelasyon vardı.Duygu düzenleme güçlüğü ve dissosiyatif yaşantılar skoruyla MGD skorları arasında anlamlı ve pozitif korelasyon saptandı (r = 0.514, p<0.001; r = 0.688, p<0.001). İntihar girişimi öyküsü olan hastalarda MGD skorları anlamlılık düzeyine yaklaşan seviyelerde yüksekti (p=0.52), çocukluk çağında duygusal ihmal ve istismar öyküsü olan hastalarda, kendine zarar verme davranışı öyküsü olanlarda MGD skorları anlamlı olarak yüksekti (p<0.001).Hastalar psikiyatrik tanılarına göre karşılaştırıldıklarında, depresif bozukluk, anksiyete bozukluğu, borderline kişilik bozukluğu ve madde kullanım bozukluğu tanılı hastaların MGD skorları arasında anlamlı fark saptanmadı.Borderline kişilik bozukluğu tanılı hastalarda duygu düzenleme güçlüğü ve dissosiyatif yaşantılar skorları anlamlı olarak yüksekti.
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda MGD belirtileri çocukluk çağı duygusal travmasıyla ilişkili bulunmuştur.Tanılar arasında MGD sıklığının belirgin fark göstermemesi,transdiagnostik bir değişken olabileceğine dair düşünceleri desteklemektedir.Çalışmamız dissosiasyon skorları ve duygu düzenlemeyle MGD arasındaki güçlü ilişkiyi göstererek ortak bir psikopatolojik sürece dair verilere katkıda bulunmak açısından önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Gündüz düşleri, dissosiyasyon, duygu düzenleme, çocukluk çağı, travma


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir