Merve Simay Ediş, Pelin Arpacı, Ceylan Koç, Hatice Ayça Kaloğlu
Sayfa 359
Sunum önizlemesi
Giriş: Klozapin tedaviye dirençli şizofreni için altın standart olmaya devam etmekle beraber
agranülositoz yan etkisi kullanımı önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Duygudurum düzenleyici
olan lityum, hematolojik etkilere sahiptir. Olgu raporları lityumun tedavi sonrası klozapin
ilişkili nötropeniyi yönetmedeki faydasını göstermiş olsa da, bu olgu raporu lityumun
hematolojik özelliklerinin bazal lökopeniyi aşmak için proaktif uygulamasını sunmakta ve
dirençli hastada klozapin başlanmasına olanak tanımaktadır. Olgu sunumu için hasta ve
yakınından sözel onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 26 yaşında kadın hasta 4 gündür olan yeme reddi, immobilite,
mutizm şikayetleriyle hastanemize başvurdu. Psikiyatrik muayenesinde bilinci açık olan
hastayla oryantasyon, kooperasyon kurulamadı; dikkat, bellek değerlendirilemedi, duygudurum
ötimik, affetti uygunsuz olarak değerlendirildi, düşünce süreci, içeriği değerlendirilemedi.
Balmumu esnekliği mevcuttu. Tıbbı özgeçmişinde, soygeçmişinde, yapılan rutin tetkiklerinde
özellik bulunmayan hastanın, alkol madde kullanım öyküsü ve daha önce psikotrop kullanımı
yoktu. Bush-Francis Katatoni Derecelendirme Ölçeği puanı 28 olarak değerlendirilerek
katatoni ön tanısı konuldu, PANSS ölçeği yatışında 104 puan olarak değerlendirildi.
Farmakolojik müdahalelere kısmi yanıt nedeniyle Elektrokonvulsif Tedavi başlatıldı. 12 seans
sonrasında Bush-Francis skorları 5 puana gerileyen hastada 2 antipsikotik tedavi denendi,
seyreden katatoni belirtileri olduğundan klozapin başlanması plandı. Rutin laboratuvar
değerlendirmesinde beyaz kan hücresi (WBC) 3.630 saptandı. Hematoloji konsültasyonu
istendi, idiopatik düşük WBC nedeniyle klozapin başlanılmadı.
Sonuçlar: Hastanın WBC değerini terapötik olarak artırmak için günlük 300 mg lityum
başlandı. Hastanın WBC'si 3.630'dan 6.680'e yükseldi. Klozapin 12,5 mg/gün başlandı,
kademeli olarak 350 mg/güne yükseltildi. Klozapin tedavisi sonrasında Bush-Francis skoru 0,
PANSS skoru 71 puana geriledi. Taburculuğu yapılan hasta takiplerinde klozapin 350mg/g ve
lityum 300mg/g ile izlenmeye devam edildi, WBC düşüklüğü olmadı. Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, tedaviye dirençli şizofrenide bazal lökopeniyi aşmak, klozapin
başlanmasını kolaylaştırmak amacıyla lityumun hematolojik özelliklerinin kullanımına dair bir
örneği temsil etmekte, önceki literatürde tanımlanan reaktif yaklaşımın ötesine geçmektedir.
Aydın ve arkadaşları(2016) ile diğer araştırmacılar, tedavi başlangıcından sonra klozapin
kaynaklı nötropeniyi yönetmede lityumun etkinliğini göstermiş olsalar da, bu önleyici
yaklaşım, farmakolojik mekanizmaların anlaşılmasının, konvansiyonel tedavi yollarının bloke
olduğu durumlarda klinik çözümlerin mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: klozapin, lityum, nötropeni, katatoni, tedaviye dirençli
Giriş: Lityum iki uçlu duygudurum bozukluğu tedavisinde başlıca tedavi seçeneklerindendir
ve lityum tedavisi sırasında dermatolojik yan etkiler oldukça sık görülmektedir. Bu yan
etkilerden en sık görülenleri akneiform döküntüler, folikülit, makülopapüler döküntüler ve
psöriyazistir. Psöriyazis kronik gidişli inflamatuar bir deri hastalığı olup lityumun neden olduğu
dermatolojik yan etkilerin başında gelir. Bu olgu sunumunda psikiyatri polikliniğinde takipli,
şizoaffektif bozukluk tanısı olan, lityum kullanımından sonra psöriazis gelişen olgu
tartışılacaktır. Hastadan onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 46 yaşında, kadın, bekar, Eskişehirde anne ve babasıyla birlikte
yaşıyor, üniversite mezunu, çalışıyor. Olgunun ilk psikiyatrik şikayetlerinin 2004 yılında
başladığı, psikotik içeriğin eşlik ettiği manik ve depresif epizodlarının olduğu, bipolar
duygudurum bozukluğu tanısı ile çoklu servis yatışlarının olduğu, psikotik içeriğinin
duygudurum epizodlarının dışında devam etmesi ile birlikte takiplerinde tanısının şizoaffektif
bozukluk olarak değiştiği, son yatışında klozapin, ketiyapin, lityum tedavilerinin düzenlendiği
ve iyilik haliyle taburcu edildiği öğrenildi. Öncesinde dermatolojik hastalık öyküsü olmayan ve
aktif ruhsal şikayeti olmayan olgu, poliklinik takipleri sırasında göz çevresinde yoğun olmak
üzere tüm vücudunda yaygın skuamöz döküntüler gelişmesi üzerine dermatoloji polikliniğine
konsulte edildi. Dermatoloji polikliniğinde yapılan muayene ve lezyonlardan alınan biyopsi
neticesinde psöriazis tanısı konuldu ve prednol tedavisi başlandı. Hastanın lityum 300 mg (2x1)
tedavisi tarafımızca direkt kesildi. İki haftalık bir sürede hastanın lezyonlarında gerileme
gözlendi.
Sonuçlar: Lityumla ortaya çıkan psöriyazis ve psöriyatik alevlenmeler oldukça sık görülen yan
etkiler olmasına karşın, ortaya çıkış düzenekleri halen çok iyi anlaşılamamıştır. Lityum,
önceden var olan psöriazisin alevlenmesi, de novo psöriazis indüksiyonu, püstüler psöriazis,
tırnak değişiklikleri ve psöriatik artropati olarak ortaya çıkabilen psöriazis dahil olmak üzere
çeşitli kutanöz reaksiyonlarla ilgilidir. Psöriatik lezyonların ortaya çıkması normal terapötik
serum lityum seviyelerinde meydana gelebilir. Tartışma ve Sonuç: Lityuma bağlı psöriazis genellikle geleneksel tedavi yöntemlerine
dirençlidir ve bazı vakalarda lityum tedavisinin dozunun azaltılması veya kesilmesi gerekebilir.
Psöriazis tanılı hastalarda lityum kullanımı ile her zaman alevlenme gelişmeyeceği ve bipolar
duygudurum bozukluğu olan hastalarda psoriazisin lityum tedavisi için bir kontrendikasyon
olmadığı unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: "lityum, psöriazis, şizoaffektif bozukluk"
Giriş: Katatoni, motor ve davranışsal işlevlerde bozulma ile seyreden nöropsikiyatrik bir
sendromdur. İlk olarak Karl Kahlbaum tarafından motor bir bozukluk olarak tanımlanmış, Emil
Kraepelin tarafından ise şizofreninin alt tipi olarak değerlendirilmiştir. Günümüzdeyse çeşitli
ruhsal ya da tıbbi durumlara eşlik eden bağımsız bir tanı kategorisi olarak ele alınmaktadır.
Psikozun eşlik ettiği durumlarda, katatoni tanısı atlanabilmektedir. Psikozun eşlik ettiği
tekrarlayıcı bir katatoni olgusu üzerinden, katatoninin tanınmasının önemi ve tedavide
elektrokonvülsif tedavinin (EKT) rolü tartışılacaktır. Hasta yakınlarından onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 30 yaşında kadın, 2004 yılından bu yana bipolar bozukluk ile
psikiyatride takiplidir. 2018 yılında katatoni ve psikotik belirtilerle yatırılmış; lorazepamla
katatonide gerileme gözlenmiştir. 2019'da, katatoni ve psikotik semptomlarla tekrar yatışı
yapılmıştır. 12 seans EKT ile belirgin düzelme sağlanmış, sonrasında klozapin ve valproik asitle
takip edilmiştir. 2022de gebelik isteğiyle ilaçlarını kesmesinden sonra psikoz ve katatonik
eksitasyonla yatırılmıştır. Beyin MRG, EEG, BOS incelemeleri yapılarak otoimmün ensefalit
tanısı dışlanmıştır. Başlanan olanzapinle katatonik belirtileri şiddetlenen hastada 10 seans EKT
ile belirgin düzelme sağlanmıştır. Takiplerinde valproik asit, aripiprazol ve ketiapin ile kısmi
remisyon sağlanmıştır. 2023te ilaçlarını bırakan hasta, psikoz ve katatonik eksitasyonla
yatırılmış, 10 seans EKT ile belirgin klinik düzelme sağlanmış, taburculuk sonrası olanzapinle
takip edilmiştir.
Sonuçlar: Katatoni, duygudurum bozuklukları ve otizm spektrum bozukluğunda sıklıkla
görülmektedir. Bu vakada gözlenen siklik ataklar ve nörogelişimsel özellikler, katatonik
tablonun stresörle tetiklenen duygudurum atağının tezahürü olabileceğini düşündürmektedir. Tartışma ve Sonuç: Katatoninin GABAerjik, dopaminerjik ve glutamaterjik yolaklarla ilişkili
olduğu düşünülmektedir. Güçlü D2 reseptör antagonizmasına sahip antipsikotikler, katatoniyi
ağırlaştırabilir. Katatoninin tanınması, dezorganize şizofreni görünümündeki katatoni
olgularında, çoklu antipsikotik kullanımına bağlı ölümcül komplikasyonların önlenmesi
açısından kritik önemdedir. Katatoni varlığında psikotik belirtiler antipsikotiğe yanıtsız
kalabilmekte, ayrıca antipsikotikler malign katatoni gelişmini artırabilmektedir. Katatoni,
benzodiazepinlere genellikle yanıt vermekle birlikte EKT altın standarttır. EKT, katatonide
oldukça etkilidir, özellikle dirençli veya komplike olgularda kritik öneme sahiptir. Bu vakada,
psikoz ve ajitasyonun eşlik ettiği olgularda katatoninin tanınmasının önemi, antipsikotiklerin
katatoniyi şiddetlendirebileceği ve EKTnin tedavideki etkin rolü vurgulanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Katatoni, Psikoz, Elektrokonvulsif Tedavi, Antipsikotik, Nöropsikiyatri
Giriş: 20. yüzyıl ortalarında cinsiyet kimliği, kişinin kendini erkek veya dişi kategorisine
kalıcı bir içsel duyguyla ait hissetmesi olarak ilk defa tanımlanmıştır. Günümüzde, kişinin
kendini ikili sistem dışında tanımlayabildiği kimliklerin de varlığı kabul görmektedir. Bu olgu
sunumunda, cinsiyet disforisi nedeniyle başvuran non-binary bir bireyin değerlendirme ve
izlem süreci ele alınacaktır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 26 yaşında, doğumda atanmış cinsiyeti erkek, ailenin tek çocuğu,
üniversite mezunu, çalışmayan hasta; kaygı, endişe ve cinsiyet kimliğiyle ilgili hoşnutsuzluk
yakınmasıyla başvurdu. Çocuklukta saç uzatma isteği ve bebeklerle oynama arzusu olmuş
ancak o dönemde cinsiyet kimliği ve ilişkili kavramlara dair farkındalığı olmadığından bunu
anlamlandırmakta zorlanmış. Anaokulunda cinsiyet rolü nedeniyle akran zorbalığı yaşamaya
başlamış. Ergenlikte sekonder seks karakterleri gelişimiyle rahatsızlık hissetmiş, akran
zorbalığı artmış ve anksiyete yakınmaları başlamış. 17 yaşından sonra kendini gey erkek,
üniversite yıllarında cinsiyetsiz olarak tanımlamış. Penisinden rahatsızlık duymuyor ancak
ikili cinsiyet sistemi içerisinde erkek cinsiyet rolünde tanımlanmaktan rahatsızlık duyuyormuş.
Şu anda kendisini non binary olarak tanımlıyor. İleride meme protezi ve feminen görünüm
sağlayacak estetik girişimler arzuluyor; hormon tedavisi konusunda kararsızmış. Romantik ve
cinsel ilişki deneyimi var; ergenlikte gey erkeklere, şu anda ise non-binary bireylere ilgi
duyuyormuş. Özgeçmişte gelişim basamakları olağan, introvert mizaç özellikleri mevcut.
Ruhsal durum muayenesinde anksiyete dışında patoloji saptanmadı.
Sonuçlar: İzlemde psikoeğitim, destekleyici görüşmeler, sosyal desteği güçlendirici
müdahaleler uygulandı, cinsiyet olumlayıcı tedavilerin olası etkileri ele alındı. Bu aşamada tıbbi
müdahale istemediği hususunda fikir birliğine varıldı. Altı aylık izlem sonunda anksiyetenin
azaldığı ve sosyal uyumun arttığı gözlendi. Olgu sunumu için hastadan onam alındı. Tartışma ve Sonuç: Araştırmalar, non-binary bireylerin depresyon ve anksiyete gibi ruhsal
sorunlar açısından genel popülasyona kıyasla daha yüksek risk altında olduğunu
göstermektedir. Sosyal destek yetersizliği, dışlanma ve ayrımcılık deneyimleri bu bireylerin
ruhsal sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle cinsiyet uyum sürecine ilişkin
başvurularda, ikili cinsiyet sistemine dayalı geleneksel sağlık hizmetleri non-binary bireylerde
dışlanmışlık hissine yol açabilmekte ve tedaviye erişimi zorlaştırmaktadır.Dünya Transgender
Sağlığı Profesyonelleri Birliği (WPATH), Bakım Standartlarında (SOC) ikili olmayan
bireylerin desteklenmesi için ayrımcılık karşıtı ve eşitlikçi bir dil kullanılmasını önermektedir.
Ancak günlük pratikte bu yaklaşımın aksine uygulamalar sık görülmektedir. Türkiyede kapı
değerlendirmesinin psikiyatri tarafından yapılması, tanısal doğruluğun hastayı anlamanın önüne geçmesine yol açabilmekte; ayrıca egemen olan dikotomik cinsiyet kültürü, non-binary
bireylerin sağlık hizmetlerine erişiminde ek zorluklar yaratmaktadır.Klinik ortamların
kapsayıcı, cinsiyet kimliğini onaylayıcı ve esnek olması önemlidir. Tanı ve izlem sürecinde
yanlış cinsiyetlendirmeden kaçınmak ve bireyi ikili cinsiyet sistemine sıkıştıran yaklaşımlardan
uzak durmak, kişinin kendini güvende hissetmesine katkı sağlar. Bu nedenle WPATH, sağlık
profesyonellerinin ikili olmayan kimliklere ilişkin bilgi ve kültürel yetkinliklerini artıracak
sürekli eğitimler almalarını ve gerektiğinde süpervizyon desteği kullanmalarını
önermektedir.Olgunun klinik yönetiminde, tanısal etiketleme yerine hastanın beklentileri
öncelenmiştir. Literatür doğrultusunda, bireyin cinsiyet ifadesine ilişkin talepleri ikili cinsiyet
sistemi perspektifinden değerlendirilmeyip destekleyici görüşmeler yapılmıştır. Hasta cinsiyet
olumlayıcı tıbbi müdahaleler istemediğinden herhangi bir tıbbi yönlendirme yapılmamış, ancak
sosyal
cinsiyet
uyum sürecinde kendi arzuladığı cinsiyet ifadesini yaşaması
desteklenmiştir.Anksiyete belirtilerinin cinsiyet uyumsuzluğundan bağımsız ele alınamayacağı
vurgulanmış, non-binary bireylerde anksiyetenin toplum ortalamasına göre daha sık
görüldüğüne ilişkin psikoeğitim verilmiştir. Uygulanan sosyal cinsiyet geçişini destekleyici ve
sosyal destek sistemlerini güçlendirici müdahalelerin literatürle uyumlu şekilde anksiyetede
belirgin azalmayı sağladığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: non-binary, cinsiyet kimliği, transgender, bakım kriterleri
Giriş: Atomoksetin, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tedavisinde kullanılan
selektif bir noradrenalin geri alım inhibitörüdür. Genellikle stimülanlara alternatif olarak tercih
edilen bu ilaç, özellikle duygudurum belirtilerinin eşlik ettiği DEHB olgularında ön plana
çıkmaktadır. Ancak, ergen kızlarda hormon düzeylerindeki değişimlerle etkileşim potansiyeli
ve menstrüel döngü üzerindeki etkileri yeterince araştırılmamıştır.Bu olgu sunumunda,
atomoksetin doz artışını takiben gelişen polimenore (menstrüel siklusun sıklaşması) ve eş
zamanlı olarak artan psikiyatrik belirtiler tanımlanarak, farmakolojik ve hormonal etkileşim
olasılığına dikkat çekilmektedir. Literatürde, atomoksetin ile polimenore arasında doğrudan bir
ilişkiyi bildiren herhangi bir vaka sunumu bulunmamaktadır. Ayrıca bu sunumla yalnızca
atomoksetine bağlı olası polimenore gelişimine değil, aynı zamanda menstrüel değişimlerin
DEHB belirtileri ve duygudurum üzerindeki etkilerine de dikkat çekilmesi hedeflenmektedir. Yöntemler / Olgu Sunumu: 15 yaşında, dikkat eksikliği baskın tip DEHB tanısı konmuş ve
eşlik eden depresif belirtileri olan ergen kız hastaya daha önce sertralin, fluoksetin ve
venlafaksin gibi antidepresanlar uygulanmış ancak yetersiz yanıt nedeniyle tedaviler
sonlandırılmıştır. Dikkat eksikliği ve depresif belirtileri devam ettiği için atomoksetin
tedavisine başlanmış ve doz artırımı sonrasında menstrüel siklus sıklığında belirgin artış
gözlenmiştir. Aynı dönemde Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİ) ile dikkat eksikliği ve depresif
belirtilerde kötüleşme olduğu değerlendirilmiştir. Polimenore ile ilaç arasındaki ilişki Naranjo
Advers İlaç Reaksiyonları Olasılık Ölçeğine göre muhtemel düzeyde tespit edilmiştir. Olgu
sunumu için aileden onam alınmıştır.
Sonuçlar: Atomoksetine bağlı polimenoreyi bildiren literatürdeki ilk vaka sunumudur.
Polimenore ile birlikte KGİ skorlarında dikkat sorunları ve depresif belirtilerde kötüleşme
gözlenmiştir. Menstrüel fazlar DEHB semptom şiddetini etkileyebilir.Ergen kız hastalarda
psikiyatrik ve jinekolojik takiplerin entegre edilmesi gerekir. Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, atomoksetinin menstrüel siklus üzerindeki potansiyel etkilerine
dikkat çekmektedir. Özellikle dikkat işlevlerinde bozulma ve duygudurum değişkenliği gibi
semptomların menstrüel fazlarla birlikte dalgalanabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Ergenlik dönemindeki kız hastalarda, psikiyatrik tedaviye jinekolojik izlemin entegre edilmesi
ve yan etkilerin tanınması, tedaviye uyum açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Atomoksetin, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Ergen, İlaçla
İlişkili Yan Etkiler, Menstrüasyon Bozuklukları
Giriş: Multipl Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin kronik, inflamatuar, demiyelinizan ve
nörodejeneratif bir hastalığıdır. Tipik olarak nörolojik belirtilerle seyreden MSte psikotik
özellikler nadiren görülse de, bu belirtiler klinik açıdan önemlidir. Psikozun MS hastalarında
görülme oranı, genel popülasyona göre yaklaşık iki ila üç kat daha fazladır. Bu sunumda,
psikotik belirtilerle başvuran ve ileri tetkikler sonucu 24 yaşında MS tanısı alan bir olgu ele
alınmış olup hasta ve yakınından yazılı onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 24 yaşında kadın hasta, perseküsyon,misidentifikasyon temalı
hezeyan(ailesinin kendisine zarar vereceği ve gerçek ailesi olmadığı inancı) ve olası işitsel
varsanı bulgularıyla ilk psikiyatrik muayenesinde yatırılarak ileri tetkik edilmiştir.Alkol ve
psikoaktif madde kullanımı olmayan hastanın soygeçmişinde özellik tariflenmedi. Kraniyal
MRda multipl hiperintens demiyelinizan plaklar saptanması üzerine organik nedenli psikoz ön
tanısı konulmuş,risperidon ile biperiden tedavisi başlanmıştır. Taburculuk sonrası izlem
sürecinde psikotik belirtilerde dalgalanmalar ve anhedoni bulguları ortaya çıkmış; tedaviye
farklı dönemlerde aripiprazol, sertralin, olanzapin,ketiyapin eklenerek düzenleme yapılmıştır.
Sonraki kontrollerinde, nörolojik yakınmaların ortaya çıkması (kasılma, uyuşma) üzerine
yapılan değerlendirmede; sol hemiparezi, artmış refleksler, pozitif Lhermitte ve Babinski
bulguları ile GÖDÖ (Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği) skoru 2,5 saptanmıştır. Kranial
MRda progresyon izlenmiş ve lomber ponksiyon sonrası MS tanısı kesinleştirilmiştir. Akut
atakta intravenöz steroid tedavisi uygulanmış, devamında dimetil fumarat başlanmıştır. Üç
yıllık takipte psikotik belirtiler remisyona girmiş; nörolojik muayenede yalnızca hafif düzeyde
sekeller izlenmiş ve GÖDÖ skoru 1,5 olarak değerlendirilmiştir.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: MSde nöropsikiyatrik belirtiler hastalığın herhangi bir döneminde ortaya
çıkabilir; ancak nadiren hastalığın başlangıç klinik belirtisi olabilir ve tipik nörolojik
semptomlardan önce görülebilir. Bu durum tanı koymayı zorlaştırabilir. Özellikle ilk başvuruda
gözlenen misidentifikasyon hezeyanları, altta yatan organik nörolojik süreçlerin bir göstergesi
olabileceğinden, dikkatle değerlendirilmelidir. Misidentifikasyon belirtileri, psikiyatrik hastalık
öyküsü olmayan hastalarda özellikle önem kazanır ve ayırıcı tanıda organik nedenlerin
dışlanması kritik bir adımdır. Bizim vakamızda olduğu gibi, yalnızca psikiyatrik semptomlarla
başvuran hastalarda organik etiyolojilerin göz önünde bulundurulması ve gerekli tetkiklerin
yapılması, tanı ve tedavi sürecini hızlandırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Misidentifikasyon, Multipl Skleroz, Psikotik Bozukluk
Giriş: Somatik yakınmalar, özellikle mental kapasitesi sınırlı bireylerde tek başına
somatizasyon tanısı altında sınırlı biçimde ele alınabilmekte ve bu yaklaşım yanlış veya eksik
tanılara yol açabilmektedir. Sunulan olguda, farklı branşlara defalarca başvurmasına, çeşitli
psikiyatrik tedaviler almasına ve hatta geri dönüşsüz cerrahi müdahale geçirmesine rağmen
bedensel yakınmaları devam eden bir hasta sunulmaktadır. Bu vaka, yalnızca somatizasyon
ile açıklamanın yetersizliğini ve zihinsel yetersizlik tablosu eşlik eden bireylerde yakın,
multidisipliner takip gerekliliğini vurgulamak amacıyla paylaşılmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 44 yaşında, ilkokul mezunu, okuma yazma becerileri kısıtlı bir
kadın hasta, 22 yıldır memelerde ağrı, yanma ve şişlik yakınmalarıyla defalarca farklı branşlara
başvurmuştur. Kadın hastalıkları, genel cerrahi ve endokrinoloji polikliniklerinde organik
neden saptanmamış, ancak hasta devam eden şikayetleriyle psikiyatriye başvurmamıştır.İlk
psikiyatri başvurusu ise 6 yıl önce, baş dönmesi, konuşma güçlüğü, uyuşma ve felç geçireceğine
dair yoğun kaygılarla acil servise başvurmasının ardından, organik neden dışlanınca
gerçekleşmiştir. Bu dönemde çökkün hissetme, isteksizlik, uyku ve iştah azalması ile pasif ölüm
düşünceleri tarif etmiş; depresif belirtiler ön planda değerlendirilmiş ve bu doğrultuda
escitalopram 15 mg/gün ve trazodon 50 mg/gün başlanmıştır. Depresif belirtilerinde belirgin
düzelme sağlanmış, ancak somatik yakınmaları sürmüştür. Tedaviyi üç yıl sürdürüp kendi
isteğiyle bırakmıştır.20222024 arasında aynı yakınmalarla farklı branşlara tekrarlayan
başvuruları olmuş; bu süreçte son olarak somatik belirtilerine yönelik duloksetin 60 mg/gün ve
sülprid 50 mg/gün önerilmiştir. Ancak hasta tedaviye uyum göstermemiştir. Nihayetinde özel
bir merkezde total mastektomi uygulanmış, kısa süreli rahatlama sonrası şikayetleri yeniden
başlamıştır. Hastadan olgu sunumu için onam alınmıştır.
Sonuçlar: Bu vaka, zihinsel yetersizlik eşlik eden bireylerde bedensel yakınmaların yalnızca
somatizasyon kapsamında değerlendirilmesinin sakıncalarını göstermektedir. Tartışma ve Sonuç: Farklı branşlara tekrarlayan başvurular, depresif belirtilere yönelik
tedaviye kısmi yanıt alınmasına rağmen somatik şikayetlerin devam etmesi ve geri dönüşsüz
cerrahiye rağmen yakınmaların sürmesi; tek boyutlu tanı yaklaşımının yetersizliğini ortaya
koymaktadır. Bu nedenle zihinsel yetersizlik tablosu bulunan hastalarda, bedensel yakınmaların
ayrıntılı incelenmesi, multidisipliner ekiplerle değerlendirilmesi ve yakın takip altında
izlenmesi kritik önemdedir. Anahtar Kelimeler: somatizasyon, zihinsel yetersizlik, multidisipliner takip, bedensel belirti
bozukluğu
Deniz ŞAHİN YAVUZ, Doç. Dr. Damla EYÜBOĞLU, Doç. Dr. Murat EYÜBOĞLU
Sayfa 368
Sunum önizlemesi
Giriş: Weaver sendromu, prenatal dönemde başlayan hızlanmış büyüme paternleri, gelişimsel
gecikmeler, iskelet anomalileri ve karakteristik yüz dismorfizmleriyle seyreden nadir görülen
epigenetik geçişli bir sendromdur. Etiyolojik zeminde, hücre proliferasyonu ve gen
ekspresyonunun düzenlenmesinde görev alan EZH2 genindeki mutasyonlar sorumlu
tutulmaktadır. Literatürde genellikle pediatri, göz hastalıkları, ortopedi ve genetik alanlarından
vakalar mevcut olmakla birlikte, çocuk psikiyatrisi pratiğinden uzunlamasına izlenen olgu
bildirimleri sınırlıdır. Bu olgu sunumunda, genetik olarak doğrulanmış bir Weaver sendromu
vakasının gelişimsel ve psikiyatrik seyri, çocuk ve ergen psikiyatrisi bakış açısıyla aktarılarak
literatur eşliğinde tartışılması amaçlanmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 14 yaşında kız hasta, 32. haftada preeklampsi nedeniyle preterm
doğmuştur. Doğumda 3000 gram ağırlığında, 52 cm boyundadır. Yenidoğan döneminde 49 gün
yoğun bakımda izlenmiş, bu süreçte Patent Ductus Arteriosus tanısı almıştır. Gelişimsel gerilik
ve dismorfik bulgular nedeniyle 4 yaşında genetik incelemeye yönlendirilmiş, analizde EZH2
geninde mutasyon saptanmıştır.Fizik muayenede geniş alın, düşük yerleşimli kulaklar, yumuşak
cilt, pectus karinatum, skolyoz, düşük perdeli ses ve hipermetropi dikkat çekmektedir. Boyu
185 cm olup yaşıtlarına kıyasla ileri düzeydedir. Pubertal gelişim süreci yaşıtlarıyla
uyumludur.Bilişsel değerlendirmede WISC-R zeka puanları 73-82 arasında olup sınır ile donuk
normal düzey arasında hesaplanmıştır.. Hasta, örgün eğitime kaynaştırma öğrencisi olarak
gitmekte ve 10 yıldır düzenli özel eğitim desteği almaktadır. Özel eğitim süresince kazanılan
becerilerin günlük yaşamda kullanılabildiği gözlenmiştir. Sunum için hasta ve ebeveynlerinden
yazılı onam alınmıştır.
Sonuçlar: Weaver sendromu, bildirilen vaka sayısının azlığı ve fenotipik çeşitliliği nedeniyle
nadir sendromlar arasında yer almaktadır. 2023 yılı verilerine göre literatürde yalnızca 56
doğrulanmış Weaver sendromu olgusu bildirilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Olgumuz, çocuk psikiyatrisi biriminde uzun süreli izlenen ve erken yaşta
tanı almış nadir örneklerden biridir. Zeka düzeyinin sınır düzeyde seyretmesi ve sosyal
işlevselliğin belirli ölçüde korunmuş olması, özel eğitim desteğinin sürekliliği ve erken
müdahale uygulamalarının olası olumlu etkilerini yansıtmaktadır. Ayrıca, olgunun akademik
entegrasyonunun sağlanabilmiş olması, çevresel desteklerin işlevselliğe olan katkısını
göstermektedir.Bu sunum, nadir görülen genetik sendromların gelişimsel ve psikiyatrik
izleminin disiplinler arası önemine dikkat çekmektedir. Anahtar Kelimeler: weaver, genetik, gençlik psikiyatrisi, donuk zeka
Mahmut Onur Karaytuğ, Zeynep Namlı, Mehmet Emin Demirkol, Caner Yeşiloğlu, Lut Tamam, İrem Sanem Sabahi, Ömer Fettahlıoğlu
Sayfa 369
Sunum önizlemesi
Giriş: MTHFR (Metilen Tetrahidrofolat Redüktaz) geni, folat metabolizmasında rol oynar.
Homosistein metabolizması, metilasyon reaksiyonları ve nükleotid sentezinin merkezindedir.
C677T polimorfizmi, en yaygın varyantlardan biri olup homozigot mutasyon enzim
aktivitesinde düşüşe yol açar. Özellikle maddeye bağlı gelişen psikozlarda, folat
metabolizmasındaki kalıtsal farklılığın homosistein aracılığıyla risk düzeyini etkilediği
düşünülmektedir. MTHFR 677T aleli, psikoz riskini ve erken başlangıcı artırdığı gibi madde
kullanımı yüksek homosistein ve düşük folat profiliyle ilişkilendirilmiştir. Yöntemler / Olgu Sunumu: 21 yaşında, erkek, bekar, üniversite öğrencisi olan olgu şehirdışına
taşındıktan sonra 6 ay düzenli kannabinoid kullanmış. Bu dönemde şüphecilik, anlamsız sesler
duyma şikayetleri başlamış; aralıklı kannabinoid kullanımı devam etmiş. 3 ay önce ilk psikiyatri
başvurusu dış merkezde gerçekleşmiş. Reçete edilen ilaçları düzenli kullanmamış. Tarafımıza
şüphecilik, içe kapanma, enerjisizlik şikayetleri ile başvurdu. 1 yıldır kannabinoid kullanımı
olmamıştı. 5 yıl önce yapılan genetik testte MTHFR homozigot mutasyonu saptandığı
öğrenildi. Duygulanımı küntleşmişti, referans ve perseküsyon sanrıları mevcuttu. Algı, bellek,
yönelim doğaldı. PANSS (Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği) pozitif skoru 20, negatif skoru
24,
genel psikopatoloji skoru 30du. Görüntülemede organik patoloji izlenmedi,
elektroensefalografi normaldi. Homosistein düzeyi artmıştı. Aripiprazol 10 mg/gün tedavisi
başlandı. İki hafta sonraki kontrolde şikayetleri belirgin ölçüde azalmıştı. Kontrolde PANSS
pozitif skorunun 13, negatif skorunun 19, genel psikopatoloji skorunun 24 olduğu görüldü.
Olgunun bilimsel amaçlarla sunumu için yazılı onamı alınmıştır.
Sonuçlar: Kannabinoid 1 (CB-1) reseptörü aktivasyonu dopamin salınımını artırır. Ayrıca CB
1 ile GABA etkileşimi psikotik belirtilere neden olmaktadır. COMT geni Val-158 aleli
taşıyanlarda esrar kullanımı ile psikoz gelişme riskinin yüksek olduğu saptanmıştır. MTHFR
mutasyonu ve psikoz ilişkisi ile ilgili literatürde kısıtlı çalışma ve olgu örneği bulunmaktadır. Tartışma ve Sonuç: Psikotik bozukluklarda genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı
bilinen bir gerçektir. Elde edilen bilgilere göre MTHFR mutasyonu, bireylerde psikoz riskini
arttırabilmektedir. Bu olgu, şizofreni etiyolojisinde genetik ve çevresel etkenlerin etkileşimini
göstermesi açısından dikkat çekicidir ve MTHFR mutasyonu taşıyan bireylerde madde
kullanımının psikotik süreci tetikleyici etkisinin daha fazla araştırılması gerektiğini ortaya
koymaktadır. Anahtar Kelimeler: MTHFR, psikoz, madde kullanımı, psikotik bozukluk, genetik
Giriş: Alkol kullanım bozukluğunda valproat alkol yoksunluk sendromu tedavisinde azalmış
nöbet insidansıyla birlikte belirtilerin kötüleşmesini engellemek için kullanılmaktadır.
Hiperamonyemi, valproat tedavisinde çoğunlukla asemptomatik seyreder. Valproat kaynaklı
hiperamonyemi hepatik enzimlerde artış olmaksızın kan amonyak seviyelerinde artış ile
karakterizedir ve ilacın kesilmesiyle geri döndürülebilir.Valproat kaynaklı hiperamonyemi risk
faktörlerinin varlığında ajitasyon,konfüzyon,koma gibi yaşamı tehdit eden yan etkilerle
karşımıza çıkabilmektedir. Valproat kaynaklı semptomatik hiperamonyemi literatürde nadiren
bildirilmiştir, olgumuzda valproat kaynaklı hiperamonyemik ensefalopatiye dikkat çekmeyi
amaçladık. Yöntemler / Olgu Sunumu: 56 yaşında erkek hasta her gün olan > 10 birim alkol kullanımı,
mutsuzluk, hayattan keyif alamama yakınmalarıyla tarafımıza başvurdu. Alkol kullanım
bozukluğu ve depresif epizod tanılarıyla kliniğimize yatışı yapıldı. Hastaya 40 mg/gün
dozundan başlayarak diazepam protokolü, IV B12 replasmanı, sertralin tedavileri başlandı.
Diazepam dozu CIWA-AR skorlamasına göre azaltılarak kesildi. Yatışının 6. günü alkol
kullanım bozukluğunda dürtüselliği engellemesi, yoksunluk belirtilerini azaltması amaçlarıyla
valproat tedavisine başlandı. Valproat 500 mg/gün dozundan başlanarak 3 günde 1000 mg/gün
dozuna çıkıldı. Valproat tedavisinin 5. gününde hastada bilinç bulanıklığı, oryantasyon ve
kooperasyon kaybı, idrar inkontinansı şikayetleri ortaya çıktı. Nörolojik muayenesinde
lateralizan bulgu saptanmadı. Nörolojiye danışıldı, IM tiamin tedavisi başlandı. Beyin BT ve
difüzyon MR görüntülemelerinde akut patoloji saptanmadı. Tetkiklerinde kan valproik asit
düzeyi:97 ug/mL, AST:25 U/L, ALT:13 U/L, amonyak: 104 µmol/l olarak sonuçlandı.
Hiperamonyemi sebebiyle dahiliyeye danışılan hastaya alkolik hepatit tanısıyla prednizolon 40
mg/gün başlandı.
Sonuçlar: İlaca bağlı hiperamonyemik ensefalopati düşünülerek valproat kesildi. Valproat
kesilmesiyle birlikte hastanın şikayetlerinin 4 gün içerisinde gerilediği gözlendi. Yapılan
kontrol tetkiklerinde amonyak:51µmol/l, kan valproik asit düzeyi:11.1 ug/mL olarak ölçüldü.
Valproat kullanılamaması sebebiyle aşermeyi azaltıcı etkisi sebebiyle ketiapin başlandı. Olgu
hastanın onamı alınarak yazılmıştır. Tartışma ve Sonuç: Valproat kullanan hastalarda ani gelişen bilinç bulanıklığı, oryantasyon
kaybı gibi şikayetler ortaya çıktığında hiperamonyemi açısından değerlendirilmelidir. Valproat
kaynaklı hiperamonyemik ensefalopatide AST ve ALTnin olağan aralıkta ve kan VPA
düzeylerinin terapötik aralıkta olması dikkat çekicidir. Literatürde bipolar bozukluk ve epilepside bildirilen olgular bulunmaktadır. Olgumuzda alkol kullanım bozukluğunda
görülmesi dikkat çekicidir. Anahtar Kelimeler: valproat, yan etki, alkol kullanım bozukluğu, hiperamonyemik
ensefalopati
Mustafa Kaan Keleş, Dünya Gözde Çapar, Özlem Çıtak Ekici
Sayfa 372
Sunum önizlemesi
Giriş: Agorafobi, Diagnostic and Statistical Manual 5e (DSM-5) göre; kişinin kaçmanın güç
olabileceği veya yardımın sağlanamayacağını düşündüğü durumlarda panik benzeri belirtiler
ya da diğer rahatsız edici/engelleyici semptomlar yaşayacağı düşüncesiyle belirgin kaygı
duyması veya bu durumlardan kaçınması ile karakterize bir anksiyete bozukluğudur. Hıçkırık;
diafragmanın ve yardımcı solunum kaslarının ani kasılması ile ortaya çıkan, afferenti vagus ile
frenik sinir, santrali nucleus tractus solitarius (NTS) ve/veya nucleus ambiguus çekirdekleri ve
efferenti frenik ile laringeal sinirlerinden oluşan, hık sesi ile karakterize bir refleks
fenomenidir. Normalde benign ve kısa süreli iken; uzun sürdüğünde nörolojik, gastrointestinal
ya da farmakolojik nedenlerin araştırılması gerekir. Literatürde özellikle rektal yolla ve anestezi
öncesi intravenöz uygulanan diazepamın hıçkırık ile ilişkili olabileceği FDA ürün etiketlerinde
ve çeşitli derlemelerde belirtilmiş olsa da, literatür taramalarımızda doğrudan oral diazepam
terapisine bağlı olgu bildirimi bulunamamıştır. Bu durum sunduğumuz olgunun özgün değerini
artırmaktadır. Bu olgu sunumunda, agorafobi tanılı bir hastanın tedavisinde karşılaşılan,
literatürde nadiren bildirilen hıçkırık advers etkisi tartışılacaktır. Hastadan yazılı aydınlatılmış
gönüllü onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Yirmi dört yaşında, bekar, tıp fakültesi öğrencisi kadın hasta; daha
önce psikiyatri polikliniğine başvuru veya psikotrop ilaç kullanım öyküsü bulunmamaktaydı.
COVİD-19 pandemisi sonrası başlayan ve giderek artan kalabalık ortamlara girememe, toplu
taşıma araçlarını kullanamama, özellikle metro kullanımı ile yoğun kaygı hissetme, sosyal
ortamlarda uzun süre bulunamama yakınmaları mevcuttu. Yanında güvendiği biri olduğunda bu
şikayetlerini tolere edebiliyor ancak mide bulantısı, titreme, terleme ve çarpıntı şikayetleri
devam ediyordu. Tarafımıza başvurusundan kısa süre önce, sözlü sınavlar öncesinde mide
bulantısı, kusma, heyecan, ellerde titreme ve çarpıntı şikayetlerinin belirgin şekilde arttığı, bu
nedenle uykuya dalmakta zorlandığı, sosyal işlevselliğinde gerileme olduğu, sık kusma ve mide
bulantısına bağlı olarak kilo kaybettiği ve beslenme güçlüğü yaşadığı öğrenildi.Psikiyatri dışı
nedenlere yönelik tetkikler olağan saptandı. Agorafobi tanısı ile diazepam 2x5 mg/gün ve
essitalopram 5 mg/gün başlandı, essitalopramın 10 mg/güne artırılması planlandı. Takiplerde
tedavinin ilk gününden itibaren olan, diazepam alımından yaklaşık 2 saat sonra başlayan,
ortalama 3 saat süren ve kendiliğinden gerileyen hıçkırık epizotları geliştiği görüldü. 4. günde
Diazepam dozu 7,5 mga düşürüldüğünde hıçkırık şikayetlerinin gerilediği ve tekrarlamadığı
izlendi. Hastanın takipleri essitalopram 10 mg/gün ile devam etmekte.
Sonuçlar: Diazepam, oral uygulamadan sonra biyoyararlanımı %90ın üzerinde olan ve doruk
plazma konsantrasyonuna 0,252,5 saatte ulaşan, yüksek lipofilik bir benzodiazepindir. Plazma proteinlerine güçlü bağlanır (~%98), dağılım hacmi geniştir (0,81,0 L/kg) ve redistribüsyona
uğraması nedeniyle konsantrasyon-zaman eğrisi bifazik seyreder: kısa bir dağılım fazı sonrası
uzun bir eliminasyon fazı izlenir. Benzodiazepinler, GABA-A reseptörlerine bağlanarak
inhibitör nörotransmiter GABAnın etkisini potansiyalize eder, hücre içine klor iyonu girişini
artırarak sedatif, anksiyolitik, miyorelaksan ve antikonvülsan etki gösterir. Diazepam, uzun
etkili bir benzodiazepin olup anksiyete bozukluklarında hızlı etki başlangıcı, semptom
kontrolündeki etkinliği ve genellikle iyi tolere edilen yan etki profili nedeniyle sık tercih
edilmektedir. Diazepamın hıçkırık patofizyolojisindeki rolünün, diğer benzodiazepinlerde
olduğu gibi GABA-A aracılı merkezi sinir sistemi inhibisyonunun solunum merkezleri
üzerindeki etkisi ve vagal-frenik sinir tonusundaki değişikliklerle ilişkili olabileceği
düşünülmektedir. Hıçkırık, benzodiazepinlerle sıkça bildirilmiş bir advers etkidir; literatürdeki
textbooklar, sistematik derlemeler, farmakoepidemiyolojik gözlemler benzodiazepinleri ilişkili
ilaç sınıfları arasında saymaktadır. Diazepamın uygulama yoluna göre (rektal uygulamada %1
10) hıçkırık advers etkisinin görülme sıklığının değiştiği bilinmektedir. Tartışma ve Sonuç: Diazepamın farmakokinetik ve farmakodinamik özellikleri; ilacın yüksek
lipofilik olması ve plazma proteinlerine güçlü bağlanması nedeniyle santral sinir sistemine hızla
geçer. İlacın hızla redistribüsyona uğraması erken merkezi sinir sistemi (MSS) etkilerinin
eliminasyondan çok daha hızlı kaybolmasını açıklar; nitekim Avrupa İlaç Otoritesinin (Health
Products Regulatory Authority, HPRA) kısa ürün bilgisinde diazepamın ilk etkilerinin yağ
dokusu ve dokulara hızla dağılma ile azaldığı vurgulanmaktadır. Dolayısıyla, oral alım sonrası
2,53. saatte başlayan ve 56 saat içinde kendiliğinden kaybolan hıçkırık atağı, diazepamın
akut MSS etkisinin redistribüsyon ile hızla azalmasıyla uyumludur. Ayrıca diazepam dozunun
düşürülmesi ile (dechallenge) advers reaksiyonun kaybolması nedenselliği desteklemektedir.
Bununla birlikte, literatürde bildirilen hıçkırık advers etkisi, uluslararası ilaç izlem
sistemlerinde raporlanmış ve ilaç prospektüslerinde yer almasına rağmen Türkiye İlaç ve Tıbbi
Cihaz Kurumu (TİTCK) tarafından yayımlanan kısa ürün bilgisinde ve kullanma talimatlarında
yer almamaktadır. Bu durum, klinisyenler tarafından gözden kaçma olasılığını artırmaktadır.
Bildiğimiz kadarıyla literatürde doğrudan oral diazepam terapisiyle ilişkili olgu sunumları
bulunmamaktadır. Bu yönüyle olgumuz bilgi birikimine katkı sağlayan, ulaşabildiğimiz
literatürdeki ilk olgudur. Anahtar Kelimeler: diazepam, hıçkırık, benzodiazepin, yan etki, agorafobi
Giriş: Meningiom, sık görülen bir merkezi sinir sistemi tümörüdür, geniş bir klinik yelpazesine
sahiptir. Belirtiler tümörün lokalizasyonuna bağlıdır. Beyin kitleleri, psikiyatrik bozukluklar
gibi ortaya çıkan bir dizi ruhsal, davranışsal ve bilişsel semptoma neden olabilir. Çalışma onamı
alınmış olan olgumuz menenjiom rezeksiyonundan sonra gelişen bir duygudurum bozukluğu
vakasını göstermekte olup; postoperatif dönemde de psikiyatrik semptomların ortaya
çıkabileceğini, psikiyatrik semptomların organik süreçlerle ilişkisini ve multidisipliner izlemin
önemini vurgulamak amaçlanmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 47 yaşında kadın hasta, kronik hastalığı, psikiyatrik tanısı, madde
kullanım öyküsü ve aile öyküsü bulunmamaktadır. Hasta 2023 yılı Şubat ayında ani başlangıçlı,
bilateral her iki gözü etkileyen görme kaybı ve denge bozukluğu şikayetleri ile başvurduğu göz
hastalıkları tarafından nöroşirürjiye yönlendirilmiştir. MR görüntülemesinde sol frontotemporal
yerleşim gösteren yaklaşık 5 cm, belirgin ödeme neden olan, orta hatta sağa doğru yaklaşık 1
cmlik şifte neden olan yoğun heterojen kontrastlanan kitle saptanan hasta opere edilmiş ve
antiepilektik tedavi valproat 1000 mg/gün dozunda başlanmıştır. Hasta postoperatif dönemde
gerginlik, terk edilme kaygısı, şüphecilik, uykuda düzensizlik yakınmalarıyla psikiyatri
polikliniğine başvurmuştur. Ruhsal durum muayenesinde; bilinç açık, yönelim tam,
duygulanım ve duygudurum irritable olduğu, çağrışımların dağıldığı, persekütif paranoid
hezeyanlarının olduğu ve içgörüsünün kısmi olduğu saptandı. Görüşmeciye karşı tutumu
şüpheciydi. İçgörü ve gerçeği değerlendirme yetisi kısmiydi. Uyku düzensizdi. Kişi psikotik
özellikli duygudurum bozukluğu ön tanısıyla hastaneye yatırılarak tedavisi risperidon 4 mg/gün
ve ketiyapin 100 mg/g olarak belirlenip ilaç uyumsuzluğu ön görüsü ile risperidon consta 50
mg/ay enjeksiyon verildi. Taburculuk sonrası tedavisine 6 ay devam edildi, asemptomatik
seyreden hastanın tedavileri azaltılarak kesildi. Hasta ve yakınından sözel onam alınmıştır.
Sonuçlar: Olgumuzda menenjiyomun eksizyonunu takiben postoperatif dönemde psikotik
özellikli duygudurum bozukluğu ortaya çıkması, tümörün kendisi kadar cerrahi müdahale ve
sonrası süreçlerin de nöropsikiyatrik semptomlara zemin hazırlayabileceğini göstermektedir. Tartışma ve Sonuç: Organik beyin lezyonlarında, cerrahi ve postoperatif süreçler de
nöropsikiyatrik semptomların oluşumunda rol oynayabilmektedir. Nörolojik ve psikiyatrik
bulguların eş zamanlı ve multidisipliner yaklaşımın benimsenmesi ve postoperatif dönemde
psikiyatrik semptomların takip edilmesi önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: meningiom, duygudurum bozukluğu, nöropsikiyatrik semptom
Giriş: Multiple Skleroz (MS), merkezi sinir sistemini tutan kronik, inflamatuar ve
demiyelinizan bir hastalıktır. Atak dönemlerinde yüksek doz kortikosteroid kullanımı
belirtilerin hızla kontrol altına alınmasında etkilidir. Ancak kortikosteroid tedavisinin yol
açabileceği psikiyatrik belirtiler göz ardı edilmemelidir. Belirtiler sıklıkla tedavinin erken
dönemlerinde gelişir ve çoğunlukla tedavinin sonlandırılmasıyla geriler. Bu olgu sunumunda,
psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan MS tanılı hastada, kortikosteroid tedavisinin
sonlandırılmasını takiben gelişen manik ve psikotik belirtilerin izlem süreci aktarılmakta;
belirtilerin ortaya çıkış zamanı açısından nadir görülen nöropsikiyatrik belirtilere yönelik
farkındalığın artırılması amaçlanmaktadır. Yöntemler / Olgu Sunumu: Otuz sekiz yaşında, evli, çocuğu olmayan, lise mezunu kadın
hasta, motor tutulumlu MS atağı nedeniyle nöroloji servisine yatırılmış, 5 gün süreyle 1 g/gün
IV metilprednizolon almış, ardından tedavi sonlandırılmıştır. Tedavinin sonlandırılmasını takip
eden ikinci haftada hastada enerjide artış, uykusuzluk, konuşmada hızlanma, özgüvende artış,
kontrolsüz para harcama, işitsel ve görsel varsanılar ile referansiyel sanrılar gelişmiştir.
Psikiyatrik değerlendirme sonucu manik(YMDÖ:32) ve psikotik belirtiler saptanan hastaya
olanzapin başlanmış, doz takipte 20 mg/güne çıkarılmış ve psikiyatrik tedavinin ikinci ayında
belirtileri tamamen gerilemiştir.(YMDÖ:1) Psikiyatrik tedavinin dördüncü ayında gelişen yeni
bir motor tutulumlu MS atağında aynı steroid tedavi protokolü uygulanmış, ancak hasta bu
süreçte antipsikotik tedavisini aksatmıştır. Kortikosteroid tedavisinin kesildiği dönemde benzer
psikotik ve manik belirtiler(YMDÖ:30) tekrar gözlenmiş, olanzapin dozu psikiyatrik takip
sürecinde yeniden 20mg/gün olarak düzenlenmiştir. Kontrol görüşmelerinde belirtilerin
yeniden tamamen gerilediği gözlenmiştir.(YMDÖ:1) Her iki kortikosteroid tedavisinin
ardından benzer psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkması, hastada kortikosteroidlere bağlı
gelişebilecek nöropsikiyatrik belirtilere yönelik artmış duyarlılığı düşündürmektedir. Sunulan
olgu, hastanın bilgilendirilmiş onamı alınarak paylaşılmıştır.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: Kortikosteroidlerin yüksek doz kullanımını takiben hipomanik, manik ve
psikotik belirtiler gelişebilmektedir. Belirtiler genellikle tedavi sırasında ortaya çıkar ve
tekrarlayan kullanımlarda duyarlılık artabilir. Olgumuz, psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan
bireylerde bu yan etkilerin kortikosteroid tedavisinin kesilmesinden sonra da gözlenebileceğini
göstermektedir. MS tanılı hastalarda uygulanan kortikosteroid tedavisinde nöropsikiyatrik
açıdan da hazırlıklı olunmalı, riskli hastalar yakından izlenmeli ve gerekli durumlarda
profilaktik psikiyatrik tedavi düşünülmelidir. Anahtar Kelimeler: Manik atak, Multiple Skleroz, Kortikosteroid, Duygudurum
Giriş: Madde ve alkol kullanım bozukluğu, bireyin bilişsel, duygusal ve sosyal işlevselliğini
bozan, kronik, nükslerle seyreden bir bozukluktur. Travma öyküsü, eşlik eden psikiyatrik
hastalıklar ve yetersiz sosyal destek, bağımlılığın gelişiminde ve sürmesinde önemli rol oynar.
Gabapentin dirençli alkol kullanım bozukluğu(AKB), madde kullanım bozukluklarında(MKB)
ve majör depresif bozuklukta kullanılmaktadır. Bu bağlamda merkezimizde 15 yıl süreli takipli,
önceki tedavilerinde sık nüksleri olan, gabapentin kullanımı ile uzun dönem remisyon izlenmiş
bir çoklu MKB olgusu sunulacaktır. Olgudan yazılı onam alındı. Yöntemler / Olgu Sunumu: 35 yaşında erkek hasta, bekar, lise mezunu, temizlik görevlisi
olarak çalışıyor. 2010 yılında yaşadığı cinsel travma sonrası başlayan, travma sonrası stres
bozukluğu, AKB, MKB, majör depresif bozukluk tanılarıyla izlendiği görüldü. Olgunun
metamfetamin, pregabalin, bonzai, kokain ve diazepamı içeren MKBna eşlik eden, alkol
kullanımı, depresif yakınmaları, çoklu intihar girişimi öyküsü ve kumar oynama bozukluğu
mevcuttu. Düzenli AMATEM poliklinik takipleri ve çoklu psikiyatri servis yatışları olan
olgunun, karbamazepin, ketiyapin, risperidon, naltrekson, akamprosat ve farklı antidepresan
ilaçlar ile tedaviden fayda görmediği, madde kullanımını en uzun bırakma süresinin 2 ay olduğu
öğrenildi. Tedavi sürecinde essitalopram kullanan olgunun tedavisine 300 mg 2x1 gabapentin
eklenmiş, takiplerinde 600mg 2x1 dozuna yükseltilmiştir. Yakın izlemi yapılan olgunun, 15
yıllık izlem sürecindeki en uzun alkol, madde kullanmadığı süre olarak 3 aydır alkol ve madde
kullanımı olmamış, kumar oynamamış, yaygın vücut ağrıları azalmış ve depresif yakınmaları
gerilemiş, işlevselliğinde artış izlenmiştir.
Sonuçlar: Gabapentin, özellikle çoklu MKB ve buna eşlik eden AKB olan hastalarda,
yoksunluk semptomlarını azaltarak tedavi sürecine olumlu katkı sağlayabilir. Gabapentin MKB
olan hastalarda, uygun hasta seçimiyle yararlı olabilir; ancak kötüye kullanım ve bağımlılık
riski nedeniyle yakından takip edilmelidir. Özellikle MKB öyküsü olan bireylerde bu risk daha
yüksek olabilir. Tartışma ve Sonuç: MKB, kronik, nükslerle seyreden ve sıklıkla eşlik eden psikiyatrik
komorbiditeler nedeniyle kişilerin işlevselliğini büyük ölçüde bozan bir hastalıktır. Sunulan
olgu, uygun hasta seçimi ve düzenli izlem ile gabapentinin madde ve alkol kullanımını
azaltmada kısa vadede etkili olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: gabapentin, madde kullanım bozukluğu, alkol kullanım bozukluğu
Giriş: Lurasidon, ikinci nesil antipsikotik bir ilaçtır. Dopamin D2 ve serotonin 5HT2A
reseptörlerine bağlanma kapasitesinin yanı sıra 5HT7 reseptörüne yüksek afinitesi vardır. Bu
antagonizmanın lurasidonun antipsikotik, bilişsel iyileştirici ve antidepresan etkilerinden
sorumlu olduğu düşünülmektedir. 5HT1A reseptörünün parsiyel agonizması ve 5HT7
antagonizması, ilacın antidepresan özelliklerinden sorumludur. 5HT7 reseptör antagonizması
aracılığıyla öğrenme ve hafıza üzerine olumlu etkileri vardır. Lurasidonun ?1-adrenerjik, H1
histaminerjik ve M1-muskarinik reseptörlere düşük afinitesi nedeniyle ortostatik hipotansiyon,
sedasyon, kilo alımı ve bilişsel bozulma riski daha azdır. Lurasidon, bilişsel işlev bozuklukları
ve depresyon ile seyreden şizofreni tedavisinde etkili olabilir. Bu sunumda depresyon ve bilişsel
belirtilerde belirgin düzelme gösteren bir olgu ele alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 61 yaşında kadın hasta Ocak 2025te özellikle son 3 aydır olan
anhedoni, uykusuzluk, iştahsızlık, suçlayıcı nitelikte sesler duyma, pasif suisidal düşünceler ve
unutkanlıkta artış şikayetleri ile kliniğimize yatırılmıştır. İlk şikayetleri 30 yıl önce başlayan
hastanın geçmişinde birçok psikotik belirtili depresif epizotu olduğu ve çoklu psikotrop
kullanım öyküsü olduğu öğrenilmiştir. Beyin MRGde patolojik bulgusu olmayan hastanın
yatışında Mini Mental Durum Testi (MMSE): 21, Beck Depresyon Envanteri (BDE): 41, Beck
Anksiyete Envanteri (BAE): 41, Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D): 39, Montgomery ve
Asberg Depresyon Ölçeği (MADRS): 45 sonuçları şiddetli depresyon ve anksiyete belirtileri
olduğunu göstermekteydi. Yatışında herhangi bir farmakolojik ajan kullanmayan hastanın
tedavisi Sertralin 50 mg/g, Lamotrijin 50 mg/g ve Lurasidon 40 mg/g şeklinde düzenlenmiştir.
Yatışından 1 ay sonra tekrarlanan testleri MMSE: 29, BDE: 9, BAE: 12, HAM-D: 7, MADRS:
10 puan olarak sonuçlanmıştır. Yoğun unutkanlık şikâyeti, depresif ve anksiyöz duygudurumu,
işitsel varsanıları gerilemiştir. Olgu için hasta ve yakınlarından onam alınmıştır.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: Bu vakada lurasidon tedavisi sonrası hastanın depresyonunda ve bilişsel
belirtilerinde düzelme görülmüştür. Şizofreni ve bipolar depresyonun tedavisinde endikasyonu
olan lurasidonun BDNF seviyesini artırması ve serotonin düzenleyici etkileri sayesinde
fonksiyonel ve bilişsel kapasitenin iyileştirilmesine katkı sağlayabilir. Kanıtların artmasıyla
lurasidonun psikotik belirtili depresif nöbet için endikasyon alması gündeme gelebilir. Anahtar Kelimeler: Lurasidon, Bilişsel İyileşme, Depresyon, Psikotik Belirti
Giriş: Anti N-metil D-aspartat reseptör (NMDA-R) ensefaliti; IgG antikor aracılı bir otoimmün
hastalıktır. Psikiyatrik semptomlar NMDA ensefalitinin en yaygın klinik özelliğidir. Bu olgu
sunumunda psikiyatri kliniğine yatırılan NMDA-R ensefalit tanısı alan olgu tartışılacaktır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 43 yaşında, kadın, evli, ilkokul mezunu, Eskişehirde eşi ve 1 oğlu
ile birlikte yaşıyor, çalışmıyor. Ruhsal şikayetleri sorgulandığında 20 yıldır devam eden el
çırpma, duvar silme, elini üfleme gibi stereotipik hareketler, içe kapanma, ara ara ajitasyon,
saldırganlık, paranoid persekütif hezeyanları olduğu, 10 yıldır idrar ve gaita inkontinansı
olduğu ve 10 yıl önce epilepsi tanısı aldığı, bu yakınmalarla 10 yıl önce birçok psikiyatri
kliniğine başvurduğu, olanzapin, aripiprazol, risperidon, ketiyapin, essitalopram, sertralin,
klonazepam tedavileri düzenlendiği, fayda görmediği, 5 yıl önce Eskişehir Devlet Hastanesinde
15 gün süren bir yatışı olduğu ve fayda görmediği, kliniğinin zaman zaman şiddetlenen dalgalı
bir seyri olduğu, tarafımıza başvurduğu dönemde benzer psikiyatrik yakınmalarla birlikte
ekolali, ekopraksi, negativist tutum, tekrarlayıcı stereotipik davranışlarının devam ettiği,
affektinin künt olduğu, sorulan sorulara cevap vermediği görüldü.Bu bildiri hastadan ve
yakınından onam alınarak hazırlanmıştır.
Sonuçlar: Hastanın yatış yaptığı dönemde istenen kan, kan kültürü, gaita kültürü, MR, EEG,
BT ve Difüzyon MR tetkiklerinde anormallik saptanmadı. Organik ekartasyon amacıyla
nöroloji bölümüne konsülte edildi ve Samsun Nöroimmunoloji labratuvarına gönderilmek
üzere otoimmün ensefalit paneli istendi. Tetkiklerinde NMDA-R antikor pozitif gelen hasta ileri
tetkik ve tedavi planlaması için nöroloji bölümüne sevk edildi. Tartışma ve Sonuç: NMDA-R ensefaliti, NMDA reseptörlerinin NR1 alt birimlerine karşı
antikorları içeren otoimmün bir hastalıktır. Hastalık seyrinde psikoz, mani, anksiyete ve
katatonik semptomlar, davranış değişikliği ve bilişsel bozulma ortaya çıkabilir. Otoimmün
ensefalitin ikinci en yaygın nedeni olarak tanımlanmıştır. Yapılan çalışmalar NMDA ve
glutamaterjik sistemin işlev bozukluğunun şizofreni patogenezi ile ilişkili olabileceğini
göstermiştir. Çünkü fensiklidin ve ketamin dahil olmak üzere NMDA antagonistlerinin
şizofreni hastalarında gözlenenlere benzer psikotik semptomları, pozitif, negatif, davranışsal ve
bilişsel semptomları indüklediği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: nmda-r ensefaliti, psikiyatrik semptomlar, nöropsikiyatrik hastalıklar
Giriş: Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın gelişen, dört saatten uzun süren ve çoğunlukla ağrılı
penil ereksiyon ile karakterize, acil müdahale gerektiren bir ürolojik durumdur. Etyolojik
nedenler arasında psikoaktif maddeler ve ilaç tedavileri yer almakta olup ilaçlar arasında en sık
olarak antipsikotikler ile ilişkilendirilmektedir. Bu olgu sunumunda, uzun süreli klozapin
tedavisi sırasında gelişen tekrarlayıcı priapizm vakasının literatürle karşılaştırılmasını
amaçladık. Yöntemler / Olgu Sunumu: Kırk iki yaşında erkek hasta, tedaviye dirençli şizofreni tanısı ile
11 yıldır klozapin 400 mg/g kullanmaktaydı. Pozitif psikotik belirtileri remisyonda olarak
izlenen hastada, tedavinin on birinci yılında onbir saat süren ereksiyon gelişti. Acil serviste
iskemik priapizm tanısıyla kavernöz aspirasyon uygulandı. Etiyolojik neden olarak klozapin
düşünülerek doz azaltıldı. Birkaç hafta içinde ikinci kez priapizm olması üzerine klozapinden
amisülpiride geçiş planlandı. Amisülpirid 800 mg/güne titre edilip klozapin azaltılarak
kesilmesi planlandı. Klozapin 150 mg/gün doz tedavisine devam ederken üçüncü kez priapizm
gelişti. Klozapin kesilerek amisülpirid 1200 mg/g doza çıkarıldı. Amisülprid ile sağ kolda
rijidite olması üzerine amisülprid 800 mg/g ve olanzapin 5 mg/g olarak düzenlendi. Bu tedavi
ile bir yıllık izlemde priapizm nüks etmedi ve psikotik belirtiler remisyonda seyretti. Olgu,
yayımlanmadan önce hastanın kendisinden ve vasisinden yazılı onam alınmıştır.
Sonuçlar: Etiyolojik ayırıcı tanıya yönelik kavernöz kan gazı, hemogram, biyokimya, TFT,
koagülasyon testleri yapıldı, normal sınırlarda saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Antipsikotik kaynaklı priapizm, alfa-1 adrenerjik reseptör antagonizması
sonucu venöz drenajın engellenmesi ile gelişmektedir. Klozapin, yüksek alfa-1 afinitesi
nedeniyle bu etkiyi ortaya çıkarma riski yüksek olan ilaçlar arasındadır. olgumuzda, klozapinin
uzun süreli kullanımı sonucunda priapizm gelişmiş, doz azaltılmasına rağmen tekrarlamıştır.
Bu durum, yan etkinin dozdan bağımsız gelişebileceğini düşündürmektedir. Literatürde
ketiapin, risperidon, ziprasidon ve klozapin ile ilişkili geç başlangıçlı ve tekrarlayıcı priapizm
olguları bildirilmiştir. Bazı vakalarda, ilaç yeniden başlandığında nüks görülmüş, bazılarında
ise farklı ajanlara geçiş ile nüks önlenmiştir. Olgumuzda, priapizm yan etkisinin dozdan
bağımsız gelişebileceğini, ciddi bir advers olay olduğunu, tekrarlayıcı olgularda tedavide alfa
1 reseptör afinitesi düşük antipsikotiklerin tercih etmenin önemli olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Klozapin, Priapizm, Antipsikotik, Tekrarlayan priapizm, Şizofreni
Hazal Ulusoy, Harun Olcay Sonkurt, Ali Ercan Altınöz
Sayfa 381
Sunum önizlemesi
Giriş: Propiverin, aşırı aktif mesane sendromu (AAMS) ile ilişkili olan sıkışma tipi idrar
inkontinansı gibi semptomların yönetiminde kullanılan periferik etkili bir antikolinerjik ajandır.
Mesanede bulunan muskarinik-3 reseptörlerine yüksek afinitesi nedeniyle santral sinir sistemi
üzerine etkisinin olmayacağı veya diğer antikolinerjiklere kıyasla minimal düzeyde olacağı
varsayılır. Bilgimiz dahilinde literatürde propiverin ilişkili izole görsel varsanı bildirilen bir
olgu vardır. Bu olgu sunumunda propiverin kullanan, görsel varsanı şikayetiyle polikliniğimize
başvuran 67 yaşındaki kadın hastanın klinik seyri ve tedavi yaklaşımı ele alınmıştır. Olgudan
onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 67 yaşında kadın hasta, 3 yıldır süregelen balık, kurbağa, küçük
insanlar görme şikayetiyle polikliniğimize başvurdu. Hastanın mevcut şikayeti nedeniyle 3
yıldır dış merkezde takip edildiği, organik nedenler dışlandıktan sonra hastaya Olanzapin 2,5
mg/gün başlandığı, fayda görmemesi üzerine dozunun yükseltildiği, son 6 aydır Olanzapin 10
mg/gün kullandığı, tedavi sonrası varsanılarının sayısı ve sıklığının azalmakla birlikte devam
ettiği, bu nedenle tarafımıza yönlendirildiği öğrenildi. Nörolojik hastalığı, psikiyatrik öyküsü
olmayan hastanın tıbbi kayıtları incelendiğinde kranial görüntülemelerinde ve kan tetkiklerinde
patoloji saptanmadığı görüldü. Ruhsal durum muayenesinde liliputyen insan ve hayvan
varsanıları, varsanılarından bahsederken anksiyöz duygulanımı mevcuttu. Nörolojik
muayenesinde ve bilişsel yetilerinde patolojik bulgu saptanmayan hastanın Standardize Mini
Mental Test Skoru 30 puan (normal) olarak sonuçlandı. İlaç kullanımı sorgulandığında AAMS
tanısıyla 5 yıldır Propiverin 5 mg/gün kullanmakta olduğu öğrenildi. Olguda psikiyatrik öykü
bulunmaması, ek ruhsal belirtinin olmaması, klinik tablonun birincil psikiyatrik bozukluk ile
uyumlu olmaması, organik patoloji saptanmaması, olgunun antikolinerjik yan etkilere
duyarlılığın arttığı ileri yaş grubunda olması nedenleriyle klinik tablo, antikolinerjik
kullanımına ikincil nöropsikiyatrik yan etki lehine değerlendirilerek Propiverin kesildi. 1 hafta
sonraki kontrolünde varsanıları gerileyen hastada Olanzapin kademeli kesildi. 6 aylık
takiplerinde iyilik hali sürdü.
Sonuçlar: . Tartışma ve Sonuç: Sunulan olgu, propiverin ilişkili görsel varsanıların birincil psikiyatrik
bozukluk olarak değerlendirilip antipsikotik tedavi başlanmasına yol açabileceğini
göstermektedir. Hastaların gereksiz yan etkilere maruz kalması ve klinik seyrin uzamasını
önlemek adına yaşlı bireylerin psikiyatrik değerlendirmesinde ayrıntılı ilaç öyküsünün alınması
kritik önemdedir. Anahtar Kelimeler: propiverin, görsel varsanı
Kamile Çakmak, İrem Yıldırım, Abdullah Arcan, Yasin Kavla, Ömer Faruk Demirel
Sayfa 382
Sunum önizlemesi
Giriş: Gaucher hastalığı (GH) en sık görülen lizozomal depo hastalıklarından biridir ve Merkezi
Sinir Sistemi (MSS) tutulumuna göre üç alt tipi bulunmaktadır. GH-Tip 1, MSS tutulumu
olmayan ve en iyi prognozlu olan tip olarak bilinse de mevcut literatürde GH-Tip 1de önemli
nöropsikiyatrik bulguların gözlendiği dikkat çekmektedir. Bu olgu sunumunda nöropsikiyatrik
semptomlar sergileyen GH-Tip 1 tanılı bir hasta sunulmaktadır. Olgu sunumu için hastadan
aydınlatılmış onam alınmıştır. Yöntemler / Olgu Sunumu: 37 yaşında, GH-Tip 1 tanılı kadın hasta son bir aydır şiddeti artan
depresif duygudurum, algılamada zorluk, çift görme, işlevsellikte azalma, suisid düşünceleri ve
başının solunda lokalize ağrı şikayetleriyle tarafımıza başvurdu. İlk şikayetlerinin 13 yaşında
depresif yakınmalarla olduğu ve ilaç tedavisinden fayda gördüğü, 23 yaşında psikotik
depresyon tanısı aldığı, düzenli psikiyatri takibinin olmadığı öğrenildi. Bir sene önce duygusal
stresörle tetiklenen depresif yakınmaları olması üzerine 21 gün psikiyatri servisinde yatışının
yapıldığı, venlafaksin 375mg/gün ve olanzapin 5mg/gün tedavisinden fayda görmediği; 6 ay
sonra yeniden yatışının olduğu ve 4 seans EKT ile paroksetin 20mg/gün, venlafaksin 75mg/gün,
klonazepam 4mg/gün tedavisiyle kısmi remisyonu olduğu öğrenildi. Ruhsal durum
muayenesinde özbakımı azalmış, bilinci açık, koopere ve oryanteydi. Duygudurumu depresif,
duygulanımı çökkündü. Düşünce içeriğinde suisid temaları hakimdi. Aktif psikotik bulgusu
yoktu. Dikkati kolay çeliniyordu. Montreal Bilişsel Değerlendirmeden 15/30 puan aldı.
Nörolojik muayenesinde bilateral ellerinde myoklonusları mevcuttu. Kranial-MR
görüntülemesinde patoloji saptanmadı. Uyku-uyanıklık EEGde sol temporooksipital bölgede
fokal epileptiform aktivite saptandı.
Sonuçlar: Hasta yatışı boyunca 10 seans EKT aldı. 25 günün sonunda lityum 600mg/gün,
olanzapin 15mg/gün, ketiapin XR 300mg/gün tedavisi ile suisid söylemleri olmayan, depresif
duygudurumunda kısmen düzelme gözlenen hasta taburcu edildi. Tartışma ve Sonuç: GH-Tip 1, MSS tutulumu yapmayan alt tipi olarak bilinmektedir. Birkaç
vaka bildirimi ve araştırma nöropsikiyatrik bulguların eşlik ettiğini bildirilmiş olmakla beraber
mevcut literatürde GH-Tip 1de gözlenen nöropsikiyatrik semptomlarla ilgili bilgiler
kısıtlıdır.Bu olgu sunumunda GH-Tip 1 tanılı depresif bir hasta bağlamında, GH-Tip 1de
gözlenebilecek nöropsikiyatrik bulguların tanımlanması ve yönetilmesi ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Depresyon, Gaucher hastalığı, nöropsikiyatrik bulgular
Hazal Demirer, Rümeysa Yeni Elbay, Nehir Mutlusoy Eraslan
Sayfa 383
Sunum önizlemesi
Giriş: Geç başlangıçlı şizofreni, organik etyolojiye bağlı psikotik bozukluklarla ayrım
yapmanın güç olduğu bir tablodur. Cotard sendromuysa nihilistik ve somatik sanrılarla
karakterize nadir bir durumdur. Yöntemler / Olgu Sunumu: 64 yaşında, bekar, ortaokul mezunu, emekli, annesiyle yaşayan,
öncesinde psikiyatri başvurusu ve aile öyküsü olmayan kadın hasta; 2017 yılında rektum
adenokarsinomu tanısı almış. Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi tamamlanıp remisyona
girdikten yaklaşık dört ay sonra, 57 yaşında ani başlangıçla paranoid persekütif hezeyanlar
gelişmiş, ardından emir veren işitsel varsanılar, perseveratif dezorganize düşünce, konuşma ve
davranışlar, hostilite, negativizm, kontrol edilme, nihilistik ve somatik hezeyanlar ve
işlevsellikte önemli derecede kayıp eklenmiş. Psikiyatrik şikayetlerinin başlamasının ardından,
paraneoplastik veya otoimmün ensefalit şüphesiyle aralıklı iki nöroloji yatışında; beyin
omurilik sıvısı analizleri, beyin Manyetik Rezonans Görüntüleme, Elektroensefelografi, beyin
Pozitron Emisyon Tomografisinde(PET) ensefalit lehine bulgu saptanmamış, yalnızca sol
frontoparietal hipometabolizma izlenmiş; başka nörolojik patoloji bulunmamış. Hasta, 2024
yılında şikayetlerinin şiddetlenmesiyle ilk kez servisimize yatırılmış, aynı yıl benzer
yakınmalarla aralıklı iki kez daha servisimizde izlenmiştir. Servis takiplerinde Venlafaksin,
Klorpromazin, Risperidon, Olanzapin, Paliperidon, Ketiapin gibi ilaçlar kullanılmış, son
tedavisi Venlafaksin 75 mg/gün, Ketiapin 450 mg/gün, Paliperidon palmitat 100 mg/ay olarak
düzenlenmiştir. Halen benzer tedavilerle poliklininiğimizden takip edilmektedir. Tedaviyle
sanrılarıyla uğraşısında, perseveratif söylemlerinde, dezorganize konuşma ve davranışlarında
kısmi gerileme gözlenmiştir. Servis yatışları boyunca organisite araştırılmaya devam edilen
hastanın onkolojik ve diğer tüm tıbbi durumlar açısından yapılan tetkiklerinde(Örn. kontrol
PET öncekiyle benzer, Mini-mental test 25/30) psikozu açıklayabilecek farklı bir etken
saptanamamıştır. Hastadan ve yakınından sözel onam alınmıştır.
Sonuçlar: Olgumuz, malignite ve kemoterapi öyküsü ile frontoparietal hipometabolizma
bulgusu nedeniyle organisiteyi düşündüren unsurlar taşısa da, ayrıntılı organik etyoloji
araştırmalarında kesin kanıta ulaşılamamıştır. Cotard sendromu hem primer psikotik
bozukluklarda, hem de çeşitli organik beyin hastalıklarında görüldüğü bildirilmiş nadir bir
durumdur. Psikotik belirtilerin malignite remisyonu sonrası gecikmeli başlaması, dirençli seyri, belirgin dezorganizasyon ve negatif bulgular, geç başlangıçlı şizofreni olasılığını gündeme
getirmektedir. Tartışma ve Sonuç: Olgumuz, geç başlangıçlı psikotik tabloların ayırıcı tanısının güçlüğünü
ve multidisipliner değerlendirmenin önemini literatüre yansıtmaktadır. Anahtar Kelimeler: Geç Başlangıçlı Psikoz, Cotard Sendromu, Malignite, Ensefalit,
Otoimmün
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir