Giriş: Şizofreni hastalarında kanser insidansına ilişkin veriler çelişkili olup, bu durum kalıtsal
faktörler, çevresel maruziyetler ve antipsikotik kullanımı ile açıklanmaya çalışılmaktadır.
Şizofreni tedavisinde kullanılan haloperidol ve klorpromazin gibi ilaçların, hücre canlılığını
inhibe ederek antikanser etki gösterebildiği veya bazı kemoterapötik ilaçların etkinliğini
artırabildiği bildirilmiştir. Çeşitli kanser türleri ve çok sayıda antipsikotik molekül bulunmasına
rağmen, belirli kanser tiplerinde ilaç direncinin kırılması, kanser hücrelerinin agresifliğinin
artması ya da azalması gibi etkileri halen netlik kazanmamıştır. Amisülpirid şizofrenide sık
kullanılmasına karşın birçok kanser üzerine etkisi bilinmemektedir. Çalışmamızda
amisülpiridin skuamoz hücreli dil kanseri hücrelerinin canlılığı üzerine etkisinin incelenmesi
hedeflenmiştir. Yöntemler: Amisulprid'in UM-SCC-47 hücrelerinin canlılığına etkisi, MTT testi ile
değerlendirilmiştir. Hücreler 0.011?µg/mL aralığında Amisülpirid içeren besiyeriyle
muamele edilmiş ve 72 saat sonunda canlılık seviyeleri ölçülmüştür. Çalışmamız hücre kültürü
modeli kullanılarak gerçekleştirildiği için etik kurul onayı gerektirmemektedir.
Sonuçlar: Uygulanan tüm konsantrasyonlarda kontrol grubuna kıyasla hücre canlılığında artış
saptanmış, en belirgin etki 5?µg/mL dozunda gözlenmiştir (p < 0.0005). Bu artış yalnızca
fizyolojik üst dozlarda değil, klinik terapötik plazma düzeyleriyle uyumlu 0.11?µg/mL
aralığında da görülmüştür. Tartışma ve Sonuç: Amisülpiridin kısa süreli maruziyette kanser hücrelerinin canlılığını
desteklemesi, psikiyatrik komorbiditesi bulunan kanser hastalarında antipsikotik kullanımının
etkilerinin daha ayrıntılı incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Sigara kullanımıyla
ilişkilendirilen oral kavite kanserleri, özellikle sigara tüketiminin yoğun olduğu şizofreni gibi
hasta gruplarında, antipsikotik seçiminde belirleyici olabilecek bir parametre olarak öne
çıkmaktadır. Psikoz hastalarında kanser insidansı üzerine mevcut verilerin yetersiz ve tutarsız
olması, ilaç kullanımı ile kanser seyri arasındaki ilişkinin netleştirilmesinin önemini
vurgulamaktadır. Ayrıca, 0.01 µg/mL gibi terapötik sınırın altındaki bir dozda dahi canlılık artışı
gözlenmesi, amisülpiridin hücresel düzeyde uyarıcı etkilere sahip olabileceğini
düşündürmektedir. Bulgularımız, yalnızca skuamoz hücreli dil kanseri ile sınırlı olmakla
birlikte, amisülpiridin uzun süreli kullanımının tümör hücre canlılığı üzerindeki potansiyel
etkilerinin kapsamlı biçimde araştırılması gerektiğini göstermektedir. Bu tür araştırmalar,
antipsikotik kullanan kanser hastalarında ilaç tercihlerinin daha etkin yönetimi açısından büyük
önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Amisülpirid, Kanser, Skuamoz Hücreli Kanser, Şizofreni
Giriş: Günümüzde dezavantajlı bireylerin psiko-sosyal gelişim süreçlerine katkı sağlayacak
yapıların desteklenmesi, yalnızca bireysel değil, toplumsal düzeyde de ruh sağlığının
korunması açısından büyük önem taşımaktadır. Sosyoekonomik eşitsizlikler gibi nedenlerle
risk altında bulunan bireylerin psiko-sosyal gelişimini desteklemenin en etkili yollarından biri,
sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesidir. Bu noktada, gönüllülük esasına dayalı
yürütülen mentorluk programları, koruyucu ruh sağlığı kapsamında stratejik bir müdahale alanı
olarak öne çıkmaktadır.Mentorluk, daha deneyimli bir bireyin (mentor), daha az deneyimli bir
bireyin (menti) gelişimini desteklemek üzere bilgi, deneyim ve sosyal destek sağladığı
yapılandırılmış ve ilişkisel bir süreçtir.Mentorluk ilişkisi, yalnızca menti için değil, mentorun
kendisi için de olumlu psiko-sosyal sonuçlar doğurabilir. Özellikle anlamlı sosyal roller
üstlenmenin bireyin özsaygısı, yaşamda anlam algısı ve öznel iyi oluş düzeyi üzerindeki olumlu
etkileri bilinmektedir. Yöntemler: Araştırmaya Ekim 2020 - Haziran 2023 tarihleri arasında ÖNEM Projesinde
gönüllü olarak görev alan çeşitli meslek gruplarından 288 mentor dahil edilmiştir. Katılımcılara
Kişisel Bilgi Formu, Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ), On Maddelik Kişilik Özellikleri Ölçeği
(OMKÖÖ), Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği (ÜBBSÖ) ve Yaşam Amaçları Ölçeği (YAÖ)
uygulanmıştır. Veri toplama süreci, araştırma ekibine önceden bilgilendirme yapılması ve
gönüllülük esasının vurgulanması ile başlamıştır. Katılımcılara anket formu yüz yüze
görüşmeler ve gerekli durumlarda çevrim içi (online) yollarla ulaştırılmıştır. Her katılımcıdan
aydınlatılmış onam formu alınmıştır. Kocaeli Üniversitesinden etik kurul onayı alınmıştır. (
Karar No:KÜ GOKAEK-2025/06/32, Proje No: 2025/29
Sonuçlar: Mentorların yaşam doyumu düzeyleri, kişilik özellikleri (özellikle dışadönüklük ve
sorumluluk), güvenli bağlanma stilleri ve içsel yaşam amaçları ile anlamlı düzeyde ilişkili
bulunmuştur. Ayrıca, mentorluk deneyimi süresi ve medeni durum gibi bazı sosyodemografik
değişkenlerin de yaşam doyumu üzerinde etkili olduğu saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: mentorluk yalnızca bir rehberlik ve destek süreci değil; aynı zamanda
bireyin psikolojik gelişimini, toplumsal aidiyetini ve yaşam doyumunu besleyen çok yönlü bir
deneyim alanı olarak görülmelidir. Bu çerçevede geliştirilecek çok boyutlu ve sistematik
mentorluk programları bireysel düzeyde iyi oluşu artırabilir,toplumda dayanışma kültürünü
pekiştirebilir, ek olarak koruyucu ruh sağlığı hamlesi olarak ele alınabilir. Anahtar Kelimeler: Mentorluk, yaşam doyumu, psikososyal özellik, koruyucu ruh sağlığı
Yaşan Bilge Şair, Burkay Karadağ, Mevlüt Türe, Bilge Doğan, Beliz Tural, Tutku Demir Ok, Hande Akbal, Merve Sena Kırmacı, Ceyhan Akkeyik
Sayfa 251
Sunum önizlemesi
Giriş: Bipolar bozukluk (BD) depresif atakları, klinik olarak majör depresif bozukluktan
(MDD) ayırt edilemeyebilir. Yanlış tanı, uygun olmayan tedaviye, kötü prognoza ve sağlık
maliyetlerinin artmasına yol açar. Hızlı Duygudurum Tarama Ölçeği (Rapid Mood Screener,
RMS), hem belirtileri hem risk faktörlerini sorgulayan, kısa ve pratik bir özbildirim aracıdır.
Bu çalışmanın amacı, RMSin Türkçe versiyonunun (RMS-T) BD-I ile MDD ayrımındaki
geçerlik ve güvenirliğini değerlendirmektir. Yöntemler: RMS, ilerigeri çeviri yöntemiyle Türkçeye uyarlanmış, anlaşılırlık testleri ve
özgün geliştiricilerin onayıyla nihai form oluşturulmuştur. Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine
göre SCID-5-CV ile tanı doğrulaması yapılmış, 63 BD-I ve 65 MDD tanılı ?18 yaş hastalar
dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara RMS-T, Türkçe MDQ ve CES-D uygulanmıştır. Ayırıcı tanı
performansı ROC analizi ile değerlendirilmiş; duyarlılık, özgüllük, AUC değerleri ve
tanımlayıcı istatistikler raporlanmıştır. Çalışma, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp
Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 17.12.2024 tarihinde
2024/216 ETİK KURUL KARAR NUMARASI ile onaylanmıştır.
Sonuçlar: MDD grubunun ortalama yaşı 43,57±13,48 yıl, BD-I grubunun 41,10±12,64 yıl olup
fark anlamlı değildir (p=0,286). Ortalama eğitim yılı MDDde 12,18±3,77, BD-Ida
11,83±4,38dir (p=0,634). Ortalama CES-D puanı MDDde 30,86±13,18, BD-Ida
28,33±17,14tür (p=0,350). RMS-T, BD ile MDD ayrımında en yüksek ayırt edici güce sahiptir
(AUC=0,865, p < 0,001; duyarlılık %79,4; özgüllük %84,6; kesim noktası=4). MDQnun AUC
değeri 0,776, duyarlılık %71,4, özgüllük %72,3tür. CES-D, BD ayrımında anlamlı
bulunmamıştır (AUC=0,462, p=0,456). Tartışma ve Sonuç: RMS-T, hem BD-I tanılı bireyleri saptamada hem de MDDden ayırmada
yüksek doğruluk gösteren, kısa ve kolay uygulanabilir bir tarama aracıdır. MDQ ile
karşılaştırıldığında benzer duyarlılıközgüllük düzeylerine ulaşmakta, ancak daha az madde
sayısı ve risk faktörlerini içermesiyle avantaj sağlamaktadır. Özellikle birinci basamak ve
poliklinik koşullarında hızlı uygulanabilmesi, tanı ve tedavideki gecikmeleri azaltabilir. Ayrıca,
RMS-Tnin yaygın klinik kullanımı, erken tanı ile birlikte uygun farmakoterapi ve psikoeğitim
süreçlerini hızlandırarak, hastaların işlevselliklerini ve yaşam kalitelerini artırma potansiyeline
sahiptir. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, depresyon, RMS-T, geçerlik, güvenirlik
Giriş: Öz-eleştiri, kişinin kendisini sert ve cezalandırıcı bir şekilde değerlendirmesi olarak
tanımlanır ve düşük benlik saygısı, artmış depresif belirtiler ve içselleştirilmiş damgalanma ile
ilişkilidir. Buna karşılık, kişinin kendi yaşadığı zorluklara karşı nazik ve yargısız bir tutum
geliştirmesi anlamına gelen öz-şefkat, daha iyi duygu düzenleme ve azalmış utanç ile ilişkili
koruyucu bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Yalnızlık, arzu edilen ve mevcut sosyal bağlar
arasındaki farkın algılanması olarak tanımlanır, psikozda oldukça yaygındır ve daha şiddetli
belirtiler, artmış intihar riski ve düşük işlevsellikle ilişkilidir. Öz eleştiri ve düşük öz-şefkat,
yalnızlık ve izolasyonu artırarak bu süreçlerle etkileşir. Bu nedenle, öz eleştiriyi azaltmayı, öz
şefkati geliştirmeyi ve sosyal bağlılığı artırmayı hedefleyen grup temelli müdahaleler, belirti
odaklı tedavilere tamamlayıcı bir yaklaşım olarak iyileşmeyi destekleyebilir. Yöntemler: Bu prospektif pilot çalışma, üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğinde
yürütülmüştür. DSM-5-TRye göre şizofreni veya şizoaffektif bozukluk tanısı alan, 1865 yaş
aralığında, klinik olarak stabil, bilgilendirilmiş onam verebilen ve grup oturumlarına
katılabilecek hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Grup psikoterapisi programı, üç ay boyunca,
haftada bir kez 90 dakikalık oturumlar şeklinde, on katılımcıya, iki psikiyatrist (biri eş-terapist)
tarafından uygulanmıştır. PANSS, CGI, UCLA Yalnızlık Ölçeği, Öz Eleştiri/Öz Onaylama
Ölçeği ve Öz-Şefkat Ölçeği, oturumların başlangıcında ve üç ayın sonunda katılımcılara
uygulanmıştır.
Sonuçlar: Veri analizi IBM SPSS Statistics for Windows, Sürüm 28.0 (IBM Corp., Armonk,
NY, ABD) kullanılarak yapılmıştır. Tüm ölçümler için müdahale öncesi ve sonrası puanları
karşılaştırmak amacıyla eşleştirilmiş örneklem t-testleri kullanılmıştır. Ölçümlerin hiçbiri için
başlangıç ve müdahale sonrası puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark
bulunmamıştır (p > 0,05). Tartışma ve Sonuç: Klinik veya psikolojik ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler
saptanmamış olsa da, elde edilen sonuçlar psikozu olan bireylerde grup psikoterapisinin
uygulanabilirliği ve kabul edilebilirliği hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Anlamlı
etkilerin gözlenmemesi, küçük örneklem büyüklüğü, sınırlı istatistiksel güç ve çalışmanın pilot
niteliği ile ilişkili olabilir; bu da klinik etkinliği daha titizlikle değerlendirmek için daha geniş
örneklemli, kontrollü çalışmalara duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: grup psikoterapisi, psikoz, öz-şefkat, öz-eleştiri, yalnızlık
Kaan Çabuk, Hatice Kübra Mete, Hasan Gökçay, Uğur Takım, Ramazan Konkan
Sayfa 253
Sunum önizlemesi
Giriş: Öz-eleştiri, kişinin kendisini sert ve cezalandırıcı bir şekilde değerlendirmesi olarak
tanımlanır ve düşük benlik saygısı, artmış depresif belirtiler ve içselleştirilmiş damgalanma ile
ilişkilidir. Buna karşılık, kişinin kendi yaşadığı zorluklara karşı nazik ve yargısız bir tutum
geliştirmesi anlamına gelen öz-şefkat, daha iyi duygu düzenleme ve azalmış utanç ile ilişkili
koruyucu bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Yalnızlık, arzu edilen ve mevcut sosyal bağlar
arasındaki farkın algılanması olarak tanımlanır, psikozda oldukça yaygındır ve daha şiddetli
belirtiler, artmış intihar riski ve düşük işlevsellikle ilişkilidir. Öz eleştiri ve düşük öz-şefkat,
yalnızlık ve izolasyonu artırarak bu süreçlerle etkileşir. Bu nedenle, öz eleştiriyi azaltmayı, öz
şefkati geliştirmeyi ve sosyal bağlılığı artırmayı hedefleyen grup temelli müdahaleler, belirti
odaklı tedavilere tamamlayıcı bir yaklaşım olarak iyileşmeyi destekleyebilir. Yöntemler: Bu prospektif pilot çalışma, üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğinde
yürütülmüştür. DSM-5-TRye göre şizofreni veya şizoaffektif bozukluk tanısı alan, 1865 yaş
aralığında, klinik olarak stabil, bilgilendirilmiş onam verebilen ve grup oturumlarına
katılabilecek hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Grup psikoterapisi programı, üç ay boyunca,
haftada bir kez 90 dakikalık oturumlar şeklinde, on katılımcıya, iki psikiyatrist (biri eş-terapist)
tarafından uygulanmıştır. PANSS, CGI, UCLA Yalnızlık Ölçeği, Öz Eleştiri/Öz Onaylama
Ölçeği ve Öz-Şefkat Ölçeği, oturumların başlangıcında ve üç ayın sonunda katılımcılara
uygulanmıştır.
Sonuçlar: Veri analizi IBM SPSS Statistics for Windows, Sürüm 28.0 (IBM Corp., Armonk,
NY, ABD) kullanılarak yapılmıştır. Tüm ölçümler için müdahale öncesi ve sonrası puanları
karşılaştırmak amacıyla eşleştirilmiş örneklem t-testleri kullanılmıştır. Ölçümlerin hiçbiri için
başlangıç ve müdahale sonrası puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark
bulunmamıştır (p > 0,05). Tartışma ve Sonuç: Klinik veya psikolojik ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler
saptanmamış olsa da, elde edilen sonuçlar psikozu olan bireylerde grup psikoterapisinin
uygulanabilirliği ve kabul edilebilirliği hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Anlamlı
etkilerin gözlenmemesi, küçük örneklem büyüklüğü, sınırlı istatistiksel güç ve çalışmanın pilot
niteliği ile ilişkili olabilir; bu da klinik etkinliği daha titizlikle değerlendirmek için daha geniş
örneklemli, kontrollü çalışmalara duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: grup psikoterapisi, psikoz, öz-şefkat, öz-eleştiri, yalnızlık döneminde uyku parametrelerinin klinik olarak izlenmesinin önemini vurgulamakta ve tedavi
planlamasında yalnızca depresyon belirtilerine değil, uyku kalitesine de odaklanılması
gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: uyku, depresyon, antidepresan, işlevsellik
Giriş: Cinsel işlev bozukluklarının (CİB) genel olarak diğer psikiyatrik rahatsızlıklarla sık
birliktelik göstermektir. Araştırmalarda yaşam boyu cinsel işlev bozukluğu olan bireylerin
çoğunda anksiyete ve depresyon belirti düzeylerinin yüksek olduğu ve bu bireylerin %57sinin
yaşam boyu bir başka psikiyatrik bozukluk geçirdiği gösterilmiştir.Bu çalışmanın amacı CİB
nedeniyle başvuran bireylerin cinsel doyum, benlik saygısı kaygı ve depresyon belirtilerinin ne
yönde değiştiğini göstermektir. Yöntemler: 2022-2024 yılları arasında ALKÜ psikiyatri polikliniğinde CİB tanısıyla takip
edilen gönüllüklere Beck depresyon ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Golombok Rust Cinsel
Doyum Ölçeği (GRCDÖ), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı
Ölçeği uygulanmıştır.( 25.12.2024 tarihli 27-03 numaralı ALKÜ yerel etik kurul onayı
alınmıştır.)
Sonuçlar: Çalışmaya 22 çift toplam 44 kişi katılmıştır. Katılımcıların 27si (%61,4) CİB
tariflemektedir.19 katılımcıda vajinismus, 3 katılımcıda cinsel istek azlığı, 2 katılımcıda
uyarılma bozukluğu, 2 katılımcıda orgazm bozukluğu mevcuttu. Katılımcıların evlilik süresi 1
ay ile 26 yıl arasında değişkenlik göstermekteydi. Katılımcılar arasında depresyon, benlik
saygısı, cinsel yaşantılar ölçeği açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p > 0.05),
CİB olan katılımcıların CİB olmayan gruba göre anksiyete puanları istatiksel olarak anlamlı
düzeyde yüksektir. Cinsel doyum Ölçeğinde ise vajinismus ve anorgazmi puanları CİB olan
grupta anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla 10±4.54, 8.29±4.36; p < 0.001, p=0.027). Yaş ile
vajinismus arasında negatif korelasyon mevcuttur. Tartışma ve Sonuç: Daha önce CİB ile yapılan çalışmalar bu çalışmada da olduğu gibi sıklıkla
vajinismuslu bireyleri içermektedir. Literatürde de vajinismus olgularında özgül fobi , anksiyete
bozukluğunun daha sık görüldüğü GRCDÖ puanlarının genel nüfusa göre oldukça yüksek
olduğu bildirilmiştir. Anahtar Kelimeler: cinsel işlev bozukluğu, benlik saygısı, cinsel doyum, depresyon,
anksiyete
Giriş: Fibroblast büyüme faktörleri (FGF), beyin dahil olmak üzere birçok dokuda hücre
proliferasyonu, göçü, farklılaşması ve hayatta kalması gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde rol
oynamaktadır. Bu çalışmada Bipolar Bozukluk(BB) hastalarının Ötimik/Depresif/Manik
Epizod dönemlerindeki FGF-2 ve FGF-9 düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile
karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: BB tanısı olan toplam 121 hasta (ötimik=47, manik=37, depresif=37) ve 67 sağlıklı
kontrol alınmıştır. Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve Young Mani Derecelendirme
Ölçeği uygulanmıştır. Serum FGF-2 ve FGF-9 ölçümleri için 8-12 saat açlık sonrası kan
alınmıştır. 07/06/2023 tarih ve KAEK-458 numaralı etik kurul izni alınmıştır.Tüm
katılımcılardan yazılı bilgilendirilmiş gönüllü onam formu alınmıştır.
Sonuçlar: Sağlıklı kontrol grubu, ötimik BB grubu ve BB atak grubu (Manik+Depresif)
arasında FGF-2 ve FGF-9 düzeyleri karşılaştırılmıştır. Hem FGF-2 düzeylerinin hem de FGF
9 düzeylerinin anlamlı farklar ortaya koyduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0,001 ve p=0,004). İleri
analizlere bakıldığında; atak (Manik+Depresif) grubunda FGF-2 düzeylerinin, hem ötimik
gruba göre, hem de kontrol grubuna göre düşük düzeylerde olduğu (sırasıyla p=0.001 ve
p=0.003), buna karşın ötimik grup ve kontrol grubu arasındaki farkın anlamlı olmadığı
saptanmıştır (p=0.126). Serum FGF-9 düzeylerine bakıldığında; atak (Manik+Depresif)
grubunda FGF-9 düzeylerinin, ötimik gruba göre anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu
(p=0.002), kontrol grubuna göre yine düşük düzeyde olsa da istatistiksel olarak anlamlı bir
farkın bulunmadığı (p=0.031), ötimik hasta grubu ve kontrol grubu arasındaki farkın
istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır (p=0.063). ROC analizi yapıldığında; atak
grubunda (depresyon+mani) FGF-2 için kesim (cut-off) değeri ?26.83 pg/mL, sensitivite
%56,8, spesifite %74.6, ROC eğrisi altındaki alan±standart hata=0.646±0.046, FGF-9 için ise
kesim (cut-off) değeri ?24.15 pg/mL, sensitivite %71.6, spesifite %50.7, ROC eğrisi altındaki
alan±standart hata 0.599±0.048 olarak saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, FGF-2 ve FGF-9 düzeylerinin BBnin farklı
dönemlerinde ve sağlıklı kontrollere kıyasla değişiklik gösterebileceğini ve belirli kesim
noktalarında her iki faktörün de BBdeki atak (manik/depresif) dönemleri için biyobelirteç
adayı olabileceğini düşündürmektedir. FGF-2 ve FGF-9 düzeylerindeki farkların BBnin farklı
dönemlerinde farklı nöroplastik değişiklikler olduğu sonucuna işaret edebileceğini
düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, İki Uçlu Duygudurum Bozukluğu, Fibroblast
Büyüme Faktörü (FGF), FGF-2, FGF-9
Giriş: DSM-5 Anksiyöz Distress Değerlendirme Ölçeği (ADDÖ), majör depresif bozuklukta
(MDB) anksiyetenin psişik yönünü değerlendirmede değerli ve pratik bir araç olarak kabul
edilmektedir. Ayrıca, ADDÖnün Hamilton Anksiyete Ölçeğine (HAMA) göre anksiyeteyi
değerlendirmede daha özgül olduğu gösterilmiş ve YABde de geçerliliği ortaya konmuştur. Bu
çalışmanın amacı, ADDÖnün yaygın anksiyete bozukluğunda (YAB) geçerlilik ve
güvenilirliğini araştırmaktır. Yöntemler: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre YAB tanısı almış hastalar ve herhangi bir
psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan sağlıklı katılımcılar (SK) dahil edilmiştir. Tüm
katılımcılara Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD), HAMA ve ADDÖ uygulanmıştır.
Güvenilirliği değerlendirmek için Cronbach alfa katsayısı ve düzeltilmiş madde-toplam puan
korelasyonları (CITC) hesaplanmıştır. YAB grubunda, daha önce MDB'de Türkçe geçerliliği
gösterilen ölçeğin faktör yapısını doğrulamak amacıyla doğrulayıcı faktör analizi (DFA)
yapılmıştır. Ayırt edici geçerliliği değerlendirmek için Pearson korelasyon analizleri ve grup
karşılaştırmaları gerçekleştirilmiştir. Analizler R4.4.1 programında (lavaan ve misty
paketleriyle) yapılmıştır. Etik kurul onayı Başkent Üniversitesinden alınmıştır (Proje no:
KA24/446 ve tarihi:15.01.2025).
Sonuçlar: Analizlere 52 hasta (32 kadın; yaş=34.4±13.32 yıl;) ve 62 SK (27 kadın;
yaş=31,4±6,75 yıl;) dahil edilmiştir. CITC değerleri 0,663 ile 0,889 arasında değişirken,
Cronbach alfa katsayısı 0,889 bulunmuştur. DFAya ait uyum indeksleri (?²/df=1,75,
CFI=0,955, TLI=0,91, RMSEA=0,066, SRMR=0,041), modelin veriye iyi uyum sağladığını
göstermekte olup, faktör yükleri 0,50 ile 0,88 arasında değişmektedir. Hastalarda tüm klinik
ölçek puanları, SBlere göre anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (tüm p < 0,001). ADDÖ,
HAMD ile varyansın %47sini ve psişik anksiyete ile %70ini paylaşmıştır. Tartışma ve Sonuç: Yapılan analizler ADDÖnün YABta geçerli ve güvenilir olduğunu
göstermiştir. ADDÖ depresif belirtileri sorgulamaması nedeniyle depresyonun anksiyete
bileşeni için daha spesifik bir değerlendirme aracıdır. Benzer nedenle anksiyetenin
değerlendirilmesinde HAMAya göre daha özgül olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın
bulguları ADDÖnün YABde anksiyete şiddetinin değerlendirmesi için de hızlı ve pratik bir
araç olabileceğine işaret etmektedir. ADDÖnün Türkçe formu, YABda anksiyete şiddetinin
değerlendirmesinde geçerli ve güvenilirdir. Gelecekteki tanılar arası çalışmalarda pratik ve
kullanışlı bir araç olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyöz distes, yaygın anksiyete bozukluğu, geçerlik, güvenirlik
Ceren Hıdıroğlu Ongun, Serra Şandor, Mehmet Can Tanfer, Sena Gürkaş, Simge Ece Erer, İbrahim Emre Bora
Sayfa 259
Sunum önizlemesi
Giriş: Sosyal biliş, hem şizofreni hem de otizm spektrum bozukluğu (OSB) tanısı alan
bireylerde bozulma gösteren bilişsel alanlardandır. Ancak bu iki klinik grubu yetişkinlikte
sosyal bilişsel işlevler açısından karşılaştıran çalışmalar sınırlıdır. Şizofreni ve OSBde bu
işlevlerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi, bu konunun ortak ve ayrışan mekanizmalarını
daha iyi anlamaya ve bu hastalıklarda fenotipik düzeyde bir örtüşmeyi yansıtıp yansıtmadığına
dair süregelen tartışmalara katkı sağlayabilir. Bu çalışmada (1) Sosyal Biliş Film Testi (SBFT)
ile şizofreni ve OSB tanılı bireyler ile sağlıklı kontrollerin zihin kuramı (ZK) performansları
karşılaştırılmış ve (2) ZK becerileri ile klinik değişkenler arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Yöntemler: Çalışmanın örneklemini DEÜ Psikiyatri Anabilim Dalında izlenen 29 OSB (n=29;
27 erkek), 30 şizofreni (n=30; 19 erkek) tanısı almış yetişkin ve 40 sağlıklı yetişkin (n=40; 31
erkek) oluşturmaktadır. Sosyal biliş SBFT ile; klinik belirtiler Pozitif Belirtileri Değerlendirme
Ölçeği(SAPS), Kısa Negatif Belirti Ölçeği(BNSS) ve Tanısal Otizm Spektrum
Görüşmesi(DASI) ile değerlendirilmiştir. Etik onay, DEÜ Sosyal ve Beşeri Bilimler Etik
Kurulunun 13.06.2023 tarihli, 15 sayılı kararıyla alınmıştır.
Sonuçlar: Yaş açısından gruplar arasında fark [F(2,96)=16.12, p < 0.001] olup OSB grubu daha
gençtir. Eğitim bakımından gruplar benzerdir. SBFT toplam puanı gruplar arasında farklı olup
[F(2,94)=38.10, p < 0.001], sağlıklı bireylerde (Ort.=31.08) şizofreni (Ort.=20.47) ve OSB
grubuna (Ort.=23.31) göre daha yüksektir. Azalmış ZK ve ZK yokluğu alt testlerinde anlamlı
grup farkları saptanmıştır. Şizofreni grubunun azalmış ZK puanı OSBye göre daha yüksektir
(p=0.038). Aşırı ZK bakımından gruplar benzerdir. Yaş ve cinsiyetin SBFT performansına etkisi
yoktur (tüm p > 0.05). OSB grubunda azalmış ZK puanları DASI dil bozukluğu (r=0.474,
p=0.009) ve DASI toplam puanı ile (r=0.403, p=0.03) anlamlı ilişkiler göstermiştir. Tartışma ve Sonuç: Sonuçlar, zihinselleştirme eksikliğinin ve yokluğunun şizofreni ve
OSBnin ortak bir özelliği olduğunu gösterirken bu bozulma şizofrenide daha belirgin
düzeydedir. Şizofrenide azalmış ZK becerisinin klinik değişkenlerden bağımsız olması ve
OSBde sözel iletişimdeki yetersizlikler ve hastalığın genel şiddeti ile olan ilişkisi ilgili literatür
ışığında tartışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Otizm Spektrum Bozukluğu, Sosyal Biliş, Sosyal Biliş Film Testi,
Şizofreni, Zihin Kuramı
Samet Öksüz, Aykut Karahan, Hüseyin Yaman, Selçuk Akkaya
Sayfa 262
Sunum önizlemesi
Giriş Ve Amaç:Major Depresif bozukluk (MDB) ciddi bir sağlık problemi olmasına rağmen,
patogenezi yeteri kadar aydınlatılamamıştır. Fried ve arkadaşları, depresif bozukluk tanı
kriterlerinin çeşitli kombinasyonlarını incelediklerinde, 1030 farklı klinik tablonun ortaya
çıkabileceğini hesaplamışlardır. Klinik uygulamada sıkça kullanılan Hastalık yoktur, hasta
vardır. ifadesi dahi bu çeşitliliği açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Bu bağlamda, son yıllarda depresif bozukluğun biyolojik temellerine yönelik çalışmalar
artmıştır. Özellikle inflamatuar yanıtın, beyin yapısı ve işlevinde değişikliklere yol açabildiği,
myelinizasyonu bozabildiği, depresif semptomların gelişiminde rol oynayabileceği ve
hastalığın prognozunu olumsuz etkileyebileceği gösterilmiştir.
Merkezi sinir sisteminde en fazla bulunan ikinci miyelin proteini olan myelin basic protein;
yüksek oranda immünolojiktir ve sinir büyümesini ve aksonal rejenerasyonu desteklemektedir
(Whitaker 1998). Ancak anti-MBP düzeylerinin depresyonla olan ilişkisi henüz ele
alınmamıştır.
Depresif bozuklukta hipokampal hacim değişiklikleri ve işlevsellik kaybı yapılan çalışmalarda
gösterilmiş fakat oluşum mekanizmaları henüz yeterince aydınlatılamamıştır.
Depresyonun patofizyolojisinin aydınlatılması, yeni terapötik hedeflerin belirlenmesini,
hastalığın prognozunun öngörülmesini ve bireyselleştirilmiş tedavi seçeneklerinin optimize
edilmesini mümkün kılabilecektir. Bu nedenle çalışmamızda, depresif bozuklukta anti-MBP
düzeylerini ve bu düzeylerin hastalık şiddeti, prognoz, işlevsellik ve hipokampal hacimlerle
olan ilişkisini inceledik.
Yöntem:Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) psikiyatri polikliniğine başvuran, 18-65 yaş
arası MDB tanısı konmuş 30 hasta ve bu hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından
eşleştirilmiş 30 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. MDB tanısı, klinisyen tarafından DSM
V-TR kriterlerine göre konuldu ve araştırmacı psikiyatrist tarafından SCID-5-CV kullanılarak
doğrulandı. Dışlama kriterleri, bilinen kronik inflamatuar hastalıklar, kanser, alerjik veya
immünolojik hastalıklar; aktif enfeksiyon hastalığı; kafa travması öyküsü, demans, epilepsi
veya diğer majör nörolojik bozukluklar; alkol veya madde kullanım bozukluğu; mental
retardasyon; aktif olarak antibiyotik, anti-inflamatuar veya immünsüpresif ilaç kullanımı; sol el baskınlığı ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) açısından kontrendikasyon varlığı olarak
belirlendi.
İlk başvuru esnasında hastalara ve sağlıklı gönüllülere Hamilton Depresyon ölçeği (HAM-D
17) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme ölçeği (KİDÖ) uygulandı. 2 aylık takiplerin sonunda
hasta gurubunda HAM-D-17 tekrarlanmış olup kontrol grubunda herhangi bir takip yapılmadı.
Katılımcıların anti-MBP düzeyleri ELİSA yöntemiyle analiz edildi. MRG tetkikleri KTÜ
Radyoloji Anabilim Dalında bulunan 3 Tesla MRG cihazı (Magnetom Skyra, Siemens
Healthcare, Erlangen, Germany) kullanılarak yapıldı. Elde edilen T1 ağırlıklı görüntüler
mrıcron programı ile DCOM formatından NIfTI formatına dönüştürüldü ve yapısal analizi
vol2Brain kullanılarak tam otomatik olarak raporlandı (Manjón ve Coupé 2016). Araştırmanın
etik izni, KTÜ Tıp Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurul Başkanlığından 2023/203
protokol numarası ile alındı.
Bulgular:Çalışmaya 30 depresyon hastası ve 30 sağlıklı kontrol alındı (Tablo 1). Depresyon
grubunda 2 aylık takipleri 25 hasta tamamladı. Anti-MBP değerleri kesme değeri 3,195
alındığında yüksek doğrulukta (%96,7 sensivite, %86,7 spesifisite, %87,9 pozitif prediktif
değer ve %96,3 negatif prediktif değer) depresif bozukluğu olan hastaları sağlıklı kontrollerden
ayırt etti. Anti-MBP düzeyleri ile HAM-D (r = 0,641, p < 0,001) ve KİDÖ alt ölçekleri olan
özerklik (r = 0,583), mesleki işlevsellik (r = 0,323), bilişsel işlevsellik (r = 0,540), mali konular
(r = 0,329), kişilerarası ilişkiler (r = 0,651), boş zaman etkinlikleri ve toplam skor (r = 0,58,1)
(r = 0,334) (tümü p < 0,05) arasında anlamlı korelasyonlar gözlemlendi (Tablo 2). Hipokampüs
hacmini etkilediği literatürde gösterilmiş olan yaş ve cinsiyet faktörlerini kontrol ettiğimiz
regresyon analizinde, anti-MBP düzeyleri arttıkça toplam hipokampal hacim (p=0,003), sağ
hipokampal hacim (p=0,003) ve sol hipokampal hacimde (p=0,005) azalma tespit edildi (Tablo
3). 2 aylık takiplerde tedaviye yanıtı ölçeklerde %50 azalma olarak aldığımızda tedaviye yanıt
veren grupta anti-MBP değerleri anlamlı bir şekilde daha düşüktü (p=0,020) (Tablo 4).
Tartışma Ve Sonuç:Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma anti-MBP düzeylerinin depresif bozukluk
ile ilişkisini inceleyen ilk çalışmadır. Çalışmamızda birçok bulgu elde edilmiştir: 1) anti-MBP
değerlerinin yüksek doğrulukta (%96,7 sensivite, %86,7 spesifisite, %87,9 pozitif prediktif
değer ve %96,3 negatif prediktif değer) depresif bozukluğu olan hastaları sağlıklı kontrollerden
ayırt ettiği saptanmıştır; 2) serum anti-MBP düzeylerinde artış katılımcıların depresif belirti
şiddetinde ve işlevsellik düzeylerinde kötüleşme ile yüksek düzeyde ilişkili saptanmıştır; 3)
serum anti-MBP düzeyleri yaş, cinsiyet ve depresif bozukluk tanısından bağımsız olarak
hipokampal hacimde azalma ile ilişkili bulunmuştur ve 4) anti-MBP değerleri yüksek olan
hastalarda tedaviye yanıt oranı daha az bulunmuştur.
İnflamatuvar aktivitenin yüksek olduğu depresif hastalarda daha şiddetli semptomlar
bulunduğu ve tedaviye yanıtın daha kötü olduğu gösterilmiştir. Ayrıca duygudurum
bozukluklarında myelinizasyonun bozulduğuna dair kanıtlar giderek artmaktadır(Sacchet ve
Gotlib 2017). Şizofrenide negatif semptomları olan hastaların anti-MBP ortalama aktivitesi
pozitif semptomları olanlara oranla 2.5 kat daha yüksek bulunmuştur (Parshukova ve ark. 2019). Bipolar bozukluğu olan bireylerde anti-MBPnin myelin hasarı ve inflamasyon ile
bağlantılı olabileceği ifade edilmiştir. Fakat depresif bozuklukta anti-MBPnin yeri henüz
literatürde çalışılmamış. Bu bağlamda çalışmamızda tespit edilen anti-MBP yüksekliği depresif
bozuklukta görülen myelinizasyon bozukluklarına bir açıklama sunmakla birlikte depresif
bozuklukta görülen immüno-metabolik değişiklik tablosunda da eksik parçaları tamamlamak
için katkı sunmaktadır.
Depresyonda işlevsellik kaybı birçok çalışmada ortaya konmuş ve depresyon hastalarının
ayaktan tedavisinde işlevsellik önem kazanmıştır. Yapılan araştırmalarda inflamasyonun beyin
yapısı ve işlevlerini olumsuz etkilediği ve dolayısıyla işlevsellik üzerinde de negatif bir etki
yarattığını gösterilmiştir. Ayrıca romatoid artritli hastalarda yapılan bir çalışmada anti-MBP
düzeylerinin bilişsel bozuklukla ilişkili olduğu bulunmuştur (Baptista ve 2017). Depresyonda
bilişsel alanlardaki işlev bozukluğunun günlük yaşamda daha geniş işlevsel bozukluklara
katkıda bulunabildiği de gösterilmiştir. Çalışmamızda, anti-MBP düzeylerindeki artışın
işlevsellikte azalma ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu bulgu, inflamasyon aracılığıyla gelişen
nörodejeneratif süreçlerin depresif bozukluktaki bilişsel belirtilerin ve işlev kaybının ortaya
çıkmasında rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Çalışmamızın bir diğer önemli bulgusu, yaş, cinsiyet ve depresif bozukluk tanısından bağımsız
olarak anti-MBP düzeyleri arttıkça hipokampal hacimlerin azaldığını göstermesidir. Yapılan
araştırmalarda hipokampal hacimlerin tedavi yanıtı ve depresyon şiddeti ile ilişkili olduğu
gösterilmiş olsa da hipokampal hacim değişiklikleri bir neden olmaktan ziyade bir sonuç olarak
değerlendirilebilir. Çalışmamız, anti-MBP düzeylerinin hipokampal hacim kaybının
patogenezinde rol oynayan faktörlerden biri olabileceğini gösteren ilk çalışmadır.
Son olarak çalışmamızda anti-MBP değerleri yüksek olan hastalarda tedaviye yanıt oranı daha
düşük bulunmuştur.
Sonuç olarak, bu çalışmada depresif bozukluğun patogenezini daha iyi anlamak ve olası
biyobelirteçleri belirlemek amacıyla, depresif hastalar ve sağlıklı kontrollerde anti-MBP
düzeyleri incelenmiştir. Depresif bozuklukta anti-MBP düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuna
kıyasla anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, anti-MBP düzeylerindeki
artışın işlevsellikte ve hipokampal hacimlerde azalma ile ilişkili olduğu bulunmuştur ve anti
MBP değerleri yüksek olanlarda tedaviye yanıt oranı daha az bulunmuştur. Depresif bozuklukta
nöroimmün değişiklikler ve myelinizasyon süreçlerine ilişkin bilgilerimizin genişletilmesi, hem
hastalığın erken tanısı hem de bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından
yeni olanaklar sunabilir.
Kaynaklar:Baptista TSA, Petersen LE, Molina JK ve ark. (2017) Autoantibodies against
myelin sheath and S100? are associated with cognitive dysfunction in patients with rheumatoid
arthritis. Clin Rheumatol 36: 19591968.
Manjón, JV, Coupé P. (2016) Volbrain: An online MRI brain volumetry system. Front
Neuroinform 10: 197669. Parshukova D, Smirnova LP, Ermakov EA ve ark (2019) Autoimmunity and immune system
dysregulation in schizophrenia: IgGs from sera of patients hydrolyze myelin basic protein. J
Mol Recognit 32(2):e2759.
Sacchet MD, Gotlib IH (2017) Myelination of the brain in major depressive disorder: An in
vivo quantitative magnetic resonance imaging study. SCİ Rep 7(1): 2200.
Whitaker JN (1998) Myelin basic protein in cerebrospinal fluid and other body fluids. Mult
Scler 4(1):16-21. Anahtar Kelimeler: Major Depresif Bozukluk, Hipokampüs, Myelin Basic Protein, Manyetik
Rezonans Görüntüleme
Giriş Ve Amaç:Bu randomize kontrollü çalışmada, kumar bağımlılığı ile kendini damgalama
arasındaki ilişkiye odaklanılarak bu alandaki mevcut müdahalelerden farklı olarak özgün
biçimde geliştirilen bir terapi modülünün ilk uygulama sonuçları sunulmaktadır. Kendini
damgalama, kişinin belirli bir gruba yönelik toplumda var olan önyargı ve damgaların farkında
olup kendini damgalanmış grubun bir üyesi olarak gördüğünde başlayan ilerleyici bir
fenomendir. KOB, dünya genelinde en çok damgalanan hastalıklardan biri olarak öne
çıkmaktadır (Crapanzano ve ark., 2018). Bağımlılığın başlatıcı ve sürdürücü faktörlerinden biri
olan kendini damgalama, tedavi arayışında gecikme, tedaviden kaçınma, ümitsizlik, azalmış öz
yeterlilik ve düşük yaşam kalitesi gibi olumsuz sonuçlarla ilişkilidir. KOB tedavisinde geçerliği
en çok kanıtlanan terapi yöntemi Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)'dir. Uyumsuz inanç ve
düşünceleri değiştirmeyi vurgulayan, psikolojik yeniden eğitim modeli içeren içgörü odaklı bir
terapi olan Bilişsel Davranışçı Terapi, düşüncelerin, duyguların ve davranışların birbirleriyle
etkileşimli bir neden sonuç ilişkisine sahip olduğu varsayımına dayanır. Çalışmamız Kendini
Damgalama Algısına Uyarlanmış Bilişsel Davranışçı Terapi (KDBDT)'nin hem kendini
damgalama hem de kumar oynama davranışı üzerindeki etkilerini ve kısa vadeli
sürdürülebilirliğini incelemeyi amaçlamaktadır. Müdahale, bireylerin tedaviye başvurma ve
devam etme motivasyonlarını artırmayı, damgalayıcı düşüncelerle baş etmelerini sağlamayı ve
kendi değer ve kaynaklarına dayalı daha işlevsel başa çıkma becerileri geliştirmelerini
desteklemeyi hedeflemektedir.
Yöntem:Araştırma randomize kontrollü deneysel desene sahiptir. Ege Üniversitesi Klinik
Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 19.03.2024 tarihinde onaylanmıştır (Karar No: 24-3.1/60).
Çalışma ClinicalTrials.gov veri tabanına kaydedilmiştir (NCT06943963). Araştırmaya, DSM
5e göre KOB tanısı alan, tedavi sürecine devam eden, Kendini Damgalama Ölçeğinden 72 ve
üzeri puan alan, 18-65 yaş aralığındaki bireyler dahil edilmiştir. DSM-5e göre psikotik
bozukluklar, entelektüel yetersizlik ve şizofreni spektrumundaki tanılar dışlanmıştır.Örneklem
büyüklüğü belirlenirken etki büyüklüğü 0,5 olarak alındığında Power: 0.80 için tespit edilen
örneklem sayısı 13 müdahale ve 13 kontrol olmak üzere 26 kişi olarak saptanmıştır.
Çalışmaya, DSM-5 kriterlerine göre kumar oynama bozukluğu tanısı almış ve ayaktan tedavi
hizmeti alan 26 birey katılmıştır. Katılımcılar, Kendini Damgalama Ölçeği puanlarına göre
tabakalandırılarak rastgele müdahale ve kontrol gruplarına atanmıştır. Kontrol grubu
katılımcıları (n:13, yaş:30±4.8) bağımlılık polikliniğinde uygulanan standart tedaviyi görürken,
deney grubu katılımcıları (n:13, yaş:36.54±9.77) standart tedaviye ek haftalık olarak planlanan dört seans KDBDT görmüştür. Araştırmanın verileri; kendini damgalama şiddeti için Kendini
Damgalama Ölçeği (KDÖ), KOB şiddeti için South Oaks Kumar Tarama Testi (SOKTT)
aracılığıyla toplanmıştır. Her iki gruptaki katılımcıların kendini damgalama düzeyi ve KOB
şiddeti üç farklı zaman diliminde (başlangıçta- t0, KDBDT müdahalesinin bitiminde- t1 ve 1.
ay izlem-t2) ölçülmüştür.
KDBDT'te her seans psikoeğitim içeriğine sahip olup ödev ile sonlandırılmıştır. İlk seans
davranış oluşumu, kendini damgalama kavramı ve etkileri, ikinci seans duygu düşünce davranış
ilişkisi, üçüncü seans değerler ve kendini damgalama ilişkisi ve dördüncü seans kendini
damgalamanın yinelemeye etkisi üzerine psikoeğitimler gerçekleştirilmiştir. Bilişsel yeniden
yapılandırma ve davranış değişimi hedefleri için uygun müdahaleler somutlaştırma
hedeflenerek her seans için oluşturulmuş olan materyaller ile gerçekleştirilmiştir.
Toplanan veriler, STATA 13.1 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Zaman içindeki
değişimleri değerlendirmek amacıyla tekrarlayan ölçümler için ANOVA uygulanmış; aracılık
etkisini test etmek üzere ise Hayes'in Process Macrosu (Model 4) kullanılmıştır.
Bulgular:Müdahale grubunda kendini damgalama düzeyinde anlamlı bir düşüş gözlenmiş ve
bu düşüş bir aylık izlem süresince korunmuştur. Buna karşın, kontrol grubunda kendini
damgalama düzeyinde anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır (F = 6,30; p =.003). T1
ölçümlerine göre hesaplanan etki büyüklüğü, müdahalenin kendini damgalama algısı üzerinde
orta ile büyük arasında bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir (?² = 0,14; %95 GA = 0,02
0,28). Benzer şekilde, T1 ölçümlerinde müdahale grubunda kumar oynama şiddetinde belirgin
bir azalma görülmüş, kontrol grubunda ise bu azalma daha sınırlı kalmıştır. İzlem döneminde
grup ortalamaları birbirine yaklaşsa da, zaman içindeki değişim analizleri, müdahale grubunda
kumar oynama bozukluğu (KOB) şiddetinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde
azaldığını ortaya koymuştur (F = 10,70; p <.001). Etki büyüklüğü analizine göre, müdahalenin
KOB şiddeti üzerinde büyük düzeyde etkili olduğu belirlenmiştir (?² = 0,22; %95 GA = 0,06
0,36). Kontrol grubunda kumar oynama şiddetinde gözlenen kısmi düşüşe rağmen, bu grupta
kendini damgalama düzeyinde anlamlı bir değişim gözlenmemiştir. Yapılan aracılık analizleri,
KDBDT müdahalesinin kumar oynama davranışı üzerindeki etkisinin, kendini damgalama
düzeyindeki azalma aracılığıyla gerçekleştiğini ortaya koymuştur (B = -0,96; %95 GA = -1,43 -0,65). Bu bulgular, KDBDT uygulanan bireylerde hem kendini damgalama algısının hem de
kumar oynama davranışının anlamlı biçimde azaldığını ve bu etkinin kısa vadede korunduğunu
göstermektedir.
Tartışma Ve Sonuç:Çalışma bulguları, kumar oynama bozukluğu (KOB) tanılı bireylerde
kendini damgalamaya odaklanan dört oturumluk bilişsel davranışçı terapi müdahalesinin etkili
olduğunu göstermektedir. Müdahale sonrası deney grubunda Kendini Damgalama Ölçeği
(KDÖ) puanlarında anlamlı bir düşüş gözlenmiş ve bu düşüş bir aylık izlem sürecinde de korunmuştur (118 ? 82 ? 80). Bu durum, KDBDT'nin kendini damgalama düzeyini azaltma
potansiyeline sahip olduğunu göstermekte ve Kulesza ve arkadaşlarının (2013) psikososyal
müdahalelerin bağımlılıkla ilişkili damgalamayı azaltabileceğine dair bulgularıyla
örtüşmektedir. Benzer şekilde, South Oaks Kumar Tarama Testi (SOKTT) puanlarında da deney
grubunda anlamlı bir düşüş gerçekleşmiştir (14.15 ? 3.77 ? 4.46). Bu durum, KDBDTnin
bireylerin kumar oynama davranışlarını azaltma ve daha sağlıklı baş etme becerileri
geliştirmelerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. Bulgular, bağımlılık tedavilerinde
damgalayıcı düşüncelere müdahale etmenin tedaviye katılım ve iyileşme süreci açısından
önemli olduğunu vurgulayan geniş bir literatürle uyumludur. Müdahale grubunda hem KDÖ
hem SOKTT puanlarındaki hızlı düşüşe karşılık, kontrol grubunda bu değişim çok daha sınırlı
düzeyde kalmıştır (KDÖ: 113 ? 110; SOKTT: 10.85 ? 7.38). Bu fark, KDBDTnin standart
tedavinin etkisini artırabileceği ve tedavi sürecini hızlandırabileceği yönünde yorumlanabilir.
Bu bağlamda, izlem sürecinde ek sürdürücü seansların planlanması, terapötik etkilerin
devamlılığı açısından önerilebilir. Yi ve Kanetkar (2011) ile Wood ve arkadaşlarının (2017)
araştırmaları, kendini damgalamanın tedavi motivasyonunu düşürdüğünü ve KOBun
devamlılığını destekleyen bir kısır döngü yarattığını belirtmektedir. Aracılık analizleri ise bu
etkilerin mekanizmasını daha ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur. Doğrudan etki istatistiksel
olarak anlamlı bulunmazken (X ? Y: B = -1.57, GA [%95: -5.17, 0.094]), dolaylı etki anlamlı
ve güvenilir bulunmuştur (X ? M ? Y: B = -0.96, GA [%95: -1.43, -0.65]). Bu bulgu,
KDBDTnin kumar davranışı üzerindeki etkisinin, kendini damgalama düzeyindeki azalma
aracılığıyla gerçekleştiğini göstermektedir. Jennings ve arkadaşları (2015) da damgalamanın
bağımlılık davranışları üzerindeki dolaylı belirleyici etkisine dikkat çekmişlerdir. Sonuç olarak,
çalışma bulguları, kendini damgalamaya odaklanan yapılandırılmış kısa süreli müdahalelerin
KOB tedavisine etkili biçimde entegre edilebileceğine ve bu entegrasyonun hem semptom
azaltımı hem de davranış değişimi açısından önemli katkılar sağlayabileceğine işaret
etmektedir. Bulgular, KOB tedavisine KDBDT müdahalesinin entegre edilebilirliğini ve
etkililiğini ortaya koymakta, literatüre özgün bir katkı sunmaktadır.
Araştırmanın temel sınırlılıkları, örneklem büyüklüğünün küçük olması, yalnızca bir aylık
izlem süresiyle sınırlı kalınması ve uygulanan KDBDT protokolünün literatürde daha önce
denenmemiş olmasıdır. Bu nedenle elde edilen bulguların farklı örneklemlerle tekrarlanarak
desteklenmesi önemlidir. Ayrıca, müdahalenin diğer bağımlılık türlerine uyarlanarak test
edilmesi ve etkililiğin cinsiyet gibi sosyodemografik değişkenlere göre incelenmesi, yöntemin
kapsamı ve uygulanabilirliği açısından gelecek araştırmalar için önemli bir fırsat sunmaktadır.
Kaynaklar:Crapanzano, K., Hammarlund, R., Ahmad, B., Hunsinger, N., & Kullar, R. (2018).
The association between perceived stigma and substance use disorder treatment outcomes: A
Review.
Substance
Abuse
https://doi.org/10.2147/sar.s183252
and
Rehabilitation,
Volume
10,
112.
Jennings, K. S., Cheung, J. H., Britt, T. W., Goguen, K. N., Jeffirs, S. M., Peasley, A. L., & Lee,
A. C. (2015). How are perceived stigma, self-stigma, and self-reliance related to treatmentseeking? A three-path model. Psychiatric Rehabilitation Journal, 38(2), 109116.
https://doi.org/10.1037/prj0000138
Kulesza, M. (2013). Substance use related stigma: What we know and the way forward. Journal
of Addictive Behaviors Therapy & Rehabilitation, 02(02). https://doi.org/10.4172/2324
9005.1000106
Wood, L., Byrne, R., Burke, E., Enache, G., & Morrison, A. P. (2017). The impact of stigma on
emotional distress and recovery from psychosis: The mediatory role of internalised shame and
self-esteem. Psychiatry Research, 255, 94100. https://doi.org/10.1016/j.psychres.2017.05.016
Yi, S., & Kanetkar, V. (2010). Coping with guilt and shame after gambling loss. Journal of
Gambling Studies, 27(3), 371387. https://doi.org/10.1007/s10899-010-9216-y Anahtar Kelimeler: BDT, kendini damgalama, KOB, randomize kontrollü çalışma
Giriş Ve Amaç:Bipolar bozukluk, popülasyonun %1-3'ünü etkileyen depresif ve manik
ataklarla seyreden, kronik, tekrarlayan ve ilerleyici bir hastalıktır. Yüksek endokannabinoid
seviyesi veya aşırı düşük endokannabinoid seviyesi hem şizofrenide hem de bipolar bozuklukta
rol oynuyor olabileceği son çalışmalar sonucunda düşünülmektedir (Arimand ve ark. 2019).
Literatürde bipolar hastaların endokannabinoid seviyelerinin değiştiği ve Anandamid
seviyelerinin yüksek olduğu (Garani ve ark. 2021) ayrıca başka bir çalışmada hem hastaların
hem de ikizlerinin PEA ve Anandamid seviyesinin artmış şekilde bozulduğu tespit edilmiştir
(Koethe ve ark. 2018). Ancak literatürde bipolar hastaların manik dönem, aynı hastaların
remisyon dönemi ve sağlıklı kontrollerin endokannabinoid seviyelerini karşılaştıran herhangi
bir çalışma yoktur. Bu yöntemle yapılacak bir çalışmanın duygudurum bozukluklarında
endokannabinoid sistemin etkisini göstermede önemli olduğunu dikkate alarak çalışmamızı
planladık.
Araştırmamızın amacı bipolar bozukluk hastaların manik atak dönemi, remisyon dönemi ve
sağlıklı gönüllülerin serum endokannabinoid (Anandamid, PEA, OEA ve 2-AG) düzeylerini
karşılaştırmaktır. Ayrıca manik atağın şiddeti, psikotik semptomların ağırlığı ile serum
endokannabinoidleri arasındaki korelasyonu tespit etmeye çalışarak, manik atağın ve manik
atağın
klinik
amaçlanmıştır.
bulgularının endokannabinoidlerle muhtemel ilişkisini tanımlanmak
Çalışmamız Anandamid, PEA, OEA ve 2-AG düzeylerinin sağlıklı gönüllüler, bipolar bozukluk
hastalarının manik atak dönemleri ve bu hastaların remisyon dönemleri arasında fark
göstereceği, bu farkın belirgin olacağı ve manik atak tanısının konmasını kolaylaştıracağı
hipotezini test etmektir. Ayrıca son çalışmalarda özellikle PEAnın manik atakta tedavi edici
olarak denenmeye başlanması ile çalışmamızın ileride yeni tedavi yöntemlerinin önünü
açacağını düşünmekteyiz (Abedini ve ark. 2022).
Yöntem:Çalışma için Trakya Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik
Kurulundan etik kurul onayı alındı (EK-1).
Araştırmamıza 01.04.2023-01.02.2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh
Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Servisine yatırılarak tedavi altına alınan, 18 yaşından
büyük, DSM-5 tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk, manik atak tanısıyla araştırmaya dahil
olmayı kabul eden hastalar dahil edildi. Sağlıklı gönüllü grubuna psikiyatrik bozukluk tanısı
olmayan, hasta grubuna cinsiyet ve yaş özellikleri açısından benzer olan kişiler dahil edildi.Araştırmamızda bipolar hastaların manik atak dönemi, remisyon dönemi ve sağlıklı kontroller
olmak üzere 3 grup oluşturuldu.
Araştırmaya katılan hastaların psikiyatrik muayeneleri araştırmacı tarafından, Trakya
Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı ve Servisinde ve Polikliniğinde
yapıldı. Hastaların sosyodemografik veri formu dolduruldu. Hastaların psikiyatrik
değerlendirilmesi Hamilton Depresyon Ölçeği, Young Mani Ölçeği ve Pozitif ve Negatif
Sendrom ölçekleri kullanılarak yapıldı.
Hastaların manik atak tedavileri için servise yatırıldıkları ilk sabah ve en az altı hafta geçtikten
sonra remisyonda oldukları ilk poliklinik muayenelerinin sabahında hastalardan serum CRP,
Anandamid, 2-araşidonil gliserol, Palmitoiletanolamid ve Oleoiletanolamid düzeylerine
bakılmak üzere 2 tüp kan alındı. Sağlıklı kontrol grubuna da aynı maddelerin düzeylerine
bakılmak üzere kan alma işlemi uygulandı.
Çalışmamızda endokannabinoid düzeylerinin ölçümü TÜTAGEM tarafından LC-MS / MS
Analizleri ile gerçekleştirildi. MS / MS analizleri, elektrosprey iyonizasyon (ESI) arayüzü ile
donatılmış bir Agilent LC-MS 6460 triple quadruple kütle spektrometresi ile yapıldı. Veri
toplama ve işleme Agilent LC-MS cihazı ile yapıldı.
İstatistiksel analizler, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik ve Tıbbi Bilişim Ana
Bilim Dalında IBM SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 20.0 paket
programı kullanılarak yapıldı.
Bulgular:51 bipolar bozukluk tanılı hasta ve 49 sağlıklı gönüllü araştırmaya dahil edildi.
Bipolar bozukluk manik atak tanısı olan hastaların 32si taburculukları sonrası poliklinik
kontrolüne geldi ve remisyon dönemi grubuna dahil edildi. Kontrol grubu ile mani grubu
arasında cinsiyet ve yaş açısından istatistiksel açıdan anlamlı fark yoktu (p = 1.000, p=0,204).
Sosyodemografik veriler tabloda mevcuttur (Tablo 1).
Mani grubunun serum CRP düzeyleri, kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı
derecede yüksek bulundu (medyan: 1,10 mg/L ve 2,80 mg/L; p = 0,003).
Kontrol grubu ile mani grubu endokannabinoidleri karşılaştırıldığında PEA ve OEA istatistiksel
olarak anlamlı derecede farklıdır. Mani grubunda PEA ve OEA kontrol grubuna göre
istatistiksel olarak düşüktür (Sırasıyla p=0,024 p=0,049).
Mani grubu ile remisyon grubu endokannabinoidleri karşılaştırıldığında, mani grubunun serum
PEA düzeyleri remisyon grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktür (p=0,010).
Aynı iki grup karşılaştırıldığında serum 2-AG düzeylerinin de atak grubunda istatistiksel
anlamlılığa yakın şekilde düşük olduğu tespit edilmiştir (p=0,076). Diğer parametrelerde
(Anandamid, oleoiletanolamid) atak döneminde daha düşük değerler gözlense de farklar
istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşmamıştır (p > 0,05). Kontrol grubu ile remisyon grubu endokannabinoidleri karşılaştırıldığında 4 serum
endokannabinoidinin hiçbirinde istatistiksel açıdan anlamlı fark tespit edilmemiştir. Grupların
serum endokannabinoid düzeyleri ve grupların karşılaştırılması tablo 2de mevcuttur.
Mani grubu, kontrol grubu ve remisyon grubu kan serum endokannabinoid düzeyleri
incelendiğinde kadınların endokannabinoid düzeyleri erkeklere kıyasla düşük çıkmıştır.
Kontrol grubunda erkeklerin 2-AG ve PEA düzeyi kadınlara kıyasla anlamlı düzeyde yüksek
bulunmuştur (p = 0,048 p = 0,003). Atak grubunda kadınların 2-AG düzeyi erkeklere göre
istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p = 0,016). Yaş faktörü veya sigara
içme durumunun endokannabinoidlere olan etkisi incelendiğinde her üç grup için de herhangi
bir endokannabinoid düzeyini istatistiksel olarak anlamlı derece etkilemediği tespit edilmiştir.
Serum CRP düzeyinin de her üç grupta bakılan 4 serum endokannabinoid türü için istatistiksel
açıdan anlamlı derece korelasyon tespit edilmemiştir.
Mani grubunda PANNS Pozitif belirtiler ölçeği, genel psikopatoloji puanı ve total PANNS
skoru arttıkça 2-AG miktarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta olduğu tespit
edilmiştir (sırasıyla P=0,006 Correlation Coefficient -.378, P=0,012, Correlation Coefficient
.348, P=0,022 Correlation Coefficient -.319.). Remisyon grubunda PANNS ölçeği negatif
belirtiler puanı arttıkça 2-AG miktarının artmakta olduğu tespit edildi (P=0,016, Correlation
Coefficient -.423). Diğer ölçekler ve grupların serum endokannabinoidleri arasında korelasyon
tespit edilmemiştir.
Hastalık süresi ile serum endokannabinoid düzeyleri incelendiğinde yalnızca mani grubunun
anandamid düzeyinde istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir. Hastalık yılı arttıkça serum
Anandamid düzeyleri düşmektedir (p=0,041).
Tartışma Ve Sonuç:Çalışmamız bipolar bozukluk hastalarının manik atak, remisyon dönemi
ve sağlıklı kontrol grubunun endokannabinoidlerini karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiş
olup, başlıca bulgumuz endokannabinoid seviyelerinin atak sırasında istatistiksel olarak anlamlı
seviyede azalması ve hastalar remisyon dönemine girdiklerinde endokannabinoid seviyelerinin
sağlıklı kontrollerle istatistiksel olarak fark kalmayacak şekilde normalleşmesidir. Bu bulgu
endokannabinoidlerin hem tanı koymada bir belirteç olarak kullanımını hem de gelecekteki
tedavi yöntemleri açısından çok önemli olduğunu göstermektedir. Çalışmamız son zamanlarda
yapılan deneysel manik atak tedavi çalışmalarının (Abedini ve ark. 2022) temelini göstermede
literatüre çok önemli bilgiler sağlamaktadır.
Daha önceki PAE ile yapılan depresyon tedavi çalışmalarının da başarılı sonuçlar vermesinin
(Ghazizadeh-Hashemi ve ark. 2018) ve bipolar hastaların endokannabinoid seviyelerinin artmış
olması, çalışmamızın sonuçlarıyla beraber değerlendirildiğinde endokannabinoidlerin endojen
bir duygudurum dengeleyecisi olabileceği fikri dikkati çekmektedir.
Kaynaklar:1. Abedini T Hosseyni R Ghannadi F ve ark. (2022) Efficacy and safety of
palmitoylethanolamide as an adjunctive treatment for acute mania a randomized double-blind
placebo-controlled trial. Psychiatry Clin Neurosci 76:505-511.2. Arjmand S Behzadi M Kohlmeier KA ve ark. (2019) Bipolar disorder and the
endocannabinoid system. Acta Neuropsychiatr. 2019;31(4):193-201
3. Garani R Watts JJ Mizrahi R (2021) Endocannabinoid system in psychotic and mood
disorders a review of human studies. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry 106:110096.
4. Ghazizadeh-Hashemi M Ghajar A Shalbafan MR ve ark. (2018) Palmitoylethanolamide as
adjunctive therapy in major depressive disorder a double-blind randomized and placebo
controlled trial. J Affect Disord 232:127-133.
5. Koethe D Pahlisch F Hellmich M ve ark. (2018) Familial abnormalities of endocannabinoid
signaling in schizophrenia. World J Biol Psychiatry 20(2):117-125. Anahtar Kelimeler: Endokannabinoidler, Bipolar Duygudurum Bozukluğu, Manik Atak,
Duygudurum Bozuklukları,
Elif Burcu Ersungur Çelik, Burç Çağrı Poyraz, Serdar Arslan, Osman Aykan Kargın
Sayfa 274
Sunum önizlemesi
Giriş Ve Amaç:Tedaviye dirençli depresyon (TDD), dünya genelinde yeti yitimine en sık neden
olan psikiyatrik bozukluklardan biri olup, karmaşık nörobiyolojik temelleri nedeniyle tedaviye
yanıt oranları sınırlı kalmaktadır. Mevcut tedavi seçenekleri arasında yer alan transkraniyal
manyetik stimülasyon (TMS), güvenilirlik ve etkililiği birçok çalışma ile kanıtlanmış,
noninvaziv bir beyin uyarım yöntemidir. Son yıllarda yapılan bir meta-analiz, TDD hastalarının
yaklaşık %40'nın TMS tedavisine cevap verdiğini göstermektedir (Vida ve ark. 2023). Ancak
bu oran, daha yüksek tedavi başarısına ulaşmak için yeni protokol ve hedeflemelerin
araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda, TDD tedavisinde kullanılan güncel TMS
yöntemlerinden biri, çift konili bobin ile uygulanan intermittan teta burst stimülasyon (iTBS)
protokolüdür. Önceki çalışmalar, bu yöntemin güvenli ve etkili olduğunu ortaya koysa da,
protokolün beyindeki etki mekanizmasına ilişkin bilgiler hâlen sınırlıdır. Tedavi
mekanizmalarının anlaşılması ve yanıtı öngörebilecek biyobelirteçlerin tanımlanması amacıyla
çeşitli nörogörüntüleme yöntemlerine başvurulmaktadır. Bu yöntemlerden biri olan difüzyon
tensör görüntüleme (DTI), ak madde yolaklarının mikroyapısal özelliklerini inceleyerek
kortikal ve subkortikal bölgeler arasındaki bağlantısallığa ışık tutar.
Bu çalışma, TDD tedavisinde dorsomedial prefrontal kortekse (dmPFC) uygulanan iTBSnin,
beyindeki mikroyapısal değişiklikler üzerindeki etkilerini DTI kullanarak değerlendiren öncül
araştırmalardan biridir. Ayrıca, tedaviye yanıtla ilişkili olabilecek mikroyapısal belirteçleri
tanımlayarak kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerine bilimsel zemin hazırlamayı amaçlamaktadır.
Bu araştırmada şu üç soruya yanıt aranmıştır:
1. Çift konili bobin ile yapılan iTBS, uyarım bölgesiyle ilişkili ak madde demetlerinde
mikroyapısal değişikliklere yol açar mı? 2. iTBSye verilen klinik yanıt, depresyonla ilişkili ak madde yolaklarındaki yaygın
değişikliklerle bağlantılı mıdır?
3. Tedavi öncesi belirli ak madde demetlerinin mikroyapısal özellikleri, iTBS tedavi yanıtını
öngörebilir mi?
Yöntem:Katılımcılar:
DSM-5e göre majör depresyon tanılı, depresif epizod boyunca yeterli doz ve sürede en az iki
farklı antidepresana dirençli hastalar dahil edilmiştir. Toplam 30 hastadan 2si tedavi
uyumsuzluğu, 3ü tedaviyi tolere edememesi nedeniyle; 4ü ise DTI çekim hataları nedeniyle
analizlerden çıkarılmıştır.
Klinik Değerlendirme:
Tüm katılımcılara DSM-5 için SCID-5 depresyon modülü uygulanmış; sosyodemografik,
klinik ve ilaç bilgileri görüşme formlarıyla toplanmıştır. Tedaviye direnç seviyesini
değerlendirmek amacıyla Maudsley Evreleme Modeli (MEM) kullanılmıştır. Ayrıca hemisfer
baskınlığını belirlemek için Edinburgh El Tercihi Ölçeği uygulanmıştır. Tedavi başlangıcında
ve tedavi süresince her hafta (5 seansta bir) Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hasta Sağlık
Anketi-9 (HSA-9), Hızlı Depresif Belirti EnvanteriÖz Bildirim Formu (HDBE-ÖF), Beck
İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Olası yan
etkiler için haftalık tarama formu doldurulmuştur.
Görüntüleme Yöntemleri:
TMS tedavisi öncesinde ve sonrasında tüm katılımcılara kraniyal DTI çekimi yapılmıştır.
Görüntüleme, Philips Ingenia 3T MR cihazı (Philips, Best, Hollanda) ve 32 kanallı baş bobini
ile standart manyetik rezonans protokolü kullanılarak gerçekleştirilmiştir.
T1 ağırlıklı MRI verileri FreeSurfer v7.4 ile işlenmiş, FSL FNIRT aracı kullanılarak MNI
uzayındaki standart T1 görüntüler bireye özgü görüntülere kaydedilmiş ve Brodmann Alanı
atlası native uzaya aktarılmıştır. Ham DTI verilerinin ön işleme adımları MRtrix3, FMRIB
Yazılım Kütüphanesi (FSL) v6.0 ve Advanced Normalization Tools (ANTs) ile yapılmıştır.
İlk analiz aşamasında, majör depresif bozukluk ile ilişkili bölgeleri bağlayan ak madde traktları,
MRtrix3teki iFOD2 algoritması ile çıkarılmıştır. Toplam 20 trakt belirlenmiş (Tablo-1) ve her
biri için fraksiyonel anizotropi (FA), ortalama difüzyon (MD), radyal difüzyon (RD) ve aksiyal
difüzyon (AD) değerleri elde edilmiştir.
TMS Protokolü:
Tedaviler, Magventure MagPro R30 cihazı ve Cool D-B80 bobini ile haftada 5 seans, toplam
2030 seanslık iTBS protokolü şeklinde uygulanmıştır. Dört veya daha fazla seans kaçıranlar
çalışmadan çıkarılmıştır. Uygulama bölgesi, nasioninion mesafesinin %25,8i esas alınarak dmPFCye denk gelecek şekilde belirlenmiştir. Her seansta sol ve sağ hemisfere 600er atım
uygulanmış, toplam 1200 atım 6 dakika 40 saniyede tamamlanmıştır.
İstatistiksel Analiz:
G*Power 3.1 ile yapılan güç analizi sonucunda minimum örneklem 15 olarak hesaplanmış,
çalışmaya 21 hasta alınmıştır. Analizler SPSS 26.0 kullanılarak yapılmıştır. Parametrik
karşılaştırmalarda eşli ve bağımsız örneklem t-testleri, parametrik olmayanlarda Wilcoxon ve
Mann-Whitney U testleri uygulanmıştır. Ölçek puanlarının zamana bağlı değişimi Tekrarlayan
Ölçümler ANOVA, kategorik değişimler Cochrans Q testi ile incelenmiş, anlamlı sonuçlar
Bonferroni düzeltmesi ile değerlendirilmiştir. DTI verileri ile klinik değişkenler arasındaki
ilişkiler Pearson veya Spearman korelasyonu ile; anlamlı traktlar için regresyon analizi ile test
edilmiştir. Tüm testlerde p<0.05 anlamlılık eşiği olarak kabul edilmiştir.
Etik Onay:
Araştırma İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun onayı
ardından (Karar No: 431265) IUC BAP araştırma desteği ile tamamlanmıştır.
Bulgular:Çalışmaya 21 hasta (5 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Ortalama yaş 49,38, hastalık
başlangıç yaşı 29,24, medyan hastalık süresi 19 yıl olarak bulunmuştur (Tablo-2). Tüm
katılımcılar sağ el baskın bulunmuştur. MEMe göre hastaların %19u hafif, %38,1i orta,
%42,9u ağır dirençlidir.
Tedavi sonrası tüm klinik ölçek puanlarında anlamlı düşüş saptanmıştır (Tablo-3). DTI
analizlerinde dokuz parametrede anlamlı değişiklik görülmüştür: sol amPFCAmy (RD?,
MD?), sol amPFCrACC (FA?, RD?, MD?), sol orbFAmy (FA?), sol dmPFCdACC (FA?)
ve sağ sgACCinsula (FA?, RD?) (tümü p<0.05).
HDÖ değişimi ile sol amPFCAmy, sol orbFsgACC ve sol sgACCAmy FA değişimleri
arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0.54; r=0.59; r=0.48). Sağ amPFCdACC FA
değişimi ile HDÖ arasında negatif korelasyon gözlenmiştir (r=-0.46). Tedavi öncesi DTI
metriklerinden yalnızca sol orbFsgACC FA (p=0.005, r=0.58) ve RD (p=0.017, r=-0.51)
değerleri HDÖ değişimi ile ilişkili bulunmuştur.
Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışma, dmPFCye uygulanan iTBSnin TDD hastalarında klinik ve
mikroyapısal etkilerini inceleyen ilk DTI araştırmasıdır. Bulgular, tedavi sonrası depresyon
semptomlarında anlamlı azalma ve prefrontal-limbik bağlantılarda mikroyapısal iyileşme
göstermektedir. Çift konili bobin ile dmPFCye iTBS uygulanan bir meta-analizde yanıt oranı
%48,5, remisyon oranı %27,9dur (Bakker ve ark. 2015). Çalışmamızda ise HDÖye göre %71,
HDBE-ÖFye göre %42 bulunmuştur. Yüksek oranlar, çalışmamızın tedavi etkinliğini birincil
hedeflememesi ve örneklem büyüklüğünün sınırlı olmasıyla ilişkili olabilir. FA, aksonal bütünlüğün en yaygın kullanılan DTI belirtecidir; zayıf miyelinizasyon veya
aksonal lezyonlarda FA azalırken, membran yoğunluğunun azaldığı durumlarda MD ve RD
artar. Depresyonun nörobiyolojisinde, özellikle ACC başta olmak üzere prefrontallimbik ağlar
merkezi rol oynar. Çalışmamızda amPFCamigdala, amPFCrACC, dmPFCdACC ve
sgACCinsula bağlantıları güçlenmiş; bu traktlarda FA artışı, RD ve MD azalması ile aksonal
bütünlüğün iyileştiği görülmüştür.
Tedavi yanıtı ile DTI metriklerindeki değişim incelendiğinde, sol hemisferde amPFC
amigdala, orbFsgACC, sgACCamigdala; sağ hemisferde ise amPFCdACC traklarında
anlamlı korelasyon saptanmıştır. Çalışmalar sınırlı olsa da bulgularımız literatürle uyumludur.
Örneğin, sgACC bağlantılarının TMS ile değişimini inceleyen bir araştırmada, tedavi öncesi
sol sgACCorbF arasında azalmış bağlantı bildirilmiştir (Taylor ve ark. 2018).
Öngörücü analizlerde, tedavi öncesi sol orbFsgACC traktındaki yüksek FA değerinin HDÖ
skorundaki iyileşmeyi anlamlı öngördüğü bulunmuştur (p = 0.005, r = 0.58). Bu, sgACCorbF
bağlantısının TMS yanıtındaki kritik rolünü vurgulayan önceki çalışmalarla uyumlu olup
(Baeken ve ark. 2017), dmPFC hedefli iTBS için yapısal biyobelirteç olasılığını göstermektedir.
Bulgularımız, hem tedavi yanıtının nörobiyolojik mekanizmalarına ışık tutmakta hem de
dmPFC hedefli uyarım için potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesine katkı sağlamaktadır.
Ancak, benzer tasarımlı önceki çalışmaların olmaması bulguların tutarlılığını sınırlamaktadır.
Daha büyük örneklemli, kontrollü ve uzun dönem takip verileriyle desteklenmiş çok merkezli
çalışmaların yapılması, sonuçların doğrulanması ve klinik uygulamaya aktarılması açısından
önemlidir.
Kaynaklar:Baeken, C., Duprat, R., Wu, G.-R., De Raedt, R. ve van Heeringen, K. (2017).
Subgenual Anterior Cingulate-Medial Orbitofrontal Functional Connectivity in Medication
Resistant Major Depression: A Neurobiological Marker for Accelerated Intermittent Theta
Burst Stimulation Treatment? Biological Psychiatry. Cognitive Neuroscience and
Neuroimaging, 2(7), 556-565.
Bakker, N., Shahab, S., Giacobbe, P., Blumberger, D. M., Daskalakis, Z. J., Kennedy, S. H. ve
Downar, J. (2015). rTMS of the dorsomedial prefrontal cortex for major depression: Safety,
tolerability, effectiveness, and outcome predictors for 10 Hz versus intermittent theta-burst
stimulation. Brain Stimulation, 8(2), 208-215. Taylor, S. F., Ho, S. S., Abagis, T., Angstadt, M., Maixner, D. F., Welsh, R. C. ve Hernandez
Garcia, L. (2018). Changes in brain connectivity during a sham-controlled, transcranial
magnetic stimulation trial for depression. Journal of Affective Disorders, 232, 143-151.
Vida, R. G., Sághy, E., Bella, R., Kovács, S., Erd?si, D., Józwiak-Hagymásy, J., Voros, V.
(2023). Efficacy of repetitive transcranial magnetic stimulation (rTMS) adjunctive therapy for
major depressive disorder (MDD) after two antidepressant treatment failures: Meta-analysis of
randomized sham-controlled trials. BMC psychiatry, 23(1), 545. Anahtar Kelimeler: depresyon, DTI, iTBS, nöromodulasyon, TMS
Esat Soylu, Nese Yorguner, Nurhayat Soylu, Ayse Sakalli Kani
Sayfa 279
Sunum önizlemesi
Giriş Ve Amaç:Bipolar duygudurum bozukluğu(BDB) depresyon ve mani/hipomani atakları
ile seyir eden kronik bir ruhsal bozukluktur. Yaşam boyu yaygınlığı %2.4 olarak ifade
edilmekte; hastalık yükü ve yeti yitimi ile geçen yıllar açısından dünya genelinde ilk 20 hastalık
arasında yer almaktadır(Grande ve ark., 2016).
Psikososyal işlevsellik günlük işlevleri yerine getirme ve tatmin edici ilişkiler kurabilme
becerisi olarak tanımlanmaktadır. Uzun yıllar boyunca BDB'da semptomatik iyileşmeye
odaklanılmış olsa da biriken kanıtlar uygun tedavi ve semptomatik iyileşmeye rağmen
hastaların premorbid işlevselliklerine ulaşamadıklarını göstermektedir. Birçok çalışma tutarlı
bir biçimde BDB hastalarında ataklararası dönemde dahi işevsellikte bozulmanın devam
ettiğini göstermiştir(Gitlin ve ark., 2017).
BDB'da işlevselliği etkileyen çeşitli faktörler tanımlanmakla birlikte; eşikaltı depresif
belirtilerin başta gelen faktörlerden biri olduğu belirtilmiştir. Birçok çalışma eşikaltı depresif
belirtilerin kötü işlevsel sonuçlar ile ilişkili olduğunu saptamıştır(Gitlin ve ark., 2017).
Ataklararası dönemde eşikaltı depresif belirtilerin hastaların %50'si gibi ciddi bir oranında
görüldüğü; sadece işlevsel sonuçları olumsuz etkilemediği daha erken relaps süresi ile ilişkili
olduğu ifade edilmiştir(De Dios ve ark., 2012).
Hayatta anlam kavramının(meaning in life) unipolar depresyon, anksiyete bozuklukları, suisid,
alkol madde kullanım bozuklukarı ve travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok psikiyatrik
bozukluk bağlamında koruyucu bir faktör olduğu ifade edilmiştir(Boreham ve ark., 2023).
Sadece psikiyatrik bozukluklar bağlamında değil; bilişsel işlevler, demans, kardiyak
rahatsızlıklar, diyabet gibi bir çok tbbi durumda da koruyucu etkisi gösterilmiştir(Czekierda ve
ark. 2017). Bununla birlikte hayatta anlam kavramının BDB hastalarında neredeyse hiç
çalışılmamış olması dikkat çekici ve şaşırtıcı bir noktadır.
Bilgimiz dahilinde daha önce hiçbir araştırma, hayatta anlam ile eşikaltı depresif belirtiler ve
işlevsellik arasındaki ilişkiyi bipolar bozuklukta incelememiştir. Bu nedenle bu çalışma, hayatta
anlamın, ataklararası eşikaltı depresif belirtiler ve psikososyal işlevsellik ile ilişkisini
araştırmayı amaçlamaktadır. Yüksek hayatta anlam düzeylerinin, düşük eşikaltı depresif
belirtiler ve daha iyi işlevsel sonuçlar ile ilişkili olacağını hipoteze ettik. Depresyon skorları
kontrol edildiğinde dahi hayatta anlamın işlevselliği öngöreceğini ve depresif belirtilerin
hayatta anlam ve işlevsellik arasındaki ilişkide mediatör olarak rol oynayacağını hipoteze ettik.Yöntem:Çalışmaya, Nisan 2024-Ekim 2024 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi Tıp
Fakültesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran, iki farklı klinisyenin
değerlendirmesi sonucunda DSM-5-TR kriterlerine göre BDB-I veya BDB-II tanısı almış,
remisyon dönemindeki 102 ayaktan hasta dâhil edilmiştir. Remisyon, Hamilton Depresyon
Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) puanının ?8 ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS)
puanının ?3 olması olarak tanımlanmıştır. HAM-D puanı ?4 olanlar eşikaltı depresif olarak, ?3
olanlar tamamıyla asemptomatik olarak sınıflandırıldı. Dışlama kriterleri (a)aktif psikotik
belirtilerin varlığı, (b)entellektüel yetersizlik, (c)önemli nörolojik hastalık varlığı(epilepsi,
parkinson hastalığı vb.), (d) önemli sistemik hastalık varlığı(kalp yetmezliği, kanser tanısı vb.),
(e) HAM-D skoru >8 ve (f) YMRS skoru >3 olarak tanımlanmıştır. YMRS skor aralığı; küçük
artışların dahi hayatta anlam algısını etkileyebileceği ve karıştırıcı bir faktör olacağı düşüncesi
ile özellikle dar tutulmuştur.
Sosyodemografik ve klinik veriler yapılandırılmış görüşme ve tıbbi kayıtlar yoluyla klinisyen
tarafından toplanmıştır. Katılımcılar, Hayatta Anlamı Anketi(HAA) ve 102 puanlık kesme
değeri ile düşük ve yüksek hayatta anlam düzeylerini ayırt eden Hayatta Amaç Ölçeğini (HAÖ)
doldurmuştur. Psikososyal işlevsellik, yüksek puanların kötü işlevsellik ile ilişkili olduğu ve
işlevsellikte bozulmanın 12 kesme puanı ile belirlendiği Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği
(KİDÖ) ile klinisyen tarafından değerlendirildi. Depresif ve manik belirtiler HAM-D ve YMRS
ile, ilaç uyumu ise İlaç Uyumu Bildirim Ölçeği(İUBÖ) ile değerlendirildi. Çalışma Marmara
Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından 22.04.2024 tarihi ve 09.2024.533 sayılı karar
ile onaylanmıştır.
Bulgular:Çalışmaya 102 BDB tanılı hasta dahil edildi. Katılımcıların %61,8i (n=63) kadın
olup, yaş ortalaması 37,9±10,5 idi. HAÖ kesme puanına göre katılımcılar hayatta anlam algısı
düşük(HA-D) ve yüksek(HA-Y) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Katılımcıların yaş (p=0,214; t=
1,25), cinsiyet (p=0,341; ?²=0,90) ve eğitim durumu (p=0,178; t=1,35) açısından gruplar
arasında anlamlı farklılık saptanmadı.
Eşikaltı depresyon oranı HA-D grubunda %71,2, HA-Y grubunda ise %16,0 idi (?²=31,42;
p<0,001). HAM-D puanları HA-D grubunda anlamlı derecede yüksekti (t=8,42; p<0,001).
FAST skorları HA-D grubunda 14,95±9,05, HA-Y grubunda ise 5,99±5,85 bulundu ve fark
istatistiksel olarak anlamlıydı (t=5,93; p<0,001). Ayrıca suisid girişim öyküsü oranı HA-D
grubunda %32,7, HA-Y grubunda %8,0 olup bu farklılık anlamlıydı (?²=8,87; p=0,003). Madde
kullanım öyküsü oranı HA-D grubunda %25,0, HA-Y grubunda %6,0 olarak saptandı (?²=6,27;
p=0,012).
Korelasyon analizlerinde hayatta anlam algısı, depresyon şiddeti (HAA için r=-0,43; p<0,001
HAÖ için r=-0,60; p<0,001) ve işlevsellik bozukluğu (HAA için r=-0,55;p<0,001 HAÖ için r=
0,59; p<0,001) ile negatif ilişki içindeydi. Depresif belirtiler ise işlevsellik bozukluğu ile pozitif
yönde ilişkiliydi (r=0,67; p<0,001). Hiyerarşik regresyon analizinde hayatta anlam tek başına
işlevsellik skorlarındaki varyansın %30,3ünü açıkladı (F=43,01; p<0,001). Depresyon puanları
eklendiğinde modelin açıklayıcılığı %53,5e ulaştı (F=56,59; p<0,001) ve depresyon puanları kontrol edildiğinde dahi hayatta anlam ile işlevsellik arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak
anlamlı olduğu görüldü (?=-0,37; p<0,001).
Mediasyon analizinde depresif belirtilerin hayatta anlam ile işlevsellik arasındaki ilişkide kısmi
mediatör rol üstlendiği görüldü (dolaylı etki ?=-0,35; %95 GA: -0,54 ila -0,19).
Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışmanın sonuçları, bipolar bozuklukta hayatta anlam kavramının
bugüne kadar bağımsız bir değişken olarak sistematik biçimde incelenmediği dikkate
alındığında, literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır. Bulgular, yüksek hayatta anlam düzeyine
sahip bireylerin daha az eşikaltı depresif belirtiye, daha iyi psikososyal işlevselliğe, daha düşük
suisid girişimi ve madde kullanım oranlarına sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Çalışmamızda mevcut literatür ile uyumlu olarak eşikaltı depresif belirtiler ve işlevsellik
arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Bu durum BDB' da eşikaltı depresif belirtilerin
tedavisinin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Hayatta anlam kavramının depresif
belirtilere karşı koruyucu bir faktör olduğu birçok farklı çalışmada ifade edilmiştir(Boreham ve
ark., 2023) ve çalışmamızda da benzer sonuca ulaşılmıştır. Çalışmamızın kesitsel dizaynı sebebi
ile nedensel ilişki kurmak mümkün olmasa da prospektif birçok çalışmada hayatta anlam
kavramının depresif belirtilere karşı koruyuculuğunun gösterilmiş olması BDB hastalarında
eşikaltı depresif belirtilere karşı koruyucu olabileceği savını güçlendirmektedir. BDB
hastalarında bu noktada uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Hayatta anlam eşikaltı depresif belirtiler üzerinden olduğu gibi olası birkaç yol üzerinden
işlevselliğe olumlu katkı sağlayabileceği speküle edilebilir. BDB'da ataklarası dönemde
işlevselliği olumsuz etkileyen önemli faktörlerden bazıları hastadaki bilişsel bozulmanın düzeyi
ve madde kullanım bozukluğunun varlığıdır(Gitlin ve ark., 2017). Yapılan çalışmalarda hayatta
anlamın bilişsel işlevler ile pozitif yönde ilişkili olduğu, demansa karşı koruyu bir etken olduğu
ve madde kullanım bozukluklarına karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda
hayatta anlam algısı yüksek grupta daha az madde kullanım oranları saptanmıştır. Bu olası
mekanizmaların anlaşılması için bu alanda çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Çalışmamız bipolar bozuklukta hayatta anlam kavramının hem eşikaltı depresif belirtiler
üzerinden dolaylı olarak hem de depresif belirtilerden bağımsız olarak psikososyal işlevselliğin
güçlü bir yordayıcısı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, hayatta anlam düzeyini
artırmaya yönelik psikoterapötik müdahalelerin bipolar bozuklukta eşikaltı depresif belirtileri
tedavi etmekte ve işlevselliği iyileştirmede potansiyel olarak etkili olabileceğine işaret
etmektedir.
Kaynaklar:Boreham ID, Schutte NS. The relationship between purpose in life and depression
and anxiety: A meta?analysis. J Clin Psychol. 2023;79(12):2736-2767.
Czekierda, Katarzyna, et al. "Meaning in life and physical health: systematic review and meta
analysis." Health psychology review 11.4 (2017): 387-418. De Dios C, Ezquiaga E, Agud J, Vieta E, Soler B, García-López A. Subthreshold symptoms and
time to relapse/recurrence in a community cohort of bipolar disorder outpatients. J Affect
Disord. 2012;143(1-3):160-165.
Gitlin MJ, Miklowitz DJ. The difficult lives of individuals with bipolar disorder: A review of
functional outcomes and their implications for treatment. J Affect Disord. 2017;209:147-154.
Grande I, Berk M, Birmaher B, Vieta E. Bipolar disorder. The Lancet. 2016;387(10027):1561
1572. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Eşikaltı depresif belirtiler, Hayatta anlam, Psikososyal
işlevsellik
Özge Bıldırcın, Simay Selek, Ibrahim Sungur, Kaan Keskin, Yiğit Erdoğan, Ali Saffet Gönül
Sayfa 283
Sunum önizlemesi
Giriş Ve Amaç:Şizofreni belirtileri, gidişatı ve tedaviye yanıt açısından belirgin farklılıklar
gösteren bir hastalıktır. Hastaların yaklaşık üçte biri, en az iki farklı antipsikotik ajanın yeterli
doz ve sürede kullanımına rağmen semptomatik düzelme elde edemez ve bu grup tedavi dirençli
şizofreni (TRS) olarak tanımlanır (Howes ve ark. 2017). TRSnin alt kümesinde bulunan
klozapine bile yanıt vermeyen ultra-tedavi-dirençli şizofreni hastaları ise bu grubun %40-60ını
oluşturmaktadır. Tedaviye direncin altında yatan nörobiyolojik mekanizmaların anlaşılması,
erken ve hedefe yönelik müdahalelerin geliştirilmesi, kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerinin
oluşturulması ve beyin görüntüleme temelli araştırmalara yön verilmesi açısından büyük önem
taşımaktadır. Subkortikal hacim değişimleri, nörogörüntüleme çalışmalarında şizofreninin
temel özelliklerinden biri olarak tanımlanmıştır (Van Erp ve ark. 2016). Özellikle, yakın
zamanda yapılan, ekibimizin de içinde yer aldığı psödolongitudinal bir çalışmada, şizofreni
hastalarında bir hipokampal atrofi alt tipi belirlemiş ve bu alt tipin, başlangıçta hipokampusta
ortaya çıkan ve ardından amigdala ile striatum gibi diğer limbik bölgelere yayılan, subkortikal
ağırlıklı erken hacim kaybı ile karakterize olduğunu göstermiştir (Jiang ve ark. 2024). Ancak,
literatürdeki bu bulgular örneklem özellikleri, hastalık süresi, tedavi geçmişi ve tedaviye direnç
tanımlarındaki tutarsızlıklar gibi nedenlerle heterojenlik göstermektedir (Mouchlianitis ve ark.
2016). Son dönemdeki kanıtlar, TRS hastalarının, özellikle duygusal düzenleme ve bilişsel
kontrolle ilişkili limbik ve subkortikal bölgelerde daha belirgin ve bölgesel yapısal
anormallikler gösterdiğini ortaya koymaktadır (Howes ve ark. 2017, Mouchlianitis ve ark.
2016). Bununla birlikte, önceki çalışmaların çoğu tedaviye dirençli (TRS) ve dirençli olmayan
(non-TRS) hastaları ikili sınıflandırmalarla ele almış, tedaviye yanıt veren ve dirençli alt tipler
arasındaki anlamlı heterojenliği göz ardı etmiştir. Bu aşırı basitleştirme, birinci basamak
antipsikotiklere yanıt verenler, klozapin yanıtlılar ve ileri düzey tedaviye dirençli hastalar gibi
gruplar arasındaki nörobiyolojik farklılıkları anlama konusunda önemli sınırlılıklar
doğurmaktadır. Daha ayrıntılı bir alt gruplama, şizofreninin altında yatan heterojenliğe daha
derin bir bakış sunabilir ve bireyselleştirilmiş tedavi kararlarını destekleyecek biyobelirteçlerin
tanımlanmasına katkı sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, farklı tedavi yanıt profillerine sahip
şizofreni hastalarında subkortikal nöroanatomik yapılarını karşılaştırarak nörobiyolojik
farklılıkları ortaya koymaktır. Bu amaçla, tedaviye dirençli hastalar (TRS: klozapine yanıtlı
(CR) ve klozapine dirençli (UTR)), tedaviye dirençli olmayan hastalar (non-TRS: klozapin
dışındaki antipsikotiklere yanıt veren (FLR)) ve sağlıklı kontrol (HC) grubu karşılaştırılacaktır.
Dirençli grubun CR ve UTR olarak ayrılmasının nedeni, literatürde CR grubunun diğer alt
gruplardan farklı özellikler gösterdiğine ilişkin bulguların bulunmasıdır. TRS grubunda, HC
grubuna kıyasla subkortikal hacimlerinde azalmaların daha belirgin olması beklenmektedir. Non-TRS gruptaki katılımcıların ise, TRS ve HC grupları arasında bir geçiş profili sergileyeceği
öngörülmektedir.
Yöntem:Bu çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalında izlenmekte
olan 79 şizofreni hastası ve 30 sağlıklı kontrol alındı. Hastalar ve yakınlarına çalışmanın amacı
anlatıldıktan sonra bilgilendirilmiş onamları alındı. İki grup yaş, cinsiyet ve eğitim açısından
yakınsandı. Çalışma, Ege Üniversitesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (onay numarası 24
3T/89, onay tarihi 13 Mart 2024) ve Helsinki Deklarasyonu hükümlerine uygun olarak
yürütülmüştür. Hastaların tanıları SCID ile doğrulandıktan sonra belirtilerinin şiddetlerinin
değerlendirilmesi için Pozitif ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PANSS) uygulandı.
Aynı hafta için 1 mm³ izotropik çözünürlükte T1-ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme
(MRG) verileri, bir Siemens Magnetom Verio Numaris/4 Syngo MR B17 ve 3T MR tarayıcı
kullanılarak toplandı.
Hastalar, Treatment Response and Resistance in Psychosis çalışma grubunun 2017de önerdiği
tedavi yanıtı kriterlerine kullanılarak üç gruba ayrılmıştır (1). UTR grubu; en az iki klozapin
olmayan antipsikotik ajana (günlük en az 400 mg klorpromazin eşdeğeri, en az altı hafta)
yetersiz yanıt veren ve ardından klozapine (günlük en az 300 mg, en az altı hafta) başladıktan
sonra da CGI?S ?4 ile PANSSın en az iki maddesinde ?4 veya bir maddede ?6 puan düzeyinde
kalıcı semptom gösteren hastalardan oluşur. CR grubu; iki adet klozapin olmayan antipsikotik
tedaviden (aynı doz ve süre kriterleri) sonra yanıt alınamayan, ancak klozapin tedavisiyle en az
altı hafta süreyle CGI?S ?3 ve tüm PANSS maddelerinde ?3 puanla klinik düzelme elde eden
hastalardan oluşturulmuştur. Son olarak, ilk basamak yanıtlı (FLR) grup, klozapin dışındaki
birinci basamak antipsikotiklerle en az altı haftalık tedavi sonunda CGI?S ?3 ve tüm PANSS
maddelerinde ?3 puanla başarılı yanıt veren hastaları kapsamaktadır.
Nörogörüntüleme verilerin ön işlenmesi ve VBM analizi için MATLABte çalışan SPM/CAT12
(http://dbm.neuro.uni-jena.de/cat12/) aracı kullanılmıştır. Subkortikal yapı hacimleri için
CAT12
araç
seti
içinde
bulunan
Neuromorphometrics
atlası
(http://www.neuromorphometrics.com/) kullanılarak 23 subkortikal gri madde ve ventriküler
ilgili bölge (ROI) kullanılmıştır. Hipokampus alt bölgelerinin hacimleri, CAT12 araç seti içinde
bulunan CoBra Hippocampus atlası temel alınarak tanımlanmış olup bilateral 10 gri madde ROI
alınmıştır. Grupların ROIlerinin karşılaştırılması yaş, cinsiyet ve toplam kafa içi hacim (TIV)
kovaryant alınarak MANCOVA ile değerlendirilmiştir, çoklu karşılaştırmalar için Benjamini
Hochberg yöntemiyle yanlış keşif oranı (FDR) ile düzeltildikten sonra anlamlı bölgeler için
post-hoc Tukey testi kullanılmıştır.
Katılımcıların sosyo-demografik ve klinik verilerinde Shapiro-Wilk testi Normal dağılımı
değerlendirmek için uygulanmıştır. Hastalar ve kontrollerin demografik ve klinik verilerini
karşılaştırmak için bağımsız örneklem t-test, tek yönlü ANOVA/KruskalWallis ve ki-kare testi
kullanılmıştır, anlamlı sonuçlarda gruplar arasında farkları incelemek için post-hoc Tukey testi
kullanılmıştır. Klinik özellikler ve ROI ilişkisi için spearman korelasyonu yapılmış olup, çoklu
karşılaştırmalar FDR ile düzeltilmiştir. Bulgular:Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve eğitim açısından demografik
farklılıklar bulunmamıştır. Tedavi yanıtına göre gruplar kıyaslandığında, yaş, cinsiyet, eğitim
süresi, hastalık süresi ve hastalığın başlangıç yaşı açısından farklılık göstermemiştir. UTR
grubu CR ve FLR grubuna göre antipsikotik dozu ve hastalık şiddetini gösteren ölçeklerde daha
yüksek puan almıştır. Katılımcıların klinik özelliklerinin ve demografik özelliklerinin
karşılaştırılması tablo 1'de sunulmuştur. Nöroanatomik karşılaştırma sonuçlarında hipokampus,
amigdala, accumbens ve pallidum hacimlerinde gruplar arasında anlamlı farklılıklar mevcuttur
(Tablo 2). Post-hoc ikili karşılaştırmalar, TRS hastalarının accumbens hacimlerinin HC'ye göre
küçük olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, tüm hasta gruplarında, sağlıklı kontrollere kıyasla
amigdala ve hipokampus hacimlerinin daha küçük olduğu saptanmıştır. UTR grubunda lateral
ventrikül hacimleri HC'ye kıyasla daha büyüktür. Bununla birlikte, pallidum hacmi FLR
hastalarında HC'ye göre daha büyük bulunmuştur. Hipokampusun alt bölge hacimleri
karşılaştırıldığında, TRS hastaları bilateral Cornu Ammonis (CA) 4/Dentat Girus (DG), Stratum
ve Subikulum alt bölgelerinde kontrol grubuna kıyasla küçük hacimler sergilemiş; ek olarak
yalnızca UTR hastalarında sol CA 1 ile bilateral CA 2/3 alt bölgelerinde HC'ye kıyasla daha
küçük hacim tespit edilmiştir. Buna karşılık, FLR hastalarında ise yalnızca bilateral CA 4/DG
bölgesinde kontrol grubuna göre küçük hacim saptanmıştır (Tablo 2).
Subkortikal ve hipokampal alt bölge ROI ve klinik özellikler arasında yapılan korelasyon
analizlerinde tüm tedavi profilleri için FDR sonrası anlamlı korelasyon saptanmamıştır.
Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışmada, şizofrenide farklı tedavi yanıt düzeyleri ile ilişkili farklı
subkortikal nöroanatomik profiller tanımlanmıştır. Hipokampus ve amigdala hacimlerindeki
azalmaların, farklı tedavi yanıt profilleri arasında ortak bir özellik olduğu görülmektedir. Buna
karşılık, bazal gangliyon yapılarındaki (nucleus accumbens ve pallidum gibi) ve hipokampal
alt bölgelerdeki hacimsel değişiklikler, tedaviye dirençli ve tedaviye yanıt veren hastaları
birbirinden ayırt edebilir. Ancak, bu değişikliklerin esas olarak hastalığa bağlı patolojiyi mi,
antipsikotik ilaçların etkilerini mi yoksa her ikisinin bir kombinasyonunu mu yansıttığı halen
belirsizdir. Bulgularımız, antipsikotik yanıtındaki değişkenliğin altında yatan sinirsel alt
yapının anlaşılmasına yönelik sınıflandırmaya ve hastalığın hetorejen yapısını aydınlatmaya
katkı sağlayabilir.
Kaynaklar:Howes OD, McCutcheon R, Agid O ve ark (2017) Treatment-Resistant
Schizophrenia: Treatment Response and Resistance in Psychosis (TRRIP) Working Group
Consensus Guidelines on Diagnosis and Terminology. American Journal of Psychiatry, 174(3).
Jiang Y, Luo C, Wang J ve ark (2024) Neurostructural subgroup in 4291 individuals with
schizophrenia identified using the subtype and stage inference algorithm. Nature
Communications, 15(1), 5996.
Mouchlianitis E, McCutcheon R, Howes, OD (2016) Brain-imaging studies of treatment
resistant schizophrenia: A systematic review. In The Lancet Psychiatry (Vol. 3, Issue 5). Van Erp TGM, Hibar DP, Rasmussen JM ve ark (2016). Subcortical brain volume abnormalities
in 2028 individuals with schizophrenia and 2540 healthy controls via the ENIGMA consortium.
Molecular Psychiatry, 21(4). Anahtar Kelimeler: Hipokampus, Klozapin, Nörogörüntüleme, Subkortikal, Şizofreni
Dünya Gözde ÇAPAR, Mustafa Kaan KELEŞ, Seda Kiraz, Gorkem TUTAL GURSOY
Sayfa 287
Sunum önizlemesi
Giriş Ve Amaç:Alzheimer hastalığı demansı (AHD), bellek ve yürütücü işlevlerde bozulmanın
yanı sıra depresyon, sosyal çekilme ve apati gibi nöropsikiyatrik semptomlarla seyreden, bakım
veren yükünü artıran ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır.Zamanla bu belirtiler yoğunlaşır;
kişi günlük aktiviteleri yerine getirmekte, karar vermekte, dili anlamakta ve kullanmakta,
oryantasyon sağlamakta ve hatta kişisel bakımını yapmakta zorlanabilir. İlerleyen evrelerde
bağımsız yaşam neredeyse imkânsız hale gelebilir(Huang, Y. Y. ve ark. 2024). DSÖ verilerine
göre 2023 yılı itibariyle dünya genelinde 55 milyondan fazla insanın demans tanısı almış
olduğu, bu hastaların %60ından fazlasının düşük ve orta gelirli ülkelerde bulunduğu, her yıl
yaklaşık 10 milyon kişinin demans tanısı aldığı bildirilmiştir(DSÖ 2023).
AHD tedavisinde kullanılan başlıca ajanlar arasında kolinesteraz enzimi üzerinden etki
gösteren donepezil, rivastigmin; NMDA reseptörü üzerinden etki gösteren memantin; amiloid
hedefleyici tedaviler, antioksidan tedaviler, eşlik eden psikiyatrik durumların tedavisinde
antidepresanlar ve antipsikotikler yer almaktadır(Tan, C. C. ve ark. 2014). Alzheimer
hastalığının yönetiminde, tedavi amacıyla kullanılan farmakolojik ajanların istenmeyen yan
etkilerinin etkili ve sağlıklı bir şekilde ele alınması, tedavinin devamı açısından göz önünde
bulundurulması gereken öncelikli konular arasında yer almaktadır(Khan ve ark. 2020).
Bu çalışma ile AHD olan bireylerde standart tedavilerin yanı sıra antidepresan ve/veya
antipsikotik tedavi ihtiyacı olanlar arasında depresif belirtiler, apati, bilişsel performans,
demans derecesi ve bakım veren yükü açısından farklılıkların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Ayrıca, elde edilen bulgular doğrultusunda mevcut tedavi yaklaşımlarındaki olası eksikliklerin
belirlenerek giderilmesine yönelik öneriler sunulması ve bu yolla literatüre katkı sağlanması
hedeflenmiştir.
Yöntem:Kesitsel, gözlemsel nitelikteki çalışmaya AHD tanılı 113 olgu ve bakım vereni dahil
edildi. Majör nörolojik/psikiyatrik ek tanısı olanlar dışlandı.Hastalardan ve bakım
verenlerinden aydınlatılmış onam alındı.Hastalar tedaviye göre dört gruba ayrıldı: standart
tedavi (ST),ST+antidepresan(AD),ST+antipsikotik (AP) ve ST+AD+AP. Olgulara Cognitive
State Test (COST),Apati Değerlendirme Ölçeği (ADÖ),Cornell Demans Depresyon Ölçeği
(CDDÖ),Klinik Demans Skorlaması(CDR) ve bakım verenlerine Zarit Bakım Veren Yükü
Ölçeği (ZBYÖ)uygulandı. Antidepresan grubuna sertralin ve essitalopram kullananlar,
antipsikotikler grubuna ketiapin ve olanzapin kullananlar dahil edildi. Gruplar MANOVA ve MANCOVA ile karşılaştırıldı,p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bu çalışma
Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 1 Nolu Tıbbi Araştırmalar Bilimsel ve Etik Değerlendirme
Kurulundan 1-25-893 karar numarasıyla onaylandı.Verilerin analizlerinde SPSS v27.0
kullanıldı.
Bulgular:Araştırma kapsamında 113 hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş ortalaması 74.41±7.71
yıldı ve örneklemin %46.0ı (n:52) kadın, %54.0ı (n:61) erkekti. Ortalama hastalık süresi
40.63±35.75 aydı. Katılımcıların %2.30ı (n:26) şüpheli, %28.3ü (n:32) hafif, %35.4ü (n:40)
orta ve %13.3ü (n:15) ciddi klinik demans evrelemesine sahipti.İlaç kombinasyon gruplarının
apati skorları (F(3,107)=3.986; p:0.010; ?²:0.101) ve bakım veren yükü (F(3,107)=3.098;
p:0.030; ?²:0.080) üzerinde anlamlı etkisi olduğu bulundu. Bu kombinasyonların depresyon
skoru (F(3,107)=0.136; p:0.938; ?²:0.004) ve bilişsel işlev skorları (F(3,107)=0.091; p:0.965;
?²:0.003) üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı bulundu. Kombinasyon grupları arası ikili
ortalama karşılaştırmaları incelendiğinde, standart tedavinin (ST), standart tedavi+antipsikotik
grubu (ST+AP) (ort.fark:-8.522; p:0.016) ve standart tedavi+antidepresan+antipsikotik grubu
(ST+AD+AP) (ort.fark:-9.830; p:0.002) ile apati skoru yönünden anlamlı farklılık gösterdiği
bulundu. ST grubu ile standart tedavi+antidepresan grubu (ST+AD) (ort.fark:-6.675; p:0.028)
ve ST+AP grubu (ort.fark:-10.612; p:0.007) arasında bakım veren yükü skorları açısından
anlamlı farklılık olduğu gösterildi.
Tartışma Ve Sonuç:Çalışmamızda hastalık süresi ve CDR kovaryatlar olarak kontrol
edildiğinde, AHD olgularının tedavilerine eklenen antipsikotik ilaçların apatiyi artırdığı,
antipsikotik ve antidepresan tedavileri ise bakım veren yükünde belirgin artışa neden olduğu
saptanmıştır.
Bakım verenin psikososyal sağlığı, demans hastalığının seyrini bağımsız olarak etkileyen kritik
bir faktördür. Yüksek bakım yükü, depresyon, anksiyete, tükenmişlik ve sosyal izolasyon gibi
durumlarla ilişkilidir ve bu durumlar, bakım kalitesini dolaylı olarak olumsuz etkileyebilir. Bu
nedenle, bakım verenin durumu yalnızca hastaya yönelik tedavi planlarının bir alt başlığı olarak
değil, ayrı bir değerlendirme ve müdahale alanı olarak ele alınmalıdır.
Çalışmamızdaki bulgular ışığında saptanan bakım veren yükündeki artışın, yalnızca Alzheimer
hastalığının progresyonu ile değil, aynı zamanda uygulanan tedavi rejimlerinin yan etki
profilleri
ve hastadaki davranışsal değişikliklerle ilişkili olabileceği düşünülebilir.
Polifarmasiye bağlı yan etkiler (örneğin sedasyon, ekstrapiramidal belirtiler, ortostatik
hipotansiyon) hastanın günlük yaşam aktivitelerine katılımını ve işlevselliğini azaltabilir.
Ayrıca, literatürde antipsikotiklerin motivasyon ve inisiyatif alma üzerindeki olumsuz etkileri,
bizim bulgularımızı desteklemektedir. Sonuç olarak bakım verenin hem fiziksel hem de
psikososyal açıdan daha yoğun bir destek sağlamasının gerekliliği bakım veren yükünü artırmış
oalbilir. AHDde antipsikotik kullanımının semptomlardaki gerilemeye etkisinin kısıtlılığı, mortaliteyi
artırdığına dair güncel yayınlar ve FDAin black box uyarısı neticesinde antipsikotiklerin
etkilerine yönelik çok sayıda araştırma yayınlanmıştır. Ancak antipsikotik kullanımının bakım
veren yüküne etkilerine yönelik çalışmalara nadir rastlanmaktadır. Bu çalışmalarda
antipsikotiklerin bakım veren yükünde plaseboya kıyasla küçük ancak anlamlı bir iyileşmeye
neden olduğu bildirilse de çalışmamızda antipsikotik ilaçların bakım veren yükünü artırdığı
görülmüştür(Mohamed, S. ve ark. 2012). Çalışmamızda, antipsikotik ve/veya antidepresan
tedavi almakta olan olgularda, hastalık süresi kontrol değişkeni olarak dikkate alınmasına ve
depresyon düzeyleri (CDDÖ) açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamasına
rağmen, bakım veren yükü skorlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Bu bulgu,
psikotrop tedavi altında psikiyatrik semptomların kontrol altına alınmasına karşın, bakım veren
yükünün, semptomların başlangıcından itibaren süregelen maruziyetin bir sonucu olarak
yüksek seyredebildiğini düşündürmektedir.
Başka bir ifadeyle, bakım verenler, hastaların akut dönemlerindeki belirgin davranışsal ve
duygudurum bozukluklarına uzun süre maruz kalmakta; bu durum, semptomların düzelmiş
olmasına rağmen, algılanan ve/veya objektif bakım yükünün yüksek düzeyde devam etmesine
neden olabilmektedir. Bulgularımız, bakım yükünün yalnızca mevcut semptom şiddeti ile değil,
Alzheimer hastalığının doğası gereği ilerleyici ve süreğen bir seyir göstermesi sonucunda
ortaya çıkan uzun süreli bakım gereksinimleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bu
durum, tedavi planlamalarında bakım verenlerin uzun dönem psikososyal gereksinimlerinin
dikkate alınmasının önemini vurgulamaktadır.
Çalışmamızın kesitsel tasarımından veya hastalara psikiyatrik tedavi başlanmasına kadar geçen
sürede bakım veren yükünde meydana gelen artışın, tedavi başlansa dahi etkisini
sürdürmesinden kaynaklanıyor olabilir.
Tedavi planlamasında psikotrop ilaçların uygun seçimi ve tedaviye devam gerekliliğinin
dikkatle değerlendirilmesi; antipsikotik tedavinin ise bireyselleştirilmiş, hedefe yönelik ve
sınırlı süreli kullanımının sağlanması gerekmektedir. Ayrıca, bakım verenin sağlığının bağımsız
bir disiplin alanı olarak ele alınmasının, Alzheimer hastalığı demansı (AHD) olgularının
prognozuna olumlu katkılar sağlayabileceği düşünülmüştür. Sadece Antipsikotiklerin değil
Antidepresan tedavilerin de yalnızca endikasyon dahilinde, mümkün olan en düşük etkili doz
ve süre ile sınırlandırılması; tedaviye devam gerekliliğinin düzenli aralıklarla yeniden
değerlendirilmesi, yarar-zarar dengesinin, hastanın mevcut semptomatolojisi ve işlevselliği göz
önünde bulundurularak karar verilmesi önerilmektedir.
Sonuç olarak elde edilen verilerle, AHD tedavi süreçlerinde farmakolojik yaklaşımların bakım
verenin yükünü doğrudan etkileyebileceğini; bu nedenle, tedavi planlarının multidisipliner bir
yaklaşımla, hem hasta hem de bakım verenin ihtiyaçlarını kapsayacak şekilde oluşturulması ve bakım verenin sağlığının desteklenmesine yönelik programların klinik uygulamalara entegre
edilmesi gerekliliğini, doğru stratejik yaklaşımların hastalık prognozuna olumlu katkılar
sağlayabileceğini söyleyebiliriz.
Kaynaklar:Dementia. World Health Organisation Fact Sheets. March 15, 2023. 11 Aralık
2024te https://who.invt/news-room/fact-sheets/detail/dementia adresinden indirildi.
Huang, Y. Y., Gan, Y. H., Yang, L., Cheng, W., & Yu, J. T. (2024). Depression in Alzheimer's
Disease: Epidemiology, Mechanisms, and Treatment. Biological psychiatry, 95(11), 9921005.
Khan, S., Barve, K. H., & Kumar, M. S. (2020). Recent Advancements in Pathogenesis,
Diagnostics and Treatment of Alzheimer's Disease. Current neuropharmacology, 18(11), 1106
1125.
Mohamed, S., Rosenheck, R., Lyketsos, C. G., Kaczynski, R., Sultzer, D. L., & Schneider, L.
S. (2012). Effect of second-generation antipsychotics on caregiver burden in Alzheimer's
disease. The Journal of clinical psychiatry, 73(1), 121128.
Tan, C. C., Yu, J. T., Wang, H. F., Tan, M. S., Meng, X. F., Wang, C., Jiang, T., Zhu, X. C., &
Tan, L. (2014). Efficacy and safety of donepezil, galantamine, rivastigmine, and memantine for
the treatment of Alzheimer's disease: a systematic review and meta-analysis. Journal of
Alzheimer's disease: JAD, 41(2), 615631. Anahtar Kelimeler: Alzheimer, Demans, Antipsikotik, Antidepresan, Bakım veren, Apati
Abdüllatif Koyun, Ahmet Bulent Yazici, Esra Yazici, Enes Sarıgedik, Derya Güzel Erdoğan
Sayfa 291
Sunum önizlemesi
Giriş Ve Amaç:Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB); dikkatsizlik, aşırı
hareketlilik ve dürtüsellik ile karakterize edilen nörogelişimsel bir bozukluktur. DEHB yaşam
boyu perspektifi olan bir bozukluktur: Çocuklukta başlar, yetişkinlikte devam eder, önemli
psikososyal bozulma, yüksek komorbidite oranı ve çoklu morbidite ile seyreder. DEHBde tanı
koydurucu nöropsikiyatrik test veya biyolojik belirteç bulunmamakta, tanı hastanın öz bildirimi
ile yaşam boyu semptomlar ve işlevsellik hakkında ek bilgiler kullanılarak klinisyen tarafından
konulmaktadır (Kooij ve ark. 2019). Endokannabinoid sistem (EKS), ağırlıklı olarak
glutamaterjik ve GABAerjik nöronların presinaptik terminallerinde bulunan iki reseptörden
(CB1 ve CB2) oluşur. Anandamid (AEA) ve 2-araşidonil gliserol (2-AG) en çok araştırılan
endokannabinoidlerdir (eKB). İn vitro çalışmalar, EKBlerin davranışsal esneklik üzerinde
önemli rol oynadığını göstermektedir. Örneğin hipokampustaki 2-AG düzeylerinin azalması
esneklik kaybıyla ilişkilendirilmiştir. Hayvan çalışmalarında yüksek doz CB1 agonistleri
dürtüsel davranışları artırırken, düşük doz CB1 antagonistleri görev değiştirme becerisini
geliştirip dürtüsel tepkileri azaltmıştır. İnsanlarda eksojen kannabinoid kullanımının yürütücü
işlev bozuklukları ile ilişkili olabileceğini gösteren çalışmalar bulunmakla birlikte, EKS ile
yürütücü işlevler arasındaki ilişkiyi doğrudan inceleyen araştırmalar sınırlıdır. Mevcut bir
çalışmada EKSnin prefrontal kortekse bağlı bilişsel işlevlerle ilişkili olduğu gösterilmiş;
yüksek AEA düzeyleri karar verme ve bilişsel esneklik performansında artışla, artmış 2-AG
düzeyleri ise bilişsel esneklik ve inhibisyon yetilerinde bozulma ile ilişkilendirilmiştir
(Fagundo ve ark. 2013). Bir fMRI çalışmasında tepki engelleme sırasında, esrar kullanan
bireylerde kullanmayanlara kıyasla EKSnin temel bileşenlerinden olan hipokampus ve
beyincik vermisinde daha yüksek aktivasyon bulmuşlardır. Bu fark yalnızca DEHB tanısı
olmayan bireylerde gözlemlenmiştir. Esrarın DEHBli bireyler üzerinde kontrol
grubundakilerden farklı etkiler gösterebileceğini öne sürmüşlerdir (Rasmussen ve ark. 2016).
DEHB tanılı bireylerde EKS düzensizliği görüldüğü belirtilmiştir. DEHB tanılı hastalar ve
sağlıklı kontrollerin AEA ve 2-AG düzeyleri karşılaştırıldığı sınırlı sayıda çalışma vardır ve
çelişkili
sonuçlar mevcuttur. DEHB tanılı hastalarda AEA ve 2-AGnin plazma
konsantrasyonlarının yükseldiğini belirten çalışma olduğu gibi madde kullanım bozukluğu tanılı hastalarda DEHB komorbiditesi düşük AEA ve 2-AG plazma konsantrasyonlarıyla ilişkili
bulunmuş iki çalışmada da bilişsel işlevlerle EKS ilişkisi değerlendirilmemiştir (Flores-López
ve ark. 2025). Mevcut çalışmada serum AEA ve 2-AG düzeyleri ile bilişsel işlevler ilişkisi,
DEHB tanılı erişkin hastalarda ve sağlıklı kontrollerde değerlendirilmiştir.
Yöntem:Çalışma Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde yürütüldü.
Gönüllü olarak katılan ve içleme kriterlerini karşılayan DEHB tanılı bireyler hasta grubunu
oluşturmuştur. Tanılar, hekim tarafından DSM-5 esas alınarak uygulanan SCID-5 görüşmesi ile
doğrulanmıştır. Görüşme sırasında katılımcılara çalışma hakkında bilgilendirme yapılmış;
ardından yazılı onamları alınmıştır. Araştırmaya gönüllü katılan sağlıklı bireyler kontrol
grubunu oluşturdu. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, DEHB semptomlarını
sorgulamak amacıyla Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri; bilişsel işlevleri
değerlendirmek amacıyla, nöropsikiyatrik testlerden sırasıyla Sayı Dizisi Öğrenme Testi
(SDÖT), Çizgi Yönünü Belirleme Testi (ÇYBT), İşaretleme Testi (İT), İz Sürme Testi (İST) A
ve B formları, Stroop Testi, Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi B formu (GİSD-B) uygulandı.
Serumda AEA ve 2-AG düzeylerinin değerlendirme amacıyla için her iki gruptan görüşme
başlangıcında 5 cc venöz kan alındı. Çalışmamız 04/10/2023 tarihinde E-16214662-050.01.04
295901-146 onay numarası ile Sakarya Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan onay
almıştır. Bu çalışma, TÜBİTAK tarafından 124S373 numaralı proje kapsamında
desteklenmiştir.
Bulgular:Çalışmaya 52 erişkin DEHB hastası ve 50 sağlıklı kontrol alındı. Katılımcıların
%50,9u (n=52) kadındı ve yaş ortalaması 24,88±5,28di. Katılımcıların yaş ortalamaları
(t=0,871, p=0,386), cinsiyetleri (x2=0,041, p=0,840), eğitim süresi (t=-0,539, p=0,591), vücut
kitle indeksleri (p=0,821, t=0,227), sigara kullanımı (x2=1,557, p=0,212), egzersiz yapması
(x2=0,000, p=1,000) incelendiğinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Gruplar
karşılaştırıldığında DEHB tanı ve değerlendirme envanter dikkat eksikliği bölümü (T-DE)
(p<0,001), aşırı hareketlilik ve dürtüsellik bölümü (T-AD) (p<0,001), DEHBye bağlı yaşadığı
sorun şiddeti ve sıklığı (T-DS) (p<0,001) ve ölçek toplamı (T-TP) (p<0,001) puanlarında DEHB
grubunda anlamlı derecede yükseklik saptanmış, KENT EGY puanları (z=-1,009, p=0,303)
açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Gruplar nöropsikolojik testler açısından
kıyaslandığında DEHB grubu ÇYBT testi haricindeki tüm testlerde daha kötü performans
gösterdi. Korelasyon analizlerinde DEHB grubunda AEA ve 2-AG seviyeleri ile birçok ölçek
ve nöropsikiyatrik test skoru arasında korelasyon saptanırken, kontrol grubunda ise korelasyon
saptanmadı (Tablo 1.). İki grup serum AEA (z=0,462, p=0,644) ve 2-AG (z=0,589, p=0,556)
değerleri arasında anlamlı fark olmadığı bulundu. Serum AEA ve 2-AG seviyelerinin bilişsel
işlevlerle ilişkisini incelemek için yapılan lineer regresyon analizleri anlamlı F değerleri ortaya
koymuştur (p<0,001). DEHB grubunda AEA düzeyi ÇYBT puanı (t=2,606, p=0,012), İT (t=
3,277, p=0,002) ve İST B Formu (t=-2,568, p=0,013) tamamlama süreleri için ön
gördürücüydü. Kontrol grubunda ise İT atlanan hedef sayısı (t=-2,095, p=0,42) için ön
gördürücüydü. 2-AG düzeyi ise hasta grubunda SDÖT puanı (t=3,142, p=0,003) için ön
gördürücüyken kontrol grubunda nöropsikiyatrik testler için ön gördürücü değildi. Çalışmamızda DEHB grubunda AEA düzeyi ile T-DE (r=-0,314, p=0,024) ve T-DS (r=-0,295,
p=0,034) arasında negatif bağıntı bulunmuştur. 2-AG ile T-AD (rs=-0,280, p=0,044) arasında
negatif bağıntı bulunmuştur. Regresyon analizinde AEA düzeyinin DEHB ölçeği T-DE (t=
3,946, p<0,001) ve T-TP (t=-3,026, p=0,004) puanları için ön gördürücü olduğu saptandı.
Sağlıklı kontrollerde bu ilişkiler saptanmamıştır.
Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışmada sosyodemografik açıdan benzer 52 DEHB tanılı erişkin hasta
ile 50 sağlıklı kontrolün bilişsel işlevlerinin serum AEA ve 2-AG düzeyleri ile ilişkisi
değerlendirilmiştir. DEHB grubu nöropsikiyatrik testlerde eğitim süresi ve yaş olarak
eşleştirilmiş sağlıklı kontrollere göre öğrenme, kısa süreli bellek, görsel mekânsal algılama ve
yönelim, tepki hızı, sürekli ve odaklanmış dikkat, dürtüsellik, işlem hızı, planlama, set
değiştirme, tepki ketlenmesi gibi birçok alanda eksiklik yaşadığını göstermektedir. Çalışmamız
DEHB tanılı hastalarda bilişsel işlevler ile EKS ilişkisini araştıran ilk çalışma olma özelliği
taşımaktadır. Çalışmamızda kontrollerle kıyaslandığında DEHB tanılı hastaların eKB düzeyleri
çok daha fazla sayıda bilişsel işlev ile ilişkili bulundu. Bulgularımız DEHB tanılı hastaların
bilişsel işlevlerinin eKB düzeylerine daha duyarlı olduğunu ve yüksek serum eKB düzeylerinin
daha iyi bilişsel işlevlerle ilişkili olduğunu düşündürmektedir. DEHB tanılı hastalar ve
kontrollerin bilişsel işlevleri ve EKS ilişkisi arasındaki bu farklılıklar EKSnin DEHB tanılı
hastalarda farklı çalıştığına dair bulgular sunan çalışmaları desteklemektedir (Rasmussen ve
ark. 2016). Çalışmamız DEHB tanılı hastalarda serum AEA ve 2-AG düzeyi ile DEHB
semptom şiddeti ilişkisini araştıran ilk klinik çalışmadır. DEHB grubunda serum AEA düzeyi
ile T-DE, T-DS ve T-TP arasında anlamlı ilişki bulundu. 2-AG düzeyi ile T-AD arasında anlamlı
ilişki bulundu. Çalışmamızda özellikle AEA olmak üzere yüksek eKB düzeyine sahip hastaların
birçok alanda daha iyi bilişsel işlev gösterdiği ve daha az şiddette DEHB semptomu gösterdiğini
saptanmıştır. Çalışmamız, gelecekte yapılacak araştırmalar için öncü bulgular sunmuştur. Elde
ettiğimiz anlamlı bulgular DEHB etiyolojisinde ve tedavisinde EKSnin yeri hakkında geniş
örneklemli ve uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir.
Kaynaklar:Fagundo, A. B., De la Torre, R., Jiménez-Murcia, S., Agüera, Z., Pastor, A.,
Casanueva, F. F., Granero, R., Baños, R., Botella, C., & Pino-Gutierrez, A. d. (2013).
Modulation of the endocannabinoids N-arachidonoylethanolamine (AEA) and 2
arachidonoylglycerol (2-AG) on executive functions in humans. PLoS One, 8(6), e66387.
Flores-López, M., Herrera-Imbroda, J., Requena-Ocaña, N., García-Marchena, N., Araos, P.,
Verheul-Campos, J., Ruiz, J. J., Pastor, A., de la Torre, R., & Bordallo, A. (2025). Exploratory
study on plasma Acylglycerol and Acylethanolamide dysregulation in substance use and
attention-deficit/hyperactivity disorder: Implications for novel biomarkers in dual diagnosis.
Progress in Neuro-Psychopharmacology and Biological Psychiatry, 138, 111350.
Kooij, J., Bijlenga, D., Salerno, L., Jaeschke, R., Bitter, I., Balazs, J., Thome, J., Dom, G.,
Kasper, S., & Filipe, C. N. (2019). Updated European Consensus Statement on diagnosis and
treatment of adult ADHD. European Psychiatry, 56(1), 14-34. Rasmussen, J., Casey, B., van Erp, T. G., Tamm, L., Epstein, J. N., Buss, C., Bjork, J. M.,
Molina, B. S., Velanova, K., & Mathalon, D. H. (2016). ADHD and cannabis use in young
adults examined using fMRI of a Go/NoGo task. Brain imaging and behavior, 10(3), 761-771. Anahtar Kelimeler: 2-AG, Anandamid, Bilişsel işlevler, Erişkin dikkat eksikliği ve
hiperaktivite bozukluğu
Koray Hamza Cihan, Gazi Furkan Duran, Elif İrem Gülkanat, Eda Güneşoğlu, Sudenaz Özalp, Selin Naz Özyuva, Şerife Esra Çetinkaya, Erguvan Tuğba Özel Kızıl
Sayfa 305
Sunum önizlemesi
Giriş: Menopoz, kadınlarda hem biyolojik hem psikososyal değişimlere neden olan doğal bir
süreçtir. Bu dönemde sık görülen uykusuzluk, gece terlemeleri, üriner semptomlar ve psikolojik
sorunlar yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir. Ancak bu belirtilerin uyku kalitesi
üzerindeki bütüncül etkileri henüz yeterince anlaşılmamıştır. Bu çalışmada, menopoz sonrası
dönemdeki kadınlarda psikolojik semptomlar, menopozal belirtiler ve yaşam kalitesinin uyku
kalitesi ile ilişkisi araştırılmıştır. Yöntemler: Kesitsel tasarıma sahip çalışmaya, 4565 yaş arası 132 doğal menopoz tanılı kadın
dahil edilmiştir. Anksiyete ve depresyon düzeyleri Beck Anksiyete Envanteri (BAI) ve Beck
Depresyon Envanteri (BDI-II) ile; uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile;
menopozla ilişkili yaşam kalitesi ise MENQOL ile değerlendirilmiştir. Veriler, t-testi, ANOVA,
Pearson korelasyon analizi ve çoklu doğrusal regresyon ile analiz edilmiştir. Çalışma protokolü
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırma Etik Kurulu tarafından incelenmiş ve
onaylanmıştır (Onay No: 2024000384-2, Tarih: 31.07.2024).
Sonuçlar: Katılımcıların %67sinde uyku kalitesi bozulmuştu. Gece terlemesi, poliüri, üriner
inkontinans, vücut ağrıları ve cilt kuruluğu olan kadınlarda PUKİ puanları anlamlı şekilde daha
yüksekti (p < 0.05). MENQOL ve BAI skorları ile PUKİ arasında pozitif korelasyon bulundu
(r = 0.536 , p < 0.001 ; r = 0.512 , p < 0.001). Regresyon analizinde, MENQOL (? = 0.46, p <
0.001) ve BAI (? = 0.17, p = 0.004) uyku kalitesinin anlamlı yordayıcılarıydı; BDI-II ise anlamlı
değildi. Tartışma ve Sonuç: Menopoz sonrası kadınlarda uyku bozuklukları yaygındır ve özellikle gece
terlemeleri, üriner problemler, psikolojik sıkıntılarla ilişkilidir. Anksiyete düzeyi, uyku
bozuklukları için depresyondan daha güçlü bir öngördürücüdür. Menopozla ilişkili yaşam
kalitesi düştükçe uyku kalitesi de bozulmaktadır. Uyku problemlerinin etkili yönetimi için
jinekoloji, psikiyatri ve uyku tıbbı disiplinlerini birleştiren bütüncül müdahaleler
önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Menopoz, Menopoza Özgü Yaşam Kalitesi, Pittsburgh Uyku
Kalitesi İndeksi, Uyku Kalitesi
Eminhan Suna, Beste Merey, Duru Tulumtaş, Sude Kök, Mehmet Hakan Türkçapar
Sayfa 306
Sunum önizlemesi
Giriş: Duchenne Kas Distrofisi (DMD), çocukluk çağında başlayan, ilerleyici kas kaybına yol
açan ve genellikle erken yaşta ölüme neden olan genetik bir nöromüsküler hastalıktır. Hastalığın
fiziksel etkilerine ek olarak, bireyler ve aileleri psikolojik, sosyal ve davranışsal açıdan da ciddi
zorluklarla karşı karşıya kalmaktadır. Ancak mevcut literatür, bu alanlardaki müdahalelere
erişimin sınırlı, müdahalelerin ise yetersiz ve dağınık olduğunu göstermektedir. Bu kapsam
incelemesinin amacı, DMD tanısı almış bireyler ve ailelerine yönelik uygulanan psikososyal
müdahaleleri tanımlamak; bu müdahalelerin türlerini, kapsamını ve uygulama bağlamlarını
haritalamak ve söz konusu müdahalelere ilişkin anahtar bulguları ortaya koymaktır. Yöntemler: Bu çalışma JBI tarafından geliştirilen sistematik kapsam incelemeleri rehberine
uygun olarak hazırlanmış; raporlama sürecinde PRISMA ve PRISMA-ScR rehberleri esas
alınmıştır. Sadece İngilizce ve Türkçe dilinde hakemli dergilerde yayımlanan makaleler, 23
Temmuz 2025 tarihinde PsycINFO, PubMED, Scopus, Web of Science veri tabanlarında
taranmıştır. Ayrıca Türkçe literatürü kapsayıcı biçimde DergiPark ve TRDizin ulusal veri
tabanları da çalışmaya dahil edilmiştir.
Sonuçlar: Toplam 726 çalışmadan 236sı tekrar nedeniyle elenmiştir. Kalan 490 çalışma için
başlık ve özet incelemesi yapılmış, 24ü tam metin değerlendirmesine alınmıştır. Sonuç olarak
10 çalışma kapsam incelemesine dahil edilmiştir. Analiz devam etmekle birlikte, ön bulgular
DMD tanılı bireylere yönelik psikososyal müdahalelerin; çocuk, ergen, ebeveyn ve sağlık
çalışanı gibi farklı hedef gruplara ya da ev, klinik ve okul gibi çeşitli uygulama ortamlarına göre
değişkenlik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bilişsel Davranışçı Terapi, destekleyici
psikoterapi, psiko-eğitim, mindfulness ve nörogeribildirim öne çıkan müdahale yaklaşımlarıdır.
Ayrıca psikodrama, EMDR, eklektik terapi, kriz yönetimi ve grup liderliği yöntemleri de
kullanılmaktadır. Tartışma ve Sonuç: Dahil edilen çalışmaların deneysel tasarımdan uzak olup; vaka analizleri,
pilot uygulamaları ya da nitel değerlendirme raporları oldukları görülmektedir. Ayrıca
psikososyal müdahalelerin çoğunlukla kısa süreli ve bağlama özgü olduğu; uzun vadedeki etki
ve sürdürülebilirliği konularında ciddi yetersizliklere sahip olduğu görülmektedir. Türkçe
literatürde dahil etme kriterlerini karşılayan herhangi bir çalışmaya ulaşılamamıştır. Kapsam
incelemesi, DMDye yönelik psikososyal müdahaleler bağlamında Türkiye merkezli yayınların
sınırlılığına işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Duchenne Kas Distrofisi, DMD, Psikososyal Müdahaleler, Kapsam
İncelemesi, Bilişsel Davranışçı Terapi
Dünya Gözde Çapar, Nisa Pınar Başaran, Zeynep Şenay, Ebru Bilge Dirik, Seda Kiraz
Sayfa 307
Sunum önizlemesi
Giriş: Psikoz,sıklıkla şizofreni spektrum bozuklukları ile ilişkilidir;ancak bazı nörodejeneratif
hastalıkların da ilk bulgusu olabilir.Antipsikotik tedaviye direnç, atipik motor bulgular veya
progresif seyir,organik etiyolojiyi düşündürmelidir.Bazal gangliyon dejenerasyonu ve demir
birikimi,
hem
NBIA(Neurodegeneration
with
Brain
Iron
Accumulation);örn
MPAN(Mitochondrial membrane protein-associated neurodegeneration);hem de Parkinson
Spektrum Bozukluklarının(PSB) ortak patofizyolojik zeminini oluşturabilir.Hastadan onam
alınmıştır. Yöntemler: 27 yaşında, erkek,bekar,çalışmayan hasta.Beş yıl önce şüphecilik,zarar görme
düşünceleri,işitsel varsanılar ile başlayan psikotik belirtiler nedeniyle şizofreni tanısı ile takip
edilmiş,3 kez farklı merkezlerde yatarak tedavi görmüş.Çeşitli antipsikotikler fayda görmeyen
hastaya klozapin başlananarak 300mg/güne çıkarılmış.Hastada psikotik bulgular gerilemiş
ancak taburculuktan kısa süre sonra huzursuzluk,yerinde duramama ve istemsiz hareketler
tekrarlamış.Hasta klozapinin etkisi olduğunu düşünerek ilacı bırakmış ancak nörolojik
yakınmaları gerilememiş.Sonrasında boyunda kasılma ve sola eğik postür, kollarda bilateral
rijidite ve dişli çark gelişmiş.Hastada şiddetli motor huzursuzluk, sürekli hareket etme isteği,
ellerde titreme, uykusuzluk, yemesinde azalma olması üzerine kliniğimize yatışı
sağlandı.Kranial MR ve laboratuvar bulguları normaldi,nöroloji değerlendirmesi sonucunda
planlanan
SWI-MRIda(Magnetic
Resonance
Imaging-Susceptibility
weighted
imaging)bilateral substantia nigralarda anormal mineral birikimine ait hipointensiteler,solda
kırlangıç kuyruğu işareti kaybısaptandı.Ailede nörolojik veya psikiyatrik hastalık öyküsü
olmayan hastanın tedavisinde antipsikotikler kesildi,levodopa başlandı,hızlı klinik düzelme
gözlendi.Hastada nörodejeneratif hastalıkların ayırıcı tanısı açısından genetik testler istendi
ancak henüz sonuçlanmadı.Hastanın nöroloji ile işbirliği içerisindeki takibi devam etmekte.
Sonuçlar: Bu olgu,psikotik belirtilerle başlayıp,zamanla motor bulgular eklenen,antipsikotik
tedaviye direnç gösteren hastalarda organik etiyolojiyi düşündürmenin önemini
göstermektedir.SWI-MRIda kırlangıç kuyruğu kaybı,substantia nigra dopaminerjik nöron
dejenerasyonunu gösterir,ilaç kaynaklı parkinsonizmden ayırıcıdır.Hastamızda psikotik
bulguların sönmesi,1 aydır antipsikotik kullanımı olmamasına rağmen motor bulguların devam
etmesi,ilaca bağlı parkinsonizmden uzaklaştırmıştır.Bu bulgu,PSB'de erken tanı için
biyobelirteç olarak önemlidir.Literatürde MPAN gibi NBIA alt tiplerinde demir birikimi ile
ilişkili bazal gangliyon dejenerasyonu bildirilmiştir.Her iki tabloda da psikiyatrik başlangıç ve bazal gangliyon tutulumu,demir birikiminin ve nigrostriatal yolak dejenerasyonunun ortak
rolüne işaret etmektedir. Tartışma ve Sonuç: Psikotik belirtilerle başlayan,antipsikotiklere dirençli olgularda,SWI-MRI
ile yapılan erken görüntüleme,organik etiyolojinin ortaya konmasında kritik öneme
sahiptir.Nigrostriatal yolak tutulumuyla demir birikimi perspektifi,psikotik belirtilerle seyreden
nörodejeneratif hastalıkların tanısında yol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: parkinson, şizofreni, akatizi, EPS, nörodejeneratif
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir