Giriş: Çalışmanın amacı, yaygın kaygı bozukluğunda ifadesi anlamlı düzeyde değişen genleri
ve görev aldıkları metabolik yolakları biyoinformatik analiz yöntemleri kullanarak yordamaktır Yöntemler: Çalışmada NCBI GEO veri tabanından alınan GSE61672 kodlu açık kaynak
mikroarray veri seti kullanılmıştır. Veri seti, 179'u kontrol (YAB-7 skoru < 2), 157'si kaygı
bozukluğu tanılı (YAB-7 skoru > 5) olmak üzere 336 katılımcının kan izolatlarından elde edilen
gen ifadesi profillerini içermektedir. Profiller R-Studio V.2025.05.1+513 programı kullanılarak
BiocManager paketinin uzantılarıyla incelenmiştir. Vaka ve kontrol gruplarında gen ifadesi
limma paketiyle karşılaştırılmıştır. Gen kümelerinin ontoloji analizi NIH DAVID
Bioinformatics veri tabanı kullanılarak hazırlanmıştır.
Sonuçlar: İfade profilleri, Bayes empirik modeli kullanılarak karşılaştırıldığında, GUSBP2
psödogeninin vaka grubunda anlamlı derecede düşük seviyede ifade edildiği görülmüştür
(pBayes=0,0187, p=1,49.E-6). Karşılaştırmalar sadece kadın (nVaka=67, nKontrol=63) veya
erkek (nVaka=29, nKontrol=37) alt gruplarında yapıldığında USP14, SLC3A2 ve CTPS1
genlerinin kadın vaka grubunda anlamlı derecede düşük seviyede ifade edildiği saptanmış,
erkeklerde vaka ve kontrol grupları arasında anlamlı ifade farkı gözlenmemiştir. İstatistiksel
dışlamaya rağmen klinik açıdan önem taşıyabilecek genlerin tespiti için ifade analizi Bayesyan
kısıtlama uygulanmadan tekrarlanmış, alt gruplarda anlamlı ifade farkını en belirgin gösteren
ilk 20 gen listelenerek (p < 0,05) ontoloji analizine tabi tutulmuştur. İşlevsel anotasyon
bakımından zenginleştirmeyi takiben kadınlarda HIF-1 sinyal iletimi (CREBBP, GAPDH,
MAPK1; p=1,2.E-2) ve LPS-aracılı sinyal iletimi (MAPK1, PTPN22; p=3,1.E-2),
erkeklerdeyse NOD-benzeri sinyal iletimi (AIM2, NAMPT, TXN; p=1,3.E-2) gibi doğal
bağışıklık yolaklarının vaka gruplarında anlamlı ifade değişimi gösteren genlerle ilişkili olduğu
tespit edilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Kadın ve erkek vaka gruplarında anlamlı ifade değişiminin gözlendiği gen
kümeleri birbirinden farklıdır, dolayısıyla biyobelirteç seçiminde cinsiyet göz önünde
bulundurulmalıdır. Özgün bağışıklık yolaklarının hem kadın, hem erkek vaka gruplarında
zenginleşmesi, periferik inflamatuar yanıtın yaygın kaygı bozukluğunun tanı ve takibinde ortak
yordayıcı değer taşıdığını düşündürmektedir. GUSBP2 psödogeninde cinsiyetten bağımsız
olarak gözlenen anlamlı ifade değişimi merak uyandırıcıdır. Gen ürününün translasyona
uğramadan RNA interferansı yoluyla ifade regülasyonuna katılması olasıdır, kaygı bozukluğu
tablosunda transkriptom üzerindeki düzenleyici etkisi araştırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Mikroarray, Biyoinformatik, İşlevsel Anotasyon, Yaygın Kaygı
Bozukluğu
Nursena Çetin İnanır, Yasemin Koçyiğit, Şule Bıçakcı Ay
Sayfa 225
Sunum önizlemesi
Giriş: Bu çalışma, intihar düşüncesi veya girişimi nedeniyle bir hastanenin acil servisine
başvuran bireylerin sosyodemografik ve klinik özelliklerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Ekim 2022 Eylül 2023 tarihleri arasında intihar düşüncesi veya girişimi
nedeniyle acil servise başvuran ve psikiyatri konsültasyonu istenen 18 yaş ve üzeri 529 bireyin
dosyaları AEŞH-BADEK-2024-838 numaralı etik kurul onayı sonrası geriye dönük olarak
incelenmiştir. Demografik veriler, psikiyatrik öykü, intihar yöntemi, başvuru zamanı, tanı ve
uygulanan müdahalelere ilişkin bilgiler standart bir veri formuna kaydedilmiş; veriler SPSS
26.0 ile analiz edilmiştir.
Sonuçlar: Katılımcıların %64.7si kadın olup, %78.1i mesai dışı saatlerde başvurmuştur. En
sık gözlenen intihar yöntemi ilaç alımı olarak bulunmuştur. Erkeklerin daha ölümcül yöntemleri
tercih etme eğiliminde olduğu saptanmıştır(p = 0.001). Psikiyatrik tanı öyküsü olan birey oranı
%48.2 olup, en yaygın tanının depresif bozukluk olduğu görülmüştür. Psikiyatrik tanılar ile
cinsiyet(p < 0.001), özgeçmişte psikiyatrik bozukluk varlığı(p = 0.003) ve son bir ayda
poliklinik başvurusu(p = 0.019) arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Taburculukta en sık
uygulanan müdahalenin destekleyici görüşme olduğu görülmüştür. Ayrıca yaz aylarında
başvurularda belirgin artış, şubat ayında ise düşüş gözlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: İntihar girişimi nedeniyle acil servise başvuran bireylerin önemli kısmı
genç erişkin kadınlardan oluşmaktadır ve çoğu ilaç alımı yoluyla girişimde
bulunmaktadır. Kadınlar, erkeklere göre daha az ölümcül yöntemleri tercih etmiştir.
Başvuranların yaklaşık yarısında psikiyatrik tanı öyküsünün bulunduğu görülmüştür. Bulgular,
intihar davranışının yapısının çok boyutlu olduğunu, psikiyatrik hastalıklar kadar
sosyoekonomik ve mevsimsel etkenlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir. Acil servisler, bu
bireylerin kapsamlı şekilde değerlendirilmesi ve ileri müdahalelere yönlendirilmesi açısından
önemli bir fırsat alanı sunmaktadır. Ancak mevcut çalışmada olguların büyük bir çoğunluğuna
yalnızca gözlem ve destekleyici müdahale uygulandığı, psikiyatrik ilaç tedavilerinin ve diğer
tıbbi girişimlerin sınırlı kaldığı görülmektedir. Bu bulgu, acil servislerde intihar girişimlerine
yönelik yaklaşımların sıklıkla semptom yönetimine dayandığını, müdahale kapsamının sınırlı
olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: intihar girişimi, acil servis
Giriş: Elektrokonvülsif terapi (EKT), depresyon, bipolar bozukluk ve şizofrenide uygulanan
etkili ve güvenli bir tedavi seçeneğidir. EKT sonrası bilişsel yan etkilerin yanı sıra, sistemik yan
etkiler de görülebilmektedir. Bu çalışmada, EKT sonrası gelişebilecek sistemik yan etkiler
Short-term Adverse Effects of Electroconvulsive Therapy (SAVE) ölçeği kullanılarak
incelenmiştir. Yöntemler: Çalışmaya Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları
Hastanesinde EKT uygulanan 41 erkek hastaya ait 297 EKT seansı dahil edilmiştir. Tüm
hastalara modifiye bifrontal EKT uygulanmıştır. Hastaların sosyodemografik verileri, klinik
tanıları ve eşlik eden hastalıkları kaydedilmiş; her EKT seansı sonrasında SAVE ölçeği erken
(ilk 30 dakika) ve geç (48 saat) dönemde uygulanmıştır. Çalışma Bakırköy Dr. Sadi Konuk
Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından
06.08.2025 tarihinde 2025/250 protokol numarası ile onaylanmıştır.
Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 34.2±11.5 yıl olup en sık tanılar şizofreni (%29.3), organik
olmayan psikoz (%14.6) ve bipolar bozukluk (%17.1) idi. Hastaların %63.4ü sigara
kullanıyordu, %17.1inde en az bir tıbbi komorbidite vardı. En sık görülen yan etki belirgin
hipertansiyon olup, hasta bazında %51.2 (n=21) ve seans bazında %12,5 oranında izlendi. Bunu
uzamış yürüyüş bozukluğu (%36.6), baş ağrısı (%24.4), aspirasyon şüphesi (%24.4) ve uzamış
oryantasyon bozukluğu (%19.5) izledi. 2 hastada (%4.8) uzamış konfüzyon gelişmesi nedeniyle
EKT planlanandan erken sonlandırıldı. Tartışma ve Sonuç: Elde edilen bulgular, EKTnin genellikle iyi tolere edilen bir tedavi
yöntemi olduğunu, ancak kardiyovasküler değişiklikler ile geç dönemde psikomotor/bilişsel
etkilerin klinik açıdan önemli sıklıkta görüldüğünü göstermektedir. Gözlenen yan etkilerin
tamamı hastalar tarafından tolere edilebilir nitelikte olup, klinik anlamda geri dönüşlüdür.
SAVE ölçeği, EKTye bağlı sistemik yan etkilerin yapılandırılmış bir şekilde izlenmesine
olanak sağlayarak, olası komplikasyonların erken saptanmasına ve önlenmesine katkıda
bulunabilir. Özellikle kardiyovasküler risk faktörü bulunan veya yüksek riskli olarak
değerlendirilen olgularda, bireyselleştirilmiş önleyici stratejilerin uygulanması, EKTnin
güvenilirliğini ve tolere edilebilirliğini artırabilir. Anahtar Kelimeler: elektrokonvülsif terapi, yan etki, hipertansiyon, somatik tedaviler,
komplikasyon
Giriş: Sosyal Anksiyete Bozukluğu (SAB) sosyal ortamlarda yoğun kaygı yaşanması, olumsuz
değerlendirilme korkusu ve sosyal etkileşimden kaçınma ile kendini gösteren, bireyin yaşam
kalitesini ciddi şekilde etkileyen bir anksiyete bozukluğudur. Otizm Spektrum Bozukluğu
(OSB) ise nörogelişimsel bir bozukluk olup sosyal iletişimde güçlükler ve tekrarlayıcı
davranışlarla karakterizedir. Aynı zamanda otistik belirtilerin OSBli olmayan bireylerde de tanı
kriterlerini karşılamayan eşik altı düzeyde mevcut olabileceği ve bu bireylerde sosyal
iletişimsel güçlükler yaratabileceği bilinmekte ve bu fenomen Geniş Otizm Fenotipi (GOF)
olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Sosyal Anksiyete Bozukluğu (SAB) tanılı
erişkinlerde Geniş Otizm Fenotipi (GOF) yaygınlığını belirlemek ve GOFun sosyal kaygı
şiddeti ve tedavi yanıtı ile ilişkisini incelemektir. Yöntemler: Çalışmaya bir psikiyatri kliniğine başvuran 54 SAB hastası ve 48 sağlıklı birey
dahil edilmiştir. Katılımcılara Erişkin Otizm Spektrum Anketi (OSA), Tekrarlayan Davranışlar
Ölçeği (TEDÖ-R) ve Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği (LSFÖ) uygulanmıştır. Çalışmaya ilk
görüşmede Essitalopram 10 mg başlanmış, 4. haftada 20 mga çıkarılmış hastalar alınmıştır.
Ölçekler ilk, 4. ve 8. haftalarda uygulanmıştır. Veriler ardışık ölçümler, grup karşılaştırmaları,
korelasyon ve regresyon analizleriyle değerlendirilmiştir. Çalışmanın etik kurul onayı SBÜ
Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Etik Kurul'undan 13.12.2024 tarihinde
2024.12.274 sayılı KAEK/2024.12.274 no ile alınmıştır.
Sonuçlar: Hasta grubunda GOF göstergesi %48,1 iken kontrol grubunda %14,6 bulunmuştur
(p < 0,001). GOFlu hastalarda sosyal kaygı düzeyi daha yüksek ve başlangıç yaşı daha erken
saptanmıştır (p < 0,05). Essitalopram tedavisiyle LSFÖ puanı ortalama %22,8 azalmıştır. OSA
puanı, tüm ölçümlerde LSFÖyü anlamlı düzeyde yordayıcı bulunmuştur (p < 0,001). GOF
varlığı tedavi yanıt hızını değiştirmemiştir (p =0,960). Tartışma ve Sonuç: SAB hastalarında eşik altı otistik özellikler yaygın olup, sosyal kaygı
şiddetini artırmaktadır. Farmakoterapi etkili olsa da otistik özelliklerin varlığında sosyal beceri
eğitimi gibi ek yöntemler önerilir. Anahtar Kelimeler: Geniş Otizm Fenotipi, Sosyal Anksiyete Bozukluğu, Essitalopram,
Otistik belirtiler
Giriş: Bariyatrik cerrahi, morbid obezite tedavisinde önemli bir yöntemdir; ancak cerrahi
adaylarının psikiyatrik açıdan değerlendirilmesi preoperatif ve postoperatif süreç için
önemlidir. Bu çalışmamızda Psikiyatri polikliniğine başvuran bariatrik cerrahi adayı hastaların
sosyodemografik özellikleri ve psikometrik test ölçümlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Hipotezimiz, kadın hastaların depresyon, anksiyete ve yeme tutum puanlarının erkeklere göre
daha yüksek olacağı ve ölçekler arasında pozitif korelasyon bulunacağıdır. Yöntemler: Kırıkkale Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran bariatrik cerrahi adayı
179 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar; hasta dosyası, hasta veri kayıt formu, Beck
Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Yeme Tutum Ölçeği ve Dijital Sağlık
Ölçeği (DSÖ) ile değerlendirilmiştir.DSÖ, obezite tedavisinde dijital araçların rolünü
incelemek amacıyla eklenmiştir. Çalışma öncesi gerekli izinler, Kırıkkale Tıp Fakültesi Klinik
Araştırmalar Etik Kurulundan 2023.04.10 karar numarası ile 19.04.2023 tarihinde alınmıştır.
Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 32 ± 9 yıl olup, %51,1i erkek, %55,9u evlidir. Ortalama
BMI değeri 43,2dir. Katılımcıların aldıkları puanlar şu şekildedir: BDÖ: 9 (en az: 3 en çok:
14), BAÖ: 6 (en az: 2 en çok: 13), Yeme Tutum Ölçeği: 19,1 ± 13,5, Dijital Sağlık Ölçeği:
6,3 ± 3,1. Kadınların BDÖ, BAÖ ve Yeme Tutum Ölçeği puanları erkeklere göre istatistiksel
olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,016; p=0,008; p=0,014). BAÖ puanı ile BDÖ puanı
(r=0,607, p < 0,001) ve Yeme Tutum Ölçeği puanı (r=0,349, p < 0,001) arasında anlamlı
düzeyde pozitif korelasyon bulunmuştur. BDÖ puanı ile Yeme Tutum Ölçeği puanı arasında da
anlamlı yönde orta derecede pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,515, p < 0,001). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız sonucunda bariyatrik cerrahi adaylarında özellikle kadınlarda
depresyon, anksiyete ve yeme tutum bozukluğu riski erkeklere göre daha yüksektir. Dijital
sağlık puanlarının düşük bulunması, bu alanda destek ihtiyacını vurgulamaktadır. Bulgular,
preoperatif psikiyatrik değerlendirmenin önemini göstermekte ve multidisipliner yaklaşım
gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Bariyatrik cerrahiler, anksiyete, beslenme ve yeme bozuklukları
Giriş: Bu çalışma, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine başvuran kadına yönelik
şiddet vakalarının sosyodemografik özellikleri ve olaylara ilişkin verileri değerlendirilmeyi
amaçlamıştır. Yöntemler: Araştırmaya 2018-2024 tarihleri arasında Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil
Servisine başvuran toplam 220 kadına yönelik şiddet vakası dahil edilmiştir. Vakalar geriye
dönük olarak hasta dosyaları ve acil servis kayıtları üzerinden incelenmiş; yaş, maruz kalınan
şiddet türü, şiddet sayısı ve şiddeti uygulayan kişi değişkenleri değerlendirilmiştir. Çalışma için
gerekli etik onay, Kırıkkale Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulundan
2024.01.04 karar numarası ile alınmıştır.
Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalaması 35,6±16,0 olup yaş aralığı 18-94 yıl arasında
değişmektedir. Katılımcıların %29,5i şiddeti eşinden, %3,6sı partnerinden, %12,7si birinci
derece aile üyesinden, %7,3ü diğer akrabalardan, %10u arkadaşından ve %36,8i
yabancılardan gördüğünü bildirmiştir. Maruz kalınan şiddet türü incelendiğinde vakaların
%94,5inde darp, %5,5inde yabancı cisim kullanımı saptanmıştır. Şiddet sıklığına göre
kadınların %95i bir kez, %5i ise birden fazla kez şiddete maruz kaldığını bildirmiştir.
Korelasyon analizine göre, yaş ile maruz kalınan şiddet türü (r=0,122; p=0,071), yaş ile şiddet
sayısı (r=0,122; p=0,070), yaş ile şiddeti uygulayan kişi (r=0,052; p=0,441), maruz kalınan
şiddet türü ile şiddet sayısı (r=0,037; p=0,588) ve maruz kalınan şiddet türü ile şiddeti
uygulayan kişi (r=-0,009; p=0,889) arasında %5 anlamlılık düzeyinde istatistiksel olarak
anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ancak şiddet sayısı ile şiddeti uygulayan kişi arasında anlamlı
düzeyde bir ilişki saptanmıştır (r=-0,270; p < 0,001). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma kadına yönelik şiddet vakalarının çoğunda failin eş veya
partner olduğunu ve birden fazla kez şiddete maruz kalan kadınların genellikle yakın
çevrelerinden zarar gördüğünü ortaya koymuştur. Bu durum kadına yönelik şiddetin yalnızca
bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve halk sağlığı açısından da kritik bir problem
oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi için toplumsal
farkındalığın artırılması, aile içi şiddete karşı yasal düzenlemelerin etkin bir şekilde
uygulanması ve sağlık çalışanlarının bu tür vakaların tanınması ve bildirilmesinde daha aktif
rol üstlenmeleri büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Şiddete Maruz Kalma, Fiziksel şiddet, Cinsiyete dayalı şiddet, Aile içi
şiddet, Yakın partner şiddeti
Giriş: Nöroçeşitlilik kavramı, otizm spektrum bozukluğu başta olmak üzere nörogelişimsel
farklılıkları insan çeşitliliğinin bir parçası olarak ele alan bir yaklaşım sunar. Bu araştırma,
Türkiyedeki tıp ve psikoloji öğrencilerinde bu kavrama aşinalığın, otizm algısı ve damgalayıcı
tutumlarla ilişkisini incelemeyi amaçlamıştır. Yöntemler: 20 üniversiteden 357 tıp ve 374 psikoloji öğrencisi olmak üzere toplam 731 lisans
öğrencisi çalışmaya dahil edildi. Katılımcılar, Sosyodemografik Form, Otizm Spektrum Anketi
Türkçe Formu (AQ-TR), Damgalama Ölçeği ve Kapp ve ark. (2013) tarafından geliştirilen
nöroçeşitlilik farkındalığı anketinin kültüre uyarlanmış versiyonunu çevrim içi olarak doldurdu.
AQ-TR, katılımcıların otistik özellik düzeylerini değerlendirmek amacıyla uygulandı ve
farkındalık grupları arasında karşılaştırmalarda kullanıldı. Lojistik regresyon analizinde
bağımlı değişken olarak nöroçeşitlilik kavramını daha önce duymuş olma (evet/hayır) ikili
yanıtı kullanıldı. Etik onay Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İnsan Araştırmaları Etik
Kurulundan alındı (21.03.2024, i02-170-24).
Sonuçlar: Katılımcıların %63,1i nöroçeşitlilik kavramını daha önce duymuştu. Lojistik
regresyon analizine göre psikoloji öğrencisi olmak (p < 0,001), eğitimin ileri yıllarında olmak
(p < 0,001), kendini otistik olarak hayal ettiğinde üzgün hissetmek (p=0,01) ve OSBli bireylere
yönelik kabul düzeyinin yüksek olması (p=0,002) farkındalığı anlamlı olarak yordadı.
Farkındalık (+) grubunda AQ-Communication alt ölçeği puanları daha yüksekti (p=0,026);
diğer alt ölçeklerde fark yoktu. Psikoloji öğrencilerinde AQ-Sosyal Beceriler puanları sınırda
yüksek bulundu (p=0,045). Kendini otistik olarak tanımlayanların AQ toplam ve alt ölçek
puanları anlamlı derecede yüksekti (tüm p < 0,01). Psikoloji öğrencileri OSByi çeşitlilik
olarak tanımlamaya (%78,9 vs. %66,7, p < 0,001) daha yatkındı; tıp öğrencileri ise
hastalık/bozukluk olarak tanımlamayı (%53,8 vs. %45,2, p=0,02) daha sık seçti. Farkındalık,
damgalama puanlarıyla ilişkili bulunmadı. Tartışma ve Sonuç: Bulgular, nöroçeşitlilik farkındalığının eğitim disiplini ve öğrenim düzeyi
ile bağlantılı olduğunu, ancak tek başına farkındalığın damgalamayı azaltmada yeterli
olmayabileceğini göstermektedir. Bu durum, sağlık ve psikoloji eğitiminde yalnızca kavramsal bilgilerin değil, farklı perspektiflerin sunulması ve tartışılmasının da kapsayıcı tutumların
gelişimi açısından önemli olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Nöroçeşitlilik, Otizm, Stigmatizasyon, Eğitim
Giriş: Tiroid patolojileri ve depresyon arasındaki ilişkinin bilinmesine rağmen ötiroid olup
tedaviye dirençli veya şiddetli depresyon dönemi yaşayan hastalarda tiroid fonksiyon testleri
(TFT) ve depresyon arasındaki ilişki yeterince incelenmemiştir. Çalışmada depresyon
nedeniyle elektrokonvülzif tedavi (EKT) uygulanan ötiroid bireylerde TFT ile EKT yanıtının
incelenmesi ve TFTde varyasyon gösteren potansiyel alt-grupların belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: 2010-2018 yılları arasında unipolar depresyon veya bipolar bozukluğun depresyon
dönemi tanısıyla EKT uygulanan 107 hasta geriye dönük incelendi (Etik Kurul onay
no:GO20/533). Ötiroid ve verisi tam olan 76 hastanın klinik bilgileri, Hamilton Depresyon
Derecelendirme Ölçeği puanları ve TFT (TSH, serbest-T3, serbest-T4) düzeyleri kaydedildi.
Değişkenlerin yanıtla ilişkisi için korelasyon ve lojistik regresyon, alt grupların tayini için
denetimsiz hiyerarşik kümeleme analizleri kullanıldı. Yanıt ölçütü depresyon puanında ?%60
düşüş olarak belirlendi.
Sonuçlar: Hastaların %72sine unipolar depresyon (n=55) tanısı konmuştu, %60ı kadın,
ortanca yaş 57 ve ortanca TSH değeri 1.54 mIU/L saptandı. Yaş ve cinsiyet kontrollü kısmi
korelasyon analizinde TSH ve depresyon puanı arasında anlamlı korelasyon yoktu (r(72)=
0.211, p=0.072). EKTye yanıt veren (n=61) ve vermeyen (n=15) hastaların klinik
değişkenleriyle lojistik regresyon modeli kurulduğunda TFT ve EKT yanıtı arasında anlamlı
ilişki saptanmadı. Örneklem TFT dışlanarak, yanıt, tanı, psikotik özellik, yaş ve cinsiyete göre
hiyerarşik kümelendiğinde iki alt-grup tespit edildi. Unipolar depresyon, erkek cinsiyet ve
psikotik özellikleri baskın alt-grupta TSH değeri daha düşük saptandı (2.12 vs 1.49 mlU/L,
Cohens d=0.56). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada ötiroid hastalarda TFT ve EKTye yanıt arasında bir ilişki
saptanmamıştır. Ancak EKTye yanıt vermeyen gruptaki katılımcı sayısının az olması, tip-2
hataya neden olmuş olabilir. Tüm katılımcılar biyokimyasal olarak ötiroid olmasına rağmen bir
alt-grupta TSH değerleri daha düşük saptanmıştır. Bu varyasyon ötiroid hasta sendromunda
TSHnın düşmesi gibi bir nöroendokrin yanıtı veya depresyonun tipi (bipolar, unipolar veya
psikotik özellik) ve cinsiyetle ilişkili fizyolojik bir değişikliği işaret edebilir. Bu bulgular tiroid
fonksiyonlarındaki eşik altı değişkenliğin şiddetli depresyonda bir nöroendokrin düzensizlikle
ilişkili olup olmadığının araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Duygudurum bozuklukları, Denetimsiz kümeleme, Non-tiroidal hastalık
sendromu
Esra Kabadayı Şahin, Mustafa Uğurlu, İpek Altunay, Gülsüm Zuhal Kamış, Ezgi Çisil Erdoğan, Görkem Karakaş Uğurlu
Sayfa 234
Sunum önizlemesi
Giriş: Giriş ve Amaç: Bipolar afektif bozukluk (BAB), manik ve depresif epizotlarla
karakterize bir duygudurum bozukluğu olup bu epizotlar genellikle uykunun yapısı ve
düzeninde pek çok farklı bozulmalarla seyreder. Uyku parametrelerinin takibi, hastaların
iyileşme süreçlerinin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Bu çalışmanın amacı, BAB manik epizot
hastalarında uyku parametrelerini aktigrafik olarak izlemek ve zaman içindeki değişimlerini
değerlendirmektir. Yöntemler: Yöntem: Çalışmaya BAB manik epizot tanısı alan 18 yatan hasta dahil edilmiştir.
Hastaların uyku parametreleri, giyilebilir Fitbit cihazları kullanılarak yaklaşık 30 gün boyunca
izlenmiştir. İncelenen uyku parametreleri arasında REM uykusu süresi, derin uyku süresi, hafif
uyku süresi, uyanıklık süresi, toplam uyku süresi ve uyku verimliliği bulunmuştur.
Parametreler, doğrusal regresyon ve Spearman korelasyonu ile analiz edilmiştir. Etik kurul izni
alınmıştır (Ankara Şehir Hastanesi 2 Nolu Klinik Araştırmalar Etik Kurulu,Tarih:06.12.2023
No:E2-23-5837).
Sonuçlar: Bulgular: Analizler, REM uykusu süresi (r=0.12, p=0.5332) ile anlamlı bir değişim
olmadığını göstermiştir. Hafif uyku süresinde başlangıçta anlamlı bir değişim görülmezken (r=
0.06, p=0.7470) 24.günden sonra hafif bir azalma görüldü. Yatakta geçirilen sürede (r=0.03,
p=0.8721) anlamlı bir eğilim gözlemlenmezken, toplam uyanıklık süresi (r=0.60, p=0.0007)
zamanla anlamlı şekilde azalmıştır. Derin uyku süresi erken dönemde anlamlı bir şekilde
azalırken (r=0.48, p=0.0097), 26.günden sonra belirgin bir artış görülmüştür. Segmentli
doğrusal regresyon analizlerinde uyku verimliliğinin genel olarak anlamlı bir artış gösterdiği
(r=0.85, p < 0.001), bu artışın özellikle 6-10. günler ve 21-29. günlerde daha belirgin olduğu
saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Sonuç: Bu çalışma, yalnızca toplam uyku süresindeki artışla sınırlı
kalmamış, aynı zamanda uyku yapısındaki kaliteyi yansıtan göstergelerde de anlamlı
iyileşmelere işaret etmiştir. Uyku etkinliğindeki düzensizlikler, bipolar bozukluklarda akut
epizotların sürdürücüsü olabilmekte; dolayısıyla bu göstergedeki iyileşme klinik prognoz
açısından umut verici bir bulgudur. Aktigrafik izlem, bu hastaların tedavi süreçlerinde uyku
düzeni ile ilgili değerli bilgiler sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, manik epizot, uyku
Burcu Deniz Kepekçi, Saliha Bülüç, Şükrü Alperen Korkmaz
Sayfa 235
Sunum önizlemesi
Giriş: Önceki çalışmalar, tanı kategorisinden bağımsız olarak ruhsal hastalığı olan bireylerde
D vitamini eksikliğinin sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Ancak, belirtilerin şiddeti ile serum
D vitamini düzeyleri arasındaki ilişki hakkında veriler sınırlıdır. Bu çalışmada, yatarak tedavi
gören hastalarda yatış anındaki psikiyatrik belirti şiddetinin D vitamini düzeyleri ile ilişkili olup
olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Yöntemler: Yatarak tedavi gören 52 şizofreni spektrum bozukluğu (ŞSB) ve 55 bipolar
bozukluk (BB; 33 mani, 22 depresyon epizodu) tanılı hastanın yatış esnasındaki plazma
25(OH)D düzeyi retrospektif olarak incelendi. Sosyodemografik ve klinik verilerin yanı sıra;
ŞSB tanılılarda Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) toplam ve alt ölçek skorları, BB
tanılılarda ise Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS), Hamilton Depresyon Ölçeği
(HAM-D) skorları kaydedildi.
Sonuçlar: Katılımcıların %60,2sinde plazma 25(OH)D düzeyi düşük ( < 20 ng/mL) bulundu.
ŞSB ve BB tanılılar arasında ortalama D vitamini düzeyleri yaş, cinsiyet bakımından kontrol
edildikten sonra anlamlı fark yoktu (p = 0,745). ŞSB tanılılarda sosyodemografik, klinik ve
psikopatoloji şiddeti ile plazma D vitamini düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p >
0,05). BB-mani epizodundaki hastalarda D vitamini düzeyi ile belirti şiddeti arasında ilişki
bulunmazken, hastanede kalış süresi ile anlamlı ilişki mevcuttu (p = 0,018; r = 0,443). Dikkat
çekici olarak, BB-depresyon epizodundaki bireylerde D vitamini düzeyi ile HAM-D skoru
arasında ilişki bulunmazken, karma belirtiler eşlik edenlerde YMRS skoru ile güçlü ve ters
yönlü ilişki belirlendi (p = 0,023; r = 0,822). Tartışma ve Sonuç: Yatarak tedavi gören ciddi ruhsal bozukluğu olan bireylerde D vitamini
eksikliği yaygındır. ŞSB tanılılarda D vitamini düzeyleri ile belirti şiddeti arasında ilişki
gözlenmezken, BB tanılılarda D vitamini düzeyleri hastanede kalış süresi ve belirti şiddeti ile
ilişkili olabilir. Bu nedenle, özellikle BB tanılı hastalarda uzun süreli bakım sürecinde serum D
vitamini düzeylerinin izlenmesi önerilebilir. Ancak, bu ön çalışmanın bulgularını doğrulamak
ve ciddi ruhsal bozuklukların tedavisinde D vitamini takviyesinin potansiyel etkilerini
değerlendirmek için ileriye dönük ve geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Çalışma için
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Girişimsel Olmayan Etik Kurulundan 04.10.2023 tarihli
ve 2023-YÖNP-0135 numaralı onay alınmıştır. Anahtar Kelimeler: plazma 25(OH)D düzeyi, şizofreni spektrum bozukluğu, bipolar
bozukluk
Giriş: Migren yaygın görülen ve işlevselliği bozan bir hastalık olup, çok sayıda psikiyatrik eş
tanıyla ilişkilidir.Önceki çalışmalar, özellikle kadınlar olmak üzere kronik ağrı hastalarının,
fiziksel kısıtlılıklar, yorgunluk ve cinsel doyum kaybı ile ilişkili olarak cinsel işlevlerde
bozulma bildirdiklerini göstermiştir. Migrenin kadınlarda daha yüksek prevalansa sahip olması
nedeniyle, literatürdeki çalışmaların çoğunun cinsel işlevleri yalnızca kadınlarda incelediği,
erkek migren hastalarında ise cinsel işlev bozukluklarını araştıran çalışmaların sınırlı sayıda
olduğu dikkat çekmektedir. Bu çalışmada kadın ve erkek migren hastalarında cinsel işlev
bozukluklarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Uluslararası Başağrısı Bozuklukları Sınıflandırması (ICHD-3) kriterlerine göre
migren tanısı olan 78 hasta ve 80 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara
sosyodemografik veri formu ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ASEX) uygulandı (Etik
Kurul karar no:2011-KAEK-25 2018/06-41).
Sonuçlar: Çalışmaya dâhil edilen migren grubu ve kontrol grubu yaş, cinsiyet, eğitim ve gelir
durumu açısından benzerdi(p > 0,05). Migren hastalarının ortalama hastalık süresi 6,79±1,18
yıldı. Hastaların %43,6sında migren atak sıklığı haftada birden fazla, %47,4ünde ise ayda
birden fazla idi. Kadın migren grubunda ASEX tüm alt ölçek (istek, uyarılma, vajinal
lubrikasyon, orgazm, doyum) puanları sağlıklı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı
derecede yüksekti(p < 0,05). Erkek migren grubunda ise ASEX uyarılma, penis ereksiyonu ve
doyum alt ölçek puanları sağlıklı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede
yüksekti(p < 0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışma bulgularımız, migrenin hem kadın hem de erkek hastalarda cinsel
işlevler üzerinde olumsuz etkileri olduğunu, ancak etkilenen cinsel işlev alanlarının cinsiyete
göre farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Kadın migren hastalarında cinsel yanıt
döngüsünün tüm aşamalarında ve cinsel doyumda bozulma gözlenirken, erkek hastalarda
özellikle uyarılma, ereksiyon ve doyum alanlarında belirgin etkilenme saptanmıştır. Bu durum,
migrenin yarattığı nörolojik, hormonal ve psikososyal etkilerin yanı sıra hastalık süresi ve atak
sıklığının da cinsel işlev bozukluğu gelişiminde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Sonuç
olarak, migren hastalarının takibinde cinsel işlevlerin rutin olarak değerlendirilmesi, yaşam
kalitesini artırmaya yönelik bütüncül tedavi yaklaşımlarının önemli bir parçası olmalıdır. Anahtar Kelimeler: migren, cinsel işlev bozukluğu, ASEX, ICHD-3
Giriş: Merhamet yorgunluğu, uzun bir acıya maruz kalan bireyleri tedavi etmeye çalışanların,
hiç beklemedikleri bir durumda kendilerini acıya maruz kalmış halde bulmaları olarak ifade
edilmektedir. Hemşirelerde merhamet yorgunluğu prevalansının %78-86 arasında değiştiği
bildirilmiştir. Psikiyatri hemşireleri için psikiyatri hastalarının bakımı, bir yandan kişisel bir
tatmin nedeni olabilirken, diğer yandan hastayla ilgili şiddet, intihar gibi travmatik olaylara
maruziyet nedeniyle mesleki bir tehlike olarak da karşımıza çıkabilir. Bu çalışmada, kapalı
psikiyatri klinikleri ve AMATEM kliniklerinde çalışan hemşirelerin merhamet yorgunluğu,
mesleki iş doyumu ve psikolojik dayanıklılık bakımından karşılaştırılması ve bu değişkenler
arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmaya kapalı psikiyatri kliniğinde çalışan 50, AMATEM kliniğinde çalışan 46
psikiyatri hemşiresi dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Merhamet
Yorgunluğu Ölçeği (MYÖ)-kısa form, Minnesota İş Doyumu Ölçeği (MİDÖ) ve Yetişkinler
için Dayanıklılık Ölçeği (YDÖ) uygulanmıştır (Etik kurul karar no: 2011-KAEK-25 2022/10
14).
Sonuçlar: Çalışmaya dahil edilen psikiyatri hemşirelerinin yaş ortalaması 39.1±7.2 yıl, mesleki
çalışma süresi ortalaması ise 16.8±7.9 yıldı. AMATEM ve kapalı psikiyatri kliniklerinde çalışan
psikiyatri hemşireleri yaş, mesleki çalışma süresi, psikiyatri kliniğinde çalışma süresi, aylık
ortalama nöbet sayısı, haftalık ortalama çalışma süresi bakımından benzerdi(p > 0.05). İki
hemşire grubu arasında MYÖ toplam puanı, MYÖ ikincil travma ve mesleki tükenmişlik alt
ölçek puanları, MİDÖ toplam puanları, YDÖ toplam puanları bakımından istatistiksel olarak
anlamlı fark bulunmadı(p > 0.05). Spearman korelasyon analizi sonucunda tüm psikiyatri
hemşirelerinde, MYÖ toplam puan ortalamaları ile hem MİDÖ toplam puan ortalamaları(r=
0.431, p < 0.001), hem de YDÖ toplam puan ortalamaları(r=-0.417, p < 0.001) arasında
istatistiksel olarak anlamlı derecede negatif korelasyon saptandı. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, kapalı psikiyatri klinikleri ve AMATEM kliniklerinde
çalışan hemşirelerin merhamet yorgunluğu, iş doyumu ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin
benzer olduğu bulunmuş, ancak merhamet yorgunluğu arttıkça iş doyumu ve dayanıklılığın
azaldığı görülmüştür. Psikiyatri hemşirelerinde merhamet yorgunluğunu azaltmaya ve
dayanıklılığı artırmaya yönelik kurum içi destek programlarının geliştirilmesi, hem çalışan
sağlığı hem de hasta bakım kalitesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: ''merhamet yorgunluğu, kapalı psikiyatri ve AMATEM kliniklerinde
çalışan hemşireler''
Rümeysa Yeni Elbay, Mehmet Emrah Karadere, Ubeyd Turgut Demirel, Ömer Yanartaş, Kübra Sever, Abdussamet Çelebi, Nurgül Çelik, Murat Sarı, Mahmut Gümüş
Sayfa 238
Sunum önizlemesi
Giriş: Kanser, yalnızca hastayı değil, bakım sürecine katılan yakınlarını da etkileyen kronik bir
hastalıktır. Uzun tedavi süreci ve belirsizlikler, bakım verenlerde yüksek bakım yüküne yol
açabilmektedir. Çalışmalar genellikle bu yükü depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi ile
ilişkilendirmiş, ancak manevi iyilik ve psikolojik esneklik gibi koruyucu faktörlere daha az
odaklanmıştır. Bu araştırma, bakım yükü ile manevi iyilik, psikolojik esneklik, depresyon,
anksiyete ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Çalışmaya, 18 yaş ve üzeri, aktif tedavi (kemoterapi, immünoterapi, hedefe yönelik
tedavi vb.) gören kanser hastalarına birincil bakım veren gönüllüler dahil edilmiştir.
Katılımcılar, Göztepe Prof. Dr. Süleyman Yalçın Şehir Hastanesi ve Marmara Üniversitesi
Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniklerinden alınmıştır. Kanser türleri
başlangıçta ayrılmamış, veriler toplandıktan sonra sınıflandırılmıştır. Değerlendirmede
Sosyodemografik Veri Formu, Manevi İyilik Hali Ölçeği (FACIT-SP-12), Zarit Bakım Yükü
Ölçeği, Kabul ve Eylem Formu (KEF-II), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS) ve
SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılmıştır. Etik Kurul Karar Sayısı: 2025/11-14.
Sonuçlar: Ön bulgularda, 1Temmuz 14 Ağustos 2025 tarihleri arasında 69 bakım verene
ulaşıldı. Katılımcıların %65,2si kadındı, yaş ortalaması 46,28 (SD = 13,78) idi. Eğitim
durumları incelendiğinde %27,5i ilköğretim, %20,3ü lise, %52,2si yüksekokul mezunuydu.
Bakım yükü ile psikolojik esneklik (r = .256, p = 0.034), manevi iyilik hali (r = .422, p <
0.001) ve yaşam kalitesi (r = .330, p = 0.006) arasında negatif; depresyon (r = .512, p < 0.001)
ve anksiyete (r = .451, p < 0.001) arasında ise pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler
saptandı. Tartışma ve Sonuç: Ön bulgular, psikolojik esneklik ve manevi iyilik düzeylerinin yüksek
olmasının daha düşük bakım yükü ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu durum, söz konusu
değişkenlerin potansiyel koruyucu faktörler olabileceğine işaret etmektedir; ancak korelasyonel
tasarım nedeniyle nedensellik yorumu yapılamamaktadır. Araştırmanın ilerleyen aşamalarında örneklem büyüklüğünün artmasıyla elde edilecek veriler, bu ilişkilerin daha net ve güvenilir
biçimde ortaya konmasına olanak sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: psikolojik esneklik, manevi iyilik hali, bakım yükü, kanser bakım veren
Giriş: Elektrokonvülsif terapi (EKT) 1938de klinik uygulamaya sokulmuş olup, bundan sonra
yapılan klinik çalışmalar, belirli endikasyonlar ve klinik kullanım için çeşitli psikiyatrik
hastalıkların tedavisinde EKTnin etkinliğini araştırmıştır. EKT psikotik semptomların akut
alevlenmesi, katatoni, duygudurum bozuklukları ve şizofreni gibi majör psikiyatrik bozukluklar
için güvenli ve oldukça etkili bir tedavi seçeneğidir. Bu çalışmada, EKT uygulanmış hastaların
sosyodemografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Samsun Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Psikiyatri kliniklerinde Mayıs 2023- Mayıs
2025 yılları arasında yatırılan ve EKT yapılan toplam 200 hastanın dosyaları retrospektif olarak
incelenmiştir. Eksik veriler sebebi ile 37 hastanın dosyası çalışmadan çıkarılmıştır. Thymatron
System IV EKT cihazı kullanılarak, günaşırı olacak şekilde haftada üç kez, bilateral bitemporal
EKT uygulanmaktadır. Yapılan dosya incelemesinde ilgili hastanın EKT öncesi ve sonrası
hekim muayene notlarına göre tedavi yanıtı değerlendirildi. Çalışmada hasta tanıları
sınıflandırılmış ve psikotik bozukluklar, duygudurum bozuklukları ve diğer grup olmak üzere
3 gruba ayrılmıştır. EKTden fayda görme durumu açısından (tam remisyon, kısmi remisyon ve
yanıtsızlık) hasta grupları incelenmiştir. Komplikasyon gelişen hastalar değerlendirmeye
alınmamıştır. Araştırma için etik kurul onayı alınmıştır (Onay tarihi:17.06.2025 ve 2025/13/5
numarası). Verilerin analiz aşamasında SPSS 22,0 istatistik paket program kullanılmıştır.
Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 40,3 ± 11,6 ve eğitim yılı 9,55± 3,28 idi. EKT yapılan
hastaların %45,4ü kadındı. Hastaların %34.4ü evli, %71i aile ile yaşıyordu. Ortalama yatış
sayısı 3,93 ±3,78 ve ortalama yatış gün sayısı 44,74± 33,96 idi. Yatış tiplerine göre
incelendiğinde %62.6 hastada zorunlu yatış, %31,3 hastada istemli yatış, %2.5 hastada CMK
74. Madde kapsamında yatış, %2,5 hastada TCK 57/1 madde kapsamında ve %1,2 hastada TCK
57/5 madde kapsamında yatış mevcut idi. Hastaların %66,3ünde herhangi bir ek hastalık
saptanmazken, en sık ek hastalık %7,4 ile hipertansiyon idi. Tanı gruplarına göre incelendiğinde
en sık tanılar depresif bozukluk %18,4, şizofreni %17,2, BTA psikotik bozukluk %14,7 ve BAB
manik atak %12,9 olarak saptanmıştır. Ortalama EKT seans sayısı 7,23±2,36, uygulanan enerji
düzeyi %37,58±8,80 ve EEG süresi 36,58±9,87 sn idi. On altı hastada (%9,8) hipertansiyon,
laringospazm, aritmi, konfüzyon ve manik shift gibi yan etkiler nedeniyle tedavi
sonlandırılmıştır. Duygudurum bozuklukları grubunda %85,1 hasta EKT ile tam remisyon
gösterirken, %10,8i kısmi remisyon ve %4,1i yanıtsız olarak bulunmuştur. Psikotik
bozukluklar grubunda %49,3 hasta EKT ile tam remisyon gösterirken, %33,3ü kısmi remisyon ve %17,4ü yanıtsız olarak bulunmuştur. Diğer grubundaki hastaların %100ü ise EKT ile tam
remisyon göstermiştir. Tartışma ve Sonuç: EKT tedaviye dirençli depresyon ve mani gibi duygudurum
bozukluklarında ve psikotik bozukluklarda halen önemli bir tedavi seçeneği olarak
kullanılmaya devam edilmektedir. Çalışmamızın geriye dönük tasarıma sahip olması ve
verilerin hasta dosyalarına dayanması önemli bir kısıt olmakla birlikte, bir ruh sağlığı
hastanesine ait verileri yansıtması açısından anlamlıdır. Anahtar Kelimeler: ruh sağlığı, elektrokonvülsif terapi, psikotik bozukluklar, duygudurum
bozuklukları
Giriş: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) genellikle yetişkinliğe kadar devam
eder ve yüksek oranda eşlik eden hastalıklar, tanıyı zorlaştırır. Kadınlardaki görünümü
genellikle daha sinsi ve içselleştirilmiş niteliktedir ve bu da yetersiz ya da yanlış tanıya yol
açabilmektedir. Bu çalışmada, anksiyete ve depresif bozukluğu olan kadınlarda DEHB
komorbiditesi ve hiperfokus dahil klinik özellikler araştırılmış ve semptom örtüşmesinden
kaynaklanan tanısal karmaşıklıklar araştırılmıştır. Yöntemler: Hastanemizde ayakta tedavi gören psikiyatri kliniklerindeki kadın hastalar
(n=170), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) kullanılarak
değerlendirilmiştir. Eşik puanlarını karşılayan katılımcılar (BDÖ?17 ,BAÖ?16 ),
yapılandırılmış klinik görüşmelerle tamamlanan Wender-Utah Derecelendirme Ölçeği,
Hiperfokus Ölçeği ve Turgay DSM-IVe Dayalı Erişkin DEHB Tanı ve Değerlendirme Ölçeği
ile ileri değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Tüm katılımcılar SCID-5-CV kullanılarak
değerlendirilmiş ve nihai tanı, DSM-5 kriterleri ve SCID-5-CV görüşme bulguları kullanılarak
konulmuştur. Çalışma için Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik
Araştırmalar Etik Kurulu onayı alınmıştır (Onay No: 2020-15).
Sonuçlar: DEHB, hastaların %19,6'sında (n=33) tespit edilmiş olup, bunların %45,5'ine (n=15)
daha önce tanı konulmadığı tespit edilmiştir. Sosyal anksiyete bozukluğu (p < 0,001), çift
depresyon (p=0,001), distimi (p=0,006) ve yaygın anksiyete bozukluğu (p=0,020) tanısı olan
hastalarda DEHB oranı, bu tanıları olmayan hastalara kıyasla anlamlı olarak daha yüksektir.
DEHB olmayan katılımcılarda hiperfokus puanları depresyon (r=0,236, p=0,005) ve anksiyete
(r=0,187, p=0,029) ile pozitif korelasyon gösterirken, DEHB grubunda böyle bir korelasyon
bulunamamıştır. Tartışma ve Sonuç: Tartışma ve Sonuç: DEHB, depresyon veya anksiyete ile başvuran
kadınlarda yaygındır. SAB, çifte depresyon, distimi ve YAB gibi komorbiditelere eşlik etme
olasılığı yüksektir. Özellikle bu tanıların varlığında DEHB sorgulanmalıdır. Çakışan
semptomlar tanıyı zorlaştırabilir ve bu da kapsamlı klinik değerlendirmelerin önemini vurgular.
Hiperfokus önemli bir klinik özellik olmakla birlikte, DEHB için tek başına tanısal değildir ve
DEHB yokluğunda duygudurum ve anksiyete belirtileriyle ilişkilidir. Klinisyenler, doğru tanı
ve zamanında uygun tedaviyi sağlamak için DEHB için kapsamlı taramalar yapmalı ve
hiperfokusu daha geniş klinik bağlam içinde dikkatlice yorumlamalıdır. Anahtar Kelimeler: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, depresyon, anksiyete,
hiperfokus, kadın
Giriş: Şizofreni (SCH) ve Bipolar Bozukluk (BB) aynı spektrum üzerinde örtüşen bozukluklar
olarak kabul edilmektedir. Psikiyatrik bozuklukların genetik zemine sahip olduğu ailelerde,
henüz tanı almamış bireylerde hastalıkla ilişkili endofenotip olarak adlandırılan bazı
özelliklerin görülebileceği öne sürülmektedir. Tanı almamış birinci derece akrabalarla çalışmak,
psikiyatrik bozuklukların altında yatan nörobiyolojik mekanizmaları aydınlatmak açısından
önemlidir. Sirkadiyen ritim, organizmada yaklaşık 24 saatlik periyotlarla işleyen, başta uyku
uyanıklık döngüsü olmak üzere hormon salınımı, vücut ısısı, bilişsel performans ve
duygudurum gibi birçok fizyolojik ve davranışsal işlevi düzenleyen bir biyolojik zamanlama
sistemidir. Bu çalışmada, SCH ve BB tanılı bireylerin birinci derece yakınlarında uyku kalitesi,
biyolojik ritim bozukluklarını incelemeyi ve bu grubu aile öyküsü olmayan sağlıklı bireylerle
karşılaştırmayı amaçladık. Yöntemler: Gruplar arası farklılıkların belirlenmesinde ANOVA testi kullanılmıştır. Çalışmaya
18 yaş üstü toplam 139 katılımcı dahil edilmiştir: Şizofreni tanılı bireylerin birinci derece
akrabalarından(SCH-BDA) 48 katılımcı , Bipolar Bozukluk tanılı bireylerin birinci derece
akrabalarından (BB-BDA) 45 katılımcı ve birinci derece akrabalarında psikiyatrik hastalık
öyküsü bulunmayan 46 sağlıklı kontrol (SK) yer almıştır. Dahil edilme kriterlerini karşılayan
gönüllülerin Sosyodemografik Veri Formu ve Pitsburg Uyku Kalitesi İndeksi(PUKİ), Biyolojik
Ritim Değerlendirme Görüşmesi(BRIAN), Sabahçıl- Akşamcıl Anketi (MEQ) ölçek puanları
gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Etik Kurul Karar No: 2025/0062
Sonuçlar: Çalışmaya katılanların yaş ortalaması BB-BDA için 46.23 ±14.60, SCH-BDA için
51.17 ±14.28, SK için 32.00 ±7.73 idi (F=28.89, p < 0.001). PUKI toplam puanları ve MEQ
toplam puanları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla F=1.57,
p=0.213 ve F=0.67, p=0.513). SK grubu, BB-BDA ve SCH-BDA gruplarına kıyasla anlamlı
derecede daha yüksek BRIAN toplam puanına sahipti. (F=4.14, p=0.018). Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız gruplar arası yaş farklılığı gibi karıştırıcı faktörlerle ilişkili
olabilir. Ayrıca, çalışmada öz bildirim ölçekleri kullanılmış olup, objektif bir yöntem
uygulanmamıştır. Gelecekte aktigrafi veya düşük ışık melatonin ölçümü gibi daha objektif
değerlendirme yöntemlerinin kullanılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, şizofreni, sirkadiyen ritim, endofenotip
Giriş: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), dikkatsizlik, dürtüsellik ve
hiperaktivite ile karakterize yaygın bir nörogelişimsel bozukluktur. Yetişkinlerde DEHBnin
önemli bir kısmına diğer psikiyatrik bozukluklar eşlik eder, özellikle anksiyete bozuklukları
vakaların yaklaşık %25inde birlikte görülür. Bu komorbidite yaşam kalitesini olumsuz
etkileyebilir ve tedavi stratejilerini karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle DEHB ile anksiyete
arasındaki ilişkiyi anlamak etkili klinik yönetim için büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma
DEHBli yetişkinlerde anksiyete bozukluğu komorbiditesinin sıklığını ve ilişkili faktörleri
araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntemler: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Yetişkin Nörogelişimsel Bozukluklar
Kliniğinde takip edilen ve DEHB tanısı konmuş 358 birey çalışmaya dahil edildi. Tanı
değerlendirmeleri DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-5) kullanılarak
gerçekleştirildi. Hastaların sosyodemografik ve klinik verileri toplandı. Yetişkin DEHB
Değerlendirme Ölçeği, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Hastane Anksiyete ve Depresyon
Ölçeği, Zihinsel Aşırı Gezinme Ölçeği ve İntihar Düşüncesi Ölçeği uygulandı. Çalışma için etik
kurul onayı alındı. (Etik kurul onay numarası: 2025/399)
Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 23,8±6,0 yıl, %51,1i kadın ve ortalama eğitim süresi
14,7±2,6 yıl olarak belirlenmiştir.DEHB tanılı yetişkinlerde anksiyete bozukluklarının
prevalansı %38,1 olarak bulunmuştur.Anksiyete bozukluğu komorbiditesi olanların %58,1i
kadınlardan oluşmaktadır.Komorbiditesi olan hastaların %24üne yaygın anksiyete bozukluğu,
%11,1ine sosyal fobi, %8,6sına özgül fobi, %3,1ine panik bozukluk ve %0,3üne ayrılma
anksiyetesi tanısı konmuştur. Anksiyete bozukluğu komorbiditesi olanlar ile olmayanlar
karşılaştırıldığında cinsiyet(?² = 7.46, p = .006), sigara kullanımı(?² = 8.76, p = .003) ve intihar
girişimi öyküsü(?² = 13.26, p < .001) arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bulgular, literatürle uyumlu olarak özellikle kadın DEHBliler arasında
komorbid anksiyete bozukluklarının yaygın olduğunu göstermektedir.Anksiyete
bozukluklarının yüksek prevalansı DEHBnin tanınmamasına veya yanlış teşhis edilmesine yol
açabilecek maskeleme etkisi yaratabilir. Sigara kullanımı ve intihar girişimi öyküsü ile
anksiyete komorbiditesi arasındaki ilişki duygu düzenleme güçlüğünün ve risk alma
davranışlarının artışına işaret edebilir. Ayrılma anksiyetesi tanısının azlığı bu durumun DEHBli
yetişkinlerde yeterince tanınmadığını düşündürmektedir. Sonuçlar DEHB'li erişkinlerde
anksiyete belirtilerinin rutin taranmasının önemini vurgulamaktadır ancak daha geniş klinik
çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu
Eda Uzun Uysal, Ömer Alper Uysal, Melis Ünlü Çilesiz, Hale Memiş, Bahri İnce
Sayfa 273
Sunum önizlemesi
GİRİŞ ve AMAÇ: Sinaptotagmin(Syt), sinaptik proteinler ile etkileşerek nörotransmitter salınımında rol oynar. DNA polimorfizm çalışmaları Syt11’in şizofreni ile ilişkili olabileceğini bildirmiştir. Bu çalışmada remisyondaki şizofreni hastalarında plazma Syt11 düzeyinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve klinik verilerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır.
YÖNTEM: DSM-5’e göre şizofreni tanılı remisyondaki 52 hasta ve şizofreni tanılı bireylerle yaş, cinsiyet, sigara içme ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş 28 sağlıklı gönüllü çalışmaya ardışık olarak dahil edildi. Tüm katılımcılar için sosyodemografik veri formu dolduruldu. Hastaların klinik durumlarının tespiti için Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeğinin (PANSS) ve Global Değerlendirme Ölçeği (GAS) uygulandı. SYT11 plazma düzeyi sabah saatlerinde ve en az 8 saat açlık sonrası alınan venöz kan örneklerinden enzyme-linked immunosorbent assay(ELISA) yöntemi ile çalışıldı. Bu araştırma için İstanbul/ Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’ndan 27/11/2024 tarihinde 2024/338 protokol kodu ile etik uygunluk onayı alındı.
BULGULAR: Plazma SYT11 protein düzeyi açısından gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Z=-3,450 p=0,001). Klozapin kullanan hastalarla(n=25) tedaviye dirençli olmayan hastalar arasında SYT11 düzeyi açısından anlamlı fark saptanmadı. SYT11 ile yaş arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki (rho=-0,236, p=0,035, n=80), eğitim yılı arasında pozitif yönde (rho=0,222, p=0,048, n=80) ilişki saptandı. SYT11 düzeyi ile hastalık süresi arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulundu (rho=-0,280, p=0,044, n=52). Diğer değişkenlerden hastalık başlangıç yaşı, yatış sayısı, GAS, PANSS pozitif, PANSS negatif, PANSS total ve klorpromazin eşdeğer dozu ile SYT11 arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlar sinaptik proteinlerin hastalık sürecindeki olası rolüne veya altta yatan patolojinin biyolojik yansımaları olabileceğine işaret eden literatürle uyumlu olmuştur. SYT11 düzeyinin yaş ile negatif yönde bir ilişki saptanmış olması, sinaptik protein kaybının hastalığın erken evrelerinde yansımayabileceğini düşündürmüştür. Diğer sinaptik proteinlerin ölçülmemiş olması ve kandaki değerin beyindeki düzeyi birebir yansıtmıyor olabileceği çalışmamızın kısıtlılıklarından olmuştur.
Giriş: Katatoni; motor, bilişsel, affektif ve otonomik belirtilerle karakterize; hızlı tanı ve
tedaviyle dramatik biçimde iyileşen bir nöropsikiyatrik sendromdur. Çalışmamızda günümüzde
birçok psikiyatrik ve genel tıbbi durumla birlikte görüldüğü bilinen katatoniye ait belirtilerin
yatan hastalardaki sıklığı ve klinik özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmamız, Etlik Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde yatarak tedavi gören 150
hastanın katılımı ile tamamlanmıştır. Etik kurul onayı alınmıştır(Ankara Etlik Şehir Hastanesi
29/01/2025,AEŞH-BADEK-2025-005). Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Bush
Francis katatoni değerlendirme ölçeği(BFKDÖ), Kanner katatoni ölçeği(KKÖ) uygulanmıştır.
Yatan hastalarda rutin olarak istenen hemogram, tiroid fonksiyon testleri, demir parametreleri
gibi laboratuvar sonuçları ve tanıya özgü hastalık şiddetini değerlendiren ölçek puanları
kaydedilmiştir.
Sonuçlar: Bulgularımıza göre katılımcıların %32,7sinin(n=49) şizofreni, %17,3ünün(n=26)
atipik psikoz, %4,7sinin(n=7) şizoaffektif bozukluk, %17,3ünün(n=26) depresyon,
%14,7sinin(n=22) mani, %13,3ünün(n=20) anksiyete bozuklukları ve diğer nevrotik
bozukluklar tanısı mevcuttur. Katatonik belirtilerin sıklığı açısından BFKDÖne göre en sık
görülen belirtiler taşkınlık (%54,0), dürtüsellik (%52,7) ve içe kapanma (%38,7); en az görülen
belirtiler yakalama refleksi (%1,3), ekolali-ekopraksi (%4,7), verbijerasyon (%5,3) ve
balmumu esnekliği (%5,3)dir. Sık görülen belirtilerden taşkınlık ile T3(r=0,188) ve
eozinofil(r=0,186) değerleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu anlaşılmıştır(p < 0,05).
Katılımcıların yaşları ile KKÖ toplam puanı arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki
bulunmuştur(?=-0,173; p=0,037). Geçirilen hastalık atak sayısı(r=-0,162) ve hastane yatış
sayısı(r=-0,218) ile BFKDÖ toplam puanı arasında da negatif yönlü anlamlı ilişki
saptanmıştır(p < 0,05). PANSS genel puanı ile BFKDÖ toplam puanı(r=0,363) ve KKÖ toplam
puanı(r=0,330) arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki olduğu belirlenmiştir(p < 0,05). Tartışma ve Sonuç: Katatoni psikiyatri servislerinde %7-15 sıklığında görülen önemli bir
sendromdur. Katatoninin farklı klinik görünümlerinin olması, tanı sınıflandırma sistemleri ve
geliştirilen ölçekler arasında belirtiler açısından farklılıklar olması, özgün bir laboratuvar veya
görüntüleme bulgusunun olmaması gibi nedenlerle tanıda güçlükler yaşanmaktadır. Katatoni
sıklığını araştıran çalışmalarda katatoni tablolarının atlandığı, sıklığının zannedilenden fazla
olduğu bildirilmiştir. Katatoni belirtileriyle ilişkili olabilecek sosyodemografik özelliklerin,
hastalık öyküsünün ve laboratuvar bulgularının belirlenmesi; tanının atlanmaması ve etkili bir
tedavi planlaması açısından büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Katatoni, Bush-Francis Katatoni Değerlendirme Ölçeği, Psikiyatrik
yatan hasta
Emre Sünel, Gülsüm Zuhal Kamış, Mustafa Uğurlu, Esra Kabadayı Şahin
Sayfa 247
Sunum önizlemesi
Giriş: Şizofreni, bipolar bozukluk gibi ağır psikiyatrik hastalıklar yeti kaybı ile ilişkilidir.
Özbakım eksikliği, sağlıksız yaşam tarzı, yetersiz bakım, psikotik dönemlerde beslenme
bozuklukları da sağlığı kötü etkiler. Hastalar, durumlarını ifade edemeyebileceğinden objektif
sağlık belirteçlerine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda serum albumin ve lenfosit sayısına dayalı
Prognostik Nutrisyonel İndeks(PNI), beslenme durumunu değerlendirmek için kullanılabilir.
Bu çalışmada, psikiyatri servisine yatan hastalarda PNInın klinik verilerle ilişkisinin
araştırılması planlanmıştır. Yöntemler: Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 2 nolu Etik Kurulundan onam
alınmıştır(Tarih:04/09/2024 No:TABED 2-24-347) Örneklem seçimi ve kriterleri: Psikiyatri
servisinde yatarak tedavi görmüş olmak, okuduğunu anlayabilecek düzeyde okuma yazma
bilmek, tek başına yaşamıyor olmak. Hastaların yatış ve taburculuk PNI değerleri
karşılaştrırılmış; PNI ile hastaların Klinik Global İzlem Ölçeği(KGİ), DSÖ Hayat Kalitesi
Ölçeği(WHOQOL) ve bakımverenlerin Zarit Bakıcı Yük Ölçeği(ZBYÖ), Duygu Dışavurum
Ölçeği(DDÖ) ile ilişkisi değerlendirilmiştir.
Sonuçlar: Çalışmaya yaş ortalaması 37,3 ± 12.,2 (20-64) olan 24 kadın 13 erkek toplam 37
hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 15'i şizofreni, 16'sı bipolar bozukluk, 3'ü kaygı bozukluğu
2'si depresyon, 1'i obsesif kompulsif bozukluk tanıları almıştır. KGI ortalaması yatışta 4,5±1,
taburculukta 2,5±0,9, PNI ortalaması yatışta 52,9±5,7, taburculukta 52,3±4,9 olarak
bulunmuştur. Yatış-taburculuk PNI arasında anlamlı fark saptanmamıştır(p=0.56). ZBYÖ
ortalaması 48,6±14,4, DDÖ ortalaması 19,4±6,2, Şizofreni tanılı 15 hastanın PNI değerleri
ortalaması
yatışta
52,7±6,7
taburculukta
53,03±5.0
hesaplanmış anlamlı fark
saptanmamıştır(p=0.879). Bipolar Bozukluk tanılı 16 hastanın PNI ortalaması yatışta 53,1±5,0
taburculukta 51,5±4.8 hesaplanmış, anlamlı fark saptanmamıştır(p=0,262). Tüm gruplarda
yatış-taburculuk arasında WHOQOLa göre yaşam kalitesinde anlamlı artış gözlendi. PNI ile;
yaş, belirti süresi, son 1 yıldaki yatış sayısı, sigara-alkol kullanımı, yatıştaki hastalık şiddeti,
bakıcı yükü ve duygu dışavurumu, hastanın yaşam kalitesi ve CRP arasında anlamlı ilişki
saptanmadı(p > 0,05). Tartışma ve Sonuç: PNInın kronik psikiyatrik hastalıklarda yetersiz bakımın ve sağlık
durumundaki yetersizliğin göstergesi olabileceği düşünülmüştür. Ancak bu karma hasta
grubunda yatış-taburculuk arasında fark görülmemiş, klinik parametrelerle arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Umut vaad ettiği düşünülen PNInın homojen hasta gruplarında,
karıştırıcı etkenler minimize edilerek çalışılması önerilir. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, prognostik nutrisyonel indeks, psikoz, şizofreni,
Bakıcı Yükü
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir