61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Yaygın Kaygı Bozukluğunda Diferansiyel Gen İfadesinin Ve İlintili Metabolik Yolakların Biyoinformatik Yöntemler Kullanılarak Araştırılması

Manolya Ün, Kerem Laçiner

Sayfa 217


Giriş: Çalışmanın amacı, yaygın kaygı bozukluğunda ifadesi anlamlı düzeyde değişen genleri ve görev aldıkları metabolik yolakları biyoinformatik analiz yöntemleri kullanarak yordamaktır
Yöntemler: Çalışmada NCBI GEO veri tabanından alınan “GSE61672” kodlu açık kaynak mikroarray veri seti kullanılmıştır. Veri seti, 179'u kontrol (YAB-7 skoru < 2), 157'si kaygı bozukluğu tanılı (YAB-7 skoru > 5) olmak üzere 336 katılımcının kan izolatlarından elde edilen gen ifadesi profillerini içermektedir. Profiller R-Studio V.2025.05.1+513 programı kullanılarak BiocManager paketinin uzantılarıyla incelenmiştir. Vaka ve kontrol gruplarında gen ifadesi limma paketiyle karşılaştırılmıştır. Gen kümelerinin ontoloji analizi NIH DAVID Bioinformatics veri tabanı kullanılarak hazırlanmıştır. Sonuçlar: İfade profilleri, Bayes empirik modeli kullanılarak karşılaştırıldığında, GUSBP2 psödogeninin vaka grubunda anlamlı derecede düşük seviyede ifade edildiği görülmüştür (pBayes=0,0187, p=1,49.E-6). Karşılaştırmalar sadece kadın (nVaka=67, nKontrol=63) veya erkek (nVaka=29, nKontrol=37) alt gruplarında yapıldığında USP14, SLC3A2 ve CTPS1 genlerinin kadın vaka grubunda anlamlı derecede düşük seviyede ifade edildiği saptanmış, erkeklerde vaka ve kontrol grupları arasında anlamlı ifade farkı gözlenmemiştir. İstatistiksel dışlamaya rağmen klinik açıdan önem taşıyabilecek genlerin tespiti için ifade analizi Bayesyan kısıtlama uygulanmadan tekrarlanmış, alt gruplarda anlamlı ifade farkını en belirgin gösteren ilk 20 gen listelenerek (p < 0,05) ontoloji analizine tabi tutulmuştur. İşlevsel anotasyon bakımından zenginleştirmeyi takiben kadınlarda HIF-1 sinyal iletimi (CREBBP, GAPDH, MAPK1; p=1,2.E-2) ve LPS-aracılı sinyal iletimi (MAPK1, PTPN22; p=3,1.E-2), erkeklerdeyse NOD-benzeri sinyal iletimi (AIM2, NAMPT, TXN; p=1,3.E-2) gibi doğal bağışıklık yolaklarının vaka gruplarında anlamlı ifade değişimi gösteren genlerle ilişkili olduğu tespit edilmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Kadın ve erkek vaka gruplarında anlamlı ifade değişiminin gözlendiği gen kümeleri birbirinden farklıdır, dolayısıyla biyobelirteç seçiminde cinsiyet göz önünde bulundurulmalıdır. Özgün bağışıklık yolaklarının hem kadın, hem erkek vaka gruplarında zenginleşmesi, periferik inflamatuar yanıtın yaygın kaygı bozukluğunun tanı ve takibinde ortak yordayıcı değer taşıdığını düşündürmektedir. GUSBP2 psödogeninde cinsiyetten bağımsız olarak gözlenen anlamlı ifade değişimi merak uyandırıcıdır. Gen ürününün translasyona uğramadan RNA interferansı yoluyla ifade regülasyonuna katılması olasıdır, kaygı bozukluğu tablosunda transkriptom üzerindeki düzenleyici etkisi araştırılmalıdır.
Anahtar Kelimeler: Mikroarray, Biyoinformatik, İşlevsel Anotasyon, Yaygın Kaygı Bozukluğu


İntihar Girişiminde Bulunan Bireylerin Demografik ve Klinik Özellikleri: Acil Servis Verileri Üzerinden Bir Değerlendirme

Nursena Çetin İnanır, Yasemin Koçyiğit, Şule Bıçakcı Ay

Sayfa 225


Giriş: Bu çalışma, intihar düşüncesi veya girişimi nedeniyle bir hastanenin acil servisine başvuran bireylerin sosyodemografik ve klinik özelliklerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Ekim 2022 – Eylül 2023 tarihleri arasında intihar düşüncesi veya girişimi nedeniyle acil servise başvuran ve psikiyatri konsültasyonu istenen 18 yaş ve üzeri 529 bireyin dosyaları AEŞH-BADEK-2024-838 numaralı etik kurul onayı sonrası geriye dönük olarak incelenmiştir. Demografik veriler, psikiyatrik öykü, intihar yöntemi, başvuru zamanı, tanı ve uygulanan müdahalelere ilişkin bilgiler standart bir veri formuna kaydedilmiş; veriler SPSS 26.0 ile analiz edilmiştir. Sonuçlar: Katılımcıların %64.7’si kadın olup, %78.1’i mesai dışı saatlerde başvurmuştur. En sık gözlenen intihar yöntemi ilaç alımı olarak bulunmuştur. Erkeklerin daha ölümcül yöntemleri tercih etme eğiliminde olduğu saptanmıştır(p = 0.001). Psikiyatrik tanı öyküsü olan birey oranı %48.2 olup, en yaygın tanının depresif bozukluk olduğu görülmüştür. Psikiyatrik tanılar ile cinsiyet(p < 0.001), özgeçmişte psikiyatrik bozukluk varlığı(p = 0.003) ve son bir ayda poliklinik başvurusu(p = 0.019) arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Taburculukta en sık uygulanan müdahalenin destekleyici görüşme olduğu görülmüştür. Ayrıca yaz aylarında başvurularda belirgin artış, şubat ayında ise düşüş gözlenmiştir.
Tartışma ve Sonuç: İntihar girişimi nedeniyle acil servise başvuran bireylerin önemli kısmı genç erişkin kadınlardan oluşmaktadır ve çoğu ilaç alımı yoluyla girişimde bulunmaktadır. Kadınlar, erkeklere göre daha az ölümcül yöntemleri tercih etmiştir. Başvuranların yaklaşık yarısında psikiyatrik tanı öyküsünün bulunduğu görülmüştür. Bulgular, intihar davranışının yapısının çok boyutlu olduğunu, psikiyatrik hastalıklar kadar sosyoekonomik ve mevsimsel etkenlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir. Acil servisler, bu bireylerin kapsamlı şekilde değerlendirilmesi ve ileri müdahalelere yönlendirilmesi açısından önemli bir fırsat alanı sunmaktadır. Ancak mevcut çalışmada olguların büyük bir çoğunluğuna yalnızca gözlem ve destekleyici müdahale uygulandığı, psikiyatrik ilaç tedavilerinin ve diğer tıbbi girişimlerin sınırlı kaldığı görülmektedir. Bu bulgu, acil servislerde intihar girişimlerine yönelik yaklaşımların sıklıkla semptom yönetimine dayandığını, müdahale kapsamının sınırlı olabileceğini düşündürmektedir.
Anahtar Kelimeler: intihar girişimi, acil servis


Elektrokonvülsif Terapi Uygulanan Hastalarda Kısa Süreli Sistemik Yan Etkilerin Değerlendirilmesi

Hatice Irmak Erözeren, Nuran Çağlar Tanrıverdi, Yusuf Ezel Yıldırım, Yasemin Gürsoy, Muhammed Musab Güzel, Ecem İrem Demirkol, Elif Türkoğlu, Özlem Devrim Balaban

Sayfa 226


Giriş: Elektrokonvülsif terapi (EKT), depresyon, bipolar bozukluk ve şizofrenide uygulanan etkili ve güvenli bir tedavi seçeneğidir. EKT sonrası bilişsel yan etkilerin yanı sıra, sistemik yan etkiler de görülebilmektedir. Bu çalışmada, EKT sonrası gelişebilecek sistemik yan etkiler Short-term Adverse Effects of Electroconvulsive Therapy (SAVE) ölçeği kullanılarak incelenmiştir.
Yöntemler: Çalışmaya Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde EKT uygulanan 41 erkek hastaya ait 297 EKT seansı dahil edilmiştir. Tüm hastalara modifiye bifrontal EKT uygulanmıştır. Hastaların sosyodemografik verileri, klinik tanıları ve eşlik eden hastalıkları kaydedilmiş; her EKT seansı sonrasında SAVE ölçeği erken (ilk 30 dakika) ve geç (48 saat) dönemde uygulanmıştır. Çalışma Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 06.08.2025 tarihinde 2025/250 protokol numarası ile onaylanmıştır. Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 34.2±11.5 yıl olup en sık tanılar şizofreni (%29.3), organik olmayan psikoz (%14.6) ve bipolar bozukluk (%17.1) idi. Hastaların %63.4’ü sigara kullanıyordu, %17.1’inde en az bir tıbbi komorbidite vardı. En sık görülen yan etki belirgin hipertansiyon olup, hasta bazında %51.2 (n=21) ve seans bazında %12,5 oranında izlendi. Bunu uzamış yürüyüş bozukluğu (%36.6), baş ağrısı (%24.4), aspirasyon şüphesi (%24.4) ve uzamış oryantasyon bozukluğu (%19.5) izledi. 2 hastada (%4.8) uzamış konfüzyon gelişmesi nedeniyle EKT planlanandan erken sonlandırıldı.
Tartışma ve Sonuç: Elde edilen bulgular, EKT’nin genellikle iyi tolere edilen bir tedavi yöntemi olduğunu, ancak kardiyovasküler değişiklikler ile geç dönemde psikomotor/bilişsel etkilerin klinik açıdan önemli sıklıkta görüldüğünü göstermektedir. Gözlenen yan etkilerin tamamı hastalar tarafından tolere edilebilir nitelikte olup, klinik anlamda geri dönüşlüdür. SAVE ölçeği, EKT’ye bağlı sistemik yan etkilerin yapılandırılmış bir şekilde izlenmesine olanak sağlayarak, olası komplikasyonların erken saptanmasına ve önlenmesine katkıda bulunabilir. Özellikle kardiyovasküler risk faktörü bulunan veya yüksek riskli olarak değerlendirilen olgularda, bireyselleştirilmiş önleyici stratejilerin uygulanması, EKT’nin güvenilirliğini ve tolere edilebilirliğini artırabilir.
Anahtar Kelimeler: elektrokonvülsif terapi, yan etki, hipertansiyon, somatik tedaviler, komplikasyon


Sosyal Fobi Hastalarında Otistik Belirtilerin İncelenmesi

Abdullah Özbakır, Hasan Belli, Talha Ağaç

Sayfa 227


Giriş: Sosyal Anksiyete Bozukluğu (SAB) sosyal ortamlarda yoğun kaygı yaşanması, olumsuz değerlendirilme korkusu ve sosyal etkileşimden kaçınma ile kendini gösteren, bireyin yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen bir anksiyete bozukluğudur. Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) ise nörogelişimsel bir bozukluk olup sosyal iletişimde güçlükler ve tekrarlayıcı davranışlarla karakterizedir. Aynı zamanda otistik belirtilerin OSB’li olmayan bireylerde de tanı kriterlerini karşılamayan eşik altı düzeyde mevcut olabileceği ve bu bireylerde sosyal iletişimsel güçlükler yaratabileceği bilinmekte ve bu fenomen Geniş Otizm Fenotipi (GOF) olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Sosyal Anksiyete Bozukluğu (SAB) tanılı erişkinlerde Geniş Otizm Fenotipi (GOF) yaygınlığını belirlemek ve GOF’un sosyal kaygı şiddeti ve tedavi yanıtı ile ilişkisini incelemektir.
Yöntemler: Çalışmaya bir psikiyatri kliniğine başvuran 54 SAB hastası ve 48 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcılara Erişkin Otizm Spektrum Anketi (OSA), Tekrarlayan Davranışlar Ölçeği (TEDÖ-R) ve Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği (LSFÖ) uygulanmıştır. Çalışmaya ilk görüşmede Essitalopram 10 mg başlanmış, 4. haftada 20 mg’a çıkarılmış hastalar alınmıştır. Ölçekler ilk, 4. ve 8. haftalarda uygulanmıştır. Veriler ardışık ölçümler, grup karşılaştırmaları, korelasyon ve regresyon analizleriyle değerlendirilmiştir. Çalışmanın etik kurul onayı SBÜ Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etik Kurul'undan 13.12.2024 tarihinde 2024.12.274 sayılı KAEK/2024.12.274 no ile alınmıştır. Sonuçlar: Hasta grubunda GOF göstergesi %48,1 iken kontrol grubunda %14,6 bulunmuştur (p < 0,001). GOF’lu hastalarda sosyal kaygı düzeyi daha yüksek ve başlangıç yaşı daha erken saptanmıştır (p < 0,05). Essitalopram tedavisiyle LSFÖ puanı ortalama %22,8 azalmıştır. OSA puanı, tüm ölçümlerde LSF֒yü anlamlı düzeyde yordayıcı bulunmuştur (p < 0,001). GOF varlığı tedavi yanıt hızını değiştirmemiştir (p =0,960).
Tartışma ve Sonuç: SAB hastalarında eşik altı otistik özellikler yaygın olup, sosyal kaygı şiddetini artırmaktadır. Farmakoterapi etkili olsa da otistik özelliklerin varlığında sosyal beceri eğitimi gibi ek yöntemler önerilir.
Anahtar Kelimeler: Geniş Otizm Fenotipi, Sosyal Anksiyete Bozukluğu, Essitalopram, Otistik belirtiler


Kırıkkale Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği’ne Başvuran Bariatrik Cerrahi Adayı Hastalarında Sosyodemografik ve Psikometrik Test Ölçümlerinin Değerlendirilmesi

Merve Karataş, Beyza Feran, Aslıhan Taş, Fatma Kartal, Hayriye Mihrimah Öztürk, Hanife Kocakaya

Sayfa 229


Giriş: Bariyatrik cerrahi, morbid obezite tedavisinde önemli bir yöntemdir; ancak cerrahi adaylarının psikiyatrik açıdan değerlendirilmesi preoperatif ve postoperatif süreç için önemlidir. Bu çalışmamızda Psikiyatri polikliniğine başvuran bariatrik cerrahi adayı hastaların sosyodemografik özellikleri ve psikometrik test ölçümlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hipotezimiz, kadın hastaların depresyon, anksiyete ve yeme tutum puanlarının erkeklere göre daha yüksek olacağı ve ölçekler arasında pozitif korelasyon bulunacağıdır.
Yöntemler: Kırıkkale Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği’ne başvuran bariatrik cerrahi adayı 179 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar; hasta dosyası, hasta veri kayıt formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Yeme Tutum Ölçeği ve Dijital Sağlık Ölçeği (DSÖ) ile değerlendirilmiştir.DSÖ, obezite tedavisinde dijital araçların rolünü incelemek amacıyla eklenmiştir. Çalışma öncesi gerekli izinler, Kırıkkale Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’ndan 2023.04.10 karar numarası ile 19.04.2023 tarihinde alınmıştır. Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 32 ± 9 yıl olup, %51,1’i erkek, %55,9’u evlidir. Ortalama BMI değeri 43,2’dir. Katılımcıların aldıkları puanlar şu şekildedir: BDÖ: 9 (en az: 3 – en çok: 14), BAÖ: 6 (en az: 2 – en çok: 13), Yeme Tutum Ölçeği: 19,1 ± 13,5, Dijital Sağlık Ölçeği: 6,3 ± 3,1. Kadınların BDÖ, BAÖ ve Yeme Tutum Ölçeği puanları erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,016; p=0,008; p=0,014). BAÖ puanı ile BDÖ puanı (r=0,607, p < 0,001) ve Yeme Tutum Ölçeği puanı (r=0,349, p < 0,001) arasında anlamlı düzeyde pozitif korelasyon bulunmuştur. BDÖ puanı ile Yeme Tutum Ölçeği puanı arasında da anlamlı yönde orta derecede pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,515, p < 0,001).
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız sonucunda bariyatrik cerrahi adaylarında özellikle kadınlarda depresyon, anksiyete ve yeme tutum bozukluğu riski erkeklere göre daha yüksektir. Dijital sağlık puanlarının düşük bulunması, bu alanda destek ihtiyacını vurgulamaktadır. Bulgular, preoperatif psikiyatrik değerlendirmenin önemini göstermekte ve multidisipliner yaklaşım gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: Bariyatrik cerrahiler, anksiyete, beslenme ve yeme bozuklukları


Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine Başvuran Kadına Şiddet Vakalarının Geriye Dönük Olarak İncelenmesi

Beyza Feran, Aslıhan Taş, Merve Karataş, Eda Nur Düzgün, Hanife Kocakaya, Fatma Kartal, Hayriye Mihrimah Öztürk

Sayfa 230


Giriş: Bu çalışma, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne başvuran kadına yönelik şiddet vakalarının sosyodemografik özellikleri ve olaylara ilişkin verileri değerlendirilmeyi amaçlamıştır.
Yöntemler: Araştırmaya 2018-2024 tarihleri arasında Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi’ne başvuran toplam 220 kadına yönelik şiddet vakası dahil edilmiştir. Vakalar geriye dönük olarak hasta dosyaları ve acil servis kayıtları üzerinden incelenmiş; yaş, maruz kalınan şiddet türü, şiddet sayısı ve şiddeti uygulayan kişi değişkenleri değerlendirilmiştir. Çalışma için gerekli etik onay, Kırıkkale Üniversitesi
Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu’ndan 2024.01.04 karar numarası ile alınmıştır. Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalaması 35,6±16,0 olup yaş aralığı 18-94 yıl arasında değişmektedir. Katılımcıların %29,5’i şiddeti eşinden, %3,6’sı partnerinden, %12,7’si birinci derece aile üyesinden, %7,3’ü diğer akrabalardan, %10’u arkadaşından ve %36,8’i yabancılardan gördüğünü bildirmiştir. Maruz kalınan şiddet türü incelendiğinde vakaların %94,5’inde darp, %5,5’inde yabancı cisim kullanımı saptanmıştır. Şiddet sıklığına göre kadınların %95’i bir kez, %5’i ise birden fazla kez şiddete maruz kaldığını bildirmiştir. Korelasyon analizine göre, yaş ile maruz kalınan şiddet türü (r=0,122; p=0,071), yaş ile şiddet sayısı (r=0,122; p=0,070), yaş ile şiddeti uygulayan kişi (r=0,052; p=0,441), maruz kalınan şiddet türü ile şiddet sayısı (r=0,037; p=0,588) ve maruz kalınan şiddet türü ile şiddeti uygulayan kişi (r=-0,009; p=0,889) arasında %5 anlamlılık düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ancak şiddet sayısı ile şiddeti uygulayan kişi arasında anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmıştır (r=-0,270; p < 0,001).
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma kadına yönelik şiddet vakalarının çoğunda failin eş veya partner olduğunu ve birden fazla kez şiddete maruz kalan kadınların genellikle yakın çevrelerinden zarar gördüğünü ortaya koymuştur. Bu durum kadına yönelik şiddetin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve halk sağlığı açısından da kritik bir problem oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için toplumsal farkındalığın artırılması, aile içi şiddete karşı yasal düzenlemelerin etkin bir şekilde uygulanması ve sağlık çalışanlarının bu tür vakaların tanınması ve bildirilmesinde daha aktif rol üstlenmeleri büyük önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Şiddete Maruz Kalma, Fiziksel şiddet, Cinsiyete dayalı şiddet, Aile içi şiddet, Yakın partner şiddeti


Etiketlerin Ötesinde: Tıp ve Psikoloji Öğrencilerinde Otizm ve Nöroçeşitlilik Farkındalığı, Tutumlar ve Damgalama

Banu Kaymak, Rahime Duygu Temeltürk, Merve Çıkılı Uytun, Yağmur Özgür Karabıyıkoğlu, Sıla Kutlar Kapıcı, Rabia Eniş, Nilüfer Yıldız Kısmet, Didem Behice Öztop

Sayfa 231


Giriş: Nöroçeşitlilik kavramı, otizm spektrum bozukluğu başta olmak üzere nörogelişimsel farklılıkları insan çeşitliliğinin bir parçası olarak ele alan bir yaklaşım sunar. Bu araştırma, Türkiye’deki tıp ve psikoloji öğrencilerinde bu kavrama aşinalığın, otizm algısı ve damgalayıcı tutumlarla ilişkisini incelemeyi amaçlamıştır.
Yöntemler: 20 üniversiteden 357 tıp ve 374 psikoloji öğrencisi olmak üzere toplam 731 lisans öğrencisi çalışmaya dahil edildi. Katılımcılar, Sosyodemografik Form, Otizm Spektrum Anketi Türkçe Formu (AQ-TR), Damgalama Ölçeği ve Kapp ve ark. (2013) tarafından geliştirilen nöroçeşitlilik farkındalığı anketinin kültüre uyarlanmış versiyonunu çevrim içi olarak doldurdu. AQ-TR, katılımcıların otistik özellik düzeylerini değerlendirmek amacıyla uygulandı ve farkındalık grupları arasında karşılaştırmalarda kullanıldı. Lojistik regresyon analizinde bağımlı değişken olarak “nöroçeşitlilik kavramını daha önce duymuş olma” (evet/hayır) ikili yanıtı kullanıldı. Etik onay Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İnsan Araştırmaları Etik Kurulu’ndan alındı (21.03.2024, i02-170-24). Sonuçlar: Katılımcıların %63,1’i “nöroçeşitlilik” kavramını daha önce duymuştu. Lojistik regresyon analizine göre psikoloji öğrencisi olmak (p < 0,001), eğitimin ileri yıllarında olmak (p < 0,001), kendini otistik olarak hayal ettiğinde üzgün hissetmek (p=0,01) ve OSB’li bireylere yönelik kabul düzeyinin yüksek olması (p=0,002) farkındalığı anlamlı olarak yordadı. Farkındalık (+) grubunda AQ-Communication alt ölçeği puanları daha yüksekti (p=0,026); diğer alt ölçeklerde fark yoktu. Psikoloji öğrencilerinde AQ-Sosyal Beceriler puanları sınırda yüksek bulundu (p=0,045). Kendini otistik olarak tanımlayanların AQ toplam ve alt ölçek puanları anlamlı derecede yüksekti (tüm p < 0,01). Psikoloji öğrencileri OSB’yi “çeşitlilik” olarak tanımlamaya (%78,9 vs. %66,7, p < 0,001) daha yatkındı; tıp öğrencileri ise “hastalık/bozukluk” olarak tanımlamayı (%53,8 vs. %45,2, p=0,02) daha sık seçti. Farkındalık, damgalama puanlarıyla ilişkili bulunmadı.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, nöroçeşitlilik farkındalığının eğitim disiplini ve öğrenim düzeyi ile bağlantılı olduğunu, ancak tek başına farkındalığın damgalamayı azaltmada yeterli olmayabileceğini göstermektedir. Bu durum, sağlık ve psikoloji eğitiminde yalnızca kavramsal bilgilerin değil, farklı perspektiflerin sunulması ve tartışılmasının da kapsayıcı tutumların gelişimi açısından önemli olabileceğini düşündürmektedir.
Anahtar Kelimeler: Nöroçeşitlilik, Otizm, Stigmatizasyon, Eğitim


Şiddetli veya Tedaviye-Dirençli Depresyon Nedeniyle Elektrokonvülzif Tedavi Uygulanan Hastalarda Tiroid Fonksiyonları

Emre Mutlu, Adile Begüm Bahçecioğlu, Ş. Can Gürel

Sayfa 233


Giriş: Tiroid patolojileri ve depresyon arasındaki ilişkinin bilinmesine rağmen ötiroid olup tedaviye dirençli veya şiddetli depresyon dönemi yaşayan hastalarda tiroid fonksiyon testleri (TFT) ve depresyon arasındaki ilişki yeterince incelenmemiştir. Çalışmada depresyon nedeniyle elektrokonvülzif tedavi (EKT) uygulanan ötiroid bireylerde TFT ile EKT yanıtının incelenmesi ve TFT’de varyasyon gösteren potansiyel alt-grupların belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: 2010-2018 yılları arasında unipolar depresyon veya bipolar bozukluğun depresyon dönemi tanısıyla EKT uygulanan 107 hasta geriye dönük incelendi (Etik Kurul onay no:GO20/533). Ötiroid ve verisi tam olan 76 hastanın klinik bilgileri, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği puanları ve TFT (TSH, serbest-T3, serbest-T4) düzeyleri kaydedildi. Değişkenlerin yanıtla ilişkisi için korelasyon ve lojistik regresyon, alt grupların tayini için denetimsiz hiyerarşik kümeleme analizleri kullanıldı. Yanıt ölçütü depresyon puanında ?%60 düşüş olarak belirlendi. Sonuçlar: Hastaların %72’sine unipolar depresyon (n=55) tanısı konmuştu, %60’ı kadın, ortanca yaş 57 ve ortanca TSH değeri 1.54 mIU/L saptandı. Yaş ve cinsiyet kontrollü kısmi korelasyon analizinde TSH ve depresyon puanı arasında anlamlı korelasyon yoktu (r(72)= 0.211, p=0.072). EKT’ye yanıt veren (n=61) ve vermeyen (n=15) hastaların klinik değişkenleriyle lojistik regresyon modeli kurulduğunda TFT ve EKT yanıtı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Örneklem TFT dışlanarak, yanıt, tanı, psikotik özellik, yaş ve cinsiyete göre hiyerarşik kümelendiğinde iki alt-grup tespit edildi. Unipolar depresyon, erkek cinsiyet ve psikotik özellikleri baskın alt-grupta TSH değeri daha düşük saptandı (2.12 vs 1.49 mlU/L, Cohen’s d=0.56).
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada ötiroid hastalarda TFT ve EKT’ye yanıt arasında bir ilişki saptanmamıştır. Ancak EKT’ye yanıt vermeyen gruptaki katılımcı sayısının az olması, tip-2 hataya neden olmuş olabilir. Tüm katılımcılar biyokimyasal olarak ötiroid olmasına rağmen bir alt-grupta TSH değerleri daha düşük saptanmıştır. Bu varyasyon ötiroid hasta sendromunda TSH’nın düşmesi gibi bir nöroendokrin yanıtı veya depresyonun tipi (bipolar, unipolar veya psikotik özellik) ve cinsiyetle ilişkili fizyolojik bir değişikliği işaret edebilir. Bu bulgular tiroid fonksiyonlarındaki eşik altı değişkenliğin şiddetli depresyonda bir nöroendokrin düzensizlikle ilişkili olup olmadığının araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: Duygudurum bozuklukları, Denetimsiz kümeleme, Non-tiroidal hastalık sendromu


Bipolar Bozuklukta Manik Epizod Sırasında Uyku Deseni ve Parametrelerinin İzlenmesi

Esra Kabadayı Şahin, Mustafa Uğurlu, İpek Altunay, Gülsüm Zuhal Kamış, Ezgi Çisil Erdoğan, Görkem Karakaş Uğurlu

Sayfa 234


Giriş:
Giriş ve Amaç: Bipolar afektif bozukluk (BAB), manik ve depresif epizotlarla karakterize bir duygudurum bozukluğu olup bu epizotlar genellikle uykunun yapısı ve düzeninde pek çok farklı bozulmalarla seyreder. Uyku parametrelerinin takibi, hastaların iyileşme süreçlerinin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Bu çalışmanın amacı, BAB manik epizot hastalarında uyku parametrelerini aktigrafik olarak izlemek ve zaman içindeki değişimlerini değerlendirmektir.
Yöntemler: Yöntem: Çalışmaya BAB manik epizot tanısı alan 18 yatan hasta dahil edilmiştir. Hastaların uyku parametreleri, giyilebilir Fitbit cihazları kullanılarak yaklaşık 30 gün boyunca izlenmiştir. İncelenen uyku parametreleri arasında REM uykusu süresi, derin uyku süresi, hafif uyku süresi, uyanıklık süresi, toplam uyku süresi ve uyku verimliliği bulunmuştur. Parametreler, doğrusal regresyon ve Spearman korelasyonu ile analiz edilmiştir. Etik kurul izni alınmıştır (Ankara Şehir Hastanesi 2 Nolu Klinik Araştırmalar Etik Kurulu,Tarih:06.12.2023 No:E2-23-5837). Sonuçlar: Bulgular: Analizler, REM uykusu süresi (r=–0.12, p=0.5332) ile anlamlı bir değişim olmadığını göstermiştir. Hafif uyku süresinde başlangıçta anlamlı bir değişim görülmezken (r= 0.06, p=0.7470) 24.günden sonra hafif bir azalma görüldü. Yatakta geçirilen sürede (r=–0.03, p=0.8721) anlamlı bir eğilim gözlemlenmezken, toplam uyanıklık süresi (r=–0.60, p=0.0007) zamanla anlamlı şekilde azalmıştır. Derin uyku süresi erken dönemde anlamlı bir şekilde azalırken (r=–0.48, p=0.0097), 26.günden sonra belirgin bir artış görülmüştür. Segmentli doğrusal regresyon analizlerinde uyku verimliliğinin genel olarak anlamlı bir artış gösterdiği (r=0.85, p < 0.001), bu artışın özellikle 6-10. günler ve 21-29. günlerde daha belirgin olduğu saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Sonuç: Bu çalışma, yalnızca toplam uyku süresindeki artışla sınırlı kalmamış, aynı zamanda uyku yapısındaki kaliteyi yansıtan göstergelerde de anlamlı iyileşmelere işaret etmiştir. Uyku etkinliğindeki düzensizlikler, bipolar bozukluklarda akut epizotların sürdürücüsü olabilmekte; dolayısıyla bu göstergedeki iyileşme klinik prognoz açısından umut verici bir bulgudur. Aktigrafik izlem, bu hastaların tedavi süreçlerinde uyku düzeni ile ilgili değerli bilgiler sağlayabilir.
Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, manik epizot, uyku


Ciddi Ruhsal Bozukluğu Olan Hastalarda D Vitamini Eksikliği Ve Klinik Özelliklerle İlişkisi

Burcu Deniz Kepekçi, Saliha Bülüç, Şükrü Alperen Korkmaz

Sayfa 235


Giriş: Önceki çalışmalar, tanı kategorisinden bağımsız olarak ruhsal hastalığı olan bireylerde D vitamini eksikliğinin sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Ancak, belirtilerin şiddeti ile serum D vitamini düzeyleri arasındaki ilişki hakkında veriler sınırlıdır. Bu çalışmada, yatarak tedavi gören hastalarda yatış anındaki psikiyatrik belirti şiddetinin D vitamini düzeyleri ile ilişkili olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Yatarak tedavi gören 52 şizofreni spektrum bozukluğu (ŞSB) ve 55 bipolar bozukluk (BB; 33 mani, 22 depresyon epizodu) tanılı hastanın yatış esnasındaki plazma 25(OH)D düzeyi retrospektif olarak incelendi. Sosyodemografik ve klinik verilerin yanı sıra; ŞSB tanılılarda Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) toplam ve alt ölçek skorları, BB tanılılarda ise Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS), Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D) skorları kaydedildi. Sonuçlar: Katılımcıların %60,2’sinde plazma 25(OH)D düzeyi düşük ( < 20 ng/mL) bulundu. ŞSB ve BB tanılılar arasında ortalama D vitamini düzeyleri yaş, cinsiyet bakımından kontrol edildikten sonra anlamlı fark yoktu (p = 0,745). ŞSB tanılılarda sosyodemografik, klinik ve psikopatoloji şiddeti ile plazma D vitamini düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p > 0,05). BB-mani epizodundaki hastalarda D vitamini düzeyi ile belirti şiddeti arasında ilişki bulunmazken, hastanede kalış süresi ile anlamlı ilişki mevcuttu (p = 0,018; r = –0,443). Dikkat çekici olarak, BB-depresyon epizodundaki bireylerde D vitamini düzeyi ile HAM-D skoru arasında ilişki bulunmazken, karma belirtiler eşlik edenlerde YMRS skoru ile güçlü ve ters yönlü ilişki belirlendi (p = 0,023; r = –0,822).
Tartışma ve Sonuç: Yatarak tedavi gören ciddi ruhsal bozukluğu olan bireylerde D vitamini eksikliği yaygındır. ŞSB tanılılarda D vitamini düzeyleri ile belirti şiddeti arasında ilişki gözlenmezken, BB tanılılarda D vitamini düzeyleri hastanede kalış süresi ve belirti şiddeti ile ilişkili olabilir. Bu nedenle, özellikle BB tanılı hastalarda uzun süreli bakım sürecinde serum D vitamini düzeylerinin izlenmesi önerilebilir. Ancak, bu ön çalışmanın bulgularını doğrulamak ve ciddi ruhsal bozuklukların tedavisinde D vitamini takviyesinin potansiyel etkilerini değerlendirmek için ileriye dönük ve geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Çalışma için Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi
Girişimsel Olmayan Etik Kurulu’ndan 04.10.2023 tarihli ve 2023-YÖNP-0135 numaralı onay alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: plazma 25(OH)D düzeyi, şizofreni spektrum bozukluğu, bipolar bozukluk


Migrenin Cinsel İşlevler Üzerine Etkileri: Cinsiyete Dayalı Farklılıklar

Betül Kurt, Sinay Önen, Aygül Güneş

Sayfa 236


Giriş: Migren yaygın görülen ve işlevselliği bozan bir hastalık olup, çok sayıda psikiyatrik eş tanıyla ilişkilidir.Önceki çalışmalar, özellikle kadınlar olmak üzere kronik ağrı hastalarının, fiziksel kısıtlılıklar, yorgunluk ve cinsel doyum kaybı ile ilişkili olarak cinsel işlevlerde bozulma bildirdiklerini göstermiştir. Migrenin kadınlarda daha yüksek prevalansa sahip olması nedeniyle, literatürdeki çalışmaların çoğunun cinsel işlevleri yalnızca kadınlarda incelediği, erkek migren hastalarında ise cinsel işlev bozukluklarını araştıran çalışmaların sınırlı sayıda olduğu dikkat çekmektedir. Bu çalışmada kadın ve erkek migren hastalarında cinsel işlev bozukluklarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Uluslararası Başağrısı Bozuklukları Sınıflandırması (ICHD-3) kriterlerine göre migren tanısı olan 78 hasta ve 80 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ASEX) uygulandı (Etik Kurul karar no:2011-KAEK-25 2018/06-41). Sonuçlar: Çalışmaya dâhil edilen migren grubu ve kontrol grubu yaş, cinsiyet, eğitim ve gelir durumu açısından benzerdi(p > 0,05). Migren hastalarının ortalama hastalık süresi 6,79±1,18 yıldı. Hastaların %43,6’sında migren atak sıklığı haftada birden fazla, %47,4’ünde ise ayda birden fazla idi. Kadın migren grubunda ASEX tüm alt ölçek (istek, uyarılma, vajinal lubrikasyon, orgazm, doyum) puanları sağlıklı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti(p < 0,05). Erkek migren grubunda ise ASEX uyarılma, penis ereksiyonu ve doyum alt ölçek puanları sağlıklı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti(p < 0,05).
Tartışma ve Sonuç: Çalışma bulgularımız, migrenin hem kadın hem de erkek hastalarda cinsel işlevler üzerinde olumsuz etkileri olduğunu, ancak etkilenen cinsel işlev alanlarının cinsiyete göre farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Kadın migren hastalarında cinsel yanıt döngüsünün tüm aşamalarında ve cinsel doyumda bozulma gözlenirken, erkek hastalarda özellikle uyarılma, ereksiyon ve doyum alanlarında belirgin etkilenme saptanmıştır. Bu durum, migrenin yarattığı nörolojik, hormonal ve psikososyal etkilerin yanı sıra hastalık süresi ve atak sıklığının da cinsel işlev bozukluğu gelişiminde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, migren hastalarının takibinde cinsel işlevlerin rutin olarak değerlendirilmesi, yaşam kalitesini artırmaya yönelik bütüncül tedavi yaklaşımlarının önemli bir parçası olmalıdır.
Anahtar Kelimeler: migren, cinsel işlev bozukluğu, ASEX, ICHD-3


Kapalı Psikiyatri ve AMATEM Kliniklerinde çalışan Hemşirelerde Merhamet Yorgunluğu,İş Doyumu ve Psikolojik Dayanıklılık: Karşılaştırmalı Bir Çalışma

Keziban Tümtürk, Sinay ÖNEN, Çetin TURAN

Sayfa 237


Giriş: Merhamet yorgunluğu, uzun bir acıya maruz kalan bireyleri tedavi etmeye çalışanların, hiç beklemedikleri bir durumda kendilerini acıya maruz kalmış halde bulmaları olarak ifade edilmektedir. Hemşirelerde merhamet yorgunluğu prevalansının %78-86 arasında değiştiği bildirilmiştir. Psikiyatri hemşireleri için psikiyatri hastalarının bakımı, bir yandan kişisel bir tatmin nedeni olabilirken, diğer yandan hastayla ilgili şiddet, intihar gibi travmatik olaylara maruziyet nedeniyle mesleki bir tehlike olarak da karşımıza çıkabilir. Bu çalışmada, kapalı psikiyatri klinikleri ve AMATEM kliniklerinde çalışan hemşirelerin merhamet yorgunluğu, mesleki iş doyumu ve psikolojik dayanıklılık bakımından karşılaştırılması ve bu değişkenler arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya kapalı psikiyatri kliniğinde çalışan 50, AMATEM kliniğinde çalışan 46 psikiyatri hemşiresi dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Merhamet Yorgunluğu Ölçeği (MYÖ)-kısa form, Minnesota İş Doyumu Ölçeği (MİDÖ) ve Yetişkinler için Dayanıklılık Ölçeği (YDÖ) uygulanmıştır (Etik kurul karar no: 2011-KAEK-25 2022/10 14). Sonuçlar: Çalışmaya dahil edilen psikiyatri hemşirelerinin yaş ortalaması 39.1±7.2 yıl, mesleki çalışma süresi ortalaması ise 16.8±7.9 yıldı. AMATEM ve kapalı psikiyatri kliniklerinde çalışan psikiyatri hemşireleri yaş, mesleki çalışma süresi, psikiyatri kliniğinde çalışma süresi, aylık ortalama nöbet sayısı, haftalık ortalama çalışma süresi bakımından benzerdi(p > 0.05). İki hemşire grubu arasında MYÖ toplam puanı, MYÖ ikincil travma ve mesleki tükenmişlik alt ölçek puanları, MİDÖ toplam puanları, YDÖ toplam puanları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı(p > 0.05). Spearman korelasyon analizi sonucunda tüm psikiyatri hemşirelerinde, MYÖ toplam puan ortalamaları ile hem MİDÖ toplam puan ortalamaları(r= 0.431, p < 0.001), hem de YDÖ toplam puan ortalamaları(r=-0.417, p < 0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif korelasyon saptandı.
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, kapalı psikiyatri klinikleri ve AMATEM kliniklerinde çalışan hemşirelerin merhamet yorgunluğu, iş doyumu ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin benzer olduğu bulunmuş, ancak merhamet yorgunluğu arttıkça iş doyumu ve dayanıklılığın azaldığı görülmüştür. Psikiyatri hemşirelerinde merhamet yorgunluğunu azaltmaya ve dayanıklılığı artırmaya yönelik kurum içi destek programlarının geliştirilmesi, hem çalışan sağlığı hem de hasta bakım kalitesi açısından önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: ''merhamet yorgunluğu, kapalı psikiyatri ve AMATEM kliniklerinde çalışan hemşireler''


Kanser Hastalarının Bakım Verenlerinin Bakım Yükü: Manevi İyilik Hali, Psikolojik Esneklik, Depresyon ve Anksiyete Arasındaki İlişki-Ön Bulgular

Rümeysa Yeni Elbay, Mehmet Emrah Karadere, Ubeyd Turgut Demirel, Ömer Yanartaş, Kübra Sever, Abdussamet Çelebi, Nurgül Çelik, Murat Sarı, Mahmut Gümüş

Sayfa 238


Giriş: Kanser, yalnızca hastayı değil, bakım sürecine katılan yakınlarını da etkileyen kronik bir hastalıktır. Uzun tedavi süreci ve belirsizlikler, bakım verenlerde yüksek bakım yüküne yol açabilmektedir. Çalışmalar genellikle bu yükü depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi ile ilişkilendirmiş, ancak manevi iyilik ve psikolojik esneklik gibi koruyucu faktörlere daha az odaklanmıştır. Bu araştırma, bakım yükü ile manevi iyilik, psikolojik esneklik, depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Çalışmaya, 18 yaş ve üzeri, aktif tedavi (kemoterapi, immünoterapi, hedefe yönelik tedavi vb.) gören kanser hastalarına birincil bakım veren gönüllüler dahil edilmiştir. Katılımcılar, Göztepe Prof. Dr. Süleyman Yalçın Şehir Hastanesi ve Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniklerinden alınmıştır. Kanser türleri başlangıçta ayrılmamış, veriler toplandıktan sonra sınıflandırılmıştır. Değerlendirmede Sosyodemografik Veri Formu, Manevi İyilik Hali Ölçeği (FACIT-SP-12), Zarit Bakım Yükü Ölçeği, Kabul ve Eylem Formu (KEF-II), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS) ve SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmıştır. Etik Kurul Karar Sayısı: 2025/11-14. Sonuçlar: Ön bulgularda, 1Temmuz – 14 Ağustos 2025 tarihleri arasında 69 bakım verene ulaşıldı. Katılımcıların %65,2’si kadındı, yaş ortalaması 46,28 (SD = 13,78) idi. Eğitim durumları incelendiğinde %27,5’i ilköğretim, %20,3’ü lise, %52,2’si yüksekokul mezunuydu. Bakım yükü ile psikolojik esneklik (r = –.256, p = 0.034), manevi iyilik hali (r = –.422, p < 0.001) ve yaşam kalitesi (r = –.330, p = 0.006) arasında negatif; depresyon (r = .512, p < 0.001) ve anksiyete (r = .451, p < 0.001) arasında ise pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptandı.
Tartışma ve Sonuç: Ön bulgular, psikolojik esneklik ve manevi iyilik düzeylerinin yüksek olmasının daha düşük bakım yükü ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu durum, söz konusu değişkenlerin potansiyel koruyucu faktörler olabileceğine işaret etmektedir; ancak korelasyonel tasarım nedeniyle nedensellik yorumu yapılamamaktadır. Araştırmanın ilerleyen aşamalarında örneklem büyüklüğünün artmasıyla elde edilecek veriler, bu ilişkilerin daha net ve güvenilir biçimde ortaya konmasına olanak sağlayacaktır.
Anahtar Kelimeler: psikolojik esneklik, manevi iyilik hali, bakım yükü, kanser bakım veren


Bir Ruh Sağlığı Hastanesinde Elektrokonvülsif Terapi Uygulanmış Hastaların Sosyodemografik Ve Klinik Özelliklerinin Retrospektif Olarak İncelenmesi

Özge Akyürek Bolat, Recep Bolat

Sayfa 240


Giriş: Elektrokonvülsif terapi (EKT) 1938’de klinik uygulamaya sokulmuş olup, bundan sonra yapılan klinik çalışmalar, belirli endikasyonlar ve klinik kullanım için çeşitli psikiyatrik hastalıkların tedavisinde EKT’nin etkinliğini araştırmıştır. EKT psikotik semptomların akut alevlenmesi, katatoni, duygudurum bozuklukları ve şizofreni gibi majör psikiyatrik bozukluklar için güvenli ve oldukça etkili bir tedavi seçeneğidir. Bu çalışmada, EKT uygulanmış hastaların sosyodemografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Samsun Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Psikiyatri kliniklerinde Mayıs 2023- Mayıs 2025 yılları arasında yatırılan ve EKT yapılan toplam 200 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. Eksik veriler sebebi ile 37 hastanın dosyası çalışmadan çıkarılmıştır. Thymatron System IV EKT cihazı kullanılarak, günaşırı olacak şekilde haftada üç kez, bilateral bitemporal EKT uygulanmaktadır. Yapılan dosya incelemesinde ilgili hastanın EKT öncesi ve sonrası hekim muayene notlarına göre tedavi yanıtı değerlendirildi. Çalışmada hasta tanıları sınıflandırılmış ve psikotik bozukluklar, duygudurum bozuklukları ve diğer grup olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. EKT’den fayda görme durumu açısından (tam remisyon, kısmi remisyon ve yanıtsızlık) hasta grupları incelenmiştir. Komplikasyon gelişen hastalar değerlendirmeye alınmamıştır. Araştırma için etik kurul onayı alınmıştır (Onay tarihi:17.06.2025 ve 2025/13/5 numarası). Verilerin analiz aşamasında SPSS 22,0 istatistik paket program kullanılmıştır. Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 40,3 ± 11,6 ve eğitim yılı 9,55± 3,28 idi. EKT yapılan hastaların %45,4’ü kadındı. Hastaların %34.4’ü evli, %71’i aile ile yaşıyordu. Ortalama yatış sayısı 3,93 ±3,78 ve ortalama yatış gün sayısı 44,74± 33,96 idi. Yatış tiplerine göre incelendiğinde %62.6 hastada zorunlu yatış, %31,3 hastada istemli yatış, %2.5 hastada CMK 74. Madde kapsamında yatış, %2,5 hastada TCK 57/1 madde kapsamında ve %1,2 hastada TCK 57/5 madde kapsamında yatış mevcut idi. Hastaların %66,3’ünde herhangi bir ek hastalık saptanmazken, en sık ek hastalık %7,4 ile hipertansiyon idi. Tanı gruplarına göre incelendiğinde en sık tanılar depresif bozukluk %18,4, şizofreni %17,2, BTA psikotik bozukluk %14,7 ve BAB manik atak %12,9 olarak saptanmıştır. Ortalama EKT seans sayısı 7,23±2,36, uygulanan enerji düzeyi %37,58±8,80 ve EEG süresi 36,58±9,87 sn idi. On altı hastada (%9,8) hipertansiyon, laringospazm, aritmi, konfüzyon ve manik shift gibi yan etkiler nedeniyle tedavi sonlandırılmıştır. Duygudurum bozuklukları grubunda %85,1 hasta EKT ile tam remisyon gösterirken, %10,8’i kısmi remisyon ve %4,1’i yanıtsız olarak bulunmuştur. Psikotik bozukluklar grubunda %49,3 hasta EKT ile tam remisyon gösterirken, %33,3’ü kısmi remisyon ve %17,4’ü yanıtsız olarak bulunmuştur. Diğer grubundaki hastaların %100’ü ise EKT ile tam remisyon göstermiştir.
Tartışma ve Sonuç: EKT tedaviye dirençli depresyon ve mani gibi duygudurum bozukluklarında ve psikotik bozukluklarda halen önemli bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Çalışmamızın geriye dönük tasarıma sahip olması ve verilerin hasta dosyalarına dayanması önemli bir kısıt olmakla birlikte, bir ruh sağlığı hastanesine ait verileri yansıtması açısından anlamlıdır.
Anahtar Kelimeler: ruh sağlığı, elektrokonvülsif terapi, psikotik bozukluklar, duygudurum bozuklukları


Depresyonu ve Anksiyetesi Olan Kadınlarda DEHB Eş Tanısı: Prevelans, Klinik Özellikler ve Hiperfokus

Hazal Yavuzlar Civan, Tonguç Demir Berkol

Sayfa 242


Giriş: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) genellikle yetişkinliğe kadar devam eder ve yüksek oranda eşlik eden hastalıklar, tanıyı zorlaştırır. Kadınlardaki görünümü genellikle daha sinsi ve içselleştirilmiş niteliktedir ve bu da yetersiz ya da yanlış tanıya yol açabilmektedir. Bu çalışmada, anksiyete ve depresif bozukluğu olan kadınlarda DEHB komorbiditesi ve hiperfokus dahil klinik özellikler araştırılmış ve semptom örtüşmesinden kaynaklanan tanısal karmaşıklıklar araştırılmıştır.
Yöntemler: Hastanemizde ayakta tedavi gören psikiyatri kliniklerindeki kadın hastalar (n=170), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) kullanılarak değerlendirilmiştir. Eşik puanlarını karşılayan katılımcılar (BDÖ?17 ,BAÖ?16 ), yapılandırılmış klinik görüşmelerle tamamlanan Wender-Utah Derecelendirme Ölçeği, Hiperfokus Ölçeği ve Turgay DSM-IV’e Dayalı Erişkin DEHB Tanı ve Değerlendirme Ölçeği ile ileri değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Tüm katılımcılar SCID-5-CV kullanılarak değerlendirilmiş ve nihai tanı, DSM-5 kriterleri ve SCID-5-CV görüşme bulguları kullanılarak konulmuştur. Çalışma için Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayı alınmıştır (Onay No: 2020-15). Sonuçlar: DEHB, hastaların %19,6'sında (n=33) tespit edilmiş olup, bunların %45,5'ine (n=15) daha önce tanı konulmadığı tespit edilmiştir. Sosyal anksiyete bozukluğu (p < 0,001), çift depresyon (p=0,001), distimi (p=0,006) ve yaygın anksiyete bozukluğu (p=0,020) tanısı olan hastalarda DEHB oranı, bu tanıları olmayan hastalara kıyasla anlamlı olarak daha yüksektir. DEHB olmayan katılımcılarda hiperfokus puanları depresyon (r=0,236, p=0,005) ve anksiyete (r=0,187, p=0,029) ile pozitif korelasyon gösterirken, DEHB grubunda böyle bir korelasyon bulunamamıştır.
Tartışma ve Sonuç:
Tartışma ve Sonuç: DEHB, depresyon veya anksiyete ile başvuran kadınlarda yaygındır. SAB, çifte depresyon, distimi ve YAB gibi komorbiditelere eşlik etme olasılığı yüksektir. Özellikle bu tanıların varlığında DEHB sorgulanmalıdır. Çakışan semptomlar tanıyı zorlaştırabilir ve bu da kapsamlı klinik değerlendirmelerin önemini vurgular. Hiperfokus önemli bir klinik özellik olmakla birlikte, DEHB için tek başına tanısal değildir ve DEHB yokluğunda duygudurum ve anksiyete belirtileriyle ilişkilidir. Klinisyenler, doğru tanı ve zamanında uygun tedaviyi sağlamak için DEHB için kapsamlı taramalar yapmalı ve hiperfokusu daha geniş klinik bağlam içinde dikkatlice yorumlamalıdır.
Anahtar Kelimeler: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, depresyon, anksiyete, hiperfokus, kadın


Bipolar Bozukluk ve Şizofreni Hastalarının . Derece Akrabalarında Uyku ve Biyolojik Ritim Bozukluklarının Endofenotip Olarak Araştırılması: Ön Bulgular

Beyzanur EREĞLİ, Ayşe KURTULMUŞ ÇALIŞ, Fatma Büşra PARLAKKAYA YILDIZ, Zülal ÇELİK

Sayfa 243


Giriş: Şizofreni (SCH) ve Bipolar Bozukluk (BB) aynı spektrum üzerinde örtüşen bozukluklar olarak kabul edilmektedir. Psikiyatrik bozuklukların genetik zemine sahip olduğu ailelerde, henüz tanı almamış bireylerde hastalıkla ilişkili endofenotip olarak adlandırılan bazı özelliklerin görülebileceği öne sürülmektedir. Tanı almamış birinci derece akrabalarla çalışmak, psikiyatrik bozuklukların altında yatan nörobiyolojik mekanizmaları aydınlatmak açısından önemlidir. Sirkadiyen ritim, organizmada yaklaşık 24 saatlik periyotlarla işleyen, başta uyku uyanıklık döngüsü olmak üzere hormon salınımı, vücut ısısı, bilişsel performans ve duygudurum gibi birçok fizyolojik ve davranışsal işlevi düzenleyen bir biyolojik zamanlama sistemidir. Bu çalışmada, SCH ve BB tanılı bireylerin birinci derece yakınlarında uyku kalitesi, biyolojik ritim bozukluklarını incelemeyi ve bu grubu aile öyküsü olmayan sağlıklı bireylerle karşılaştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Gruplar arası farklılıkların belirlenmesinde ANOVA testi kullanılmıştır. Çalışmaya 18 yaş üstü toplam 139 katılımcı dahil edilmiştir: Şizofreni tanılı bireylerin birinci derece akrabalarından(SCH-BDA) 48 katılımcı , Bipolar Bozukluk tanılı bireylerin birinci derece akrabalarından (BB-BDA) 45 katılımcı ve birinci derece akrabalarında psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmayan 46 sağlıklı kontrol (SK) yer almıştır. Dahil edilme kriterlerini karşılayan gönüllülerin Sosyodemografik Veri Formu ve Pitsburg Uyku Kalitesi İndeksi(PUKİ), Biyolojik Ritim Değerlendirme Görüşmesi(BRIAN), Sabahçıl- Akşamcıl Anketi (MEQ) ölçek puanları gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Etik Kurul Karar No: 2025/0062 Sonuçlar: Çalışmaya katılanların yaş ortalaması BB-BDA için 46.23 ±14.60, SCH-BDA için 51.17 ±14.28, SK için 32.00 ±7.73 idi (F=28.89, p < 0.001). PUKI toplam puanları ve MEQ toplam puanları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla F=1.57, p=0.213 ve F=0.67, p=0.513). SK grubu, BB-BDA ve SCH-BDA gruplarına kıyasla anlamlı derecede daha yüksek BRIAN toplam puanına sahipti. (F=4.14, p=0.018).
Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız gruplar arası yaş farklılığı gibi karıştırıcı faktörlerle ilişkili olabilir. Ayrıca, çalışmada öz bildirim ölçekleri kullanılmış olup, objektif bir yöntem uygulanmamıştır. Gelecekte aktigrafi veya düşük ışık melatonin ölçümü gibi daha objektif değerlendirme yöntemlerinin kullanılması gerekmektedir.
Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, şizofreni, sirkadiyen ritim, endofenotip


Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Olan Yetişkinlerde Anksiyete Bozukluklarının Yaygınlığı ve İlişkili Faktörler

Hacer Reyyan Demirel, Ali Kandeğer

Sayfa 244


Giriş: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), dikkatsizlik, dürtüsellik ve hiperaktivite ile karakterize yaygın bir nörogelişimsel bozukluktur. Yetişkinlerde DEHB’nin önemli bir kısmına diğer psikiyatrik bozukluklar eşlik eder, özellikle anksiyete bozuklukları vakaların yaklaşık %25’inde birlikte görülür. Bu komorbidite yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir ve tedavi stratejilerini karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle DEHB ile anksiyete arasındaki ilişkiyi anlamak etkili klinik yönetim için büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma DEHB’li yetişkinlerde anksiyete bozukluğu komorbiditesinin sıklığını ve ilişkili faktörleri araştırmayı amaçlamaktadır.
Yöntemler: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Yetişkin Nörogelişimsel Bozukluklar Kliniği’nde takip edilen ve DEHB tanısı konmuş 358 birey çalışmaya dahil edildi. Tanı değerlendirmeleri DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-5) kullanılarak gerçekleştirildi. Hastaların sosyodemografik ve klinik verileri toplandı. Yetişkin DEHB Değerlendirme Ölçeği, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Zihinsel Aşırı Gezinme Ölçeği ve İntihar Düşüncesi Ölçeği uygulandı. Çalışma için etik kurul onayı alındı. (Etik kurul onay numarası: 2025/399) Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 23,8±6,0 yıl, %51,1’i kadın ve ortalama eğitim süresi 14,7±2,6 yıl olarak belirlenmiştir.DEHB tanılı yetişkinlerde anksiyete bozukluklarının prevalansı %38,1 olarak bulunmuştur.Anksiyete bozukluğu komorbiditesi olanların %58,1’i kadınlardan oluşmaktadır.Komorbiditesi olan hastaların %24’üne yaygın anksiyete bozukluğu, %11,1’ine sosyal fobi, %8,6’sına özgül fobi, %3,1’ine panik bozukluk ve %0,3’üne ayrılma anksiyetesi tanısı konmuştur. Anksiyete bozukluğu komorbiditesi olanlar ile olmayanlar karşılaştırıldığında cinsiyet(?² = 7.46, p = .006), sigara kullanımı(?² = 8.76, p = .003) ve intihar girişimi öyküsü(?² = 13.26, p < .001) arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, literatürle uyumlu olarak özellikle kadın DEHB’liler arasında komorbid anksiyete bozukluklarının yaygın olduğunu göstermektedir.Anksiyete bozukluklarının yüksek prevalansı DEHB’nin tanınmamasına veya yanlış teşhis edilmesine yol açabilecek maskeleme etkisi yaratabilir. Sigara kullanımı ve intihar girişimi öyküsü ile anksiyete komorbiditesi arasındaki ilişki duygu düzenleme güçlüğünün ve risk alma davranışlarının artışına işaret edebilir. Ayrılma anksiyetesi tanısının azlığı bu durumun DEHB’li yetişkinlerde yeterince tanınmadığını düşündürmektedir. Sonuçlar DEHB'li erişkinlerde anksiyete belirtilerinin rutin taranmasının önemini vurgulamaktadır ancak daha geniş klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu


Sinaptotagmin-11’in Şizofrenideki Rolü: Plazma Düzeyinin Sağlıklı Kontrollerle Karşılaştırılması

Eda Uzun Uysal, Ömer Alper Uysal, Melis Ünlü Çilesiz, Hale Memiş, Bahri İnce

Sayfa 273

GİRİŞ ve AMAÇ: Sinaptotagmin(Syt), sinaptik proteinler ile etkileşerek nörotransmitter salınımında rol oynar. DNA polimorfizm çalışmaları Syt11’in şizofreni ile ilişkili olabileceğini bildirmiştir. Bu çalışmada remisyondaki şizofreni hastalarında plazma Syt11 düzeyinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve klinik verilerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. YÖNTEM: DSM-5’e göre şizofreni tanılı remisyondaki 52 hasta ve şizofreni tanılı bireylerle yaş, cinsiyet, sigara içme ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş 28 sağlıklı gönüllü çalışmaya ardışık olarak dahil edildi. Tüm katılımcılar için sosyodemografik veri formu dolduruldu. Hastaların klinik durumlarının tespiti için Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeğinin (PANSS) ve Global Değerlendirme Ölçeği (GAS) uygulandı. SYT11 plazma düzeyi sabah saatlerinde ve en az 8 saat açlık sonrası alınan venöz kan örneklerinden enzyme-linked immunosorbent assay(ELISA) yöntemi ile çalışıldı. Bu araştırma için İstanbul/ Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’ndan 27/11/2024 tarihinde 2024/338 protokol kodu ile etik uygunluk onayı alındı. BULGULAR: Plazma SYT11 protein düzeyi açısından gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Z=-3,450 p=0,001). Klozapin kullanan hastalarla(n=25) tedaviye dirençli olmayan hastalar arasında SYT11 düzeyi açısından anlamlı fark saptanmadı. SYT11 ile yaş arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki (rho=-0,236, p=0,035, n=80), eğitim yılı arasında pozitif yönde (rho=0,222, p=0,048, n=80) ilişki saptandı. SYT11 düzeyi ile hastalık süresi arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulundu (rho=-0,280, p=0,044, n=52). Diğer değişkenlerden hastalık başlangıç yaşı, yatış sayısı, GAS, PANSS pozitif, PANSS negatif, PANSS total ve klorpromazin eşdeğer dozu ile SYT11 arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlar sinaptik proteinlerin hastalık sürecindeki olası rolüne veya altta yatan patolojinin biyolojik yansımaları olabileceğine işaret eden literatürle uyumlu olmuştur. SYT11 düzeyinin yaş ile negatif yönde bir ilişki saptanmış olması, sinaptik protein kaybının hastalığın erken evrelerinde yansımayabileceğini düşündürmüştür. Diğer sinaptik proteinlerin ölçülmemiş olması ve kandaki değerin beyindeki düzeyi birebir yansıtmıyor olabileceği çalışmamızın kısıtlılıklarından olmuştur.


Psikiyatri Kliniğinde Yatarak Tedavi Gören Hastalarda Katatoni Belirti Sıklığının Taranması ve Klinik Özelliklerle İlişkisinin İncelenmesi

Cansu Çoban, Hatice Ayça Kaloğlu

Sayfa 245


Giriş: Katatoni; motor, bilişsel, affektif ve otonomik belirtilerle karakterize; hızlı tanı ve tedaviyle dramatik biçimde iyileşen bir nöropsikiyatrik sendromdur. Çalışmamızda günümüzde birçok psikiyatrik ve genel tıbbi durumla birlikte görüldüğü bilinen katatoniye ait belirtilerin yatan hastalardaki sıklığı ve klinik özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmamız, Etlik Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde yatarak tedavi gören 150 hastanın katılımı ile tamamlanmıştır. Etik kurul onayı alınmıştır(Ankara Etlik Şehir Hastanesi 29/01/2025,AEŞH-BADEK-2025-005). Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Bush Francis katatoni değerlendirme ölçeği(BFKDÖ), Kanner katatoni ölçeği(KKÖ) uygulanmıştır. Yatan hastalarda rutin olarak istenen hemogram, tiroid fonksiyon testleri, demir parametreleri gibi laboratuvar sonuçları ve tanıya özgü hastalık şiddetini değerlendiren ölçek puanları kaydedilmiştir. Sonuçlar: Bulgularımıza göre katılımcıların %32,7’sinin(n=49) şizofreni, %17,3’ünün(n=26) atipik psikoz, %4,7’sinin(n=7) şizoaffektif bozukluk, %17,3’ünün(n=26) depresyon, %14,7’sinin(n=22) mani, %13,3’ünün(n=20) anksiyete bozuklukları ve diğer nevrotik bozukluklar tanısı mevcuttur. Katatonik belirtilerin sıklığı açısından BFKD֒ne göre en sık görülen belirtiler taşkınlık (%54,0), dürtüsellik (%52,7) ve içe kapanma (%38,7); en az görülen belirtiler yakalama refleksi (%1,3), ekolali-ekopraksi (%4,7), verbijerasyon (%5,3) ve balmumu esnekliği (%5,3)’dir. Sık görülen belirtilerden taşkınlık ile T3(r=0,188) ve eozinofil(r=0,186) değerleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu anlaşılmıştır(p < 0,05). Katılımcıların yaşları ile KKÖ toplam puanı arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki bulunmuştur(?=-0,173; p=0,037). Geçirilen hastalık atak sayısı(r=-0,162) ve hastane yatış sayısı(r=-0,218) ile BFKDÖ toplam puanı arasında da negatif yönlü anlamlı ilişki saptanmıştır(p < 0,05). PANSS genel puanı ile BFKDÖ toplam puanı(r=0,363) ve KKÖ toplam puanı(r=0,330) arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki olduğu belirlenmiştir(p < 0,05).
Tartışma ve Sonuç: Katatoni psikiyatri servislerinde %7-15 sıklığında görülen önemli bir sendromdur. Katatoninin farklı klinik görünümlerinin olması, tanı sınıflandırma sistemleri ve geliştirilen ölçekler arasında belirtiler açısından farklılıklar olması, özgün bir laboratuvar veya görüntüleme bulgusunun olmaması gibi nedenlerle tanıda güçlükler yaşanmaktadır. Katatoni sıklığını araştıran çalışmalarda katatoni tablolarının atlandığı, sıklığının zannedilenden fazla olduğu bildirilmiştir. Katatoni belirtileriyle ilişkili olabilecek sosyodemografik özelliklerin, hastalık öyküsünün ve laboratuvar bulgularının belirlenmesi; tanının atlanmaması ve etkili bir tedavi planlaması açısından büyük önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Katatoni, Bush-Francis Katatoni Değerlendirme Ölçeği, Psikiyatrik yatan hasta


Psikiyatri Kliniğine Yatan Hastalarda Prognostik Nutrisyonel Index ile Hastalık Şiddeti, Yaşam Kalitesi ve Bakımverenlerin Bakım Yükü ve Duygu Dışavurumu İlişkisinin İncelenmesi

Emre Sünel, Gülsüm Zuhal Kamış, Mustafa Uğurlu, Esra Kabadayı Şahin

Sayfa 247


Giriş: Şizofreni, bipolar bozukluk gibi ağır psikiyatrik hastalıklar yeti kaybı ile ilişkilidir. Özbakım eksikliği, sağlıksız yaşam tarzı, yetersiz bakım, psikotik dönemlerde beslenme bozuklukları da sağlığı kötü etkiler. Hastalar, durumlarını ifade edemeyebileceğinden objektif sağlık belirteçlerine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda serum albumin ve lenfosit sayısına dayalı Prognostik Nutrisyonel İndeks(PNI), beslenme durumunu değerlendirmek için kullanılabilir. Bu çalışmada, psikiyatri servisine yatan hastalarda PNI’nın klinik verilerle ilişkisinin araştırılması planlanmıştır.
Yöntemler: Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 2 nolu Etik Kurulundan onam alınmıştır(Tarih:04/09/2024 No:TABED 2-24-347) Örneklem seçimi ve kriterleri: Psikiyatri servisinde yatarak tedavi görmüş olmak, okuduğunu anlayabilecek düzeyde okuma yazma bilmek, tek başına yaşamıyor olmak. Hastaların yatış ve taburculuk PNI değerleri karşılaştrırılmış; PNI ile hastaların Klinik Global İzlem Ölçeği(KGİ), DSÖ Hayat Kalitesi Ölçeği(WHOQOL) ve bakımverenlerin Zarit Bakıcı Yük Ölçeği(ZBYÖ), Duygu Dışavurum Ölçeği(DDÖ) ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Çalışmaya yaş ortalaması 37,3 ± 12.,2 (20-64) olan 24 kadın 13 erkek toplam 37 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 15'i şizofreni, 16'sı bipolar bozukluk, 3'ü kaygı bozukluğu 2'si depresyon, 1'i obsesif kompulsif bozukluk tanıları almıştır. KGI ortalaması yatışta 4,5±1, taburculukta 2,5±0,9, PNI ortalaması yatışta 52,9±5,7, taburculukta 52,3±4,9 olarak bulunmuştur. Yatış-taburculuk PNI arasında anlamlı fark saptanmamıştır(p=0.56). ZBYÖ ortalaması 48,6±14,4, DDÖ ortalaması 19,4±6,2, Şizofreni tanılı 15 hastanın PNI değerleri ortalaması yatışta 52,7±6,7 taburculukta 53,03±5.0 hesaplanmış anlamlı fark saptanmamıştır(p=0.879). Bipolar Bozukluk tanılı 16 hastanın PNI ortalaması yatışta 53,1±5,0 taburculukta 51,5±4.8 hesaplanmış, anlamlı fark saptanmamıştır(p=0,262). Tüm gruplarda yatış-taburculuk arasında WHOQOL’a göre yaşam kalitesinde anlamlı artış gözlendi. PNI ile; yaş, belirti süresi, son 1 yıldaki yatış sayısı, sigara-alkol kullanımı, yatıştaki hastalık şiddeti, bakıcı yükü ve duygu dışavurumu, hastanın yaşam kalitesi ve CRP arasında anlamlı ilişki saptanmadı(p > 0,05).
Tartışma ve Sonuç: PNI’nın kronik psikiyatrik hastalıklarda yetersiz bakımın ve sağlık durumundaki yetersizliğin göstergesi olabileceği düşünülmüştür. Ancak bu karma hasta grubunda yatış-taburculuk arasında fark görülmemiş, klinik parametrelerle arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Umut vaad ettiği düşünülen PNI’nın homojen hasta gruplarında, karıştırıcı etkenler minimize edilerek çalışılması önerilir.
Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, prognostik nutrisyonel indeks, psikoz, şizofreni, Bakıcı Yükü


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir