61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Amisülpirid’in Skuamöz Hücreli Dil Kanseri Hücreleri Üzerindeki Etkisinin İn Vitro Koşullarda İncelenmesi

Mehmet Buğrahan GÜRCAN

Sayfa 249


Giriş: Şizofreni hastalarında kanser insidansına ilişkin veriler çelişkili olup, bu durum kalıtsal faktörler, çevresel maruziyetler ve antipsikotik kullanımı ile açıklanmaya çalışılmaktadır. Şizofreni tedavisinde kullanılan haloperidol ve klorpromazin gibi ilaçların, hücre canlılığını inhibe ederek antikanser etki gösterebildiği veya bazı kemoterapötik ilaçların etkinliğini artırabildiği bildirilmiştir. Çeşitli kanser türleri ve çok sayıda antipsikotik molekül bulunmasına rağmen, belirli kanser tiplerinde ilaç direncinin kırılması, kanser hücrelerinin agresifliğinin artması ya da azalması gibi etkileri halen netlik kazanmamıştır. Amisülpirid şizofrenide sık kullanılmasına karşın birçok kanser üzerine etkisi bilinmemektedir. Çalışmamızda amisülpiridin skuamoz hücreli dil kanseri hücrelerinin canlılığı üzerine etkisinin incelenmesi hedeflenmiştir.
Yöntemler: Amisulprid'in UM-SCC-47 hücrelerinin canlılığına etkisi, MTT testi ile değerlendirilmiştir. Hücreler 0.01–1?µg/mL aralığında Amisülpirid içeren besiyeriyle muamele edilmiş ve 72 saat sonunda canlılık seviyeleri ölçülmüştür. Çalışmamız hücre kültürü modeli kullanılarak gerçekleştirildiği için etik kurul onayı gerektirmemektedir. Sonuçlar: Uygulanan tüm konsantrasyonlarda kontrol grubuna kıyasla hücre canlılığında artış saptanmış, en belirgin etki 5?µg/mL dozunda gözlenmiştir (p < 0.0005). Bu artış yalnızca fizyolojik üst dozlarda değil, klinik terapötik plazma düzeyleriyle uyumlu 0.1–1?µg/mL aralığında da görülmüştür.
Tartışma ve Sonuç: Amisülpirid’in kısa süreli maruziyette kanser hücrelerinin canlılığını desteklemesi, psikiyatrik komorbiditesi bulunan kanser hastalarında antipsikotik kullanımının etkilerinin daha ayrıntılı incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Sigara kullanımıyla ilişkilendirilen oral kavite kanserleri, özellikle sigara tüketiminin yoğun olduğu şizofreni gibi hasta gruplarında, antipsikotik seçiminde belirleyici olabilecek bir parametre olarak öne çıkmaktadır. Psikoz hastalarında kanser insidansı üzerine mevcut verilerin yetersiz ve tutarsız olması, ilaç kullanımı ile kanser seyri arasındaki ilişkinin netleştirilmesinin önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, 0.01 µg/mL gibi terapötik sınırın altındaki bir dozda dahi canlılık artışı gözlenmesi, amisülpirid’in hücresel düzeyde uyarıcı etkilere sahip olabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, yalnızca skuamoz hücreli dil kanseri ile sınırlı olmakla birlikte, amisülpirid’in uzun süreli kullanımının tümör hücre canlılığı üzerindeki potansiyel etkilerinin kapsamlı biçimde araştırılması gerektiğini göstermektedir. Bu tür araştırmalar, antipsikotik kullanan kanser hastalarında ilaç tercihlerinin daha etkin yönetimi açısından büyük önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: Amisülpirid, Kanser, Skuamoz Hücreli Kanser, Şizofreni


Bir Sosyal Sorumluluk Projesi Kapsamında Mentorların Yaşam Doyumu: Kişilik, Bağlanma Ve Yaşam Amaçları

Zeynep Büyükkaraca, Aslıhan Özlem Polat Işık

Sayfa 250


Giriş: Günümüzde dezavantajlı bireylerin psiko-sosyal gelişim süreçlerine katkı sağlayacak yapıların desteklenmesi, yalnızca bireysel değil, toplumsal düzeyde de ruh sağlığının korunması açısından büyük önem taşımaktadır. Sosyoekonomik eşitsizlikler gibi nedenlerle risk altında bulunan bireylerin psiko-sosyal gelişimini desteklemenin en etkili yollarından biri, sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesidir. Bu noktada, gönüllülük esasına dayalı yürütülen mentorluk programları, koruyucu ruh sağlığı kapsamında stratejik bir müdahale alanı olarak öne çıkmaktadır.Mentorluk, daha deneyimli bir bireyin (mentor), daha az deneyimli bir bireyin (menti) gelişimini desteklemek üzere bilgi, deneyim ve sosyal destek sağladığı yapılandırılmış ve ilişkisel bir süreçtir.Mentorluk ilişkisi, yalnızca menti için değil, mentorun kendisi için de olumlu psiko-sosyal sonuçlar doğurabilir. Özellikle anlamlı sosyal roller üstlenmenin bireyin özsaygısı, yaşamda anlam algısı ve öznel iyi oluş düzeyi üzerindeki olumlu etkileri bilinmektedir.
Yöntemler: Araştırmaya Ekim 2020 - Haziran 2023 tarihleri arasında ÖNEM Projesi’nde gönüllü olarak görev alan çeşitli meslek gruplarından 288 mentor dahil edilmiştir. Katılımcılara Kişisel Bilgi Formu, Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ), On Maddelik Kişilik Özellikleri Ölçeği (OMKÖÖ), Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği (ÜBBSÖ) ve Yaşam Amaçları Ölçeği (YAÖ) uygulanmıştır. Veri toplama süreci, araştırma ekibine önceden bilgilendirme yapılması ve gönüllülük esasının vurgulanması ile başlamıştır. Katılımcılara anket formu yüz yüze görüşmeler ve gerekli durumlarda çevrim içi (online) yollarla ulaştırılmıştır. Her katılımcıdan aydınlatılmış onam formu alınmıştır. Kocaeli Üniversitesinden etik kurul onayı alınmıştır. ( Karar No:KÜ GOKAEK-2025/06/32, Proje No: 2025/29 Sonuçlar: Mentorların yaşam doyumu düzeyleri, kişilik özellikleri (özellikle dışadönüklük ve sorumluluk), güvenli bağlanma stilleri ve içsel yaşam amaçları ile anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, mentorluk deneyimi süresi ve medeni durum gibi bazı sosyodemografik değişkenlerin de yaşam doyumu üzerinde etkili olduğu saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: mentorluk yalnızca bir rehberlik ve destek süreci değil; aynı zamanda bireyin psikolojik gelişimini, toplumsal aidiyetini ve yaşam doyumunu besleyen çok yönlü bir deneyim alanı olarak görülmelidir. Bu çerçevede geliştirilecek çok boyutlu ve sistematik mentorluk programları bireysel düzeyde iyi oluşu artırabilir,toplumda dayanışma kültürünü pekiştirebilir, ek olarak koruyucu ruh sağlığı hamlesi olarak ele alınabilir.
Anahtar Kelimeler: Mentorluk, yaşam doyumu, psikososyal özellik, koruyucu ruh sağlığı


Bipolar Bozukluk İçin Hızlı Duygudurum Tarama Ölçeğinin Türkçe Versiyonunun (RMS-T) Psikometrik Özellikleri: Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması

Yaşan Bilge Şair, Burkay Karadağ, Mevlüt Türe, Bilge Doğan, Beliz Tural, Tutku Demir Ok, Hande Akbal, Merve Sena Kırmacı, Ceyhan Akkeyik

Sayfa 251


Giriş: Bipolar bozukluk (BD) depresif atakları, klinik olarak majör depresif bozukluktan (MDD) ayırt edilemeyebilir. Yanlış tanı, uygun olmayan tedaviye, kötü prognoza ve sağlık maliyetlerinin artmasına yol açar. Hızlı Duygudurum Tarama Ölçeği (Rapid Mood Screener, RMS), hem belirtileri hem risk faktörlerini sorgulayan, kısa ve pratik bir özbildirim aracıdır. Bu çalışmanın amacı, RMS’in Türkçe versiyonunun (RMS-T) BD-I ile MDD ayrımındaki geçerlik ve güvenirliğini değerlendirmektir.
Yöntemler: RMS, ileri–geri çeviri yöntemiyle Türkçeye uyarlanmış, anlaşılırlık testleri ve özgün geliştiricilerin onayıyla nihai form oluşturulmuştur. Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre SCID-5-CV ile tanı doğrulaması yapılmış, 63 BD-I ve 65 MDD tanılı ?18 yaş hastalar dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara RMS-T, Türkçe MDQ ve CES-D uygulanmıştır. Ayırıcı tanı performansı ROC analizi ile değerlendirilmiş; duyarlılık, özgüllük, AUC değerleri ve tanımlayıcı istatistikler raporlanmıştır. Çalışma, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi
Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 17.12.2024 tarihinde 2024/216 ETİK KURUL KARAR NUMARASI ile onaylanmıştır. Sonuçlar: MDD grubunun ortalama yaşı 43,57±13,48 yıl, BD-I grubunun 41,10±12,64 yıl olup fark anlamlı değildir (p=0,286). Ortalama eğitim yılı MDD’de 12,18±3,77, BD-I’da 11,83±4,38’dir (p=0,634). Ortalama CES-D puanı MDD’de 30,86±13,18, BD-I’da 28,33±17,14’tür (p=0,350). RMS-T, BD ile MDD ayrımında en yüksek ayırt edici güce sahiptir (AUC=0,865, p < 0,001; duyarlılık %79,4; özgüllük %84,6; kesim noktası=4). MDQ’nun AUC değeri 0,776, duyarlılık %71,4, özgüllük %72,3’tür. CES-D, BD ayrımında anlamlı bulunmamıştır (AUC=0,462, p=0,456).
Tartışma ve Sonuç: RMS-T, hem BD-I tanılı bireyleri saptamada hem de MDD’den ayırmada yüksek doğruluk gösteren, kısa ve kolay uygulanabilir bir tarama aracıdır. MDQ ile karşılaştırıldığında benzer duyarlılık–özgüllük düzeylerine ulaşmakta, ancak daha az madde sayısı ve risk faktörlerini içermesiyle avantaj sağlamaktadır. Özellikle birinci basamak ve poliklinik koşullarında hızlı uygulanabilmesi, tanı ve tedavideki gecikmeleri azaltabilir. Ayrıca, RMS-T’nin yaygın klinik kullanımı, erken tanı ile birlikte uygun farmakoterapi ve psikoeğitim süreçlerini hızlandırarak, hastaların işlevselliklerini ve yaşam kalitelerini artırma potansiyeline sahiptir.
Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, depresyon, RMS-T, geçerlik, güvenirlik


Psikoz ve Grup Psikoterapisi: Öz-Eleştiri, Yalnızlık ve Öz-Şefkat Arasındaki İlişki

Diğdem Göverti, N. Umut Yıldırım, Narmin Isayeva, Dilara Çetin, Mehtap Güngör Çağlar

Sayfa 252


Giriş: Öz-eleştiri, kişinin kendisini sert ve cezalandırıcı bir şekilde değerlendirmesi olarak tanımlanır ve düşük benlik saygısı, artmış depresif belirtiler ve içselleştirilmiş damgalanma ile ilişkilidir. Buna karşılık, kişinin kendi yaşadığı zorluklara karşı nazik ve yargısız bir tutum geliştirmesi anlamına gelen öz-şefkat, daha iyi duygu düzenleme ve azalmış utanç ile ilişkili koruyucu bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Yalnızlık, arzu edilen ve mevcut sosyal bağlar arasındaki farkın algılanması olarak tanımlanır, psikozda oldukça yaygındır ve daha şiddetli belirtiler, artmış intihar riski ve düşük işlevsellikle ilişkilidir. Öz eleştiri ve düşük öz-şefkat, yalnızlık ve izolasyonu artırarak bu süreçlerle etkileşir. Bu nedenle, öz eleştiriyi azaltmayı, öz şefkati geliştirmeyi ve sosyal bağlılığı artırmayı hedefleyen grup temelli müdahaleler, belirti odaklı tedavilere tamamlayıcı bir yaklaşım olarak iyileşmeyi destekleyebilir.
Yöntemler: Bu prospektif pilot çalışma, üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğinde yürütülmüştür. DSM-5-TR’ye göre şizofreni veya şizoaffektif bozukluk tanısı alan, 18–65 yaş aralığında, klinik olarak stabil, bilgilendirilmiş onam verebilen ve grup oturumlarına katılabilecek hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Grup psikoterapisi programı, üç ay boyunca, haftada bir kez 90 dakikalık oturumlar şeklinde, on katılımcıya, iki psikiyatrist (biri eş-terapist) tarafından uygulanmıştır. PANSS, CGI, UCLA Yalnızlık Ölçeği, Öz Eleştiri/Öz Onaylama Ölçeği ve Öz-Şefkat Ölçeği, oturumların başlangıcında ve üç ayın sonunda katılımcılara uygulanmıştır. Sonuçlar: Veri analizi IBM SPSS Statistics for Windows, Sürüm 28.0 (IBM Corp., Armonk, NY, ABD) kullanılarak yapılmıştır. Tüm ölçümler için müdahale öncesi ve sonrası puanları karşılaştırmak amacıyla eşleştirilmiş örneklem t-testleri kullanılmıştır. Ölçümlerin hiçbiri için başlangıç ve müdahale sonrası puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0,05).
Tartışma ve Sonuç: Klinik veya psikolojik ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler saptanmamış olsa da, elde edilen sonuçlar psikozu olan bireylerde grup psikoterapisinin uygulanabilirliği ve kabul edilebilirliği hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Anlamlı etkilerin gözlenmemesi, küçük örneklem büyüklüğü, sınırlı istatistiksel güç ve çalışmanın pilot niteliği ile ilişkili olabilir; bu da klinik etkinliği daha titizlikle değerlendirmek için daha geniş örneklemli, kontrollü çalışmalara duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: grup psikoterapisi, psikoz, öz-şefkat, öz-eleştiri, yalnızlık


Uzun Süreli Antidepresan Kullanan Remisyondaki Major Depresif Bozukluk Hastalarında Uyku Kalitesi ve İşlevselliğin Değerlendirilmesi: Türkiye Örneklemi

Kaan Çabuk, Hatice Kübra Mete, Hasan Gökçay, Uğur Takım, Ramazan Konkan

Sayfa 253


Giriş: Öz-eleştiri, kişinin kendisini sert ve cezalandırıcı bir şekilde değerlendirmesi olarak tanımlanır ve düşük benlik saygısı, artmış depresif belirtiler ve içselleştirilmiş damgalanma ile ilişkilidir. Buna karşılık, kişinin kendi yaşadığı zorluklara karşı nazik ve yargısız bir tutum geliştirmesi anlamına gelen öz-şefkat, daha iyi duygu düzenleme ve azalmış utanç ile ilişkili koruyucu bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Yalnızlık, arzu edilen ve mevcut sosyal bağlar arasındaki farkın algılanması olarak tanımlanır, psikozda oldukça yaygındır ve daha şiddetli belirtiler, artmış intihar riski ve düşük işlevsellikle ilişkilidir. Öz eleştiri ve düşük öz-şefkat, yalnızlık ve izolasyonu artırarak bu süreçlerle etkileşir. Bu nedenle, öz eleştiriyi azaltmayı, öz şefkati geliştirmeyi ve sosyal bağlılığı artırmayı hedefleyen grup temelli müdahaleler, belirti odaklı tedavilere tamamlayıcı bir yaklaşım olarak iyileşmeyi destekleyebilir.
Yöntemler: Bu prospektif pilot çalışma, üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğinde yürütülmüştür. DSM-5-TR’ye göre şizofreni veya şizoaffektif bozukluk tanısı alan, 18–65 yaş aralığında, klinik olarak stabil, bilgilendirilmiş onam verebilen ve grup oturumlarına katılabilecek hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Grup psikoterapisi programı, üç ay boyunca, haftada bir kez 90 dakikalık oturumlar şeklinde, on katılımcıya, iki psikiyatrist (biri eş-terapist) tarafından uygulanmıştır. PANSS, CGI, UCLA Yalnızlık Ölçeği, Öz Eleştiri/Öz Onaylama Ölçeği ve Öz-Şefkat Ölçeği, oturumların başlangıcında ve üç ayın sonunda katılımcılara uygulanmıştır. Sonuçlar: Veri analizi IBM SPSS Statistics for Windows, Sürüm 28.0 (IBM Corp., Armonk, NY, ABD) kullanılarak yapılmıştır. Tüm ölçümler için müdahale öncesi ve sonrası puanları karşılaştırmak amacıyla eşleştirilmiş örneklem t-testleri kullanılmıştır. Ölçümlerin hiçbiri için başlangıç ve müdahale sonrası puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0,05).
Tartışma ve Sonuç: Klinik veya psikolojik ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler saptanmamış olsa da, elde edilen sonuçlar psikozu olan bireylerde grup psikoterapisinin uygulanabilirliği ve kabul edilebilirliği hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Anlamlı etkilerin gözlenmemesi, küçük örneklem büyüklüğü, sınırlı istatistiksel güç ve çalışmanın pilot niteliği ile ilişkili olabilir; bu da klinik etkinliği daha titizlikle değerlendirmek için daha geniş örneklemli, kontrollü çalışmalara duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: grup psikoterapisi, psikoz, öz-şefkat, öz-eleştiri, yalnızlık döneminde uyku parametrelerinin klinik olarak izlenmesinin önemini vurgulamakta ve tedavi planlamasında yalnızca depresyon belirtilerine değil, uyku kalitesine de odaklanılması gerektiğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: uyku, depresyon, antidepresan, işlevsellik


Cinsel İşlev Bozukluğu ile Başvuran Hastalar ve Partnerlerinin Cinsel Doyum, Benlik Saygısı, Depresyon ve Kaygı Düzeylerinin Karşılaştırılması

Gökçe Kavak Sinanoğlu, Veysel Doğan

Sayfa 255


Giriş: Cinsel işlev bozukluklarının (CİB) genel olarak diğer psikiyatrik rahatsızlıklarla sık birliktelik göstermektir. Araştırmalarda yaşam boyu cinsel işlev bozukluğu olan bireylerin çoğunda anksiyete ve depresyon belirti düzeylerinin yüksek olduğu ve bu bireylerin %57’sinin yaşam boyu bir başka psikiyatrik bozukluk geçirdiği gösterilmiştir.Bu çalışmanın amacı CİB nedeniyle başvuran bireylerin cinsel doyum, benlik saygısı kaygı ve depresyon belirtilerinin ne yönde değiştiğini göstermektir.
Yöntemler: 2022-2024 yılları arasında ALKÜ psikiyatri polikliniğinde CİB tanısıyla takip edilen gönüllüklere Beck depresyon ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği uygulanmıştır.( 25.12.2024 tarihli 27-03 numaralı ALKÜ yerel etik kurul onayı alınmıştır.) Sonuçlar: Çalışmaya 22 çift toplam 44 kişi katılmıştır. Katılımcıların 27’si (%61,4) CİB tariflemektedir.19 katılımcıda vajinismus, 3 katılımcıda cinsel istek azlığı, 2 katılımcıda uyarılma bozukluğu, 2 katılımcıda orgazm bozukluğu mevcuttu. Katılımcıların evlilik süresi 1 ay ile 26 yıl arasında değişkenlik göstermekteydi. Katılımcılar arasında depresyon, benlik saygısı, cinsel yaşantılar ölçeği açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p > 0.05), CİB olan katılımcıların CİB olmayan gruba göre anksiyete puanları istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir. Cinsel doyum Ölçeğinde ise vajinismus ve anorgazmi puanları CİB olan grupta anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla 10±4.54, 8.29±4.36; p < 0.001, p=0.027). Yaş ile vajinismus arasında negatif korelasyon mevcuttur.
Tartışma ve Sonuç: Daha önce CİB ile yapılan çalışmalar bu çalışmada da olduğu gibi sıklıkla vajinismuslu bireyleri içermektedir. Literatürde de vajinismus olgularında özgül fobi , anksiyete bozukluğunun daha sık görüldüğü GRCDÖ puanlarının genel nüfusa göre oldukça yüksek olduğu bildirilmiştir.
Anahtar Kelimeler: cinsel işlev bozukluğu, benlik saygısı, cinsel doyum, depresyon, anksiyete


Bipolar Bozuklukta Fibroblast Büyüme Faktörü-2 (FGF-2) Ve Fibroblast Büyüme Faktörü-9 (FGF-9) Düzeyleri

Betül Keskin, Ali Erdoğan, Burak Kulaksızoğlu, Sadıka Halide Akbaş, İkbal Özen Küçükçetin

Sayfa 256


Giriş: Fibroblast büyüme faktörleri (FGF), beyin dahil olmak üzere birçok dokuda hücre proliferasyonu, göçü, farklılaşması ve hayatta kalması gibi çeşitli fizyolojik süreçlerde rol oynamaktadır. Bu çalışmada Bipolar Bozukluk(BB) hastalarının Ötimik/Depresif/Manik Epizod dönemlerindeki FGF-2 ve FGF-9 düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: BB tanısı olan toplam 121 hasta (ötimik=47, manik=37, depresif=37) ve 67 sağlıklı kontrol alınmıştır. Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği uygulanmıştır. Serum FGF-2 ve FGF-9 ölçümleri için 8-12 saat açlık sonrası kan alınmıştır. 07/06/2023 tarih ve KAEK-458 numaralı etik kurul izni alınmıştır.Tüm katılımcılardan yazılı bilgilendirilmiş gönüllü onam formu alınmıştır. Sonuçlar: Sağlıklı kontrol grubu, ötimik BB grubu ve BB atak grubu (Manik+Depresif) arasında FGF-2 ve FGF-9 düzeyleri karşılaştırılmıştır. Hem FGF-2 düzeylerinin hem de FGF 9 düzeylerinin anlamlı farklar ortaya koyduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0,001 ve p=0,004). İleri analizlere bakıldığında; atak (Manik+Depresif) grubunda FGF-2 düzeylerinin, hem ötimik gruba göre, hem de kontrol grubuna göre düşük düzeylerde olduğu (sırasıyla p=0.001 ve p=0.003), buna karşın ötimik grup ve kontrol grubu arasındaki farkın anlamlı olmadığı saptanmıştır (p=0.126). Serum FGF-9 düzeylerine bakıldığında; atak (Manik+Depresif) grubunda FGF-9 düzeylerinin, ötimik gruba göre anlamlı derecede düşük düzeylerde olduğu (p=0.002), kontrol grubuna göre yine düşük düzeyde olsa da istatistiksel olarak anlamlı bir farkın bulunmadığı (p=0.031), ötimik hasta grubu ve kontrol grubu arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır (p=0.063). ROC analizi yapıldığında; atak grubunda (depresyon+mani) FGF-2 için kesim (cut-off) değeri ?26.83 pg/mL, sensitivite %56,8, spesifite %74.6, ROC eğrisi altındaki alan±standart hata=0.646±0.046, FGF-9 için ise kesim (cut-off) değeri ?24.15 pg/mL, sensitivite %71.6, spesifite %50.7, ROC eğrisi altındaki alan±standart hata 0.599±0.048 olarak saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızın sonuçları, FGF-2 ve FGF-9 düzeylerinin BB’nin farklı dönemlerinde ve sağlıklı kontrollere kıyasla değişiklik gösterebileceğini ve belirli kesim noktalarında her iki faktörün de BB’deki atak (manik/depresif) dönemleri için biyobelirteç adayı olabileceğini düşündürmektedir. FGF-2 ve FGF-9 düzeylerindeki farkların BB’nin farklı dönemlerinde farklı nöroplastik değişiklikler olduğu sonucuna işaret edebileceğini düşünüyoruz.
Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk, İki Uçlu Duygudurum Bozukluğu, Fibroblast Büyüme Faktörü (FGF), FGF-2, FGF-9


DSM-5 Anksiyöz Distress Değerlendirme Ölçeği'nin Yaygın Anksiyete Bozukluğunda Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması

Emre Mısır

Sayfa 258


Giriş: DSM-5 Anksiyöz Distress Değerlendirme Ölçeği (ADDÖ), majör depresif bozuklukta (MDB) anksiyetenin psişik yönünü değerlendirmede değerli ve pratik bir araç olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, ADD֒nün Hamilton Anksiyete Ölçeği’ne (HAMA) göre anksiyeteyi değerlendirmede daha özgül olduğu gösterilmiş ve YAB’de de geçerliliği ortaya konmuştur. Bu çalışmanın amacı, ADD֒nün yaygın anksiyete bozukluğunda (YAB) geçerlilik ve güvenilirliğini araştırmaktır.
Yöntemler: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre YAB tanısı almış hastalar ve herhangi bir psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan sağlıklı katılımcılar (SK) dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD), HAMA ve ADDÖ uygulanmıştır. Güvenilirliği değerlendirmek için Cronbach alfa katsayısı ve düzeltilmiş madde-toplam puan korelasyonları (CITC) hesaplanmıştır. YAB grubunda, daha önce MDB'de Türkçe geçerliliği gösterilen ölçeğin faktör yapısını doğrulamak amacıyla doğrulayıcı faktör analizi (DFA) yapılmıştır. Ayırt edici geçerliliği değerlendirmek için Pearson korelasyon analizleri ve grup karşılaştırmaları gerçekleştirilmiştir. Analizler R4.4.1 programında (lavaan ve misty paketleriyle) yapılmıştır. Etik kurul onayı Başkent Üniversitesi’nden alınmıştır (Proje no: KA24/446 ve tarihi:15.01.2025). Sonuçlar: Analizlere 52 hasta (32 kadın; yaş=34.4±13.32 yıl;) ve 62 SK (27 kadın; yaş=31,4±6,75 yıl;) dahil edilmiştir. CITC değerleri 0,663 ile 0,889 arasında değişirken, Cronbach alfa katsayısı 0,889 bulunmuştur. DFA’ya ait uyum indeksleri (?²/df=1,75, CFI=0,955, TLI=0,91, RMSEA=0,066, SRMR=0,041), modelin veriye iyi uyum sağladığını göstermekte olup, faktör yükleri 0,50 ile 0,88 arasında değişmektedir. Hastalarda tüm klinik ölçek puanları, SB’lere göre anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (tüm p < 0,001). ADDÖ, HAMD ile varyansın %47’sini ve psişik anksiyete ile %70’ini paylaşmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Yapılan analizler ADD֒nün YAB’ta geçerli ve güvenilir olduğunu göstermiştir. ADDÖ depresif belirtileri sorgulamaması nedeniyle depresyonun anksiyete bileşeni için daha spesifik bir değerlendirme aracıdır. Benzer nedenle anksiyetenin değerlendirilmesinde HAMA’ya göre daha özgül olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın bulguları ADD֒nün YAB’de anksiyete şiddetinin değerlendirmesi için de hızlı ve pratik bir araç olabileceğine işaret etmektedir. ADD֒nün Türkçe formu, YAB’da anksiyete şiddetinin değerlendirmesinde geçerli ve güvenilirdir. Gelecekteki tanılar arası çalışmalarda pratik ve kullanışlı bir araç olarak kullanılabilir.
Anahtar Kelimeler: Anksiyöz distes, yaygın anksiyete bozukluğu, geçerlik, güvenirlik


Şizofreni ve Otizm Spektrum Bozukluğunda Zihin Kuramı Becerileri: Sosyal Biliş Film Testi ile Değerlendirme

Ceren Hıdıroğlu Ongun, Serra Şandor, Mehmet Can Tanfer, Sena Gürkaş, Simge Ece Erer, İbrahim Emre Bora

Sayfa 259


Giriş: Sosyal biliş, hem şizofreni hem de otizm spektrum bozukluğu (OSB) tanısı alan bireylerde bozulma gösteren bilişsel alanlardandır. Ancak bu iki klinik grubu yetişkinlikte sosyal bilişsel işlevler açısından karşılaştıran çalışmalar sınırlıdır. Şizofreni ve OSB’de bu işlevlerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi, bu konunun ortak ve ayrışan mekanizmalarını daha iyi anlamaya ve bu hastalıklarda fenotipik düzeyde bir örtüşmeyi yansıtıp yansıtmadığına dair süregelen tartışmalara katkı sağlayabilir. Bu çalışmada (1) Sosyal Biliş Film Testi (SBFT) ile şizofreni ve OSB tanılı bireyler ile sağlıklı kontrollerin zihin kuramı (ZK) performansları karşılaştırılmış ve (2) ZK becerileri ile klinik değişkenler arasındaki ilişkiler incelenmiştir.
Yöntemler: Çalışmanın örneklemini DEÜ Psikiyatri Anabilim Dalı’nda izlenen 29 OSB (n=29; 27 erkek), 30 şizofreni (n=30; 19 erkek) tanısı almış yetişkin ve 40 sağlıklı yetişkin (n=40; 31 erkek) oluşturmaktadır. Sosyal biliş SBFT ile; klinik belirtiler Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği(SAPS), Kısa Negatif Belirti Ölçeği(BNSS) ve Tanısal Otizm Spektrum Görüşmesi(DASI) ile değerlendirilmiştir. Etik onay, DEÜ Sosyal ve Beşeri Bilimler Etik Kurulu’nun 13.06.2023 tarihli, 15 sayılı kararıyla alınmıştır. Sonuçlar: Yaş açısından gruplar arasında fark [F(2,96)=16.12, p < 0.001] olup OSB grubu daha gençtir. Eğitim bakımından gruplar benzerdir. SBFT toplam puanı gruplar arasında farklı olup [F(2,94)=38.10, p < 0.001], sağlıklı bireylerde (Ort.=31.08) şizofreni (Ort.=20.47) ve OSB grubuna (Ort.=23.31) göre daha yüksektir. Azalmış ZK ve ZK yokluğu alt testlerinde anlamlı grup farkları saptanmıştır. Şizofreni grubunun azalmış ZK puanı OSB’ye göre daha yüksektir (p=0.038). Aşırı ZK bakımından gruplar benzerdir. Yaş ve cinsiyetin SBFT performansına etkisi yoktur (tüm p > 0.05). OSB grubunda azalmış ZK puanları DASI dil bozukluğu (r=0.474, p=0.009) ve DASI toplam puanı ile (r=0.403, p=0.03) anlamlı ilişkiler göstermiştir.
Tartışma ve Sonuç: Sonuçlar, zihinselleştirme eksikliğinin ve yokluğunun şizofreni ve OSB’nin ortak bir özelliği olduğunu gösterirken bu bozulma şizofrenide daha belirgin düzeydedir. Şizofrenide azalmış ZK becerisinin klinik değişkenlerden bağımsız olması ve OSB’de sözel iletişimdeki yetersizlikler ve hastalığın genel şiddeti ile olan ilişkisi ilgili literatür ışığında tartışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Otizm Spektrum Bozukluğu, Sosyal Biliş, Sosyal Biliş Film Testi, Şizofreni, Zihin Kuramı


Depresif Bozuklukta Myelin Basic Proteine Karşı Gelişen Antikor Düzeyleri, Nörogörüntüleme ve Tedavi Yanıtı ile İlişkisi

Samet Öksüz, Aykut Karahan, Hüseyin Yaman, Selçuk Akkaya

Sayfa 262


Giriş Ve Amaç:Major Depresif bozukluk (MDB) ciddi bir sağlık problemi olmasına rağmen, patogenezi yeteri kadar aydınlatılamamıştır. Fried ve arkadaşları, depresif bozukluk tanı kriterlerinin çeşitli kombinasyonlarını incelediklerinde, 1030 farklı klinik tablonun ortaya çıkabileceğini hesaplamışlardır. Klinik uygulamada sıkça kullanılan “Hastalık yoktur, hasta vardır.” ifadesi dahi bu çeşitliliği açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu bağlamda, son yıllarda depresif bozukluğun biyolojik temellerine yönelik çalışmalar artmıştır. Özellikle inflamatuar yanıtın, beyin yapısı ve işlevinde değişikliklere yol açabildiği, myelinizasyonu bozabildiği, depresif semptomların gelişiminde rol oynayabileceği ve hastalığın prognozunu olumsuz etkileyebileceği gösterilmiştir. Merkezi sinir sisteminde en fazla bulunan ikinci miyelin proteini olan myelin basic protein; yüksek oranda immünolojiktir ve sinir büyümesini ve aksonal rejenerasyonu desteklemektedir (Whitaker 1998). Ancak anti-MBP düzeylerinin depresyonla olan ilişkisi henüz ele alınmamıştır. Depresif bozuklukta hipokampal hacim değişiklikleri ve işlevsellik kaybı yapılan çalışmalarda gösterilmiş fakat oluşum mekanizmaları henüz yeterince aydınlatılamamıştır. Depresyonun patofizyolojisinin aydınlatılması, yeni terapötik hedeflerin belirlenmesini, hastalığın prognozunun öngörülmesini ve bireyselleştirilmiş tedavi seçeneklerinin optimize edilmesini mümkün kılabilecektir. Bu nedenle çalışmamızda, depresif bozuklukta anti-MBP düzeylerini ve bu düzeylerin hastalık şiddeti, prognoz, işlevsellik ve hipokampal hacimlerle olan ilişkisini inceledik. Yöntem:Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) psikiyatri polikliniğine başvuran, 18-65 yaş arası MDB tanısı konmuş 30 hasta ve bu hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 30 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. MDB tanısı, klinisyen tarafından DSM V-TR kriterlerine göre konuldu ve araştırmacı psikiyatrist tarafından SCID-5-CV kullanılarak doğrulandı. Dışlama kriterleri, bilinen kronik inflamatuar hastalıklar, kanser, alerjik veya immünolojik hastalıklar; aktif enfeksiyon hastalığı; kafa travması öyküsü, demans, epilepsi veya diğer majör nörolojik bozukluklar; alkol veya madde kullanım bozukluğu; mental retardasyon; aktif olarak antibiyotik, anti-inflamatuar veya immünsüpresif ilaç kullanımı; sol el baskınlığı ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) açısından kontrendikasyon varlığı olarak belirlendi. İlk başvuru esnasında hastalara ve sağlıklı gönüllülere Hamilton Depresyon ölçeği (HAM-D 17) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme ölçeği (KİDÖ) uygulandı. 2 aylık takiplerin sonunda hasta gurubunda HAM-D-17 tekrarlanmış olup kontrol grubunda herhangi bir takip yapılmadı. Katılımcıların anti-MBP düzeyleri ELİSA yöntemiyle analiz edildi. MRG tetkikleri KTÜ Radyoloji Anabilim Dalı’nda bulunan 3 Tesla MRG cihazı (Magnetom Skyra, Siemens Healthcare, Erlangen, Germany) kullanılarak yapıldı. Elde edilen T1 ağırlıklı görüntüler mrıcron programı ile DCOM formatından NIfTI formatına dönüştürüldü ve yapısal analizi vol2Brain kullanılarak tam otomatik olarak raporlandı (Manjón ve Coupé 2016). Araştırmanın etik izni, KTÜ Tıp Fakültesi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurul Başkanlığı’ndan 2023/203 protokol numarası ile alındı. Bulgular:Çalışmaya 30 depresyon hastası ve 30 sağlıklı kontrol alındı (Tablo 1). Depresyon grubunda 2 aylık takipleri 25 hasta tamamladı. Anti-MBP değerleri kesme değeri 3,195 alındığında yüksek doğrulukta (%96,7 sensivite, %86,7 spesifisite, %87,9 pozitif prediktif değer ve %96,3 negatif prediktif değer) depresif bozukluğu olan hastaları sağlıklı kontrollerden ayırt etti. Anti-MBP düzeyleri ile HAM-D (r = 0,641, p < 0,001) ve KİDÖ alt ölçekleri olan özerklik (r = 0,583), mesleki işlevsellik (r = 0,323), bilişsel işlevsellik (r = 0,540), mali konular (r = 0,329), kişilerarası ilişkiler (r = 0,651), boş zaman etkinlikleri ve toplam skor (r = 0,58,1) (r = 0,334) (tümü p < 0,05) arasında anlamlı korelasyonlar gözlemlendi (Tablo 2). Hipokampüs hacmini etkilediği literatürde gösterilmiş olan yaş ve cinsiyet faktörlerini kontrol ettiğimiz regresyon analizinde, anti-MBP düzeyleri arttıkça toplam hipokampal hacim (p=0,003), sağ hipokampal hacim (p=0,003) ve sol hipokampal hacimde (p=0,005) azalma tespit edildi (Tablo 3). 2 aylık takiplerde tedaviye yanıtı ölçeklerde %50 azalma olarak aldığımızda tedaviye yanıt veren grupta anti-MBP değerleri anlamlı bir şekilde daha düşüktü (p=0,020) (Tablo 4). Tartışma Ve Sonuç:Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma anti-MBP düzeylerinin depresif bozukluk ile ilişkisini inceleyen ilk çalışmadır. Çalışmamızda birçok bulgu elde edilmiştir: 1) anti-MBP değerlerinin yüksek doğrulukta (%96,7 sensivite, %86,7 spesifisite, %87,9 pozitif prediktif değer ve %96,3 negatif prediktif değer) depresif bozukluğu olan hastaları sağlıklı kontrollerden ayırt ettiği saptanmıştır; 2) serum anti-MBP düzeylerinde artış katılımcıların depresif belirti şiddetinde ve işlevsellik düzeylerinde kötüleşme ile yüksek düzeyde ilişkili saptanmıştır; 3) serum anti-MBP düzeyleri yaş, cinsiyet ve depresif bozukluk tanısından bağımsız olarak hipokampal hacimde azalma ile ilişkili bulunmuştur ve 4) anti-MBP değerleri yüksek olan hastalarda tedaviye yanıt oranı daha az bulunmuştur. İnflamatuvar aktivitenin yüksek olduğu depresif hastalarda daha şiddetli semptomlar bulunduğu ve tedaviye yanıtın daha kötü olduğu gösterilmiştir. Ayrıca duygudurum bozukluklarında myelinizasyonun bozulduğuna dair kanıtlar giderek artmaktadır(Sacchet ve Gotlib 2017). Şizofrenide negatif semptomları olan hastaların anti-MBP ortalama aktivitesi pozitif semptomları olanlara oranla 2.5 kat daha yüksek bulunmuştur (Parshukova ve ark. 2019). Bipolar bozukluğu olan bireylerde anti-MBP’nin myelin hasarı ve inflamasyon ile bağlantılı olabileceği ifade edilmiştir. Fakat depresif bozuklukta anti-MBP’nin yeri henüz literatürde çalışılmamış. Bu bağlamda çalışmamızda tespit edilen anti-MBP yüksekliği depresif bozuklukta görülen myelinizasyon bozukluklarına bir açıklama sunmakla birlikte depresif bozuklukta görülen immüno-metabolik değişiklik tablosunda da eksik parçaları tamamlamak için katkı sunmaktadır. Depresyonda işlevsellik kaybı birçok çalışmada ortaya konmuş ve depresyon hastalarının ayaktan tedavisinde işlevsellik önem kazanmıştır. Yapılan araştırmalarda inflamasyonun beyin yapısı ve işlevlerini olumsuz etkilediği ve dolayısıyla işlevsellik üzerinde de negatif bir etki yarattığını gösterilmiştir. Ayrıca romatoid artritli hastalarda yapılan bir çalışmada anti-MBP düzeylerinin bilişsel bozuklukla ilişkili olduğu bulunmuştur (Baptista ve 2017). Depresyonda bilişsel alanlardaki işlev bozukluğunun günlük yaşamda daha geniş işlevsel bozukluklara katkıda bulunabildiği de gösterilmiştir. Çalışmamızda, anti-MBP düzeylerindeki artışın işlevsellikte azalma ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu bulgu, inflamasyon aracılığıyla gelişen nörodejeneratif süreçlerin depresif bozukluktaki bilişsel belirtilerin ve işlev kaybının ortaya çıkmasında rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamızın bir diğer önemli bulgusu, yaş, cinsiyet ve depresif bozukluk tanısından bağımsız olarak anti-MBP düzeyleri arttıkça hipokampal hacimlerin azaldığını göstermesidir. Yapılan araştırmalarda hipokampal hacimlerin tedavi yanıtı ve depresyon şiddeti ile ilişkili olduğu gösterilmiş olsa da hipokampal hacim değişiklikleri bir neden olmaktan ziyade bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Çalışmamız, anti-MBP düzeylerinin hipokampal hacim kaybının patogenezinde rol oynayan faktörlerden biri olabileceğini gösteren ilk çalışmadır. Son olarak çalışmamızda anti-MBP değerleri yüksek olan hastalarda tedaviye yanıt oranı daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak, bu çalışmada depresif bozukluğun patogenezini daha iyi anlamak ve olası biyobelirteçleri belirlemek amacıyla, depresif hastalar ve sağlıklı kontrollerde anti-MBP düzeyleri incelenmiştir. Depresif bozuklukta anti-MBP düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, anti-MBP düzeylerindeki artışın işlevsellikte ve hipokampal hacimlerde azalma ile ilişkili olduğu bulunmuştur ve anti MBP değerleri yüksek olanlarda tedaviye yanıt oranı daha az bulunmuştur. Depresif bozuklukta nöroimmün değişiklikler ve myelinizasyon süreçlerine ilişkin bilgilerimizin genişletilmesi, hem hastalığın erken tanısı hem de bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından yeni olanaklar sunabilir. Kaynaklar:Baptista TSA, Petersen LE, Molina JK ve ark. (2017) Autoantibodies against myelin sheath and S100? are associated with cognitive dysfunction in patients with rheumatoid arthritis. Clin Rheumatol 36: 1959–1968. Manjón, JV, Coupé P. (2016) Volbrain: An online MRI brain volumetry system. Front Neuroinform 10: 197669. Parshukova D, Smirnova LP, Ermakov EA ve ark (2019) Autoimmunity and immune system dysregulation in schizophrenia: IgGs from sera of patients hydrolyze myelin basic protein. J Mol Recognit 32(2):e2759. Sacchet MD, Gotlib IH (2017) Myelination of the brain in major depressive disorder: An in vivo quantitative magnetic resonance imaging study. SCİ Rep 7(1): 2200. Whitaker JN (1998) Myelin basic protein in cerebrospinal fluid and other body fluids. Mult Scler 4(1):16-21.
Anahtar Kelimeler: Major Depresif Bozukluk, Hipokampüs, Myelin Basic Protein, Manyetik Rezonans Görüntüleme


Kendini Damgalama Algısına Uyarlanmış Bilişsel Davranışçı Terapinin Kumar Oynama Bozukluğu Tanılı Bireylerde Etkinliğinin İncelenmesi

Umut Kırlı, Ayça Çınaroğlu Asar

Sayfa 266


Giriş Ve Amaç:Bu randomize kontrollü çalışmada, kumar bağımlılığı ile kendini damgalama arasındaki ilişkiye odaklanılarak bu alandaki mevcut müdahalelerden farklı olarak özgün biçimde geliştirilen bir terapi modülünün ilk uygulama sonuçları sunulmaktadır. Kendini damgalama, kişinin belirli bir gruba yönelik toplumda var olan önyargı ve damgaların farkında olup kendini damgalanmış grubun bir üyesi olarak gördüğünde başlayan ilerleyici bir fenomendir. KOB, dünya genelinde en çok damgalanan hastalıklardan biri olarak öne çıkmaktadır (Crapanzano ve ark., 2018). Bağımlılığın başlatıcı ve sürdürücü faktörlerinden biri olan kendini damgalama, tedavi arayışında gecikme, tedaviden kaçınma, ümitsizlik, azalmış öz yeterlilik ve düşük yaşam kalitesi gibi olumsuz sonuçlarla ilişkilidir. KOB tedavisinde geçerliği en çok kanıtlanan terapi yöntemi Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)'dir. Uyumsuz inanç ve düşünceleri değiştirmeyi vurgulayan, psikolojik yeniden eğitim modeli içeren içgörü odaklı bir terapi olan Bilişsel Davranışçı Terapi, düşüncelerin, duyguların ve davranışların birbirleriyle etkileşimli bir neden sonuç ilişkisine sahip olduğu varsayımına dayanır. Çalışmamız Kendini Damgalama Algısına Uyarlanmış Bilişsel Davranışçı Terapi (KDBDT)'nin hem kendini damgalama hem de kumar oynama davranışı üzerindeki etkilerini ve kısa vadeli sürdürülebilirliğini incelemeyi amaçlamaktadır. Müdahale, bireylerin tedaviye başvurma ve devam etme motivasyonlarını artırmayı, damgalayıcı düşüncelerle baş etmelerini sağlamayı ve kendi değer ve kaynaklarına dayalı daha işlevsel başa çıkma becerileri geliştirmelerini desteklemeyi hedeflemektedir. Yöntem:Araştırma randomize kontrollü deneysel desene sahiptir. Ege Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 19.03.2024 tarihinde onaylanmıştır (Karar No: 24-3.1/60). Çalışma ClinicalTrials.gov veri tabanına kaydedilmiştir (NCT06943963). Araştırmaya, DSM 5’e göre KOB tanısı alan, tedavi sürecine devam eden, Kendini Damgalama Ölçeği’nden 72 ve üzeri puan alan, 18-65 yaş aralığındaki bireyler dahil edilmiştir. DSM-5’e göre psikotik bozukluklar, entelektüel yetersizlik ve şizofreni spektrumundaki tanılar dışlanmıştır.Örneklem büyüklüğü belirlenirken etki büyüklüğü 0,5 olarak alındığında Power: 0.80 için tespit edilen örneklem sayısı 13 müdahale ve 13 kontrol olmak üzere 26 kişi olarak saptanmıştır. Çalışmaya, DSM-5 kriterlerine göre kumar oynama bozukluğu tanısı almış ve ayaktan tedavi hizmeti alan 26 birey katılmıştır. Katılımcılar, Kendini Damgalama Ölçeği puanlarına göre tabakalandırılarak rastgele müdahale ve kontrol gruplarına atanmıştır. Kontrol grubu katılımcıları (n:13, yaş:30±4.8) bağımlılık polikliniğinde uygulanan standart tedaviyi görürken, deney grubu katılımcıları (n:13, yaş:36.54±9.77) standart tedaviye ek haftalık olarak planlanan dört seans KDBDT görmüştür. Araştırmanın verileri; kendini damgalama şiddeti için Kendini Damgalama Ölçeği (KDÖ), KOB şiddeti için South Oaks Kumar Tarama Testi (SOKTT) aracılığıyla toplanmıştır. Her iki gruptaki katılımcıların kendini damgalama düzeyi ve KOB şiddeti üç farklı zaman diliminde (başlangıçta- t0, KDBDT müdahalesinin bitiminde- t1 ve 1. ay izlem-t2) ölçülmüştür. KDBDT'te her seans psikoeğitim içeriğine sahip olup ödev ile sonlandırılmıştır. İlk seans davranış oluşumu, kendini damgalama kavramı ve etkileri, ikinci seans duygu düşünce davranış ilişkisi, üçüncü seans değerler ve kendini damgalama ilişkisi ve dördüncü seans kendini damgalamanın yinelemeye etkisi üzerine psikoeğitimler gerçekleştirilmiştir. Bilişsel yeniden yapılandırma ve davranış değişimi hedefleri için uygun müdahaleler somutlaştırma hedeflenerek her seans için oluşturulmuş olan materyaller ile gerçekleştirilmiştir. Toplanan veriler, STATA 13.1 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Zaman içindeki değişimleri değerlendirmek amacıyla tekrarlayan ölçümler için ANOVA uygulanmış; aracılık etkisini test etmek üzere ise Hayes'in Process Macro’su (Model 4) kullanılmıştır. Bulgular:Müdahale grubunda kendini damgalama düzeyinde anlamlı bir düşüş gözlenmiş ve bu düşüş bir aylık izlem süresince korunmuştur. Buna karşın, kontrol grubunda kendini damgalama düzeyinde anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır (F = 6,30; p =.003). T1 ölçümlerine göre hesaplanan etki büyüklüğü, müdahalenin kendini damgalama algısı üzerinde orta ile büyük arasında bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir (?² = 0,14; %95 GA = 0,02 0,28). Benzer şekilde, T1 ölçümlerinde müdahale grubunda kumar oynama şiddetinde belirgin bir azalma görülmüş, kontrol grubunda ise bu azalma daha sınırlı kalmıştır. İzlem döneminde grup ortalamaları birbirine yaklaşsa da, zaman içindeki değişim analizleri, müdahale grubunda kumar oynama bozukluğu (KOB) şiddetinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde azaldığını ortaya koymuştur (F = 10,70; p <.001). Etki büyüklüğü analizine göre, müdahalenin KOB şiddeti üzerinde büyük düzeyde etkili olduğu belirlenmiştir (?² = 0,22; %95 GA = 0,06 0,36). Kontrol grubunda kumar oynama şiddetinde gözlenen kısmi düşüşe rağmen, bu grupta kendini damgalama düzeyinde anlamlı bir değişim gözlenmemiştir. Yapılan aracılık analizleri, KDBDT müdahalesinin kumar oynama davranışı üzerindeki etkisinin, kendini damgalama düzeyindeki azalma aracılığıyla gerçekleştiğini ortaya koymuştur (B = -0,96; %95 GA = -1,43 – -0,65). Bu bulgular, KDBDT uygulanan bireylerde hem kendini damgalama algısının hem de kumar oynama davranışının anlamlı biçimde azaldığını ve bu etkinin kısa vadede korunduğunu göstermektedir. Tartışma Ve Sonuç:Çalışma bulguları, kumar oynama bozukluğu (KOB) tanılı bireylerde kendini damgalamaya odaklanan dört oturumluk bilişsel davranışçı terapi müdahalesinin etkili olduğunu göstermektedir. Müdahale sonrası deney grubunda Kendini Damgalama Ölçeği (KDÖ) puanlarında anlamlı bir düşüş gözlenmiş ve bu düşüş bir aylık izlem sürecinde de korunmuştur (118 ? 82 ? 80). Bu durum, KDBDT'nin kendini damgalama düzeyini azaltma potansiyeline sahip olduğunu göstermekte ve Kulesza ve arkadaşlarının (2013) psikososyal müdahalelerin bağımlılıkla ilişkili damgalamayı azaltabileceğine dair bulgularıyla örtüşmektedir. Benzer şekilde, South Oaks Kumar Tarama Testi (SOKTT) puanlarında da deney grubunda anlamlı bir düşüş gerçekleşmiştir (14.15 ? 3.77 ? 4.46). Bu durum, KDBDT’nin bireylerin kumar oynama davranışlarını azaltma ve daha sağlıklı baş etme becerileri geliştirmelerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. Bulgular, bağımlılık tedavilerinde damgalayıcı düşüncelere müdahale etmenin tedaviye katılım ve iyileşme süreci açısından önemli olduğunu vurgulayan geniş bir literatürle uyumludur. Müdahale grubunda hem KDÖ hem SOKTT puanlarındaki hızlı düşüşe karşılık, kontrol grubunda bu değişim çok daha sınırlı düzeyde kalmıştır (KDÖ: 113 ? 110; SOKTT: 10.85 ? 7.38). Bu fark, KDBDT’nin standart tedavinin etkisini artırabileceği ve tedavi sürecini hızlandırabileceği yönünde yorumlanabilir. Bu bağlamda, izlem sürecinde ek sürdürücü seansların planlanması, terapötik etkilerin devamlılığı açısından önerilebilir. Yi ve Kanetkar (2011) ile Wood ve arkadaşlarının (2017) araştırmaları, kendini damgalamanın tedavi motivasyonunu düşürdüğünü ve KOB’un devamlılığını destekleyen bir kısır döngü yarattığını belirtmektedir. Aracılık analizleri ise bu etkilerin mekanizmasını daha ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur. Doğrudan etki istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken (X ? Y: B = -1.57, GA [%95: -5.17, 0.094]), dolaylı etki anlamlı ve güvenilir bulunmuştur (X ? M ? Y: B = -0.96, GA [%95: -1.43, -0.65]). Bu bulgu, KDBDT’nin kumar davranışı üzerindeki etkisinin, kendini damgalama düzeyindeki azalma aracılığıyla gerçekleştiğini göstermektedir. Jennings ve arkadaşları (2015) da damgalamanın bağımlılık davranışları üzerindeki dolaylı belirleyici etkisine dikkat çekmişlerdir. Sonuç olarak, çalışma bulguları, kendini damgalamaya odaklanan yapılandırılmış kısa süreli müdahalelerin KOB tedavisine etkili biçimde entegre edilebileceğine ve bu entegrasyonun hem semptom azaltımı hem de davranış değişimi açısından önemli katkılar sağlayabileceğine işaret etmektedir. Bulgular, KOB tedavisine KDBDT müdahalesinin entegre edilebilirliğini ve etkililiğini ortaya koymakta, literatüre özgün bir katkı sunmaktadır. Araştırmanın temel sınırlılıkları, örneklem büyüklüğünün küçük olması, yalnızca bir aylık izlem süresiyle sınırlı kalınması ve uygulanan KDBDT protokolünün literatürde daha önce denenmemiş olmasıdır. Bu nedenle elde edilen bulguların farklı örneklemlerle tekrarlanarak desteklenmesi önemlidir. Ayrıca, müdahalenin diğer bağımlılık türlerine uyarlanarak test edilmesi ve etkililiğin cinsiyet gibi sosyodemografik değişkenlere göre incelenmesi, yöntemin kapsamı ve uygulanabilirliği açısından gelecek araştırmalar için önemli bir fırsat sunmaktadır. Kaynaklar:Crapanzano, K., Hammarlund, R., Ahmad, B., Hunsinger, N., & Kullar, R. (2018). The association between perceived stigma and substance use disorder treatment outcomes: A Review. Substance Abuse https://doi.org/10.2147/sar.s183252 and Rehabilitation, Volume 10, 1–12. Jennings, K. S., Cheung, J. H., Britt, T. W., Goguen, K. N., Jeffirs, S. M., Peasley, A. L., & Lee, A. C. (2015). How are perceived stigma, self-stigma, and self-reliance related to treatmentseeking? A three-path model. Psychiatric Rehabilitation Journal, 38(2), 109–116. https://doi.org/10.1037/prj0000138 Kulesza, M. (2013). Substance use related stigma: What we know and the way forward. Journal of Addictive Behaviors Therapy & Rehabilitation, 02(02). https://doi.org/10.4172/2324 9005.1000106 Wood, L., Byrne, R., Burke, E., Enache, G., & Morrison, A. P. (2017). The impact of stigma on emotional distress and recovery from psychosis: The mediatory role of internalised shame and self-esteem. Psychiatry Research, 255, 94–100. https://doi.org/10.1016/j.psychres.2017.05.016 Yi, S., & Kanetkar, V. (2010). Coping with guilt and shame after gambling loss. Journal of Gambling Studies, 27(3), 371–387. https://doi.org/10.1007/s10899-010-9216-y
Anahtar Kelimeler: BDT, kendini damgalama, KOB, randomize kontrollü çalışma


Bipolar Bozuklukta Manik Dönemin Serum Endokannabinoid Düzeyleri Üzerine Etkisi

Sarpkan Özel, Yasemin Gorgulu

Sayfa 270


Giriş Ve Amaç:Bipolar bozukluk, popülasyonun %1-3'ünü etkileyen depresif ve manik ataklarla seyreden, kronik, tekrarlayan ve ilerleyici bir hastalıktır. Yüksek endokannabinoid seviyesi veya aşırı düşük endokannabinoid seviyesi hem şizofrenide hem de bipolar bozuklukta rol oynuyor olabileceği son çalışmalar sonucunda düşünülmektedir (Arimand ve ark. 2019). Literatürde bipolar hastaların endokannabinoid seviyelerinin değiştiği ve Anandamid seviyelerinin yüksek olduğu (Garani ve ark. 2021) ayrıca başka bir çalışmada hem hastaların hem de ikizlerinin PEA ve Anandamid seviyesinin artmış şekilde bozulduğu tespit edilmiştir (Koethe ve ark. 2018). Ancak literatürde bipolar hastaların manik dönem, aynı hastaların remisyon dönemi ve sağlıklı kontrollerin endokannabinoid seviyelerini karşılaştıran herhangi bir çalışma yoktur. Bu yöntemle yapılacak bir çalışmanın duygudurum bozukluklarında endokannabinoid sistemin etkisini göstermede önemli olduğunu dikkate alarak çalışmamızı planladık. Araştırmamızın amacı bipolar bozukluk hastaların manik atak dönemi, remisyon dönemi ve sağlıklı gönüllülerin serum endokannabinoid (Anandamid, PEA, OEA ve 2-AG) düzeylerini karşılaştırmaktır. Ayrıca manik atağın şiddeti, psikotik semptomların ağırlığı ile serum endokannabinoidleri arasındaki korelasyonu tespit etmeye çalışarak, manik atağın ve manik atağın klinik amaçlanmıştır. bulgularının endokannabinoidlerle muhtemel ilişkisini tanımlanmak Çalışmamız Anandamid, PEA, OEA ve 2-AG düzeylerinin sağlıklı gönüllüler, bipolar bozukluk hastalarının manik atak dönemleri ve bu hastaların remisyon dönemleri arasında fark göstereceği, bu farkın belirgin olacağı ve manik atak tanısının konmasını kolaylaştıracağı hipotezini test etmektir. Ayrıca son çalışmalarda özellikle PEA’nın manik atakta tedavi edici olarak denenmeye başlanması ile çalışmamızın ileride yeni tedavi yöntemlerinin önünü açacağını düşünmekteyiz (Abedini ve ark. 2022). Yöntem:Çalışma için Trakya Üniversitesi
Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’ndan etik kurul onayı alındı (EK-1). Araştırmamıza 01.04.2023-01.02.2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Servisi’ne yatırılarak tedavi altına alınan, 18 yaşından büyük, DSM-5 tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk, manik atak tanısıyla araştırmaya dahil olmayı kabul eden hastalar dahil edildi. Sağlıklı gönüllü grubuna psikiyatrik bozukluk tanısı olmayan, hasta grubuna cinsiyet ve yaş özellikleri açısından benzer olan kişiler dahil edildi.Araştırmamızda bipolar hastaların manik atak dönemi, remisyon dönemi ve sağlıklı kontroller olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Araştırmaya katılan hastaların psikiyatrik muayeneleri araştırmacı tarafından, Trakya Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı ve Servisi’nde ve Polikliniği’nde yapıldı. Hastaların sosyodemografik veri formu dolduruldu. Hastaların psikiyatrik değerlendirilmesi Hamilton Depresyon Ölçeği, Young Mani Ölçeği ve Pozitif ve Negatif Sendrom ölçekleri kullanılarak yapıldı. Hastaların manik atak tedavileri için servise yatırıldıkları ilk sabah ve en az altı hafta geçtikten sonra remisyonda oldukları ilk poliklinik muayenelerinin sabahında hastalardan serum CRP, Anandamid, 2-araşidonil gliserol, Palmitoiletanolamid ve Oleoiletanolamid düzeylerine bakılmak üzere 2 tüp kan alındı. Sağlıklı kontrol grubuna da aynı maddelerin düzeylerine bakılmak üzere kan alma işlemi uygulandı. Çalışmamızda endokannabinoid düzeylerinin ölçümü TÜTAGEM tarafından LC-MS / MS Analizleri ile gerçekleştirildi. MS / MS analizleri, elektrosprey iyonizasyon (ESI) arayüzü ile donatılmış bir Agilent LC-MS 6460 triple quadruple kütle spektrometresi ile yapıldı. Veri toplama ve işleme Agilent LC-MS cihazı ile yapıldı. İstatistiksel analizler, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik ve Tıbbi Bilişim Ana Bilim Dalında IBM SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) versiyon 20.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Bulgular:51 bipolar bozukluk tanılı hasta ve 49 sağlıklı gönüllü araştırmaya dahil edildi. Bipolar bozukluk manik atak tanısı olan hastaların 32’si taburculukları sonrası poliklinik kontrolüne geldi ve remisyon dönemi grubuna dahil edildi. Kontrol grubu ile mani grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından istatistiksel açıdan anlamlı fark yoktu (p = 1.000, p=0,204). Sosyodemografik veriler tabloda mevcuttur (Tablo 1). Mani grubunun serum CRP düzeyleri, kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (medyan: 1,10 mg/L ve 2,80 mg/L; p = 0,003). Kontrol grubu ile mani grubu endokannabinoidleri karşılaştırıldığında PEA ve OEA istatistiksel olarak anlamlı derecede farklıdır. Mani grubunda PEA ve OEA kontrol grubuna göre istatistiksel olarak düşüktür (Sırasıyla p=0,024 p=0,049). Mani grubu ile remisyon grubu endokannabinoidleri karşılaştırıldığında, mani grubunun serum PEA düzeyleri remisyon grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktür (p=0,010). Aynı iki grup karşılaştırıldığında serum 2-AG düzeylerinin de atak grubunda istatistiksel anlamlılığa yakın şekilde düşük olduğu tespit edilmiştir (p=0,076). Diğer parametrelerde (Anandamid, oleoiletanolamid) atak döneminde daha düşük değerler gözlense de farklar istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşmamıştır (p > 0,05). Kontrol grubu ile remisyon grubu endokannabinoidleri karşılaştırıldığında 4 serum endokannabinoidinin hiçbirinde istatistiksel açıdan anlamlı fark tespit edilmemiştir. Grupların serum endokannabinoid düzeyleri ve grupların karşılaştırılması tablo 2’de mevcuttur. Mani grubu, kontrol grubu ve remisyon grubu kan serum endokannabinoid düzeyleri incelendiğinde kadınların endokannabinoid düzeyleri erkeklere kıyasla düşük çıkmıştır. Kontrol grubunda erkeklerin 2-AG ve PEA düzeyi kadınlara kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p = 0,048 p = 0,003). Atak grubunda kadınların 2-AG düzeyi erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p = 0,016). Yaş faktörü veya sigara içme durumunun endokannabinoidlere olan etkisi incelendiğinde her üç grup için de herhangi bir endokannabinoid düzeyini istatistiksel olarak anlamlı derece etkilemediği tespit edilmiştir. Serum CRP düzeyinin de her üç grupta bakılan 4 serum endokannabinoid türü için istatistiksel açıdan anlamlı derece korelasyon tespit edilmemiştir. Mani grubunda PANNS Pozitif belirtiler ölçeği, genel psikopatoloji puanı ve total PANNS skoru arttıkça 2-AG miktarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla P=0,006 Correlation Coefficient -.378, P=0,012, Correlation Coefficient .348, P=0,022 Correlation Coefficient -.319.). Remisyon grubunda PANNS ölçeği negatif belirtiler puanı arttıkça 2-AG miktarının artmakta olduğu tespit edildi (P=0,016, Correlation Coefficient -.423). Diğer ölçekler ve grupların serum endokannabinoidleri arasında korelasyon tespit edilmemiştir. Hastalık süresi ile serum endokannabinoid düzeyleri incelendiğinde yalnızca mani grubunun anandamid düzeyinde istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir. Hastalık yılı arttıkça serum Anandamid düzeyleri düşmektedir (p=0,041). Tartışma Ve Sonuç:Çalışmamız bipolar bozukluk hastalarının manik atak, remisyon dönemi ve sağlıklı kontrol grubunun endokannabinoidlerini karşılaştırmak amacıyla gerçekleştirilmiş olup, başlıca bulgumuz endokannabinoid seviyelerinin atak sırasında istatistiksel olarak anlamlı seviyede azalması ve hastalar remisyon dönemine girdiklerinde endokannabinoid seviyelerinin sağlıklı kontrollerle istatistiksel olarak fark kalmayacak şekilde normalleşmesidir. Bu bulgu endokannabinoidlerin hem tanı koymada bir belirteç olarak kullanımını hem de gelecekteki tedavi yöntemleri açısından çok önemli olduğunu göstermektedir. Çalışmamız son zamanlarda yapılan deneysel manik atak tedavi çalışmalarının (Abedini ve ark. 2022) temelini göstermede literatüre çok önemli bilgiler sağlamaktadır. Daha önceki PAE ile yapılan depresyon tedavi çalışmalarının da başarılı sonuçlar vermesinin (Ghazizadeh-Hashemi ve ark. 2018) ve bipolar hastaların endokannabinoid seviyelerinin artmış olması, çalışmamızın sonuçlarıyla beraber değerlendirildiğinde endokannabinoidlerin endojen bir duygudurum dengeleyecisi olabileceği fikri dikkati çekmektedir. Kaynaklar:1. Abedini T Hosseyni R Ghannadi F ve ark. (2022) Efficacy and safety of palmitoylethanolamide as an adjunctive treatment for acute mania a randomized double-blind placebo-controlled trial. Psychiatry Clin Neurosci 76:505-511.2. Arjmand S Behzadi M Kohlmeier KA ve ark. (2019) Bipolar disorder and the endocannabinoid system. Acta Neuropsychiatr. 2019;31(4):193-201 3. Garani R Watts JJ Mizrahi R (2021) Endocannabinoid system in psychotic and mood disorders a review of human studies. Prog Neuropsychopharmacol Biol Psychiatry 106:110096. 4. Ghazizadeh-Hashemi M Ghajar A Shalbafan MR ve ark. (2018) Palmitoylethanolamide as adjunctive therapy in major depressive disorder a double-blind randomized and placebo controlled trial. J Affect Disord 232:127-133. 5. Koethe D Pahlisch F Hellmich M ve ark. (2018) Familial abnormalities of endocannabinoid signaling in schizophrenia. World J Biol Psychiatry 20(2):117-125.
Anahtar Kelimeler: Endokannabinoidler, Bipolar Duygudurum Bozukluğu, Manik Atak, Duygudurum Bozuklukları,


Tedaviye Dirençli Depresyonda Dorsomedial Prefrontal Kortekse Yönelik TMS Uygulamasının Mikroyapısal Etkileri: DTI Tabanlı Bulgular

Elif Burcu Ersungur Çelik, Burç Çağrı Poyraz, Serdar Arslan, Osman Aykan Kargın

Sayfa 274


Giriş Ve Amaç:Tedaviye dirençli depresyon (TDD), dünya genelinde yeti yitimine en sık neden olan psikiyatrik bozukluklardan biri olup, karmaşık nörobiyolojik temelleri nedeniyle tedaviye yanıt oranları sınırlı kalmaktadır. Mevcut tedavi seçenekleri arasında yer alan transkraniyal manyetik stimülasyon (TMS), güvenilirlik ve etkililiği birçok çalışma ile kanıtlanmış, noninvaziv bir beyin uyarım yöntemidir. Son yıllarda yapılan bir meta-analiz, TDD hastalarının yaklaşık %40'nın TMS tedavisine cevap verdiğini göstermektedir (Vida ve ark. 2023). Ancak bu oran, daha yüksek tedavi başarısına ulaşmak için yeni protokol ve hedeflemelerin araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu bağlamda, TDD tedavisinde kullanılan güncel TMS yöntemlerinden biri, çift konili bobin ile uygulanan intermittan teta burst stimülasyon (iTBS) protokolüdür. Önceki çalışmalar, bu yöntemin güvenli ve etkili olduğunu ortaya koysa da, protokolün beyindeki etki mekanizmasına ilişkin bilgiler hâlen sınırlıdır. Tedavi mekanizmalarının anlaşılması ve yanıtı öngörebilecek biyobelirteçlerin tanımlanması amacıyla çeşitli nörogörüntüleme yöntemlerine başvurulmaktadır. Bu yöntemlerden biri olan difüzyon tensör görüntüleme (DTI), ak madde yolaklarının mikroyapısal özelliklerini inceleyerek kortikal ve subkortikal bölgeler arasındaki bağlantısallığa ışık tutar. Bu çalışma, TDD tedavisinde dorsomedial prefrontal kortekse (dmPFC) uygulanan iTBS’nin, beyindeki mikroyapısal değişiklikler üzerindeki etkilerini DTI kullanarak değerlendiren öncül araştırmalardan biridir. Ayrıca, tedaviye yanıtla ilişkili olabilecek mikroyapısal belirteçleri tanımlayarak kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerine bilimsel zemin hazırlamayı amaçlamaktadır. Bu araştırmada şu üç soruya yanıt aranmıştır: 1. Çift konili bobin ile yapılan iTBS, uyarım bölgesiyle ilişkili ak madde demetlerinde mikroyapısal değişikliklere yol açar mı? 2. iTBS’ye verilen klinik yanıt, depresyonla ilişkili ak madde yolaklarındaki yaygın değişikliklerle bağlantılı mıdır? 3. Tedavi öncesi belirli ak madde demetlerinin mikroyapısal özellikleri, iTBS tedavi yanıtını öngörebilir mi? Yöntem:Katılımcılar: DSM-5’e göre majör depresyon tanılı, depresif epizod boyunca yeterli doz ve sürede en az iki farklı antidepresana dirençli hastalar dahil edilmiştir. Toplam 30 hastadan 2’si tedavi uyumsuzluğu, 3’ü tedaviyi tolere edememesi nedeniyle; 4’ü ise DTI çekim hataları nedeniyle analizlerden çıkarılmıştır. Klinik Değerlendirme: Tüm katılımcılara DSM-5 için SCID-5 depresyon modülü uygulanmış; sosyodemografik, klinik ve ilaç bilgileri görüşme formlarıyla toplanmıştır. Tedaviye direnç seviyesini değerlendirmek amacıyla Maudsley Evreleme Modeli (MEM) kullanılmıştır. Ayrıca hemisfer baskınlığını belirlemek için Edinburgh El Tercihi Ölçeği uygulanmıştır. Tedavi başlangıcında ve tedavi süresince her hafta (5 seansta bir) Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hasta Sağlık Anketi-9 (HSA-9), Hızlı Depresif Belirti Envanteri–Öz Bildirim Formu (HDBE-ÖF), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ) ve Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Olası yan etkiler için haftalık tarama formu doldurulmuştur. Görüntüleme
Yöntemleri: TMS tedavisi öncesinde ve sonrasında tüm katılımcılara kraniyal DTI çekimi yapılmıştır. Görüntüleme, Philips Ingenia 3T MR cihazı (Philips, Best, Hollanda) ve 32 kanallı baş bobini ile standart manyetik rezonans protokolü kullanılarak gerçekleştirilmiştir. T1 ağırlıklı MRI verileri FreeSurfer v7.4 ile işlenmiş, FSL FNIRT aracı kullanılarak MNI uzayındaki standart T1 görüntüler bireye özgü görüntülere kaydedilmiş ve Brodmann Alanı atlası native uzaya aktarılmıştır. Ham DTI verilerinin ön işleme adımları MRtrix3, FMRIB Yazılım Kütüphanesi (FSL) v6.0 ve Advanced Normalization Tools (ANTs) ile yapılmıştır. İlk analiz aşamasında, majör depresif bozukluk ile ilişkili bölgeleri bağlayan ak madde traktları, MRtrix3’teki iFOD2 algoritması ile çıkarılmıştır. Toplam 20 trakt belirlenmiş (Tablo-1) ve her biri için fraksiyonel anizotropi (FA), ortalama difüzyon (MD), radyal difüzyon (RD) ve aksiyal difüzyon (AD) değerleri elde edilmiştir. TMS Protokolü: Tedaviler, Magventure MagPro R30 cihazı ve Cool D-B80 bobini ile haftada 5 seans, toplam 20–30 seanslık iTBS protokolü şeklinde uygulanmıştır. Dört veya daha fazla seans kaçıranlar çalışmadan çıkarılmıştır. Uygulama bölgesi, nasion–inion mesafesinin %25,8’i esas alınarak dmPFC’ye denk gelecek şekilde belirlenmiştir. Her seansta sol ve sağ hemisfere 600’er atım uygulanmış, toplam 1200 atım 6 dakika 40 saniyede tamamlanmıştır. İstatistiksel Analiz: G*Power 3.1 ile yapılan güç analizi sonucunda minimum örneklem 15 olarak hesaplanmış, çalışmaya 21 hasta alınmıştır. Analizler SPSS 26.0 kullanılarak yapılmıştır. Parametrik karşılaştırmalarda eşli ve bağımsız örneklem t-testleri, parametrik olmayanlarda Wilcoxon ve Mann-Whitney U testleri uygulanmıştır. Ölçek puanlarının zamana bağlı değişimi Tekrarlayan Ölçümler ANOVA, kategorik değişimler Cochran’s Q testi ile incelenmiş, anlamlı sonuçlar Bonferroni düzeltmesi ile değerlendirilmiştir. DTI verileri ile klinik değişkenler arasındaki ilişkiler Pearson veya Spearman korelasyonu ile; anlamlı traktlar için regresyon analizi ile test edilmiştir. Tüm testlerde p<0.05 anlamlılık eşiği olarak kabul edilmiştir. Etik Onay: Araştırma İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun onayı ardından (Karar No: 431265) IUC BAP araştırma desteği ile tamamlanmıştır. Bulgular:Çalışmaya 21 hasta (5 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Ortalama yaş 49,38, hastalık başlangıç yaşı 29,24, medyan hastalık süresi 19 yıl olarak bulunmuştur (Tablo-2). Tüm katılımcılar sağ el baskın bulunmuştur. MEM’e göre hastaların %19’u hafif, %38,1’i orta, %42,9’u ağır dirençlidir. Tedavi sonrası tüm klinik ölçek puanlarında anlamlı düşüş saptanmıştır (Tablo-3). DTI analizlerinde dokuz parametrede anlamlı değişiklik görülmüştür: sol amPFC–Amy (RD?, MD?), sol amPFC–rACC (FA?, RD?, MD?), sol orbF–Amy (FA?), sol dmPFC–dACC (FA?) ve sağ sgACC–insula (FA?, RD?) (tümü p<0.05). HDÖ değişimi ile sol amPFC–Amy, sol orbF–sgACC ve sol sgACC–Amy FA değişimleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0.54; r=0.59; r=0.48). Sağ amPFC–dACC FA değişimi ile HDÖ arasında negatif korelasyon gözlenmiştir (r=-0.46). Tedavi öncesi DTI metriklerinden yalnızca sol orbF–sgACC FA (p=0.005, r=0.58) ve RD (p=0.017, r=-0.51) değerleri HDÖ değişimi ile ilişkili bulunmuştur. Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışma, dmPFC’ye uygulanan iTBS’nin TDD hastalarında klinik ve mikroyapısal etkilerini inceleyen ilk DTI araştırmasıdır. Bulgular, tedavi sonrası depresyon semptomlarında anlamlı azalma ve prefrontal-limbik bağlantılarda mikroyapısal iyileşme göstermektedir. Çift konili bobin ile dmPFC’ye iTBS uygulanan bir meta-analizde yanıt oranı %48,5, remisyon oranı %27,9’dur (Bakker ve ark. 2015). Çalışmamızda ise HD֒ye göre %71, HDBE-ÖF’ye göre %42 bulunmuştur. Yüksek oranlar, çalışmamızın tedavi etkinliğini birincil hedeflememesi ve örneklem büyüklüğünün sınırlı olmasıyla ilişkili olabilir. FA, aksonal bütünlüğün en yaygın kullanılan DTI belirtecidir; zayıf miyelinizasyon veya aksonal lezyonlarda FA azalırken, membran yoğunluğunun azaldığı durumlarda MD ve RD artar. Depresyonun nörobiyolojisinde, özellikle ACC başta olmak üzere prefrontal–limbik ağlar merkezi rol oynar. Çalışmamızda amPFC–amigdala, amPFC–rACC, dmPFC–dACC ve sgACC–insula bağlantıları güçlenmiş; bu traktlarda FA artışı, RD ve MD azalması ile aksonal bütünlüğün iyileştiği görülmüştür. Tedavi yanıtı ile DTI metriklerindeki değişim incelendiğinde, sol hemisferde amPFC amigdala, orbF–sgACC, sgACC–amigdala; sağ hemisferde ise amPFC–dACC traklarında anlamlı korelasyon saptanmıştır. Çalışmalar sınırlı olsa da bulgularımız literatürle uyumludur. Örneğin, sgACC bağlantılarının TMS ile değişimini inceleyen bir araştırmada, tedavi öncesi sol sgACC–orbF arasında azalmış bağlantı bildirilmiştir (Taylor ve ark. 2018). Öngörücü analizlerde, tedavi öncesi sol orbF–sgACC traktındaki yüksek FA değerinin HDÖ skorundaki iyileşmeyi anlamlı öngördüğü bulunmuştur (p = 0.005, r = 0.58). Bu, sgACC–orbF bağlantısının TMS yanıtındaki kritik rolünü vurgulayan önceki çalışmalarla uyumlu olup (Baeken ve ark. 2017), dmPFC hedefli iTBS için yapısal biyobelirteç olasılığını göstermektedir. Bulgularımız, hem tedavi yanıtının nörobiyolojik mekanizmalarına ışık tutmakta hem de dmPFC hedefli uyarım için potansiyel biyobelirteçlerin belirlenmesine katkı sağlamaktadır. Ancak, benzer tasarımlı önceki çalışmaların olmaması bulguların tutarlılığını sınırlamaktadır. Daha büyük örneklemli, kontrollü ve uzun dönem takip verileriyle desteklenmiş çok merkezli çalışmaların yapılması, sonuçların doğrulanması ve klinik uygulamaya aktarılması açısından önemlidir. Kaynaklar:Baeken, C., Duprat, R., Wu, G.-R., De Raedt, R. ve van Heeringen, K. (2017). Subgenual Anterior Cingulate-Medial Orbitofrontal Functional Connectivity in Medication Resistant Major Depression: A Neurobiological Marker for Accelerated Intermittent Theta Burst Stimulation Treatment? Biological Psychiatry. Cognitive Neuroscience and Neuroimaging, 2(7), 556-565. Bakker, N., Shahab, S., Giacobbe, P., Blumberger, D. M., Daskalakis, Z. J., Kennedy, S. H. ve Downar, J. (2015). rTMS of the dorsomedial prefrontal cortex for major depression: Safety, tolerability, effectiveness, and outcome predictors for 10 Hz versus intermittent theta-burst stimulation. Brain Stimulation, 8(2), 208-215. Taylor, S. F., Ho, S. S., Abagis, T., Angstadt, M., Maixner, D. F., Welsh, R. C. ve Hernandez Garcia, L. (2018). Changes in brain connectivity during a sham-controlled, transcranial magnetic stimulation trial for depression. Journal of Affective Disorders, 232, 143-151. Vida, R. G., Sághy, E., Bella, R., Kovács, S., Erd?si, D., Józwiak-Hagymásy, J., … Voros, V. (2023). Efficacy of repetitive transcranial magnetic stimulation (rTMS) adjunctive therapy for major depressive disorder (MDD) after two antidepressant treatment failures: Meta-analysis of randomized sham-controlled trials. BMC psychiatry, 23(1), 545.
Anahtar Kelimeler: depresyon, DTI, iTBS, nöromodulasyon, TMS


Bipolar Bozuklukta İhmal Edilmiş Bir Kavram: Hayatta Anlam Düzeyinin Eşik Altı Depresif Belirtiler ve Psikososyal İşlevsellik İle İlişkisi

Esat Soylu, Nese Yorguner, Nurhayat Soylu, Ayse Sakalli Kani

Sayfa 279


Giriş Ve Amaç:Bipolar duygudurum bozukluğu(BDB) depresyon ve mani/hipomani atakları ile seyir eden kronik bir ruhsal bozukluktur. Yaşam boyu yaygınlığı %2.4 olarak ifade edilmekte; hastalık yükü ve yeti yitimi ile geçen yıllar açısından dünya genelinde ilk 20 hastalık arasında yer almaktadır(Grande ve ark., 2016). Psikososyal işlevsellik günlük işlevleri yerine getirme ve tatmin edici ilişkiler kurabilme becerisi olarak tanımlanmaktadır. Uzun yıllar boyunca BDB'da semptomatik iyileşmeye odaklanılmış olsa da biriken kanıtlar uygun tedavi ve semptomatik iyileşmeye rağmen hastaların premorbid işlevselliklerine ulaşamadıklarını göstermektedir. Birçok çalışma tutarlı bir biçimde BDB hastalarında ataklararası dönemde dahi işevsellikte bozulmanın devam ettiğini göstermiştir(Gitlin ve ark., 2017). BDB'da işlevselliği etkileyen çeşitli faktörler tanımlanmakla birlikte; eşikaltı depresif belirtilerin başta gelen faktörlerden biri olduğu belirtilmiştir. Birçok çalışma eşikaltı depresif belirtilerin kötü işlevsel sonuçlar ile ilişkili olduğunu saptamıştır(Gitlin ve ark., 2017). Ataklararası dönemde eşikaltı depresif belirtilerin hastaların %50'si gibi ciddi bir oranında görüldüğü; sadece işlevsel sonuçları olumsuz etkilemediği daha erken relaps süresi ile ilişkili olduğu ifade edilmiştir(De Dios ve ark., 2012). Hayatta anlam kavramının(meaning in life) unipolar depresyon, anksiyete bozuklukları, suisid, alkol madde kullanım bozuklukarı ve travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok psikiyatrik bozukluk bağlamında koruyucu bir faktör olduğu ifade edilmiştir(Boreham ve ark., 2023). Sadece psikiyatrik bozukluklar bağlamında değil; bilişsel işlevler, demans, kardiyak rahatsızlıklar, diyabet gibi bir çok tbbi durumda da koruyucu etkisi gösterilmiştir(Czekierda ve ark. 2017). Bununla birlikte hayatta anlam kavramının BDB hastalarında neredeyse hiç çalışılmamış olması dikkat çekici ve şaşırtıcı bir noktadır. Bilgimiz dahilinde daha önce hiçbir araştırma, hayatta anlam ile eşikaltı depresif belirtiler ve işlevsellik arasındaki ilişkiyi bipolar bozuklukta incelememiştir. Bu nedenle bu çalışma, hayatta anlamın, ataklararası eşikaltı depresif belirtiler ve psikososyal işlevsellik ile ilişkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Yüksek hayatta anlam düzeylerinin, düşük eşikaltı depresif belirtiler ve daha iyi işlevsel sonuçlar ile ilişkili olacağını hipoteze ettik. Depresyon skorları kontrol edildiğinde dahi hayatta anlamın işlevselliği öngöreceğini ve depresif belirtilerin hayatta anlam ve işlevsellik arasındaki ilişkide mediatör olarak rol oynayacağını hipoteze ettik.Yöntem:Çalışmaya, Nisan 2024-Ekim 2024 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne başvuran, iki farklı klinisyenin değerlendirmesi sonucunda DSM-5-TR kriterlerine göre BDB-I veya BDB-II tanısı almış, remisyon dönemindeki 102 ayaktan hasta dâhil edilmiştir. Remisyon, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) puanının ?8 ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS) puanının ?3 olması olarak tanımlanmıştır. HAM-D puanı ?4 olanlar eşikaltı depresif olarak, ?3 olanlar tamamıyla asemptomatik olarak sınıflandırıldı. Dışlama kriterleri (a)aktif psikotik belirtilerin varlığı, (b)entellektüel yetersizlik, (c)önemli nörolojik hastalık varlığı(epilepsi, parkinson hastalığı vb.), (d) önemli sistemik hastalık varlığı(kalp yetmezliği, kanser tanısı vb.), (e) HAM-D skoru >8 ve (f) YMRS skoru >3 olarak tanımlanmıştır. YMRS skor aralığı; küçük artışların dahi hayatta anlam algısını etkileyebileceği ve karıştırıcı bir faktör olacağı düşüncesi ile özellikle dar tutulmuştur. Sosyodemografik ve klinik veriler yapılandırılmış görüşme ve tıbbi kayıtlar yoluyla klinisyen tarafından toplanmıştır. Katılımcılar, Hayatta Anlamı Anketi(HAA) ve 102 puanlık kesme değeri ile düşük ve yüksek hayatta anlam düzeylerini ayırt eden Hayatta Amaç Ölçeği’ni (HAÖ) doldurmuştur. Psikososyal işlevsellik, yüksek puanların kötü işlevsellik ile ilişkili olduğu ve işlevsellikte bozulmanın 12 kesme puanı ile belirlendiği Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) ile klinisyen tarafından değerlendirildi. Depresif ve manik belirtiler HAM-D ve YMRS ile, ilaç uyumu ise İlaç Uyumu Bildirim Ölçeği(İUBÖ) ile değerlendirildi. Çalışma Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından 22.04.2024 tarihi ve 09.2024.533 sayılı karar ile onaylanmıştır. Bulgular:Çalışmaya 102 BDB tanılı hasta dahil edildi. Katılımcıların %61,8’i (n=63) kadın olup, yaş ortalaması 37,9±10,5 idi. HAÖ kesme puanına göre katılımcılar hayatta anlam algısı düşük(HA-D) ve yüksek(HA-Y) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Katılımcıların yaş (p=0,214; t= 1,25), cinsiyet (p=0,341; ?²=0,90) ve eğitim durumu (p=0,178; t=1,35) açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Eşikaltı depresyon oranı HA-D grubunda %71,2, HA-Y grubunda ise %16,0 idi (?²=31,42; p<0,001). HAM-D puanları HA-D grubunda anlamlı derecede yüksekti (t=8,42; p<0,001). FAST skorları HA-D grubunda 14,95±9,05, HA-Y grubunda ise 5,99±5,85 bulundu ve fark istatistiksel olarak anlamlıydı (t=5,93; p<0,001). Ayrıca suisid girişim öyküsü oranı HA-D grubunda %32,7, HA-Y grubunda %8,0 olup bu farklılık anlamlıydı (?²=8,87; p=0,003). Madde kullanım öyküsü oranı HA-D grubunda %25,0, HA-Y grubunda %6,0 olarak saptandı (?²=6,27; p=0,012). Korelasyon analizlerinde hayatta anlam algısı, depresyon şiddeti (HAA için r=-0,43; p<0,001 HAÖ için r=-0,60; p<0,001) ve işlevsellik bozukluğu (HAA için r=-0,55;p<0,001 HAÖ için r= 0,59; p<0,001) ile negatif ilişki içindeydi. Depresif belirtiler ise işlevsellik bozukluğu ile pozitif yönde ilişkiliydi (r=0,67; p<0,001). Hiyerarşik regresyon analizinde hayatta anlam tek başına işlevsellik skorlarındaki varyansın %30,3’ünü açıkladı (F=43,01; p<0,001). Depresyon puanları eklendiğinde modelin açıklayıcılığı %53,5’e ulaştı (F=56,59; p<0,001) ve depresyon puanları kontrol edildiğinde dahi hayatta anlam ile işlevsellik arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (?=-0,37; p<0,001). Mediasyon analizinde depresif belirtilerin hayatta anlam ile işlevsellik arasındaki ilişkide kısmi mediatör rol üstlendiği görüldü (dolaylı etki ?=-0,35; %95 GA: -0,54 ila -0,19). Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışmanın sonuçları, bipolar bozuklukta hayatta anlam kavramının bugüne kadar bağımsız bir değişken olarak sistematik biçimde incelenmediği dikkate alındığında, literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır. Bulgular, yüksek hayatta anlam düzeyine sahip bireylerin daha az eşikaltı depresif belirtiye, daha iyi psikososyal işlevselliğe, daha düşük suisid girişimi ve madde kullanım oranlarına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmamızda mevcut literatür ile uyumlu olarak eşikaltı depresif belirtiler ve işlevsellik arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Bu durum BDB' da eşikaltı depresif belirtilerin tedavisinin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Hayatta anlam kavramının depresif belirtilere karşı koruyucu bir faktör olduğu birçok farklı çalışmada ifade edilmiştir(Boreham ve ark., 2023) ve çalışmamızda da benzer sonuca ulaşılmıştır. Çalışmamızın kesitsel dizaynı sebebi ile nedensel ilişki kurmak mümkün olmasa da prospektif birçok çalışmada hayatta anlam kavramının depresif belirtilere karşı koruyuculuğunun gösterilmiş olması BDB hastalarında eşikaltı depresif belirtilere karşı koruyucu olabileceği savını güçlendirmektedir. BDB hastalarında bu noktada uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Hayatta anlam eşikaltı depresif belirtiler üzerinden olduğu gibi olası birkaç yol üzerinden işlevselliğe olumlu katkı sağlayabileceği speküle edilebilir. BDB'da ataklarası dönemde işlevselliği olumsuz etkileyen önemli faktörlerden bazıları hastadaki bilişsel bozulmanın düzeyi ve madde kullanım bozukluğunun varlığıdır(Gitlin ve ark., 2017). Yapılan çalışmalarda hayatta anlamın bilişsel işlevler ile pozitif yönde ilişkili olduğu, demansa karşı koruyu bir etken olduğu ve madde kullanım bozukluklarına karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda hayatta anlam algısı yüksek grupta daha az madde kullanım oranları saptanmıştır. Bu olası mekanizmaların anlaşılması için bu alanda çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamız bipolar bozuklukta hayatta anlam kavramının hem eşikaltı depresif belirtiler üzerinden dolaylı olarak hem de depresif belirtilerden bağımsız olarak psikososyal işlevselliğin güçlü bir yordayıcısı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, hayatta anlam düzeyini artırmaya yönelik psikoterapötik müdahalelerin bipolar bozuklukta eşikaltı depresif belirtileri tedavi etmekte ve işlevselliği iyileştirmede potansiyel olarak etkili olabileceğine işaret etmektedir. Kaynaklar:Boreham ID, Schutte NS. The relationship between purpose in life and depression and anxiety: A meta?analysis. J Clin Psychol. 2023;79(12):2736-2767. Czekierda, Katarzyna, et al. "Meaning in life and physical health: systematic review and meta analysis." Health psychology review 11.4 (2017): 387-418. De Dios C, Ezquiaga E, Agud J, Vieta E, Soler B, García-López A. Subthreshold symptoms and time to relapse/recurrence in a community cohort of bipolar disorder outpatients. J Affect Disord. 2012;143(1-3):160-165. Gitlin MJ, Miklowitz DJ. The difficult lives of individuals with bipolar disorder: A review of functional outcomes and their implications for treatment. J Affect Disord. 2017;209:147-154. Grande I, Berk M, Birmaher B, Vieta E. Bipolar disorder. The Lancet. 2016;387(10027):1561 1572.
Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Eşikaltı depresif belirtiler, Hayatta anlam, Psikososyal işlevsellik


Şizofrenide Tedavi Yanıtına Göre Ayırt Edici Subkortikal Nöroanatomik Profiller: Bir Yapısal MRG Çalışması

Özge Bıldırcın, Simay Selek, Ibrahim Sungur, Kaan Keskin, Yiğit Erdoğan, Ali Saffet Gönül

Sayfa 283


Giriş Ve Amaç:Şizofreni belirtileri, gidişatı ve tedaviye yanıt açısından belirgin farklılıklar gösteren bir hastalıktır. Hastaların yaklaşık üçte biri, en az iki farklı antipsikotik ajanın yeterli doz ve sürede kullanımına rağmen semptomatik düzelme elde edemez ve bu grup tedavi dirençli şizofreni (TRS) olarak tanımlanır (Howes ve ark. 2017). TRS’nin alt kümesinde bulunan klozapine bile yanıt vermeyen ultra-tedavi-dirençli şizofreni hastaları ise bu grubun %40-60’ını oluşturmaktadır. Tedaviye direncin altında yatan nörobiyolojik mekanizmaların anlaşılması, erken ve hedefe yönelik müdahalelerin geliştirilmesi, kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerinin oluşturulması ve beyin görüntüleme temelli araştırmalara yön verilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Subkortikal hacim değişimleri, nörogörüntüleme çalışmalarında şizofreninin temel özelliklerinden biri olarak tanımlanmıştır (Van Erp ve ark. 2016). Özellikle, yakın zamanda yapılan, ekibimizin de içinde yer aldığı psödolongitudinal bir çalışmada, şizofreni hastalarında bir hipokampal atrofi alt tipi belirlemiş ve bu alt tipin, başlangıçta hipokampusta ortaya çıkan ve ardından amigdala ile striatum gibi diğer limbik bölgelere yayılan, subkortikal ağırlıklı erken hacim kaybı ile karakterize olduğunu göstermiştir (Jiang ve ark. 2024). Ancak, literatürdeki bu bulgular örneklem özellikleri, hastalık süresi, tedavi geçmişi ve tedaviye direnç tanımlarındaki tutarsızlıklar gibi nedenlerle heterojenlik göstermektedir (Mouchlianitis ve ark. 2016). Son dönemdeki kanıtlar, TRS hastalarının, özellikle duygusal düzenleme ve bilişsel kontrolle ilişkili limbik ve subkortikal bölgelerde daha belirgin ve bölgesel yapısal anormallikler gösterdiğini ortaya koymaktadır (Howes ve ark. 2017, Mouchlianitis ve ark. 2016). Bununla birlikte, önceki çalışmaların çoğu tedaviye dirençli (TRS) ve dirençli olmayan (non-TRS) hastaları ikili sınıflandırmalarla ele almış, tedaviye yanıt veren ve dirençli alt tipler arasındaki anlamlı heterojenliği göz ardı etmiştir. Bu aşırı basitleştirme, birinci basamak antipsikotiklere yanıt verenler, klozapin yanıtlılar ve ileri düzey tedaviye dirençli hastalar gibi gruplar arasındaki nörobiyolojik farklılıkları anlama konusunda önemli sınırlılıklar doğurmaktadır. Daha ayrıntılı bir alt gruplama, şizofreninin altında yatan heterojenliğe daha derin bir bakış sunabilir ve bireyselleştirilmiş tedavi kararlarını destekleyecek biyobelirteçlerin tanımlanmasına katkı sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, farklı tedavi yanıt profillerine sahip şizofreni hastalarında subkortikal nöroanatomik yapılarını karşılaştırarak nörobiyolojik farklılıkları ortaya koymaktır. Bu amaçla, tedaviye dirençli hastalar (TRS: klozapine yanıtlı (CR) ve klozapine dirençli (UTR)), tedaviye dirençli olmayan hastalar (non-TRS: klozapin dışındaki antipsikotiklere yanıt veren (FLR)) ve sağlıklı kontrol (HC) grubu karşılaştırılacaktır. Dirençli grubun CR ve UTR olarak ayrılmasının nedeni, literatürde CR grubunun diğer alt gruplardan farklı özellikler gösterdiğine ilişkin bulguların bulunmasıdır. TRS grubunda, HC grubuna kıyasla subkortikal hacimlerinde azalmaların daha belirgin olması beklenmektedir. Non-TRS gruptaki katılımcıların ise, TRS ve HC grupları arasında bir geçiş profili sergileyeceği öngörülmektedir. Yöntem:Bu çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalında izlenmekte olan 79 şizofreni hastası ve 30 sağlıklı kontrol alındı. Hastalar ve yakınlarına çalışmanın amacı anlatıldıktan sonra bilgilendirilmiş onamları alındı. İki grup yaş, cinsiyet ve eğitim açısından yakınsandı. Çalışma, Ege Üniversitesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (onay numarası 24 3T/89, onay tarihi 13 Mart 2024) ve Helsinki Deklarasyonu hükümlerine uygun olarak yürütülmüştür. Hastaların tanıları SCID ile doğrulandıktan sonra belirtilerinin şiddetlerinin değerlendirilmesi için Pozitif ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (PANSS) uygulandı. Aynı hafta için 1 mm³ izotropik çözünürlükte T1-ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) verileri, bir Siemens Magnetom Verio Numaris/4 Syngo MR B17 ve 3T MR tarayıcı kullanılarak toplandı. Hastalar, Treatment Response and Resistance in Psychosis çalışma grubunun 2017’de önerdiği tedavi yanıtı kriterlerine kullanılarak üç gruba ayrılmıştır (1). UTR grubu; en az iki klozapin olmayan antipsikotik ajana (günlük en az 400 mg klorpromazin eşdeğeri, en az altı hafta) yetersiz yanıt veren ve ardından klozapine (günlük en az 300 mg, en az altı hafta) başladıktan sonra da CGI?S ?4 ile PANSS’ın en az iki maddesinde ?4 veya bir maddede ?6 puan düzeyinde kalıcı semptom gösteren hastalardan oluşur. CR grubu; iki adet klozapin olmayan antipsikotik tedaviden (aynı doz ve süre kriterleri) sonra yanıt alınamayan, ancak klozapin tedavisiyle en az altı hafta süreyle CGI?S ?3 ve tüm PANSS maddelerinde ?3 puanla klinik düzelme elde eden hastalardan oluşturulmuştur. Son olarak, ilk basamak yanıtlı (FLR) grup, klozapin dışındaki birinci basamak antipsikotiklerle en az altı haftalık tedavi sonunda CGI?S ?3 ve tüm PANSS maddelerinde ?3 puanla başarılı yanıt veren hastaları kapsamaktadır. Nörogörüntüleme verilerin ön işlenmesi ve VBM analizi için MATLAB’te çalışan SPM/CAT12 (http://dbm.neuro.uni-jena.de/cat12/) aracı kullanılmıştır. Subkortikal yapı hacimleri için CAT12 araç seti içinde bulunan Neuromorphometrics atlası (http://www.neuromorphometrics.com/) kullanılarak 23 subkortikal gri madde ve ventriküler ilgili bölge (ROI) kullanılmıştır. Hipokampus alt bölgelerinin hacimleri, CAT12 araç seti içinde bulunan CoBra Hippocampus atlası temel alınarak tanımlanmış olup bilateral 10 gri madde ROI alınmıştır. Grupların ROI’lerinin karşılaştırılması yaş, cinsiyet ve toplam kafa içi hacim (TIV) kovaryant alınarak MANCOVA ile değerlendirilmiştir, çoklu karşılaştırmalar için Benjamini Hochberg yöntemiyle yanlış keşif oranı (FDR) ile düzeltildikten sonra anlamlı bölgeler için post-hoc Tukey testi kullanılmıştır. Katılımcıların sosyo-demografik ve klinik verilerinde Shapiro-Wilk testi Normal dağılımı değerlendirmek için uygulanmıştır. Hastalar ve kontrollerin demografik ve klinik verilerini karşılaştırmak için bağımsız örneklem t-test, tek yönlü ANOVA/Kruskal–Wallis ve ki-kare testi kullanılmıştır, anlamlı sonuçlarda gruplar arasında farkları incelemek için post-hoc Tukey testi kullanılmıştır. Klinik özellikler ve ROI ilişkisi için spearman korelasyonu yapılmış olup, çoklu karşılaştırmalar FDR ile düzeltilmiştir. Bulgular:Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve eğitim açısından demografik farklılıklar bulunmamıştır. Tedavi yanıtına göre gruplar kıyaslandığında, yaş, cinsiyet, eğitim süresi, hastalık süresi ve hastalığın başlangıç yaşı açısından farklılık göstermemiştir. UTR grubu CR ve FLR grubuna göre antipsikotik dozu ve hastalık şiddetini gösteren ölçeklerde daha yüksek puan almıştır. Katılımcıların klinik özelliklerinin ve demografik özelliklerinin karşılaştırılması tablo 1'de sunulmuştur. Nöroanatomik karşılaştırma sonuçlarında hipokampus, amigdala, accumbens ve pallidum hacimlerinde gruplar arasında anlamlı farklılıklar mevcuttur (Tablo 2). Post-hoc ikili karşılaştırmalar, TRS hastalarının accumbens hacimlerinin HC'ye göre küçük olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, tüm hasta gruplarında, sağlıklı kontrollere kıyasla amigdala ve hipokampus hacimlerinin daha küçük olduğu saptanmıştır. UTR grubunda lateral ventrikül hacimleri HC'ye kıyasla daha büyüktür. Bununla birlikte, pallidum hacmi FLR hastalarında HC'ye göre daha büyük bulunmuştur. Hipokampusun alt bölge hacimleri karşılaştırıldığında, TRS hastaları bilateral Cornu Ammonis (CA) 4/Dentat Girus (DG), Stratum ve Subikulum alt bölgelerinde kontrol grubuna kıyasla küçük hacimler sergilemiş; ek olarak yalnızca UTR hastalarında sol CA 1 ile bilateral CA 2/3 alt bölgelerinde HC'ye kıyasla daha küçük hacim tespit edilmiştir. Buna karşılık, FLR hastalarında ise yalnızca bilateral CA 4/DG bölgesinde kontrol grubuna göre küçük hacim saptanmıştır (Tablo 2). Subkortikal ve hipokampal alt bölge ROI ve klinik özellikler arasında yapılan korelasyon analizlerinde tüm tedavi profilleri için FDR sonrası anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışmada, şizofrenide farklı tedavi yanıt düzeyleri ile ilişkili farklı subkortikal nöroanatomik profiller tanımlanmıştır. Hipokampus ve amigdala hacimlerindeki azalmaların, farklı tedavi yanıt profilleri arasında ortak bir özellik olduğu görülmektedir. Buna karşılık, bazal gangliyon yapılarındaki (nucleus accumbens ve pallidum gibi) ve hipokampal alt bölgelerdeki hacimsel değişiklikler, tedaviye dirençli ve tedaviye yanıt veren hastaları birbirinden ayırt edebilir. Ancak, bu değişikliklerin esas olarak hastalığa bağlı patolojiyi mi, antipsikotik ilaçların etkilerini mi yoksa her ikisinin bir kombinasyonunu mu yansıttığı halen belirsizdir. Bulgularımız, antipsikotik yanıtındaki değişkenliğin altında yatan sinirsel alt yapının anlaşılmasına yönelik sınıflandırmaya ve hastalığın hetorejen yapısını aydınlatmaya katkı sağlayabilir. Kaynaklar:Howes OD, McCutcheon R, Agid O ve ark (2017) Treatment-Resistant Schizophrenia: Treatment Response and Resistance in Psychosis (TRRIP) Working Group Consensus Guidelines on Diagnosis and Terminology. American Journal of Psychiatry, 174(3). Jiang Y, Luo C, Wang J ve ark (2024) Neurostructural subgroup in 4291 individuals with schizophrenia identified using the subtype and stage inference algorithm. Nature Communications, 15(1), 5996. Mouchlianitis E, McCutcheon R, Howes, OD (2016) Brain-imaging studies of treatment resistant schizophrenia: A systematic review. In The Lancet Psychiatry (Vol. 3, Issue 5). Van Erp TGM, Hibar DP, Rasmussen JM ve ark (2016). Subcortical brain volume abnormalities in 2028 individuals with schizophrenia and 2540 healthy controls via the ENIGMA consortium. Molecular Psychiatry, 21(4).
Anahtar Kelimeler: Hipokampus, Klozapin, Nörogörüntüleme, Subkortikal, Şizofreni


Alzheimer Hastalığı Demansında Psikotropik İlaç Kullanımının Apati ve Bakım Veren Yüküne Etkisi

Dünya Gözde ÇAPAR, Mustafa Kaan KELEŞ, Seda Kiraz, Gorkem TUTAL GURSOY

Sayfa 287


Giriş Ve Amaç:Alzheimer hastalığı demansı (AHD), bellek ve yürütücü işlevlerde bozulmanın yanı sıra depresyon, sosyal çekilme ve apati gibi nöropsikiyatrik semptomlarla seyreden, bakım veren yükünü artıran ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır.Zamanla bu belirtiler yoğunlaşır; kişi günlük aktiviteleri yerine getirmekte, karar vermekte, dili anlamakta ve kullanmakta, oryantasyon sağlamakta ve hatta kişisel bakımını yapmakta zorlanabilir. İlerleyen evrelerde bağımsız yaşam neredeyse imkânsız hale gelebilir(Huang, Y. Y. ve ark. 2024). DSÖ verilerine göre 2023 yılı itibariyle dünya genelinde 55 milyondan fazla insanın demans tanısı almış olduğu, bu hastaların %60’ından fazlasının düşük ve orta gelirli ülkelerde bulunduğu, her yıl yaklaşık 10 milyon kişinin demans tanısı aldığı bildirilmiştir(DSÖ 2023). AHD tedavisinde kullanılan başlıca ajanlar arasında kolinesteraz enzimi üzerinden etki gösteren donepezil, rivastigmin; NMDA reseptörü üzerinden etki gösteren memantin; amiloid hedefleyici tedaviler, antioksidan tedaviler, eşlik eden psikiyatrik durumların tedavisinde antidepresanlar ve antipsikotikler yer almaktadır(Tan, C. C. ve ark. 2014). Alzheimer hastalığının yönetiminde, tedavi amacıyla kullanılan farmakolojik ajanların istenmeyen yan etkilerinin etkili ve sağlıklı bir şekilde ele alınması, tedavinin devamı açısından göz önünde bulundurulması gereken öncelikli konular arasında yer almaktadır(Khan ve ark. 2020). Bu çalışma ile AHD olan bireylerde standart tedavilerin yanı sıra antidepresan ve/veya antipsikotik tedavi ihtiyacı olanlar arasında depresif belirtiler, apati, bilişsel performans, demans derecesi ve bakım veren yükü açısından farklılıkların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, elde edilen bulgular doğrultusunda mevcut tedavi yaklaşımlarındaki olası eksikliklerin belirlenerek giderilmesine yönelik öneriler sunulması ve bu yolla literatüre katkı sağlanması hedeflenmiştir. Yöntem:Kesitsel, gözlemsel nitelikteki çalışmaya AHD tanılı 113 olgu ve bakım vereni dahil edildi. Majör nörolojik/psikiyatrik ek tanısı olanlar dışlandı.Hastalardan ve bakım verenlerinden aydınlatılmış onam alındı.Hastalar tedaviye göre dört gruba ayrıldı: standart tedavi (ST),ST+antidepresan(AD),ST+antipsikotik (AP) ve ST+AD+AP. Olgulara Cognitive State Test (COST),Apati Değerlendirme Ölçeği (ADÖ),Cornell Demans Depresyon Ölçeği (CDDÖ),Klinik Demans Skorlaması(CDR) ve bakım verenlerine Zarit Bakım Veren Yükü Ölçeği (ZBYÖ)uygulandı. Antidepresan grubuna sertralin ve essitalopram kullananlar, antipsikotikler grubuna ketiapin ve olanzapin kullananlar dahil edildi. Gruplar MANOVA ve MANCOVA ile karşılaştırıldı,p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bu çalışma Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 1 Nolu Tıbbi Araştırmalar Bilimsel ve Etik Değerlendirme Kurulu’ndan 1-25-893 karar numarasıyla onaylandı.Verilerin analizlerinde SPSS v27.0 kullanıldı. Bulgular:Araştırma kapsamında 113 hasta çalışmaya dahil edildi. Yaş ortalaması 74.41±7.71 yıldı ve örneklemin %46.0’ı (n:52) kadın, %54.0’ı (n:61) erkekti. Ortalama hastalık süresi 40.63±35.75 aydı. Katılımcıların %2.30’ı (n:26) şüpheli, %28.3’ü (n:32) hafif, %35.4’ü (n:40) orta ve %13.3’ü (n:15) ciddi klinik demans evrelemesine sahipti.İlaç kombinasyon gruplarının apati skorları (F(3,107)=3.986; p:0.010; ?²:0.101) ve bakım veren yükü (F(3,107)=3.098; p:0.030; ?²:0.080) üzerinde anlamlı etkisi olduğu bulundu. Bu kombinasyonların depresyon skoru (F(3,107)=0.136; p:0.938; ?²:0.004) ve bilişsel işlev skorları (F(3,107)=0.091; p:0.965; ?²:0.003) üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı bulundu. Kombinasyon grupları arası ikili ortalama karşılaştırmaları incelendiğinde, standart tedavinin (ST), standart tedavi+antipsikotik grubu (ST+AP) (ort.fark:-8.522; p:0.016) ve standart tedavi+antidepresan+antipsikotik grubu (ST+AD+AP) (ort.fark:-9.830; p:0.002) ile apati skoru yönünden anlamlı farklılık gösterdiği bulundu. ST grubu ile standart tedavi+antidepresan grubu (ST+AD) (ort.fark:-6.675; p:0.028) ve ST+AP grubu (ort.fark:-10.612; p:0.007) arasında bakım veren yükü skorları açısından anlamlı farklılık olduğu gösterildi. Tartışma Ve Sonuç:Çalışmamızda hastalık süresi ve CDR kovaryatlar olarak kontrol edildiğinde, AHD olgularının tedavilerine eklenen antipsikotik ilaçların apatiyi artırdığı, antipsikotik ve antidepresan tedavileri ise bakım veren yükünde belirgin artışa neden olduğu saptanmıştır. Bakım verenin psikososyal sağlığı, demans hastalığının seyrini bağımsız olarak etkileyen kritik bir faktördür. Yüksek bakım yükü, depresyon, anksiyete, tükenmişlik ve sosyal izolasyon gibi durumlarla ilişkilidir ve bu durumlar, bakım kalitesini dolaylı olarak olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, bakım verenin durumu yalnızca hastaya yönelik tedavi planlarının bir alt başlığı olarak değil, ayrı bir değerlendirme ve müdahale alanı olarak ele alınmalıdır. Çalışmamızdaki bulgular ışığında saptanan bakım veren yükündeki artışın, yalnızca Alzheimer hastalığının progresyonu ile değil, aynı zamanda uygulanan tedavi rejimlerinin yan etki profilleri ve hastadaki davranışsal değişikliklerle ilişkili olabileceği düşünülebilir. Polifarmasiye bağlı yan etkiler (örneğin sedasyon, ekstrapiramidal belirtiler, ortostatik hipotansiyon) hastanın günlük yaşam aktivitelerine katılımını ve işlevselliğini azaltabilir. Ayrıca, literatürde antipsikotiklerin motivasyon ve inisiyatif alma üzerindeki olumsuz etkileri, bizim bulgularımızı desteklemektedir. Sonuç olarak bakım verenin hem fiziksel hem de psikososyal açıdan daha yoğun bir destek sağlamasının gerekliliği bakım veren yükünü artırmış oalbilir. AHD’de antipsikotik kullanımının semptomlardaki gerilemeye etkisinin kısıtlılığı, mortaliteyi artırdığına dair güncel yayınlar ve FDA’in black box uyarısı neticesinde antipsikotiklerin etkilerine yönelik çok sayıda araştırma yayınlanmıştır. Ancak antipsikotik kullanımının bakım veren yüküne etkilerine yönelik çalışmalara nadir rastlanmaktadır. Bu çalışmalarda antipsikotiklerin bakım veren yükünde plaseboya kıyasla küçük ancak anlamlı bir iyileşmeye neden olduğu bildirilse de çalışmamızda antipsikotik ilaçların bakım veren yükünü artırdığı görülmüştür(Mohamed, S. ve ark. 2012). Çalışmamızda, antipsikotik ve/veya antidepresan tedavi almakta olan olgularda, hastalık süresi kontrol değişkeni olarak dikkate alınmasına ve depresyon düzeyleri (CDDÖ) açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamasına rağmen, bakım veren yükü skorlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Bu bulgu, psikotrop tedavi altında psikiyatrik semptomların kontrol altına alınmasına karşın, bakım veren yükünün, semptomların başlangıcından itibaren süregelen maruziyetin bir sonucu olarak yüksek seyredebildiğini düşündürmektedir. Başka bir ifadeyle, bakım verenler, hastaların akut dönemlerindeki belirgin davranışsal ve duygudurum bozukluklarına uzun süre maruz kalmakta; bu durum, semptomların düzelmiş olmasına rağmen, algılanan ve/veya objektif bakım yükünün yüksek düzeyde devam etmesine neden olabilmektedir. Bulgularımız, bakım yükünün yalnızca mevcut semptom şiddeti ile değil, Alzheimer hastalığının doğası gereği ilerleyici ve süreğen bir seyir göstermesi sonucunda ortaya çıkan uzun süreli bakım gereksinimleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bu durum, tedavi planlamalarında bakım verenlerin uzun dönem psikososyal gereksinimlerinin dikkate alınmasının önemini vurgulamaktadır. Çalışmamızın kesitsel tasarımından veya hastalara psikiyatrik tedavi başlanmasına kadar geçen sürede bakım veren yükünde meydana gelen artışın, tedavi başlansa dahi etkisini sürdürmesinden kaynaklanıyor olabilir. Tedavi planlamasında psikotrop ilaçların uygun seçimi ve tedaviye devam gerekliliğinin dikkatle değerlendirilmesi; antipsikotik tedavinin ise bireyselleştirilmiş, hedefe yönelik ve sınırlı süreli kullanımının sağlanması gerekmektedir. Ayrıca, bakım verenin sağlığının bağımsız bir disiplin alanı olarak ele alınmasının, Alzheimer hastalığı demansı (AHD) olgularının prognozuna olumlu katkılar sağlayabileceği düşünülmüştür. Sadece Antipsikotiklerin değil Antidepresan tedavilerin de yalnızca endikasyon dahilinde, mümkün olan en düşük etkili doz ve süre ile sınırlandırılması; tedaviye devam gerekliliğinin düzenli aralıklarla yeniden değerlendirilmesi, yarar-zarar dengesinin, hastanın mevcut semptomatolojisi ve işlevselliği göz önünde bulundurularak karar verilmesi önerilmektedir. Sonuç olarak elde edilen verilerle, AHD tedavi süreçlerinde farmakolojik yaklaşımların bakım verenin yükünü doğrudan etkileyebileceğini; bu nedenle, tedavi planlarının multidisipliner bir yaklaşımla, hem hasta hem de bakım verenin ihtiyaçlarını kapsayacak şekilde oluşturulması ve bakım verenin sağlığının desteklenmesine yönelik programların klinik uygulamalara entegre edilmesi gerekliliğini, doğru stratejik yaklaşımların hastalık prognozuna olumlu katkılar sağlayabileceğini söyleyebiliriz. Kaynaklar:Dementia. World Health Organisation Fact Sheets. March 15, 2023. 11 Aralık 2024’te https://who.invt/news-room/fact-sheets/detail/dementia adresinden indirildi. Huang, Y. Y., Gan, Y. H., Yang, L., Cheng, W., & Yu, J. T. (2024). Depression in Alzheimer's Disease: Epidemiology, Mechanisms, and Treatment. Biological psychiatry, 95(11), 992–1005. Khan, S., Barve, K. H., & Kumar, M. S. (2020). Recent Advancements in Pathogenesis, Diagnostics and Treatment of Alzheimer's Disease. Current neuropharmacology, 18(11), 1106 1125. Mohamed, S., Rosenheck, R., Lyketsos, C. G., Kaczynski, R., Sultzer, D. L., & Schneider, L. S. (2012). Effect of second-generation antipsychotics on caregiver burden in Alzheimer's disease. The Journal of clinical psychiatry, 73(1), 121–128. Tan, C. C., Yu, J. T., Wang, H. F., Tan, M. S., Meng, X. F., Wang, C., Jiang, T., Zhu, X. C., & Tan, L. (2014). Efficacy and safety of donepezil, galantamine, rivastigmine, and memantine for the treatment of Alzheimer's disease: a systematic review and meta-analysis. Journal of Alzheimer's disease: JAD, 41(2), 615–631.
Anahtar Kelimeler: Alzheimer, Demans, Antipsikotik, Antidepresan, Bakım veren, Apati


Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Tanılı Hastalarda Bilişsel İşlevler ile Endokannabinoid Sistem arasındaki İlişkinin İncelenmesi

Abdüllatif Koyun, Ahmet Bulent Yazici, Esra Yazici, Enes Sarıgedik, Derya Güzel Erdoğan

Sayfa 291


Giriş Ve Amaç:Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB); dikkatsizlik, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik ile karakterize edilen nörogelişimsel bir bozukluktur. DEHB yaşam boyu perspektifi olan bir bozukluktur: Çocuklukta başlar, yetişkinlikte devam eder, önemli psikososyal bozulma, yüksek komorbidite oranı ve çoklu morbidite ile seyreder. DEHB’de tanı koydurucu nöropsikiyatrik test veya biyolojik belirteç bulunmamakta, tanı hastanın öz bildirimi ile yaşam boyu semptomlar ve işlevsellik hakkında ek bilgiler kullanılarak klinisyen tarafından konulmaktadır (Kooij ve ark. 2019). Endokannabinoid sistem (EKS), ağırlıklı olarak glutamaterjik ve GABAerjik nöronların presinaptik terminallerinde bulunan iki reseptörden (CB1 ve CB2) oluşur. Anandamid (AEA) ve 2-araşidonil gliserol (2-AG) en çok araştırılan endokannabinoidlerdir (eKB). İn vitro çalışmalar, EKB’lerin davranışsal esneklik üzerinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Örneğin hipokampustaki 2-AG düzeylerinin azalması esneklik kaybıyla ilişkilendirilmiştir. Hayvan çalışmalarında yüksek doz CB1 agonistleri dürtüsel davranışları artırırken, düşük doz CB1 antagonistleri görev değiştirme becerisini geliştirip dürtüsel tepkileri azaltmıştır. İnsanlarda eksojen kannabinoid kullanımının yürütücü işlev bozuklukları ile ilişkili olabileceğini gösteren çalışmalar bulunmakla birlikte, EKS ile yürütücü işlevler arasındaki ilişkiyi doğrudan inceleyen araştırmalar sınırlıdır. Mevcut bir çalışmada EKS’nin prefrontal kortekse bağlı bilişsel işlevlerle ilişkili olduğu gösterilmiş; yüksek AEA düzeyleri karar verme ve bilişsel esneklik performansında artışla, artmış 2-AG düzeyleri ise bilişsel esneklik ve inhibisyon yetilerinde bozulma ile ilişkilendirilmiştir (Fagundo ve ark. 2013). Bir fMRI çalışmasında tepki engelleme sırasında, esrar kullanan bireylerde kullanmayanlara kıyasla EKS’nin temel bileşenlerinden olan hipokampus ve beyincik vermisinde daha yüksek aktivasyon bulmuşlardır. Bu fark yalnızca DEHB tanısı olmayan bireylerde gözlemlenmiştir. Esrarın DEHB’li bireyler üzerinde kontrol grubundakilerden farklı etkiler gösterebileceğini öne sürmüşlerdir (Rasmussen ve ark. 2016). DEHB tanılı bireylerde EKS düzensizliği görüldüğü belirtilmiştir. DEHB tanılı hastalar ve sağlıklı kontrollerin AEA ve 2-AG düzeyleri karşılaştırıldığı sınırlı sayıda çalışma vardır ve çelişkili sonuçlar mevcuttur. DEHB tanılı hastalarda AEA ve 2-AG’nin plazma konsantrasyonlarının yükseldiğini belirten çalışma olduğu gibi madde kullanım bozukluğu tanılı hastalarda DEHB komorbiditesi düşük AEA ve 2-AG plazma konsantrasyonlarıyla ilişkili bulunmuş iki çalışmada da bilişsel işlevlerle EKS ilişkisi değerlendirilmemiştir (Flores-López ve ark. 2025). Mevcut çalışmada serum AEA ve 2-AG düzeyleri ile bilişsel işlevler ilişkisi, DEHB tanılı erişkin hastalarda ve sağlıklı kontrollerde değerlendirilmiştir. Yöntem:Çalışma Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği’nde yürütüldü. Gönüllü olarak katılan ve içleme kriterlerini karşılayan DEHB tanılı bireyler hasta grubunu oluşturmuştur. Tanılar, hekim tarafından DSM-5 esas alınarak uygulanan SCID-5 görüşmesi ile doğrulanmıştır. Görüşme sırasında katılımcılara çalışma hakkında bilgilendirme yapılmış; ardından yazılı onamları alınmıştır. Araştırmaya gönüllü katılan sağlıklı bireyler kontrol grubunu oluşturdu. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, DEHB semptomlarını sorgulamak amacıyla Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri; bilişsel işlevleri değerlendirmek amacıyla, nöropsikiyatrik testlerden sırasıyla Sayı Dizisi Öğrenme Testi (SDÖT), Çizgi Yönünü Belirleme Testi (ÇYBT), İşaretleme Testi (İT), İz Sürme Testi (İST) A ve B formları, Stroop Testi, Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi B formu (GİSD-B) uygulandı. Serumda AEA ve 2-AG düzeylerinin değerlendirme amacıyla için her iki gruptan görüşme başlangıcında 5 cc venöz kan alındı. Çalışmamız 04/10/2023 tarihinde E-16214662-050.01.04 295901-146 onay numarası ile Sakarya Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’ndan onay almıştır. Bu çalışma, TÜBİTAK tarafından 124S373 numaralı proje kapsamında desteklenmiştir. Bulgular:Çalışmaya 52 erişkin DEHB hastası ve 50 sağlıklı kontrol alındı. Katılımcıların %50,9’u (n=52) kadındı ve yaş ortalaması 24,88±5,28’di. Katılımcıların yaş ortalamaları (t=0,871, p=0,386), cinsiyetleri (x2=0,041, p=0,840), eğitim süresi (t=-0,539, p=0,591), vücut kitle indeksleri (p=0,821, t=0,227), sigara kullanımı (x2=1,557, p=0,212), egzersiz yapması (x2=0,000, p=1,000) incelendiğinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Gruplar karşılaştırıldığında DEHB tanı ve değerlendirme envanter dikkat eksikliği bölümü (T-DE) (p<0,001), aşırı hareketlilik ve dürtüsellik bölümü (T-AD) (p<0,001), DEHB’ye bağlı yaşadığı sorun şiddeti ve sıklığı (T-DS) (p<0,001) ve ölçek toplamı (T-TP) (p<0,001) puanlarında DEHB grubunda anlamlı derecede yükseklik saptanmış, KENT EGY puanları (z=-1,009, p=0,303) açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Gruplar nöropsikolojik testler açısından kıyaslandığında DEHB grubu ÇYBT testi haricindeki tüm testlerde daha kötü performans gösterdi. Korelasyon analizlerinde DEHB grubunda AEA ve 2-AG seviyeleri ile birçok ölçek ve nöropsikiyatrik test skoru arasında korelasyon saptanırken, kontrol grubunda ise korelasyon saptanmadı (Tablo 1.). İki grup serum AEA (z=0,462, p=0,644) ve 2-AG (z=0,589, p=0,556) değerleri arasında anlamlı fark olmadığı bulundu. Serum AEA ve 2-AG seviyelerinin bilişsel işlevlerle ilişkisini incelemek için yapılan lineer regresyon analizleri anlamlı F değerleri ortaya koymuştur (p<0,001). DEHB grubunda AEA düzeyi ÇYBT puanı (t=2,606, p=0,012), İT (t= 3,277, p=0,002) ve İST B Formu (t=-2,568, p=0,013) tamamlama süreleri için ön gördürücüydü. Kontrol grubunda ise İT atlanan hedef sayısı (t=-2,095, p=0,42) için ön gördürücüydü. 2-AG düzeyi ise hasta grubunda SDÖT puanı (t=3,142, p=0,003) için ön gördürücüyken kontrol grubunda nöropsikiyatrik testler için ön gördürücü değildi. Çalışmamızda DEHB grubunda AEA düzeyi ile T-DE (r=-0,314, p=0,024) ve T-DS (r=-0,295, p=0,034) arasında negatif bağıntı bulunmuştur. 2-AG ile T-AD (rs=-0,280, p=0,044) arasında negatif bağıntı bulunmuştur. Regresyon analizinde AEA düzeyinin DEHB ölçeği T-DE (t= 3,946, p<0,001) ve T-TP (t=-3,026, p=0,004) puanları için ön gördürücü olduğu saptandı. Sağlıklı kontrollerde bu ilişkiler saptanmamıştır. Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışmada sosyodemografik açıdan benzer 52 DEHB tanılı erişkin hasta ile 50 sağlıklı kontrolün bilişsel işlevlerinin serum AEA ve 2-AG düzeyleri ile ilişkisi değerlendirilmiştir. DEHB grubu nöropsikiyatrik testlerde eğitim süresi ve yaş olarak eşleştirilmiş sağlıklı kontrollere göre öğrenme, kısa süreli bellek, görsel mekânsal algılama ve yönelim, tepki hızı, sürekli ve odaklanmış dikkat, dürtüsellik, işlem hızı, planlama, set değiştirme, tepki ketlenmesi gibi birçok alanda eksiklik yaşadığını göstermektedir. Çalışmamız DEHB tanılı hastalarda bilişsel işlevler ile EKS ilişkisini araştıran ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Çalışmamızda kontrollerle kıyaslandığında DEHB tanılı hastaların eKB düzeyleri çok daha fazla sayıda bilişsel işlev ile ilişkili bulundu. Bulgularımız DEHB tanılı hastaların bilişsel işlevlerinin eKB düzeylerine daha duyarlı olduğunu ve yüksek serum eKB düzeylerinin daha iyi bilişsel işlevlerle ilişkili olduğunu düşündürmektedir. DEHB tanılı hastalar ve kontrollerin bilişsel işlevleri ve EKS ilişkisi arasındaki bu farklılıklar EKS’nin DEHB tanılı hastalarda farklı çalıştığına dair bulgular sunan çalışmaları desteklemektedir (Rasmussen ve ark. 2016). Çalışmamız DEHB tanılı hastalarda serum AEA ve 2-AG düzeyi ile DEHB semptom şiddeti ilişkisini araştıran ilk klinik çalışmadır. DEHB grubunda serum AEA düzeyi ile T-DE, T-DS ve T-TP arasında anlamlı ilişki bulundu. 2-AG düzeyi ile T-AD arasında anlamlı ilişki bulundu. Çalışmamızda özellikle AEA olmak üzere yüksek eKB düzeyine sahip hastaların birçok alanda daha iyi bilişsel işlev gösterdiği ve daha az şiddette DEHB semptomu gösterdiğini saptanmıştır. Çalışmamız, gelecekte yapılacak araştırmalar için öncü bulgular sunmuştur. Elde ettiğimiz anlamlı bulgular DEHB etiyolojisinde ve tedavisinde EKS’nin yeri hakkında geniş örneklemli ve uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir. Kaynaklar:Fagundo, A. B., De la Torre, R., Jiménez-Murcia, S., Agüera, Z., Pastor, A., Casanueva, F. F., Granero, R., Baños, R., Botella, C., & Pino-Gutierrez, A. d. (2013). Modulation of the endocannabinoids N-arachidonoylethanolamine (AEA) and 2 arachidonoylglycerol (2-AG) on executive functions in humans. PLoS One, 8(6), e66387. Flores-López, M., Herrera-Imbroda, J., Requena-Ocaña, N., García-Marchena, N., Araos, P., Verheul-Campos, J., Ruiz, J. J., Pastor, A., de la Torre, R., & Bordallo, A. (2025). Exploratory study on plasma Acylglycerol and Acylethanolamide dysregulation in substance use and attention-deficit/hyperactivity disorder: Implications for novel biomarkers in dual diagnosis. Progress in Neuro-Psychopharmacology and Biological Psychiatry, 138, 111350. Kooij, J., Bijlenga, D., Salerno, L., Jaeschke, R., Bitter, I., Balazs, J., Thome, J., Dom, G., Kasper, S., & Filipe, C. N. (2019). Updated European Consensus Statement on diagnosis and treatment of adult ADHD. European Psychiatry, 56(1), 14-34. Rasmussen, J., Casey, B., van Erp, T. G., Tamm, L., Epstein, J. N., Buss, C., Bjork, J. M., Molina, B. S., Velanova, K., & Mathalon, D. H. (2016). ADHD and cannabis use in young adults examined using fMRI of a Go/NoGo task. Brain imaging and behavior, 10(3), 761-771.
Anahtar Kelimeler: 2-AG, Anandamid, Bilişsel işlevler, Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu


Menopoz Tanısı Almış Kadınlarda Uyku Verimliliğini Etkileyen Faktörler ve Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkileri

Koray Hamza Cihan, Gazi Furkan Duran, Elif İrem Gülkanat, Eda Güneşoğlu, Sudenaz Özalp, Selin Naz Özyuva, Şerife Esra Çetinkaya, Erguvan Tuğba Özel Kızıl

Sayfa 305


Giriş: Menopoz, kadınlarda hem biyolojik hem psikososyal değişimlere neden olan doğal bir süreçtir. Bu dönemde sık görülen uykusuzluk, gece terlemeleri, üriner semptomlar ve psikolojik sorunlar yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir. Ancak bu belirtilerin uyku kalitesi üzerindeki bütüncül etkileri henüz yeterince anlaşılmamıştır. Bu çalışmada, menopoz sonrası dönemdeki kadınlarda psikolojik semptomlar, menopozal belirtiler ve yaşam kalitesinin uyku kalitesi ile ilişkisi araştırılmıştır.
Yöntemler: Kesitsel tasarıma sahip çalışmaya, 45–65 yaş arası 132 doğal menopoz tanılı kadın dahil edilmiştir. Anksiyete ve depresyon düzeyleri Beck Anksiyete Envanteri (BAI) ve Beck Depresyon Envanteri (BDI-II) ile; uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) ile; menopozla ilişkili yaşam kalitesi ise MENQOL ile değerlendirilmiştir. Veriler, t-testi, ANOVA, Pearson korelasyon analizi ve çoklu doğrusal regresyon ile analiz edilmiştir. Çalışma protokolü Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırma Etik Kurulu tarafından incelenmiş ve onaylanmıştır (Onay No: 2024000384-2, Tarih: 31.07.2024). Sonuçlar: Katılımcıların %67’sinde uyku kalitesi bozulmuştu. Gece terlemesi, poliüri, üriner inkontinans, vücut ağrıları ve cilt kuruluğu olan kadınlarda PUKİ puanları anlamlı şekilde daha yüksekti (p < 0.05). MENQOL ve BAI skorları ile PUKİ arasında pozitif korelasyon bulundu (r = 0.536 , p < 0.001 ; r = 0.512 , p < 0.001). Regresyon analizinde, MENQOL (? = 0.46, p < 0.001) ve BAI (? = 0.17, p = 0.004) uyku kalitesinin anlamlı yordayıcılarıydı; BDI-II ise anlamlı değildi.
Tartışma ve Sonuç: Menopoz sonrası kadınlarda uyku bozuklukları yaygındır ve özellikle gece terlemeleri, üriner problemler, psikolojik sıkıntılarla ilişkilidir. Anksiyete düzeyi, uyku bozuklukları için depresyondan daha güçlü bir öngördürücüdür. Menopozla ilişkili yaşam kalitesi düştükçe uyku kalitesi de bozulmaktadır. Uyku problemlerinin etkili yönetimi için jinekoloji, psikiyatri ve uyku tıbbı disiplinlerini birleştiren bütüncül müdahaleler önerilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Menopoz, Menopoza Özgü Yaşam Kalitesi, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Uyku Kalitesi


Duchenne Kas Distrofisinde Psikososyal Müdahaleler: Bir Kapsam İncelemesi

Eminhan Suna, Beste Merey, Duru Tulumtaş, Sude Kök, Mehmet Hakan Türkçapar

Sayfa 306


Giriş: Duchenne Kas Distrofisi (DMD), çocukluk çağında başlayan, ilerleyici kas kaybına yol açan ve genellikle erken yaşta ölüme neden olan genetik bir nöromüsküler hastalıktır. Hastalığın fiziksel etkilerine ek olarak, bireyler ve aileleri psikolojik, sosyal ve davranışsal açıdan da ciddi zorluklarla karşı karşıya kalmaktadır. Ancak mevcut literatür, bu alanlardaki müdahalelere erişimin sınırlı, müdahalelerin ise yetersiz ve dağınık olduğunu göstermektedir. Bu kapsam incelemesinin amacı, DMD tanısı almış bireyler ve ailelerine yönelik uygulanan psikososyal müdahaleleri tanımlamak; bu müdahalelerin türlerini, kapsamını ve uygulama bağlamlarını haritalamak ve söz konusu müdahalelere ilişkin anahtar bulguları ortaya koymaktır.
Yöntemler: Bu çalışma JBI tarafından geliştirilen sistematik kapsam incelemeleri rehberine uygun olarak hazırlanmış; raporlama sürecinde PRISMA ve PRISMA-ScR rehberleri esas alınmıştır. Sadece İngilizce ve Türkçe dilinde hakemli dergilerde yayımlanan makaleler, 23 Temmuz 2025 tarihinde PsycINFO, PubMED, Scopus, Web of Science veri tabanlarında taranmıştır. Ayrıca Türkçe literatürü kapsayıcı biçimde DergiPark ve TRDizin ulusal veri tabanları da çalışmaya dahil edilmiştir. Sonuçlar: Toplam 726 çalışmadan 236’sı tekrar nedeniyle elenmiştir. Kalan 490 çalışma için başlık ve özet incelemesi yapılmış, 24’ü tam metin değerlendirmesine alınmıştır. Sonuç olarak 10 çalışma kapsam incelemesine dahil edilmiştir. Analiz devam etmekle birlikte, ön bulgular DMD tanılı bireylere yönelik psikososyal müdahalelerin; çocuk, ergen, ebeveyn ve sağlık çalışanı gibi farklı hedef gruplara ya da ev, klinik ve okul gibi çeşitli uygulama ortamlarına göre değişkenlik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bilişsel Davranışçı Terapi, destekleyici psikoterapi, psiko-eğitim, mindfulness ve nörogeribildirim öne çıkan müdahale yaklaşımlarıdır. Ayrıca psikodrama, EMDR, eklektik terapi, kriz yönetimi ve grup liderliği yöntemleri de kullanılmaktadır.
Tartışma ve Sonuç: Dahil edilen çalışmaların deneysel tasarımdan uzak olup; vaka analizleri, pilot uygulamaları ya da nitel değerlendirme raporları oldukları görülmektedir. Ayrıca psikososyal müdahalelerin çoğunlukla kısa süreli ve bağlama özgü olduğu; uzun vadedeki etki ve sürdürülebilirliği konularında ciddi yetersizliklere sahip olduğu görülmektedir. Türkçe literatürde dahil etme kriterlerini karşılayan herhangi bir çalışmaya ulaşılamamıştır. Kapsam incelemesi, DMD’ye yönelik psikososyal müdahaleler bağlamında Türkiye merkezli yayınların sınırlılığına işaret etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Duchenne Kas Distrofisi, DMD, Psikososyal Müdahaleler, Kapsam İncelemesi, Bilişsel Davranışçı Terapi


Erken Yaşta Psikotik Başlangıçlı Parkinsonizm: SWI-MRI Bulgularıyla Olgu Sunumu

Dünya Gözde Çapar, Nisa Pınar Başaran, Zeynep Şenay, Ebru Bilge Dirik, Seda Kiraz

Sayfa 307


Giriş: Psikoz,sıklıkla şizofreni spektrum bozuklukları ile ilişkilidir;ancak bazı nörodejeneratif hastalıkların da ilk bulgusu olabilir.Antipsikotik tedaviye direnç, atipik motor bulgular veya progresif seyir,organik etiyolojiyi düşündürmelidir.Bazal gangliyon dejenerasyonu ve demir birikimi, hem NBIA(Neurodegeneration with Brain Iron Accumulation);örn MPAN(Mitochondrial membrane protein-associated neurodegeneration);hem de Parkinson Spektrum Bozukluklarının(PSB) ortak patofizyolojik zeminini oluşturabilir.Hastadan onam alınmıştır.
Yöntemler: 27 yaşında, erkek,bekar,çalışmayan hasta.Beş yıl önce şüphecilik,zarar görme düşünceleri,işitsel varsanılar ile başlayan psikotik belirtiler nedeniyle şizofreni tanısı ile takip edilmiş,3 kez farklı merkezlerde yatarak tedavi görmüş.Çeşitli antipsikotikler fayda görmeyen hastaya klozapin başlananarak 300mg/gün’e çıkarılmış.Hastada psikotik bulgular gerilemiş ancak taburculuktan kısa süre sonra huzursuzluk,yerinde duramama ve istemsiz hareketler tekrarlamış.Hasta klozapinin etkisi olduğunu düşünerek ilacı bırakmış ancak nörolojik yakınmaları gerilememiş.Sonrasında boyunda kasılma ve sola eğik postür, kollarda bilateral rijidite ve dişli çark gelişmiş.Hastada şiddetli motor huzursuzluk, sürekli hareket etme isteği, ellerde titreme, uykusuzluk, yemesinde azalma olması üzerine kliniğimize yatışı sağlandı.Kranial MR ve laboratuvar bulguları normaldi,nöroloji değerlendirmesi sonucunda planlanan SWI-MRI’da(Magnetic Resonance Imaging-Susceptibility weighted imaging)“bilateral substantia nigralarda anormal mineral birikimine ait hipointensiteler,solda kırlangıç kuyruğu işareti kaybı”saptandı.Ailede nörolojik veya psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan hastanın tedavisinde antipsikotikler kesildi,levodopa başlandı,hızlı klinik düzelme gözlendi.Hastada nörodejeneratif hastalıkların ayırıcı tanısı açısından genetik testler istendi ancak henüz sonuçlanmadı.Hastanın nöroloji ile işbirliği içerisindeki takibi devam etmekte. Sonuçlar: Bu olgu,psikotik belirtilerle başlayıp,zamanla motor bulgular eklenen,antipsikotik tedaviye direnç gösteren hastalarda organik etiyolojiyi düşündürmenin önemini göstermektedir.SWI-MRI’da kırlangıç kuyruğu kaybı,substantia nigra dopaminerjik nöron dejenerasyonunu gösterir,ilaç kaynaklı parkinsonizmden ayırıcıdır.Hastamızda psikotik bulguların sönmesi,1 aydır antipsikotik kullanımı olmamasına rağmen motor bulguların devam etmesi,ilaca bağlı parkinsonizmden uzaklaştırmıştır.Bu bulgu,PSB'de erken tanı için biyobelirteç olarak önemlidir.Literatürde MPAN gibi NBIA alt tiplerinde demir birikimi ile ilişkili bazal gangliyon dejenerasyonu bildirilmiştir.Her iki tabloda da psikiyatrik başlangıç ve bazal gangliyon tutulumu,demir birikiminin ve nigrostriatal yolak dejenerasyonunun ortak rolüne işaret etmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Psikotik belirtilerle başlayan,antipsikotiklere dirençli olgularda,SWI-MRI ile yapılan erken görüntüleme,organik etiyolojinin ortaya konmasında kritik öneme sahiptir.Nigrostriatal yolak tutulumuyla demir birikimi perspektifi,psikotik belirtilerle seyreden nörodejeneratif hastalıkların tanısında yol gösterici olabilir.
Anahtar Kelimeler: parkinson, şizofreni, akatizi, EPS, nörodejeneratif


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir