61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Klozapinin Titrasyon Dönemindeki Güvenlik Profili: Hacettepe Klozapin İzlemi Algoritmasının Ön Bulguları

Ayça Parlakdağ, Doğukan Koçyiğit, Elçin Özçelik Eroğlu, İrem Yıldız, Rana Nüve Yılmaz, Aygün Ertuğrul, Ayşe Elif Anıl Yağcıoğlu, Emre Mutlu

Sayfa 309


Giriş: Hacettepe Klozapin İzlemi Algoritması (H-Kİ) çerçevesinde, kapsamlı bir izlem protokolüyle klozapin başlanan hastalarda tedavinin güvenlik profilinin incelenmesi amaçlandı.
Yöntemler: Bu retrospektif kohort çalışmasına 2019-2025 arasında psikotik bozukluk tanısıyla (ICD-11 F2X.X) Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri Servisi’nde tedavi edilen 186 hastadan klozapin başlanan 75’i(%40) dahil edildi. H-Kİ kapsamında klozapin başlanmadan önce ve başlandıktan sonra haftalık karaciğer enzimleri, amilaz-lipaz, açlık kan şekeri (AKŞ), C-reaktif protein(CRP) değerleri ve tam kan sayımı ölçülmüştü. Toplam 15 hasta eksik veri nedeniyle analizlerden dışlandı. Kalan 60 hastanın yatışları sırasındaki izlemi SBA25/519 numaralı etik kurul onayıyla dosya kayıtlarından incelendi. Sonuçlar: Örneklemin 38’i(%63) erkek, ortalama yaşı 36,6±12,8, hastalık süresi 14,2±9,8yıl, klozapin kullanılan toplam süre 7,1±3,4haftaydı. Hastaların 42’si(%80) sigara kullanıyordu, 25’inde(%42) obezite (ortalama VKİ=28,8±6,0) mevcuttu.Taburcu olduklarında ortalama klozapin dozu 307.5±150.9mg, düzeyi 562,0±242,1ng/ml’di. Tedavileri incelendiğinde 31 hasta(%52) klozapine ek bir antipsikotikle taburcu edilmişti. Hastaların izleminde 32’sinde(%62) hipersalivasyon, 5’inde(%8) enfeksiyondan bağımsız ateş, 13’ünde(%30) taşikardi, 17’sinde(%22) sedasyon, 2’sinde(%3) idrar inkontinansı, 3’ünde(%5) nöbet, 15’inde(%25) kabızlık, 1 hastada miyokardit, 1 hastada agranülositoz, 6 hastada(%10) diğer kardiyak yan etkiler (kan basıncı değişikliği, QTc uzaması, perikardiyal effüzyon) saptandı. Laboratuvar parametreleri “ilk ölçümün ve normal üst-limitin iki katından artış” ölçütüne göre değerlendirildiğinde hastaların 41’inde(%61) CRP, 17’sinde(% 22) ALT, 5’inde(% 8) AST, 9’unda(%15) GGT, 16’sında(%27) amilaz, 12’sinde(%20) lipaz yüksekliği saptandı. Açlık kan şekeri için < 100mg/dl=normoglisemik, 100-126=bozulmuş açlık glukozu, > 126=diyabet olarak tanımlandığında 38 hastada(%63) haftalık AKŞ ölçümlerinde disglisemi gelişti.
Tartışma ve Sonuç: Bu kohort çalışmasında klozapinle ilişkili sık görülen (ör:sedasyon, taşikardi, kabızlık) yan etkilerin klinik izleminin dışında nadir görülen yan etkiler ve ilişkili laboratuvar tetkiklerinin tedavi emniyeti açısından izlemlerinin gerekli olduğu görülmektedir. Titrasyon döneminde bazı hastalarda CRP’nin belirgin olarak yükselmesi miyokardit gibi inflamatuar süreçlerle ilişkili yan etkilerden korunmak ve titrasyon hızını ayarlamak için haftalık CRP takibinin önemini göstermektedir. Ayrıca klozapin tedavisinin erken döneminde ( < 2 ay) saptanan kan şekeri regülasyonunda bozulma, klozapin başlarken metformin başlanması gibi erken müdahalelere ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: Klozapin, Hacettepe Klozapin İzlemi Algoritması


Kırım Kongo Kanamalı Ateşi Hastalığı Tanısı ve Ribavirin Tedavisi Sonrasında Gelişen Organik Katatoni: Klonazepama Yanıt Veren Bir Olgu

Nehir Mutlusoy Eraslan, Elif Çetintaş, İrem Yazıcı Karabulut, Sümeyye Vatansever, Serhat Yıldırım, Aynur Görmez

Sayfa 310


Giriş: Katatoni, organik ya da psikiyatrik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilen, motor, davranışsal ve otonom belirtilerle seyreden bir sendromdur. Özellikle organik etiyolojilere bağlı katatoni nadir görülse de ayırıcı tanıda mutlaka düşünülmelidir . Bu olguda, Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) tanısıyla ribavirin tedavisi alan ve iyileşme sonrası katatonik belirtiler geliştiren bir hastanın klonazepam ile tedavi yanıtını sunmak amaçlanmıştır.
Yöntemler: Kırk beş yaşında, annesiyle yaşayan ve okuryazarlığı bulunmayan kadın hasta, kene teması sonrası KKKA ön tanısıyla yatırılarak 13 gün boyunca 4000 mg/gün ribavirin tedavisi almıştır. Taburculuk günü başlayan eşyalara zarar verme, halüsinasyon görme , çevresine yanıt vermeme şikâyetleriyle yeniden hastaneye yatırılmıştır. Nörolojik tetkikleri normal olan hastada iyileşme sonrası motor yavaşlama, negativizm, rijidite, mutizm, beslenme reddi ve postür alma gelişmiş; Bush-Francis Katatoni Ölçeği skoru 9 olarak bulunmuştur.Hafif zihinsel yetersizlik dışında psikiyatrik hastalığı olmayan hastaya organik katatoni ön tanısıyla 2 mg/gün klonazepam başlanmış ve 48 saat içinde belirgin yanıt alınmıştır. Klonazepam tedavisinin ikinci gününde yapılan ruhsal durum muayenesinde bilinç açık, oryantasyon kooperasyon kısmi, duygulanım kısıtlı, reaksiyon süresi uzamış, psikomotor aktivite azalmış, göz teması kurabiliyor olarak değerlendirildi. Haliyle yapılan rdm suboptimal olup takip sürecinde iletişime açık hale geldiği, daha rahat hareket edebildiği, görüşmeyi kısa cümlelerle de olsa devam ettirebildiği görülmüştür. Hastanın takiplerinde Bush-Francis skoru 3’e düşmüş, enfeksiyon hastalıkları açısından izlemi ise sonlandırılmıştır. Klonazepam 1 hafta 2 mg/gün , sonraki hafta 1 mg/gün verilmiş ve poliklinik takibine çağrılarak ilaç kesilmiştir. Hasta ve yakınından yazılı onam alınmıştır. Sonuçlar: KKKA gibi viral enfeksiyonlar sonrası gelişen katatoni, hem enfeksiyonun kendisinin hem de antiviral ajanların nöropsikiyatrik etkileriyle ilişkili olabilir.Literatürde interferon-?2b ve ribavirin sonrası katatoni olgusu ile lorazepam yanıtlı dengue ateşi ilişkili vaka bildirilmiş; KKKA’ya bağlı katatoniye rastlanmamıştır. Bu olgu, benzodiazepin tedavisine dramatik yanıtıyla organik katatoni tanısını desteklemekte ve erken tanı-tedavinin önemini vurgulamaktadır.
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, enfeksiyon sonrası ortaya çıkan katatoni tablolarının dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini ve klonazepamın bu olgularda etkili bir tedavi seçeneği olabileceğine işaret edebilir.
Anahtar Kelimeler: Katatoni, KKKA, Klonazepam, Organik Psikiyatrik Sendromlar


Dirençli Erken Başlangıçlı Şizofreni: Bir Olgu Sunumu

Esin Erdoğan, Aslıhan Bilge, Munise Dinçarslan

Sayfa 312


Giriş: Dirençli şizofreni (DŞ), en az iki antipsikotik ilaca yeterli doz ve sürede yanıtsızlıkla tanımlanır ve olguların %20–30’unu oluşturur. Erken başlangıçlı şizofreni (EBŞ), 18 yaş öncesinde başlayan, nörogelişimsel bozukluklarla ilişkili, ağır seyirli bir alt tiptir. DŞ ve EBŞ olgularında dopamin hipotezine ek olarak glutamat ve GABA sistemlerindeki nörokimyasal bozukluklar patogenezde rol oynar. Ayrıca erken travmalar, bağlanma sorunları ve yetersiz sosyal destek semptom şiddetini artırabilir. Bu olgu sunumunda, DŞ ve EBŞ tanılı bir hastanın uzunlamasına izlemi ve tedavi süreci multidisipliner bir bakış açısıyla ele alınmıştır.
Yöntemler: Bilgilendirilmiş onamı alınan 23 yaşındaki kadın hasta, ilk psikotik belirtilerini 13 yaşında işitsel halüsinasyonlar ve sosyal çekilme ile göstermiştir. 14 yaşında annesinin evi terk etmesi sonrası “uzaylı olduğu” yönünde bizarr sanrılar ve komut veren seslere bağlı intihar girişimi olmuştur. Ailede psikotik bozukluk öyküsü mevcuttur. Çocukluk döneminde bakım veren eksikliği ve bağlanma problemleri bildirilmiştir.Ergenlik boyunca sık yatış, tedavi uyumsuzluğu, kendine zarar verme davranışları ve homisidal temalar izlenmiştir. Klinik seyirde paranoid düşünceler, referans sanrıları ve sosyal işlev kaybı öne çıkmıştır.Çeşitli antipsikotik ve duygudurum düzenleyici tedavilere yanıtsızlık üzerine klozapin (600 mg/gün) başlanmış, kısmi yanıt nedeniyle 21 seans EKT uygulanmıştır. Tedavi sürecinde hiperlipidemi, hipotiroidi, bozulmuş glukoz toleransı ve NASH gelişmiş; ilgili uzmanlıklarla iş birliği sağlanmıştır. Davranışsal kötüleşme üzerine başlanan paliperidon palmitat sonlandırılmıştır. Sonuçlar: Son izlemde klozapin (300 mg), ketiapin (600 mg), valproat (1000 mg), lityum (900 mg) ve anafranil (75 mg) ile belirgin klinik stabilite sağlanmış, TRSM takibinde işlevsellikte anlamlı düzelme gözlenmiştir.
Tartışma ve Sonuç: DŞ ve EBŞ olgularında uzun süreli, bireyselleştirilmiş ve bütüncül tedavi yaklaşımı esastır. Klozapin pozitif semptomlarda etkili olsa da, ciddi metabolik yan etkiler nedeniyle düzenli izlem gerektirir. EKT, kısmi yanıt alınan durumlarda tamamlayıcı bir seçenek olabilir; ancak negatif belirtiler üzerinde sınırlı etkiye sahiptir. Psikoeğitim ve aile destek programları tedavi uyumunu artırırken, TRSM gibi toplum temelli hizmetler uzun dönem stabiliteye katkı sağlar. Nörogörüntüleme ve genetik biyobelirteç çalışmaları gelecekte kişiselleştirilmiş tedaviye yön verebilir.
Anahtar Kelimeler: dirençli şizofreni, erken başlangıç


Bir Üniversite Hastanesine Son Bir Yıl İçerisinde Başvuran Obsesif Kompulsif Bozukluk Tanılı Hastaların Sosyodemografik Ve Boyutsal Özelliklerin İncelenmesi: Retrospektif Bir Çalışma

Seren Ezgi Özen, Evrim Özkorumak Karagüzel

Sayfa 313


Giriş: Son yıllarda OKB’nin tek tip bir bozukluk olmadığı, heterojen bir yapıya sahip olduğu ve farklı boyutlar üzerinden değerlendirilebileceği vurgulanmaktadır. Boyutsal yaklaşım hem patofizyolojiyi anlamada hem de tedavi planlamasında önem taşımaktadır. OKB’nin klinik görünümü sosyodemografik değişkenlerden etkilenebildiği gibi, farklı boyutların da günlük işlevsellik, uyku düzeni ve tedavi tercihlerine etkisi olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada bir üniversite hastanesine başvuran OKB tanılı hastaların boyutsal alt türlerinin belirlenmesi, belirti boyutları, sosyodemografik özellikleri ve tedavi seçimleri/yanıtları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır.
Yöntemler: Bu çalışmada son 1 yıl içinde KTÜ Psikiyatri polikliniğine başvuran ICD-10’a göre OKB tanısı almış 246 hastanın kayıtları geriye dönük olarak incelenmiş, 205’inin verilerine eksiksiz ulaşılabilmiştir. Hastane kayıtlarından sosyodemografik veriler, mevcut tedavileri, tedaviye yanıt düzeyi, uyku düzeni, boyutsal OKB semptom türü gibi verileri kaydedilmiştir. İstatistiksel analizlerde SPSS 26.0 kullanılmış ve önemlilik değeri p < 0,05 olarak alınmıştır. Etik kurul onay karar numarası 2025/205’dir. Sonuçlar: Hastaların 127’si (%62) kadın, 78’i (%38) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 35,79 yıl olup %58,1’i (n= 118) tek obsesyon türüne sahipken, %37,4’ü (n= 76) iki farklı obsesyon türüne sahipti. En sık %23,6 ile (n = 48) bulaş obsesyonu görüldü. Zarar verme ve hata yapma boyutuna sahip hastalarda bekar (p = 0,031) ve çalışıyor olma (p = 0,016) oranları anlamlı düzeyde yüksekti. Uyku düzensizliğinden yakınanların %78,8’i tedavi ile %50’den az düzelme bildirdi (p = 0,002). Zarar verme ve hata yapma obsesyonu olan hastalar ikinci kuşak antipsikotik tedavilere %50’den az yanıt verdiklerini bildirmişlerdi (p = 0,048). Kabul edilemez düşüncelere sahip hastalar ise trisiklik antidepresan tedavisine %50’den fazla yanıt verdiklerini bildirdi (p = 0,049).
Tartışma ve Sonuç: Hasta grubunun geriye dönük boyutsal değerlendirilmesi yapıldığında sosyodemografik özelliklerin, uyku düzeninin, uygulanan tedavilerin ve boyutsal özelliklerin hastaların işlevselliği ve tedavi yanıtı üzerinde anlamlı etkiler oluşturabileceği dikkat çekmektedir. Uyku düzensizliğinin günlük yaşam aktivitelerini olumsuz etkilediği gözlenmiştir. Bu bulgular, klinik uygulamada bütüncül ve boyutsal bir değerlendirme yaklaşımının benimsenmesi ile bireyselleştirilmiş tedavi planlarının önemini desteklemektedir.
Anahtar Kelimeler: Boyutsal Değerlendirme, Obsesyon, Kompulsiyon, Obsesif Kompulsif Bozukluk


Durdur/Başlat Kontrol Ölçeği’nin Türkçe Geçerlik Ve Güvenilirlik Çalışması

Asiye Yüksel Ağargün, Mehmet Yücel Ağargün, Zahid Emre Kösecik

Sayfa 314


Giriş: Özdenetim, “kişinin içsel tepkilerini değiştirme veya bastırmanın yanı sıra, istenmeyen davranış eğilimlerini (örneğin, dürtüler) kesintiye uğratma ve buna göre hareket etmekten kaçınma yeteneği” olarak tanımlanabilir. Özdenetimin iki farklı şekilde işleyebileceği öne sürülebilir: dürtüsel davranışların engellenmesi (durdur-kontrol) ve hedefe yönelik davranışların başlatılması (başlat-kontrol). De Boer ve arkadaşları (2011), durdur ve başlat kontrolü ayrımını doğrulayarak Durdur/Başlat Kontrol Ölçeği’ni geliştirmiştir. Bu çalışmanın amacı, Durdur/Başlat Kontrol Ölçeği’nin (DBKÖ) Türkçe formunun psikometrik özelliklerini incelemektir.
Yöntemler: Çalışmaya, Türkiye’de yaşayan 18–65 yaş arası toplam 240 katılımcı dâhil edildi. Örneklem, büyük oranda gönüllü üniversite öğrencilerinden oluşmaktaydı. Katılımcıların 137’si (%57,1) kadın, 103’ü (%42,9) erkekti. Katılımcıların yaş ortalaması 27,2 ± 8,1 idi. Psikiyatrik bir bozukluk tanısı, kötü fiziksel sağlık, belirgin hafıza ve öğrenme güçlükleri ile mevcut alkol veya madde kullanımı dışlama kriterleri olarak belirlendi. Etik kurul onayı (E 10840098-772.02-4608; 16.8.2022) alındıktan sonra çalışma tüm katılımcılara anlatıldı ve yazılı bilgilendirilmiş onamları alındı. Ölçek, katılımcılar tarafından birbirinden bağımsız şekilde iki farklı zamanda (ortalama iki hafta arayla) dolduruldu. Psikometrik özellikleri değerlendirmek için şu istatistiksel analizler yapıldı: iç tutarlılık (Cronbach alfa) ve test-tekrar test güvenirliği (eşleştirilmiş t-testi ve Pearson korelasyon analizi). Sonuçlar: Durdur ve Başlat Kontrol Alt Ölçekleri’nin her ikisinin de iç tutarlılığı kabul edilebilir düzeyde bulundu (Cronbach’s ? = .70 (Durdur), ? = .71 (Başlat)). Eşleştirilmiş t-testi, Zaman 1 ve Zaman 2’deki tüm maddelerin puanlarının anlamlı düzeyde farklı olmadığını ortaya koydu. Ayrıca, durdur ve başlat toplam puanları da anlamlı farklılık göstermedi. Pearson korelasyon analizi, Zaman 1 ve Zaman 2’deki tüm maddelerin birbirleriyle anlamlı şekilde ilişkili olduğunu gösterdi.
Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, DBK֒nün Türk örnekleminde geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçler dâhil olmak üzere psikolojiyle ilgili alanlarda yapılacak çalışmalarda kullanılabileceği öngörülmektedir. Ayrıca, yeme bozuklukları, kişilik bozuklukları, dürtü kontrol bozuklukları ve dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğunda özdenetimle ilgili araştırmalarda yararlı olabileceği düşünülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Durdurma/Başlatma Kontrol Ölçeği, Özdenetim


Mitral Yetmezliği Olan Hastada Paliperidon Kullanımı İle Tetiklenen Pretibial Ödem: Bir Olgu Sunumu

İlayda Aydın

Sayfa 315


Giriş: Antipsikotikler şizofreni ve bipolar bozukluk gibi hastalıkların tedavisinde uzun yıllardır kullanılan ilaçlardır. Distoni, akatizi, sedasyon gibi önemli yan etkilere yol açarlar (1). Bunlara ek olarak nadiren periferik ödem yan etkisi de görülebilmektedir (2). Paliperidon kullanımına bağlı iki taraflı pretibial ödem (PTÖ) gelişen, ileri araştırmalar sırasında +1-2 mitral yetmezlik saptanan bu vakayı literatüre katkı sağlaması amacıyla bildirdik.
Yöntemler: Daha önce psikiyatrik başvurusu olmayan 40 yaşında kadın hasta grandiyöz, referansiyel hezeyanlar, mistik uğraşlarda artma şikayetleriyle kapalı psikiyatri servisine yatırıldı. Hastanın yapılan fizik muayenesinde, laboratuvar tetkiklerinde ve nörogörüntülemesinde organik patoloji saptanmadı. Tedavide olanzapin 5 mg/gün, valproat 1000 mg/gün başlandı takiplerinde olanzapin 20 mg/gün’e kadar çıkıldı. Tedaviden yanıt alınamayınca olanzapin kesilerek paliperidon 6 mg/gün tedavisine geçildi. 8. Günde doz 9 mg/gün’e çıkıldı. 9. Günde hastanın muayenesinde iki taraflı +2 PTÖ saptandı. Hastanın akciğer grafisinde, laboratuvar tetkiklerinde, bilateral alt ekstremite doppler ultrasonunda herhangi bir organik patolojiye rastlanmadı. Yapılan ekokardiyografi sonucunda LVEF %60, hafif dilate sol atrium, +1-2 mitral yetmezlik olarak değerlendirildi. Furosemid 40 mg/gün başlandı. Paliperidon 9 mg/gün’den azaltılarak kesildi, aripiprazol 5 mg/gün başlandı takibinde 15 mg/gün’e çıkıldı. 13. Günde PTÖ+1’e geriledi. 30. Günde ödemin tamamen kaybolmasıyla furosemid tedavisi sonlandırıldı. Hastadan vaka olarak raporlanmak için onam alındı. Sonuçlar: Hastamızda paliperidon kullanımı öncesi ödem bulunmaması, paliperidonun kesilmesinin ardından ödemin kaybolması, taburculuk sonrası poliklinik takipleri sırasında tekrar ödem gelişimi olmaması bize paliperidonun bu yan etkiyi tetikleyebileceğini düşündürmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Antipsikotiklerin periferik ödem yan etkisi hastaların yaşam kalitesini bozması nedeniyle dikkate alınmalıdır. Katz ve arkadaşları yaptıkları çalışmada (3) ilaca bağlı ödem prevalansını %15,8 olarak bildirmiştir bu yüksek prevelansın, hasta grubunun kalp ve böbrek fonksiyonlarındaki sorunlarla ilişkili olabileceğini belirtmiştir. Vakamızda ödemin etiyolojisini aydınlatmak amacıyla yapılan ileri tetkikler sonucunda eşlik eden kardiyak patoloji saptanması bu çalışmayı destekler niteliktedir. Paliperidon kullanan hastaların takibi sırasında ödem gelişimi konusunda dikkatli olunmalıdır. Takip sırasında periferik ödem gelişmesi halinde hastaların ek patolojiler açısından araştırılması önemlidir.
Anahtar Kelimeler: Antipsikotikler, Paliperidon, Pretibial Ödem, Yan etki


Pandemi Dönemi ve Sonrası 65 Yaş Üstü Psikiyatrik Tanı Dağılımlarındaki Değişimler 316

Merve Gök, Emel UYSAL, Filiz CİVİL ARSLAN

Sayfa 316


Giriş: Bu çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği’ne başvuran 65 yaş ve üzeri bireylerde COVID-19 pandemisi dönemi ile pandemi sonrası dönemdeki psikiyatrik tanı dağılımlarını, cinsiyet ve yaş gruplarına göre karşılaştırmalı olarak incelemeyi amaçlamaktadır.Pandemi gibi geniş çaplı krizlerin, yaşlı bireylerde ruh sağlığı başvuru profillerini nasıl etkilediğini anlamak, gelecekteki halk sağlığı planlamaları için önem taşımaktadır.
Yöntemler: Retrospektif kesitsel tasarımda yürütülen çalışmaya,11 Mart 2020–3 Mayıs 2023 tarihleri pandemi dönemi,4 Mayıs 2023–1 Temmuz 2025 tarihleri pandemi sonrası dönem olarak tanımlanarak bu sürelerde polikliniğe başvuran 65 yaş ve üzeri tüm hastalar dahil edildi. Tanılar ICD-10 sınıflamasına göre belirlendi.Dönemler arasındaki tanı dağılımları, cinsiyet ve yaş gruplarına göre karşılaştırıldı.Kategorik değişkenler Ki-kare testi, belirli tanı oranları binom testi ile analiz edildi;istatistiksel anlamlılık p < 0,05 olarak kabul edildi.Çalışmanın etik kurul izni mevcut olup;karar numarası:2025-238 tir. Sonuçlar: Toplam 16.185 hastanın %63’ü (n=10.194) kadın, %37’si (n=5.991) erkektir. En sık tanılar; anksiyete bozuklukları (AB) (%40,5), major depresif bozukluk (MDB) (%20,3), demans (%8,1), psikotik bozukluklar (%3,5) ve uyku bozuklukları (%2,0) olmuştur. Dönemler arasında cinsiyet ve yaş gruplarında anlamlı fark bulunmamıştır (p > 0,05). Ancak pandemi sonrası dönemde 65–74 yaş grubunda başvuru oranı artarken, 80 yaş ve üzeri grupta azalma görülmüştür. Kadınlarda AB ve MDB oranları daha yüksek; erkeklerde ise şizofreni, alkol kullanım bozukluğu ve organik mental bozukluklar daha yaygındır.Dönemsel karşılaştırmalarda, AB oranı %38,8’den %42,4’e (p < 0,001), psikotik bozukluk oranı %3,4’ten %7,6’ya (p < 0,001) yükselmiştir. MDB %21,8’den %18,9’a (p=0,001), uyku bozukluğu %2,9’dan %1,1’e (p < 0,001) gerilemiştir.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular,pandeminin ileri yaş bireylerin ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin pandemi sonrası dönemde de sürdüğünü göstermektedir.Anksiyete ve psikotik bozukluk oranlarındaki artış, pandeminin uzun vadeli psikososyal etkilerini ve ertelenmiş başvuruları yansıtmaktadır. MDB’deki azalma ise akut stresin hafiflemesiyle ilişkili olabilir.Bu sonuçlar, yaşlı nüfusta ruh sağlığı hizmetlerinin kriz dönemlerinde kesintisiz sürdürülmesinin,sosyal destek ağlarının güçlendirilmesinin ve gelecekte olası halk sağlığı krizlerine karşı esnek, kapsayıcı hizmet modelleri geliştirilmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: geriatrik psikiyatri tanıları, covid-19 pandemisi


Bir Üniversite Hastanesi Psikiyatri Polikliniğinde Klozapin Kullanımı : Son 1 Yılın Retrospektif İncelenmesi

İrem Betül Bulacak Usta, Evrim Özkorumak

Sayfa 317


Giriş: Klozapin, tedaviye dirençli şizofrenide ve çeşitli ruhsal bozukluklarda kullanılan etkili bir antipsikotiktir. Ancak geç başlanması, yan etkileri ve izlem güçlükleri kullanımını sınırlamakta; bu durum tedavi sonuçları ile hastaların işlevselliğini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışma, klozapin kullanan bireylerin sosyodemografik, klinik özellikleri ile bu değişkenler arasındaki ilişkileri değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Son bir yılda Karadeniz Teknik Üniversitesi Psikiyatri Kliniğine başvuran klozapin kullanan 127 hastanın verileri, KTÜ Tıp Fakültesi Etik Kurul onayıyla (09/07/2025, 2025/207) retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların demografik özellikleri, tanıları, tedavi başlangıç tarihleri, ek tedaviler ve klinik global izlem ölçeği skorları analiz edilmiş; istatistikler SPSS 26.0 ile değerlendirilmiş , p < 0,05 anlamlılık düzeyi olarak alınmıştır. Sonuçlar: Katılımcıların %63’ü erkek, %37’si kadındır. Hastaların çoğunluğu (%60,6) bekâr, %64,6’sı kent merkezinde ,%93,7’si ailesiyle yaşamaktadır. Eğitim düzeyinde en sık lise (%35) ve üniversite (%21) mezunları görülmüştür, %68’i çalışmamaktadır.En yaygın tanı şizofreni ve ilişkili bozukluklardır (%78,7), bunu bipolar bozukluk (%14,2), hareket bozuklukları (%12,6 ), nörogelişimsel bozukluk (%10,2), nörobilişsel bozukluklar (%3,1) izlemektedir. Katılımcıların %56,8’i klozapine ek oral antipsikotik, %43,2’si antidepresan,%29.6’sı duygudurum düzenleyici, %28’i intramusküler antipsikotik kullanmaktadır.Şizofreni tanısı, erkek cinsiyet, düşük eğitim düzeyi (özellikle ortaokul mezunları) ve ağır hastalık varlığında klozapin dozu anlamlı olarak yüksektir (p < 0.05).Yan etki yaşayan ve işlevselliği olumsuz etkilenenlerin klozapin dozları anlamlı şekilde daha yüksektir (p < 0.01). Kilo artışı, taşikardi, sialore ve ortostatik hipotansiyon ile doz arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. (p < 0.05). Tanı yılı eski olanlarda klozapine geçiş süresi daha uzundur (p=0,012).Şizofreni ve ilişkili bozukluklar tanılıların başvuru sonrası klozapine geçiş süresi ortalama 3,44 yıl olarak saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bulgular, üniversite hastanesinde klozapine geçiş süresinin literatüre kıyasla daha kısa olduğunu ve ilacın şizofreni dışı tanılarda da kullanılabildiğini göstermektedir. Aile desteği yüksek ve şehir merkezinde yaşayan hastalarda klozapin daha sık tercih edilmiştir.Şizofrenide yüksek doz gereksinimi tedaviye dirençli olgularla; nörogelişimsel bozukluklarda düşük doz kullanımıysa bu grubun duyarlılığıyla ilişkili olabilir. Ek tedavi kullanımı, örneklemin üçüncü basamak bir hastaneden seçilmesiyle ilişkili olabilir.
Anahtar Kelimeler: Klozapin, Şizofreni


Tedaviye Dirençli Depresyonda Sessiz Nöro-Behçet Tutulumu: Olgu Sunumu ve Multidisipliner Yaklaşım

Yusuf Benli

Sayfa 318


Giriş: Behçet hastalığı; oral ve genital ülserler, deri, göz, eklem, damar,gastrointestinal sistem ve merkezi sinir sistemi (MSS) tutulumları ile seyreden, kronik,tekrarlayıcı, sistemik bir vaskülittir. Nöro-Behçet, MSS tutulumu olup nöroinflamasyon ve vaskülit yoluyla beyin dokusunda yapısal ve fonksiyonel değişikliklere neden olabilir.Özellikle limbik sistem ve frontal lob etkilenimi, duygu durum regülasyonunu bozarak depresyon gelişimine zemin hazırlar. Literatürde Behçet hastalarında depresyon ve anksiyete oranlarının yüksek olduğu, nörolojik tutulum varlığında ise belirtilerin daha dirençli seyrettiği bildirilmektedir. Bu olgu sunumunda, tedaviye dirençli depresyon tablosunda sessiz nöro-Behçet olasılığına dikkat çekmek ve multidisipliner yaklaşımın önemini vurgulamak amaçlanmıştır.
Yöntemler: Olgu: 45 yaşında, evli, üç çocuk annesi kadın hasta; 4 yıllık majör depresyon öyküsü, üçkez yatış hikâyesi ve Behçet tanısıyla kolşisin 1,5 mg/gün kullanımı mevcuttur. Birçok antidepresan, augmentasyon tedavisi ve elektrokonvülsif tedavi (EKT)’ye rağmen semptomlarında belirgin düzelme olmamıştır. Kliniğimizdeki son yatışında EKT uygulanmıştır ve duloksetin 120 mg/gün,lityum 900 mg/gün, ketiyapin 150 mg/gün, buspiron 20 mg/gün ve trifluperazin 1 mg/gün tedavisi ile taburcu edilmiştir. Poliklinik takiplerinde işlevsellikte azalma ve pasif intihar düşünceleri devam eden hastanın nörolojik muayenesi normal bulunmuş, yalnızca depresif semptomlar saptanmıştır. Tedaviye dirençli olması üzerine nöroloji konsultasyonu istenmiş, yapılan klinik değerlendirme ve beyin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sonucunda nöro-Behçet tanısı konmuştur.Nöroloji ve psikiyatri kliniklerinin ortak takibi ile tedavisi sürdürülmektedir. Olgu sunumu için hastadan yazılı ve sözel onam alınmıştır. Sonuçlar: Tartışma ve sonuç bölümünde belirtilmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Nöro-Behçet, bazen belirgin nörolojik bulgular olmaksızın yalnızca psikiyatrik belirtilerle seyredebilir. Kronik inflamasyonun nörotransmitter dengesi ve beyin yapıları üzerindeki etkileri, depresyon patogenezinde önemli rol oynar. Dirençli depresyon olgularında sistemik-inflamatuvar hastalıklar ve sessiz nörolojik tutulumun dışlanması, erken tanı ve uygun tedavi planı açısından kritik önemdedir. Bu olgu, multidisipliner yaklaşımın ve psikiyatri-nöroloji iş birliğinin değerini güçlü biçimde ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: depresyon nörobehçet


Keşif Portalı Mutefferiqa ile Osmanlı’da Melankoli Kavramı

Gamze Gürcan, Neva İnce

Sayfa 319


Giriş: Melankoli, tarih boyunca hem felsefi hem de tıbbi düşüncenin merkezinde yer almıştır. Antik Yunan'da "kara safra" (melaina chole) ile ilişkilendirilen bu kavram, İslam tıbbı ve ardından Osmanlı tıbbında da benzer biçimde değerlendirilmiş; ancak zamanla semptomları, nedenleri ve tedavi biçimleri farklılaşmıştır. Osmanlı tıp kaynaklarında melankoli, çoğu zaman "akli hastalıklar" bağlamında incelenmiş; delilik, mania, nevrasteni, histeri gibi ruhsal durumlarla bağlantılı olarak açıklanmıştır. Bu çalışmada, bir keşif portalı olan Mutefferiqa ile Osmanlı tıbbi metinler taranarak melankolinin nasıl tanımlandığı, ne tür semptomlarla ilişkilendirildiği, hangi toplumsal cinsiyet ve yaş gruplarında görüldüğü ve ne tür tedavi yöntemleri önerildiği değerlendirilecektir.
Yöntemler: Muteferriqa çevrimiçi bir araştırma portalıdır. Üniversite kütüphanesinde erişimi olan bu yazılım ile “melankoli” kelimesi aratılarak, bu kavramın geçtiği bütün metinlere ulaşılmış, ilgili paragraflar kaydedilmiştir. Sonuçlar: Osmanlı tıp literatüründe melankolinin tanımı, sınıflandırması, nedenleri, belirtileri ve tedavi yöntemleri üzerine kaynaklar yer almaktadır. Yazılarda melankolinin; basit, eksitasyonlu ve atonik olmak üzere üç gruba ayrıldığı, sadece duygusal değil, zihinsel bir bozulma olarak da değerlendirildiği gözlenmiştir. Gelişmesinde toplumsal ve çevresel faktörlerin etkili olduğu belirtilmiştir. Nedenleri arasında kalıtım, iklim, yaşam tarzı ve bedensel hastalıklardan bahseden metinler bulunmaktadır. Tanı ve tedavide afyon kullanımı, banyo terapisi, beslenme önerileri ve diğer somatik sağaltımların öne çıktığı görülmüştür.
Tartışma ve Sonuç: Osmanlı tıbbında melankoli, yalnızca bir ruhsal rahatsızlık değil, aynı zamanda bedensel, çevresel ve toplumsal boyutları olan kompleks bir hastalık olarak değerlendirilmiştir. Semptomların hem duygusal hem de fiziksel düzeyde görüldüğünden; cinsiyet, yaş, yaşam tarzı, iklim ve hatta coğrafi köken gibi unsurların semptomların görülme sıklığı ve şiddeti üzerinde etkili olduğundan bahsedilmektedir. Osmanlı hekimleri melankoliyi teşhis ve tedavi ederken hem geleneksel İslam tıbbının mirasından hem de Batı tıbbının yeni bulgularından yararlanmışlardır.
Anahtar Kelimeler: melankoli, mutefferiqa, osmanlı tıbbı


Mizofoni ve Obsesif Kompulsif Semptomotoloji Birlikteliği: Bir Vaka Sunumu

Ezgi Beril BERBER, Gülşen TEKSİN, Meryem Gül TEKSİN TAŞ, Özge ŞAHMELİKOĞLU ONUR

Sayfa 320


Giriş: Mizofoni, ICD ve DSM kapsamında henüz resmi bir tanı kategorisi olarak kabul edilmemekle birlikte, belirli işitsel uyaranlara karşı gelişen belirgin olumsuz duygusal (öfke, iğrenme, yoğun sıkıntı), fizyolojik (örneğin kalp atış hızında artış, piloereksiyon), agresif (bağırma, çığlık atma, mizofonik uyaranın kaynağına zarar verme) ve aversif (uyaranın kaynağından uzaklaşma, tetikleyici ortamlardan kaçınma) tepkilerle karakterize özgün bir klinik tablodur. Mizofoni ile obesesif semptomotolijnin ilişki olabileceği belirten çalışmalar mevcuttur. Bu olguda DSM-5’te aday bir hastalık olarak ele alınan mizofoninin bir klinik görünümünü, obsesif kompulsif özellikleri olan bir vakada mizofoni olgusunu sunmayı amaçlıyoruz.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 23 yaşında erkek hasta, tıp fakültesi öğrencisi. Komşularının gürültüsünden rahatsız olma, sınav dönemlerinde artan kaygı, odaklanamama, uyku bozukluğu ve tahammülsüzlük şikayetleriyle psikiyatri polikliniğine başvurduğu, evden çıkmadan prizleri ve muslukları kontrol ihtiyacı olduğu, Anksiyete Bozukluğu tanısıyla sertralin 50 mg/gün tedavisi başlandığı, uyku düzensizliği için trazodon 50 mg/gün önerildiği kaydedildi. Şikayetlerinin 15 yaşındayken yatılı kaldığı dönemde başladığı, odasını paylaştığı kişilerin horlama seslerinden rahatsızlık duyduğu; araba, yağmur ve kuş seslerine hassasiyetinin geliştiği öğrenildi. Muayenesinde; affektinin anksiyöz olduğu, ayrıntıcı konuştuğu, düşünce içeriğinde mükemmeliyetçilik temalarının olduğu, çağrışımlarının düzenli olduğu gözlendi. Simetri ve düzen kompulsiyonları ile birlikte belirli seslere intolerans mevcuttu. Sertralin 100 mg/gün tedavisi önerilen hasta kontrol görüşmesinde hem obsesyonlarının hem seslerden rahatsız olma oranının azaldığını belirtti. (Hastadan onam alınmıştır.) Sonuçlar: Literatüre bakıldığında bazı araştırmacılar, mizofoninin OKB ve ilişkili bozukluklar spektrumunda değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmektedir. Hastamızda da geçmişte olan ve halen devam eden obsesif-kompulsif davranış örüntüleri ve mizofoni olarak değerlendirilebilecek seslere intoleransın görülmesi bu görüşü desteklemektedir.
Tartışma ve Sonuç: Bu görüşe göre, mizofoni DSM veya ICD gibi tanı sistemlerine dâhil edilirse, OKB ile ilişkili durumlar başlığı altında sınıflandırılmalıdır. Bu görüş, tetikleyicilere ilişkin sürekli düşünmenin obsesif bir özellik olduğunu; kaçınma ve aversif davranışların kompulsif bir bileşeni temsil ettiğini savunmaktadır. Klinisyenlerin OKB, YAB gibi tanılarla takip ettikleri vakalarda mizofoniyi olası komorbidite olarak ele almalarının önemli olduğunu düşünüyoruz.
Anahtar Kelimeler: OKB, obsesyon, kompulsiyon, mizofoni


Paroksetin İlişkili Özofajitis Dissekans Süperfisialis: Olgu Sunumu

Süleyman Alperen Daşcı, Koray Hamza Cihan, Hatice Ceyda EreğlL, Kazım Cihan Can, Rifat Serav İlhan, Berker Duman

Sayfa 321


Giriş: Özofajit dissekans süperfisialis(EDS), özofagus mukozasının yüzeyel tabakasının yama tarzında ayrılmasıyla karakterize, nadir görülen ve genellikle benign seyirli bir durumdur. Endoskopide mukoza yüzeyinde grimsi-beyaz, soyulmuş plaklar şeklinde izlenir. Çoğu olgu asemptomatik olmakla birlikte disfaji, odinofaji veya göğüs ağrısı gibi semptomlarla başvurabilir. Tanı endoskopik görünüm ve histopatolojik inceleme ile konur, tedavi genellikle nedene yöneliktir. Bu olgu sunumunda, anksiyete bozukluğu tanısı ile paroksetin kullanan ve diğer olası nedenler dışlanarak antidepresan yan etkisi olarak EDS geliştiği düşünülen bir kadın hastanın vaka sunumu yapılacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 80 yaşında kadın hasta, artan gastrointestinal şikayetleri sonrası yapılan endoskopide EDS ile uyumlu bulgular saptanması üzerine gastroenteroloji tarafından ilaç ilişkisi açısından değerlendirilmek üzere tarafımıza yönlendirilmiştir.Yaklaşık 10 yıldır epigastrik ağrı, regürjitasyon, bulantı ve kusma şikayetleri mevcut olup; önceki endoskopilerinde kronik gastrit bulguları izlenmiş, semptomatik tedaviyle sınırlı yanıt alınmıştır. Şikayetlerinin özellikle yemeklerden sonra arttığı, son dönemde yutma sırasında boğazda takılma hissi geliştiği öğrenilmiştir.Psikiyatrik öyküsünde, 45 yaşında anksiyete bozukluğu tanısı aldığı, farklı antidepresanlar kullandığı, yaklaşık 20 yıldır paroksetin 30 mg/gün kullandığı, ilacı akşamları aldığı ve ağız kuruluğu yaşadığı bildirilmiştir. Aktif psikiyatrik yakınması bulunmamaktadır.Tıbbi özgeçmişinde astım, hipertansiyon, hiperlipidemi ve hipotiroidi mevcut olup; düzenli kullandığı ilaçlar arasında allopurinol, levotiroksin, pentoksifilin, atorvastatin, benidipin, montelukast, asetilsalisilik asit ve asetazolamid yer almaktadır.Klinik değerlendirme ve eşlik eden diğer etiyolojilerin dışlanmasıyla tablonun paroksetin ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Naranjo Advers İlaç Reaksiyon Olasılık Ölçeği skoru 5 olup “muhtemel ilaç yan etkisi” olarak değerlendirilmiştir. Paroksetin tedrici olarak kesilmiş, dört hafta sonraki kontrolde şikayetlerinde kısmi düzelme bildirilmiştir. Sonuçlar: EDS, çoklu ilaç kullanan yaşlı bireylerde görülebilen, nadir ve muhtemelen yeterince tanınmayan bir tablodur. Altta yatan sistemik ve otoimmün hastalıklar saptanabilse de, mukozal irritasyona yol açabilen çeşitli ilaçların yanı sıra SSRI ve SNRI grubu antidepresanlarla da ilişkili olabileceği bildirilmiştir, ancak bu durumun klinik önemi net değildir.
Tartışma ve Sonuç: Bu vaka ile birlikte açıklanamayan GIS yakınmaları olan hastalarda psikotrop ilişkili EDS tablosunun nadir de olsa göz önünde bulundurulması amaçlanmıştır.
Anahtar Kelimeler: antidepresan, paroksetin, yan etki, özofajit dissekans süperfisialis


Parkinson Hastasında Derin Beyin Stimülasyonu Sonrası Tedaviye Dirençli Psikotik Semptomlar ve İntihar Girişimi: Olgu Sunumu

Gözde Avcı Büyükdoğan, Aslıhan Kılıç, Elif Doğan, Meliha Zengin Eroğlu

Sayfa 323


Giriş: Parkinson hastalığı, motor belirtilerle seyreden bir nörodejeneratif hastalıktır. Günümüzde derin beyin stimülasyonu (DBS), antiparkinson ilaç ihtiyacını azaltmak ve motor belirtileri iyileştirmek amacıyla uygulanan bir tedavi seçeneğidir. Ancak DBS tedavisini takiben bilişsel gerileme, duygudurum değişiklikleri ve psikotik belirtiler gibi nöropsikiyatrik yan etkiler görülebilmektedir. Bu olgu sunumu ileri yaş bir erkek Parkinson hastasında ilk defa DBS tedavisi sonrasında ortaya çıkan psikotik belirtiler ve intihar girişiminin görüldüğü klinik bir vakayı ayrıntılı olarak sunmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 73 yaşında, üniversite mezunu erkek hasta yaklaşık bir aydır süren mutsuzluk ve keyifsizlik yakınmaları ile yaklaşık bir haftadır insanlardan zarar göreceği düşünceleri ve bir gün önce bileğini kesme girişimiyle gerçekleşen intihar girişimi nedeniyle yakınları aracılığıyla getirildi ve psikiyatri kliniğine yatışı yapıldı. Öyküsünden 2015 yılında Parkinson hastalığı tanısı aldığı, çoklu antiparkinson tedavisi sonrasında Ekim 2024’te DBS uygulandığı öğrenildi. DBS uygulaması öncesinde yapılan preoperatif değerlendirme tetkiklerinde Mini Mental Test: 27 puan, Stroop test sonucu olağan sınırlardaydı ve psikiyatri konsültasyonu neticesinde DBS tedavisine engel olacak belirgin psikopatoloji saptanmadı. Operasyondan yaklaşık üç ay sonra gelişen depresif duygudurum nedeniyle sertralin 50 mg/gün ve mirtazapin 15 mg/gün tedavisi başlandı ve akabininde paranoid-persekütif hezeyanlar ve intihar girişimi nedeniyle psikiyatri kliniğine yatışı yapıldı. Olanzapin 20 mg/gün ve aripiprazol 30 mg/gün ve ketiapin XR 100 mg/gün tedavisine klinik yanıt olmaması nedeniyle klozapin başlanıp 175 mg/gün’e titrasyon sonrası Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği skoru 132’den 104’e geriledi. Psikotik belirtilerde anlamlı düzelme sağlanan hasta klozapin 200 mg/gün, ketiapin XR 100 mg/gün ve essitalopram 5 mg/gün tedavileriyle kısmi remisyon halinde taburcu edildi. Bu olgu sunumu için hastadan yazılı bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: DBS, Parkinson hastalarında motor belirtileri iyileştirirken psikiyatrik yan etkilere yol açabilmektedir. Bu olgu sunumu, DBS uygulamasını takiben tedaviye dirençli psikotik belirtiler gelişen bir vakanın klinik seyrini ayrıntılı olarak sunmaktadır. Operasyon öncesi ve sonrası yapılan kapsamlı psikiyatrik değerlendirmeler, bu tür yan etkilerin erken tanınması ve etkin yönetimi açısından kritik öneme sahiptir.
Anahtar Kelimeler: Derin Beyin Stimülasyonu, Parkinson Hastalığı, Tedaviye Dirençli Psikoz, Klozapin


Epilepsi ile İlişkili Psikotik Bozukluklar: Postiktal ve İnteriktal Psikoz Olgu Sunumu

Ümmühan Özkal

Sayfa 324


Giriş: Epilepsi hastalarında psikiyatrik komplikasyonlar sık görülmekte olup, postiktal ve interiktal psikoz önemli klinik tablolardır. Postiktal psikoz, özellikle temporal lob epilepsisi veya sekonder generalize nöbetlerden sonra saatler ila günler içinde ortaya çıkabilir. Psikotik belirtiler değişken olup, affektif semptomlar (mani, depresyon) eşlik edebilir. İnteriktal psikoz ise daha kronik seyirli olup, paranoid hezeyanlar ve halüsinasyonlarla karakterizedir. Bu olgu sunumunda, epilepsi tanılı bir hastada gelişen akut psikotik atak ve tedavi yaklaşımı literatür eşliğinde tartışılmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Epilepsi ile ilişkili psikotik bozuklukların klinik özelliklerini vurgulamak, tanı kriterlerini gözden geçirmek ve tedavi stratejilerini tartışmak amaçlanmıştır. Olgunun sunumu için hasta yakınından yazılı bilgilendilmiş onam alınmış ve hasta verileri gizlilik kuralları çerçevesinde anonimleştirilmiştir. 54 yaşında erkek hasta, lamotrijin (50 mg/gün), levetirasetam (1250 mg/gün), karbamazepin (1000 mg/gün), klobazam (gerektiğinde) ve sertralin (50 mg/gün) kullanmaktadır. Ajitasyon, eksitasyon, halüsinasyonlar ve "deprem olduğu" şeklinde hezeyanlar nedeniyle pencereden atlama girişimiyle acil servise getirildi. Mental durum muayenesinde paranoid hezeyanlar ve görsel halüsinasyonlar saptandı. Nöbet öyküsü ve psikotik belirtilerin temporal ilişkisi göz önüne alınarak epileptik psikoz düşünüldü. Atipik antipsikotik tedavi başlandı ve antiepileptik tedavi dozları optimize edildi. Sonuçlar: Epilepsi hastalarında psikoz, postiktal veya interiktal dönemde ortaya çıkabilir. Postiktal psikoz genellikle kendiliğinden düzelirken, interiktal psikoz daha kronik seyredebilir. Temporal lob epilepsisinde psikoz riski artmış olup, klinik tablo paranoid şizofreniye benzeyebilir. Ancak, şizofreniden farklı olarak affektif küntleşme daha az, görsel halüsinasyonlar daha sıktır. Bu olguda, antiepileptik tedaviye rağmen psikotik belirtilerin gelişmesi, epileptik psikozun tanı ve tedavisinin multidisipliner yaklaşım gerektirdiğini göstermektedir.
Tartışma ve Sonuç: Epilepsi hastalarında psikotik bozuklukların erken tanınması ve uygun farmakolojik yaklaşımlar, morbiditeyi azaltmada kritik rol oynar.
Anahtar Kelimeler: postiktal psikoz, interiktal psikoz, paranoid hezeyanlar, epilepsi, antiepileptik tedavi


Dyke- Davıdoff-Masson Sendromunda Nöropsikiyatrik Bulgular: Bir Olgu Sunumu

Misem Selin İlhan, Gamze Gültekin, Fatma Ceren Sarıoğlu, Bilge Targıtay Öztürk

Sayfa 325


Giriş: GİRİŞ: Dyke-Davıdoff-Masson Sendromu henüz kesin etiyolojisi, insidansı ve prognozu net olarak bilinmeyen nadir görülen bir sendromdur. İlk defa Dyke ve arkadaşları tarafından 1933 yılında 9 olguluk bir seri üzerinden tanımlanmıştır. Sendromun klasik triadı epilepsi, motor-mental retardasyon ve hemipleji/hemipareziden oluşmaktadır. Bu olgu sunumunda Dyke-Davıdoff-Masson sendromu olan hastanın nöropsikiyatrik semptomları ve tedavi süreci ele alınacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: - Sonuçlar: OLGU: 23 yaş erkek hasta davranım sorunları nedeniyle polikliniğimize başvurmuştur. Hastada zor doğum, doğumda asfiksi, doğum sonrası 20 gün küvözde kalma öyküsü mevcuttu. Doğumdan itibaren tüm motor mental gelişim basamakları gecikmiştir. Annede gebelik döneminde antibiyotik kullanımı gerektirecek enfeksiyon öyküsü mevcuttur. Elektroensefalografisinde sol hemisfer frontosentro ve sentro parietal bölgelerde fokal epileptik bozukluk saptanmıştı. Beyin manyetik rezonans görüntülemesinde sol serebral hemisferde hemiatrofi, solda parietal lobda daha belirgin olmak üzere kistik ensefalomalazi alanları, beyaz cevherde volüm kaybı, sol lateral ventrikülde asimetrik genişleme, solda beyin sapı yapılarında vallerian dejenerasyon, korpus kallozumda incelme saptanmıştır. Eş zamanlı serebral palsi tanısı mevcut hastanın fizik muayenesinde sağ elde fleksiyon kontraktürü, strabismus, yürüyüş bozukluğu, denge kaybı, miyoklonisi mevcuttur. Sözel iletişim kuramamaktadır. Wechler Yetişkinler İçin Zeka Ölçeği sonucunda orta düzeyde mental retardasyon saptanmıştır. Hastanın güncel tedavisi valproik asit 1000 mg/gün, risperidon 4 mg/gün, diazepam 5 mg/gün olarak düzenlenmiştir. Olgu sunumu için hasta yakınından sözel ve yazılı onam alınmıştır.
Tartışma ve Sonuç: TARTIŞMA: Dyke-Davıdoff-Masson Sendromu edinilmiş veya konjenital olarak görülebilen, etiyolojisinde travmalar, enfeksiyonlar, serebral vasküler anormallikler, serebral kanama veya iskemi, immünolojik bozukluklar, neoplazmlar ve idiyopatik nedenler gibi birçok faktörün rol oynayabileceği nadir bir sendromdur. Bilinmeyen sebeplerin çoğunluğunun konjenital olduğu düşünülmüştür. Klasik triadın dışında unilateral serebral hemiatrofi, ipsilateral kalvariyal kalınlaşma ve ventriküllerde genişleme, paranazal sinüslerde havalanma artışı, yüz asimetrisi, yürüyüş bozuklukları, dil ve konuşma problemleri vb belirtiler görülebilmektedir. Bugüne kadar bu sendroma sahip kişilerdeki nöropsikiyatrik etkilenmelere ilişkin kısıtlı sayıda olgu bildirimi bulunmaktadır. Hastalığın hafif formları tanıda gecikme ile sonuçlanabilmektedir. Bu olgu sunumuyla multidisipliner yaklaşım gerektiren sendroma ilişkin farkındalığın arttırılması amaçlanmıştır.
Anahtar Kelimeler: dyke-davidoff-masson sendromu, mental retardasyon, nöropsikiyatri


Klozapin İle Miyokardit Öyküsü Olan Hastada Başarılı Yeniden Başlama: Olgu Sunumu

Burcu Çalık, Gamze Onar, Beyza Songül Bal, Fatih Öncü

Sayfa 327


Giriş: Parkinson hastalığında nöropsikiyatrik semptomlardan biri olarak psikoz görülebilir. Parkinsona eşlik eden psikotik şikayetlerde ketiapin, klozapin, pimavanserin tercih edilir. Miyokardit klozapin kullanımına bağlı olarak görülebilen bir yan etki olup miyokardit tanısı konan hastalarda klozapin kesilmelidir. Ancak literatürde başarılı yeniden başlama vakaları bildirilmiştir. Bu yazıda klozapin ile miyokardit öyküsü olan parkinson tanılı ve psikotik şikayetleri olan bir hastada başarılı yeniden başlamadan bahsedilecektir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: (Hasta yakınlarından sözel ve yazılı onam alınmıştır) Bu vaka bildiriminin amacı uygun ilacın, risk-yarar dengesi gözetilerek uygulanmasının hasta yönetimindeki yerini vurgulamaktır. Sonuçlar: 57 yaşında,bilinen parkinson hastalığı bulunan kadın hasta paranoid düşüncelere sahip olması nedeniyle yatırılarak değerlendirilmiştir.Ruhsal durum muayenesinde bilincinin açık, oryantasyonunun tam, kooperasyonunun kısmi olduğu, duygudurumunun irritabl, duygulanımının azalmış, çağrışımlarının dağınık ,düşünce içeriğinde perseküsyon ve büyüklük sanrılarının, gerçeği değerlendirmesinin bozulmuş olduğu,algı patolojisi saptanmadığı, kendine ve başkasına zarar verme düşüncesinin olmadığı öğrenilmiştir. Mental durum muayenesinde kayıt hafızası korunmuş, ancak belirgin yakın bellek kusuru saptanmış, dil işlevlerinde bozulma gözlenmemiştir. Mini Mental Durum Testi puanı 18 olarak değerlendirilmiştir.Beyin manyetik rezonans görüntülemede ventriküllerde ve sulkuslarda atrofiye bağlı dilatasyon ve nöropsikolojik değerlendirmede orta derecede bellek bozukluğu saptanmıştır.Parkinson hastalığı demansı tanısı konan hastaya psikotik belirtiler için klozapin başlanması planlanmıştır.Klozapin kullanımına bağlı geçirilmiş miyokardit öyküsü bulunmasına rağmen EPS bulguları ve yaşam kalitesinde belirgin düşüş nedeniyle risk-yarar oranı değerlendirilmiş ve klozapin başlanmasına karar verilmiştir.Klozapin etkin doza ulaşana kadar amisülprid ile kombinasyon tedavisi planlanmıştır.Klozapin başlanmadan önce CRP, troponin düzeyleri ve EKG değerlendirilmiş ve haftalık takibi ve günlük vital takibi yapılmıştır. Klozapin 25 mg/gün başlanmış ve 300 mg/güne çıkılmıştır.Klinik izlem sürecinde miyokardit lehine bir bulguya rastlanmamıştır.Ruhsal durumda anlamlı düzelme sağlanmış, EPS bulgularında anlamlı kötüleşme gözlenmemiştir.
Tartışma ve Sonuç: Literatürde başarılı yeniden başlama olgularında daha sıkı takip ve yavaş doz titrasyonu önerilmektedir. Bu vaka sunumunda bu önerilere uyularak yeniden başlamanın mümkün olduğu gösterilmiştir. Bu bağlamda, geçmişte yaşanmış yan etkiler tek başına tedaviye engel olmamalı; hekim, yakın takip ve multidisipliner iş birliğiyle optimal tedavi kararlarını alabilmelidir.
Anahtar Kelimeler: Klozapin, miyokardit, parkinson, psikoz, yeniden kullanım


Eştanılar Arkasına Gizlenmiş Yüksek İşlevli Otizm Spektrum Bozukluğu: Bir Olgu Sunumu

Medine İrem TUĞ, Damla EYÜBOĞLU

Sayfa 329


Giriş: Yüksek işlevli otizm spektrum bozukluğu(OSB), dil gelişimi ve bilişsel yetilerin yaşına uygun veya üzerinde olduğu ancak sosyal iletişim becerilerinde, karşılıklı etkileşimde ve davranışsal esneklikte sınırlılıkların olduğu bir tablodur.Bireylerde iyi gelişmiş dil ve bilişsel beceriler sosyal güçlükleri maskeleyip tanının gecikmesine ve yanlış tanılara neden olabilir.Bu olgu sunumunda, yüksek işlevli OSB vakasında ayırıcı tanının önemi vurgulanmakta, özellikle sosyal güçlükleri maskeleyebilen bilişsel ve dil becerilerinin yanlış veya gecikmiş tanılara yol açabileceğine ve kliniğinin pek çok psikiyatrik bozuklukla benzerlik gösterebileceğine dikkat çekilmektedir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 16 yaşında, il merkezinde ailesiyle yaşayan, fen lisesinde okuyan erkek hastanın kendisinde DEHB olduğunu düşünmesi ve buna yönelik ilaç başlanmasını istemesi nedeniyle ilk kez çocuk psikiyatriye başvurduğu öğrenildi.Yapılan değerlendirmede anksiyöz duygudurumunun, yoğun gelecek kaygısının ve işlev bozucu endişelerinin olduğu gözlendi.Aynı zamanda akran ilişkilerinin olmadığı, yalnız vakit geçirdiği öğrenildi, yaygın anksiyete bozukluğu ön tanısıyla sertralin başlandı.Takiplerinde depresif semptomların eklenmesiyle depresyon eştanısı düşünüldü, sertralini uygun doz ve sürede kullanmasına rağmen fayda görmemesi nedeniyle fluoksetin tedavisine geçildi.Takiplerinde yeme bozukluğu belirtileri eklendi.Aile ve hastayla yapılan görüşmeler ve öğretmeninden alınan bilgiler doğrultusunda günlük rutinlerine katı bağlılığının olduğu, esnekliğe tolerans göstermediği, kurallarını ihlal ettiğinde yoğun suçluluk duyduğu öğrenildi ve obsesif kompulsif kişilik özellikleri/yüksek işlevli OSB ayırıcı tanıları düşünüldü.Hasta ve ebeveyninden olgu sunumu için onam alındı. Sonuçlar: Ayrıntılı gelişimsel öykü, ebeveyn ve hastayla yapılan görüşmeler ve öğretmen formu bir arada değerlendirildiğinde erken çocukluktan beri değişime tahammülsüzlük, rutinlere katı bağlılık, sosyal etkileşimlerde güçlük, empati yeteneğinde eksiklik, tekrarlayıcı davranış örüntüleri olduğu öğrenildi ve yüksek işlevli OSB tanısı konuldu.
Tartışma ve Sonuç: Literatürde yüksek işlevli OSB’de özellikle bilişsel kapasitenin sosyal iletişim güçlüklerini kısmen maskelemesi nedeniyle tanısının gecikebildiği ve sıklıkla eştanılarla örtüşen semptomlarının olduğu bildirilmektedir.Çalışmalar erken tanı ve müdahalenin sosyal beceri gelişimi ve yaşam kalitesi üzerinde belirgin olumlu etkiler yarattığını göstermektedir.Bu olgu literatürde tanımlanan tanısal zorlukları yansıtır nitelikte olup, multidisipliner yaklaşımın erken tanı, uygun psikoeğitim ve hedefe yönelik müdahaleler açısından kritik bir öneme sahip olduğunu vurgular niteliktedir.
Anahtar Kelimeler: Ayırıcı tanı, Yüksek İşlevli OSB, Nörogelişimsel Bozukluklar


Sessiz Yaklaşan Tehlike: Şizofrenide Homisid Riskinin Klinik Yönetimi

Ufuk İlhan Kesmez, Gamze Onar, Fatih Öncü

Sayfa 331


Giriş: Homisid, önemli bir halk sağlığı sorunu olup homisid ile en sık ilişkilendirilen ruhsal hastalıklar, psikotik ve duygudurum bozukluklardır. Şizofreni, genellikle genç yaşta başlayan, duygu, düşünce ve davranışlarda bozulmalara yol açan kronik bir beyin hastalığıdır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Amaç ve Yöntem: Bu vaka sunumunun amacı, şizofreni tanısı konmuş bireylerde erken tanı ve uygun tıbbi tedavinin homisid davranışını önlemedeki önemini ortaya koymaktır. Hastadan yazılı onam alınmıştır. Olgu Sunumu: 42 yaşındaki kadın hasta, Kasım 2023'te "kasten öldürme suçu" nedeniyle cezaevine girmiş, "Atipik Psikoz" tanısıyla düzenlenen "Ceza Sorumluluğu Yoktur" raporu doğrultusunda mahkemece "koruma tedavisi" kararı verilerek hastanemize yönlendirilmiş, ardından servisimize yatırılarak “koruma ve tedavisine” başlanmıştır. Servisimizde yapılan ruhsal durum muayenesinde; bilinci açık, koopere ve yönelimi tam, affektinin kısıtlı, duygudurumunun ötimik, çağrışımlarının düzenli, düşünce içeriğinin fakir olduğu, sanrı ve varsanı tanımlanmadığı görülmüştür. Yapılan Rorschach testinde aktif psikotik bulguya rastlanmamıştır. Hasta yakınlarından, sosyal inceleme raporlarından ve e-Nabız kayıtlarından elde edilen anamneze göre, ilk psikiyatrik belirtiler yaklaşık dört yıl önce içe kapanma, kendi kendine konuşma, öz bakımda azalma, olmayan görüntüler görme, televizyondan izlendiğini ve düşüncelerinin okunduğunu hissetme, kendisine büyü yapıldığını düşünme gibi şikayetlerle başlamıştır. Anne ve kız kardeşinde de benzer psikiyatrik başvurular olduğu öğrenilmiştir. Hasta bu süreçte özel bir hastanede venlafaksin ve olanzapin ile takip edilmiş; ancak psikotik belirtileri devam etmiş, hiçbir dönemde hastaneye yatırılarak tedavi edilmemiştir. Son dönemde ilaçlarını bırakan hasta, olaydan bir gün önce evden kaçmış ve jandarma eşliğinde ormanda bulunmuştur. Götürüldüğü hastanenin acil biriminde yapılan muayenesinde yatış yapılmadan venlafaksin ve olanzapin oral ilaç tedavisi önerilmiştir. Hasta ertesi gün eşine yönelik homisid girişiminde bulunmuştur. Sonuçlar: Şizofreni hastaları, özellikle hastalığın ilk on yılında artmış homisid riski altında olup riski azaltmada en etkili yöntem kapsamlı ve düzenli tedavidir.
Tartışma ve Sonuç: Bu vaka, erken tanı ve gerektiğinde yatışla sürdürülen tıbbi tedavinin önemini göstermektedir. Özellikle aile öyküsünde psikoz olan bireylerde hekim tarafından detaylı anamnez alınması, erken tanı konulması ve uygun tedavi ile homisid riski azaltılabilir.
Anahtar Kelimeler: şizofreni, homisid, erken tanı, yatarak tedavi, adli psikiyatri


Mantar Kullanımı İle Tetiklenen Manik Epizod: Bir Olgu Sunumu

Mehmet Akif Kılıç, Yasemin Görgülü

Sayfa 332


Giriş: Amanita ve psilosibin içeren mantarların kullanımı bazı ülkelerde yasal olup, psilosibin içeren mantarlar serotonin reseptörleri üzerinden, Amanita muscaria ise GABA reseptörlerini modüle ederek etki göstermekte; her ikisinin de bağımlılık yapıcı özellikleri bulunmamaktadır ancak çeşitli ruhsal bozukluklara yol açabilmektedirler. Özellikle psilosibin; mistik deneyimler, algı bozulmaları ve duygulanım değişiklikleriyle karakterize geçici etkiler yaratırken; Amanita muscaria deliryum, disosiyasyon ve motor koordinasyon bozukluklarıyla seyreden atipik tablolarla ilişkilendirilmektedir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Bu sunum, son iki yıldır Amerika’da yaşayan, daha önce psikiyatri tanısı, tedavi öyküsü ve ailede ruhsal hastalık öyküsü bulunmayan 28 yaşındaki kadın hastayı ele almaktadır. Bu olgu, hasta ve ailesinden onam alınarak hazırlanmıştır. Hasta; uykusuzluk, iştahsızlık, artmış psikomotor aktivite ve işitsel halüsinasyonlar nedeniyle psikiyatri polikliniğine başvurmuştur. Yapılan Psikiyatrik değerlendirmede, hastanın öz bakımının azaldığı, mimiklerinde ve psikomotor aktivitesinde artış olduğu, konuşmasının, hızlı ve çevresel özellikler taşıdığı gözlenmiştir. Uykusunda ve iştahında azalmaya ek olarak dürtü kontrolünde belirgin zayıflık izlenmiştir. Bilinci açık, yönelim ve bellek işlevleri korunmuş, spontan ve istemli dikkat düzeyi artmış olup, klinik değerlendirmeye göre zeka düzeyi normal sınırlar içerisindedir. Duygudurum ve duygulanımı eleve, davranış ve konuşmasının dezorganize görünümde olduğu gözlemlenmiştir. Düşünce akışında hız artışı, çağrışımlarda dağınıklık ve fikir uçuşmaları izlenmiştir. Düşünce içeriği olarak grandiyöz, referans, paranoid perseküsyon ve bizar hezeyanlar ile emir verici içerikte işitsel varsanılar mevcuttur. Gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuş, içgörüsü azalmıştır. Young Mani Skoru 42 olarak hesaplanan hasta, şiddetli psikotik özellikli manik atak tanısıyla servisimize yatırılmıştır. Amerika’da bulunduğu süre boyunca düzensiz aralıklarla esrar kullandığı, son dönemde ise keyif verici amaçla psilosibin içeren mantarlar ve Amanita muscaria kullandığı öğrenilmiştir. Sonuçlar: Hastaya haloperidol 30 mg/gün, olanzapin 30 mg/gün ve lorazepam 3 mg/gün tedavisi başlanmıştır. Ancak klinik gözlemlerde farmakolojik tedaviye rağmen manik bulgular gerilememiştir. Bu nedenle EKT tedavisine başlanmış ve yarar görülmüştür. On seans EKT sonrasında Young Mani Skoru 9’a gerilemiştir.
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, psilosibin ve Amanita muscaria kullanımının, manik epizot gibi psikiyatrik tabloların ortaya çıkışında tetikleyici olabileceğine dikkat çekmek amacıyla sunulmuştur.
Anahtar Kelimeler: Bipolar duygulanım bozukluğu, Psilosibin, Amanita Muscaria, Halüsinojenler


Şizofreni ve Otizm Spektrum Bozukluğu Arasında Ayırıcı Tanı: Bir Olgu Sunumu

Hasan Arda YİĞİT, Harun Olcay SONKURT

Sayfa 333


Giriş: Şizofreni ve Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), erken başlangıçlı, yaşam boyu süren, işlevselliği ciddi şekilde etkileyebilen nörogelişimsel bozukluklardır. Özellikle OSB’li bireylerde geç adolesan veya erişkin dönemde psikotik semptomların ortaya çıkması, tanısal değerlendirmede şizofreni ile OSB’nin ayırt edilmesini zorlaştırmaktadır. Çalışmada, premorbid kişilik özellikleri OSB ile uyumlu, ancak klinik olarak şizofreni tanısı almış bir vakanın sunumu ve ilgili fenomenolojik özellikleri tartışılacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Hastanın kimliğinin açığa çıkmasına sebep olacak kişisel veriler bildirilmeyecek olup hastadan çalışma için yazılı onam alınmıştır. 37 yaşında, bekar, lisans mezunu erkek, huzursuzluk ve somatik yakınmalarla yatırıldı. İlk psikiyatri başvurularında göz teması kurmama, içe çekilme, sosyal iletişim kuramama, beden duyumlarına aşırı hassasiyet yakınmalarının olduğu, 17 yıldır şizofreni tanısıyla uzun süre çoklu psikotrop tedavi ile takip edildiği öğrenildi. Anamnezde, çocuklukta sosyal etkileşim güçlükleri, göz temasında kısıtlılık, empati kuramama, rutine bağlılık, sese hassasiyet, tekrarlayıcı oyunlar ve duyguları tanıma güçlüğü öyküsü vardı. Yakın arkadaş edinmemiş, çevre tarafından garip bulunmuş, bilişsel yıkım olmamış, akademik başarısı yüksekti. Autism Spectrum Quotient- 50 puanı 38, Empathy Quotient puanı 20 olarak OSB lehine bulundu. Tedavide kullanmakta olduğu; ketiyapin 200mg, paliperidon 12mg, amisülpirid 200mg kademeli olarak kesildi, aripiprazol 30 mg azaltılarak 15mg olarak düzenlendi, iyilik hali ile taburcu edildi. Sonuçlar: Sonuç olarak olgu, yüksek işlevsellik gösteren OSB bireylerinde psikotik semptomların varlığı durumunda şizofreni ile hatalı tanı alma riskinin yüksek olduğunu; riskin azaltılması için kapsamlı bir gelişimsel değerlendirme yapılması gerektiğini göstermektedir. Klinik pratikte, tanı sürecinde yalnızca mevcut semptomlara değil, semptomların gelişimsel zeminine de odaklanmak; bireyin yaşam boyu işlevselliğini ve tedaviye yanıtını optimize etmek açısından kritik önem taşımaktadır.
Tartışma ve Sonuç: Şizofreni ve OSB benzer sosyal-bilişsel yetersizlikler gösterse de semptom başlangıcı ve seyir farklıdır. Olguda çocukluktan beri mevcut OSB özellikleri göz ardı edilmiş, hasta uzun süre yanlış tanıyla izlenmiştir. Yanlış tanı gereksiz antipsikotik kullanımına, tedavi yan etkilerine ve düşük işlevselliğe yol açabilir. Gelişimsel öykünün ayrıntılı alınması, standart testlerin kullanılması ve sosyal-bilişsel işlevlerin incelenmesi tanısal doğruluk için kritiktir.
Anahtar Kelimeler: şizofreni, otizm spektrum bozukluğu, osb


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir