61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Tedaviye Dirençli Katatonik Şizofrenide Klozapin Başlangıcı için Lityum Kullanımı

Merve Simay Ediş, Pelin Arpacı, Ceylan Koç, Hatice Ayça Kaloğlu

Sayfa 359


Giriş: Klozapin tedaviye dirençli şizofreni için altın standart olmaya devam etmekle beraber agranülositoz yan etkisi kullanımı önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Duygudurum düzenleyici olan lityum, hematolojik etkilere sahiptir. Olgu raporları lityumun tedavi sonrası klozapin ilişkili nötropeniyi yönetmedeki faydasını göstermiş olsa da, bu olgu raporu lityumun hematolojik özelliklerinin bazal lökopeniyi aşmak için proaktif uygulamasını sunmakta ve dirençli hastada klozapin başlanmasına olanak tanımaktadır. Olgu sunumu için hasta ve yakınından sözel onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 26 yaşında kadın hasta 4 gündür olan yeme reddi, immobilite, mutizm şikayetleriyle hastanemize başvurdu. Psikiyatrik muayenesinde bilinci açık olan hastayla oryantasyon, kooperasyon kurulamadı; dikkat, bellek değerlendirilemedi, duygudurum ötimik, affetti uygunsuz olarak değerlendirildi, düşünce süreci, içeriği değerlendirilemedi. Balmumu esnekliği mevcuttu. Tıbbı özgeçmişinde, soygeçmişinde, yapılan rutin tetkiklerinde özellik bulunmayan hastanın, alkol madde kullanım öyküsü ve daha önce psikotrop kullanımı yoktu. Bush-Francis Katatoni Derecelendirme Ölçeği puanı 28 olarak değerlendirilerek katatoni ön tanısı konuldu, PANSS ölçeği yatışında 104 puan olarak değerlendirildi. Farmakolojik müdahalelere kısmi yanıt nedeniyle Elektrokonvulsif Tedavi başlatıldı. 12 seans sonrasında Bush-Francis skorları 5 puana gerileyen hastada 2 antipsikotik tedavi denendi, seyreden katatoni belirtileri olduğundan klozapin başlanması plandı. Rutin laboratuvar değerlendirmesinde beyaz kan hücresi (WBC) 3.630 saptandı. Hematoloji konsültasyonu istendi, idiopatik düşük WBC nedeniyle klozapin başlanılmadı. Sonuçlar: Hastanın WBC değerini terapötik olarak artırmak için günlük 300 mg lityum başlandı. Hastanın WBC'si 3.630'dan 6.680'e yükseldi. Klozapin 12,5 mg/gün başlandı, kademeli olarak 350 mg/güne yükseltildi. Klozapin tedavisi sonrasında Bush-Francis skoru 0, PANSS skoru 71 puana geriledi. Taburculuğu yapılan hasta takiplerinde klozapin 350mg/g ve lityum 300mg/g ile izlenmeye devam edildi, WBC düşüklüğü olmadı.
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, tedaviye dirençli şizofrenide bazal lökopeniyi aşmak, klozapin başlanmasını kolaylaştırmak amacıyla lityumun hematolojik özelliklerinin kullanımına dair bir örneği temsil etmekte, önceki literatürde tanımlanan reaktif yaklaşımın ötesine geçmektedir. Aydın ve arkadaşları(2016) ile diğer araştırmacılar, tedavi başlangıcından sonra klozapin kaynaklı nötropeniyi yönetmede lityumun etkinliğini göstermiş olsalar da, bu önleyici yaklaşım, farmakolojik mekanizmaların anlaşılmasının, konvansiyonel tedavi yollarının bloke olduğu durumlarda klinik çözümlerin mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: klozapin, lityum, nötropeni, katatoni, tedaviye dirençli


Şizoaffektif Bozukluk Tanılı Hastada Lityum Kullanımına Bağlı Gelişen Psöriazis Tablosu Konulu Olgu Sunumu

Aylin Aydın, Ferdi Köşger

Sayfa 360


Giriş: Lityum iki uçlu duygudurum bozukluğu tedavisinde başlıca tedavi seçeneklerindendir ve lityum tedavisi sırasında dermatolojik yan etkiler oldukça sık görülmektedir. Bu yan etkilerden en sık görülenleri akneiform döküntüler, folikülit, makülopapüler döküntüler ve psöriyazistir. Psöriyazis kronik gidişli inflamatuar bir deri hastalığı olup lityumun neden olduğu dermatolojik yan etkilerin başında gelir. Bu olgu sunumunda psikiyatri polikliniğinde takipli, şizoaffektif bozukluk tanısı olan, lityum kullanımından sonra psöriazis gelişen olgu tartışılacaktır. Hastadan onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 46 yaşında, kadın, bekar, Eskişehir’de anne ve babasıyla birlikte yaşıyor, üniversite mezunu, çalışıyor. Olgunun ilk psikiyatrik şikayetlerinin 2004 yılında başladığı, psikotik içeriğin eşlik ettiği manik ve depresif epizodlarının olduğu, bipolar duygudurum bozukluğu tanısı ile çoklu servis yatışlarının olduğu, psikotik içeriğinin duygudurum epizodlarının dışında devam etmesi ile birlikte takiplerinde tanısının şizoaffektif bozukluk olarak değiştiği, son yatışında klozapin, ketiyapin, lityum tedavilerinin düzenlendiği ve iyilik haliyle taburcu edildiği öğrenildi. Öncesinde dermatolojik hastalık öyküsü olmayan ve aktif ruhsal şikayeti olmayan olgu, poliklinik takipleri sırasında göz çevresinde yoğun olmak üzere tüm vücudunda yaygın skuamöz döküntüler gelişmesi üzerine dermatoloji polikliniğine konsulte edildi. Dermatoloji polikliniğinde yapılan muayene ve lezyonlardan alınan biyopsi neticesinde psöriazis tanısı konuldu ve prednol tedavisi başlandı. Hastanın lityum 300 mg (2x1) tedavisi tarafımızca direkt kesildi. İki haftalık bir sürede hastanın lezyonlarında gerileme gözlendi. Sonuçlar: Lityumla ortaya çıkan psöriyazis ve psöriyatik alevlenmeler oldukça sık görülen yan etkiler olmasına karşın, ortaya çıkış düzenekleri halen çok iyi anlaşılamamıştır. Lityum, önceden var olan psöriazisin alevlenmesi, de novo psöriazis indüksiyonu, püstüler psöriazis, tırnak değişiklikleri ve psöriatik artropati olarak ortaya çıkabilen psöriazis dahil olmak üzere çeşitli kutanöz reaksiyonlarla ilgilidir. Psöriatik lezyonların ortaya çıkması normal terapötik serum lityum seviyelerinde meydana gelebilir.
Tartışma ve Sonuç: Lityuma bağlı psöriazis genellikle geleneksel tedavi yöntemlerine dirençlidir ve bazı vakalarda lityum tedavisinin dozunun azaltılması veya kesilmesi gerekebilir. Psöriazis tanılı hastalarda lityum kullanımı ile her zaman alevlenme gelişmeyeceği ve bipolar duygudurum bozukluğu olan hastalarda psoriazisin lityum tedavisi için bir kontrendikasyon olmadığı unutulmamalıdır.
Anahtar Kelimeler: "lityum, psöriazis, şizoaffektif bozukluk"


Psikozun Eşlik Ettiği Tekrarlayıcı Katatoni Olgusu: Psikoz Varlığında Katatoninin Tanınmasının Önemi ve EKT’nin Tedavideki Rolü

Şeymanur Güven, Rifat Serav İlhan

Sayfa 361


Giriş: Katatoni, motor ve davranışsal işlevlerde bozulma ile seyreden nöropsikiyatrik bir sendromdur. İlk olarak Karl Kahlbaum tarafından motor bir bozukluk olarak tanımlanmış, Emil Kraepelin tarafından ise şizofreninin alt tipi olarak değerlendirilmiştir. Günümüzdeyse çeşitli ruhsal ya da tıbbi durumlara eşlik eden bağımsız bir tanı kategorisi olarak ele alınmaktadır. Psikozun eşlik ettiği durumlarda, katatoni tanısı atlanabilmektedir. Psikozun eşlik ettiği tekrarlayıcı bir katatoni olgusu üzerinden, katatoninin tanınmasının önemi ve tedavide elektrokonvülsif tedavinin (EKT) rolü tartışılacaktır. Hasta yakınlarından onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 30 yaşında kadın, 2004 yılından bu yana bipolar bozukluk ile psikiyatride takiplidir. 2018 yılında katatoni ve psikotik belirtilerle yatırılmış; lorazepamla katatonide gerileme gözlenmiştir. 2019'da, katatoni ve psikotik semptomlarla tekrar yatışı yapılmıştır. 12 seans EKT ile belirgin düzelme sağlanmış, sonrasında klozapin ve valproik asitle takip edilmiştir. 2022’de gebelik isteğiyle ilaçlarını kesmesinden sonra psikoz ve katatonik eksitasyonla yatırılmıştır. Beyin MRG, EEG, BOS incelemeleri yapılarak otoimmün ensefalit tanısı dışlanmıştır. Başlanan olanzapinle katatonik belirtileri şiddetlenen hastada 10 seans EKT ile belirgin düzelme sağlanmıştır. Takiplerinde valproik asit, aripiprazol ve ketiapin ile kısmi remisyon sağlanmıştır. 2023’te ilaçlarını bırakan hasta, psikoz ve katatonik eksitasyonla yatırılmış, 10 seans EKT ile belirgin klinik düzelme sağlanmış, taburculuk sonrası olanzapinle takip edilmiştir. Sonuçlar: Katatoni, duygudurum bozuklukları ve otizm spektrum bozukluğunda sıklıkla görülmektedir. Bu vakada gözlenen siklik ataklar ve nörogelişimsel özellikler, katatonik tablonun stresörle tetiklenen duygudurum atağının tezahürü olabileceğini düşündürmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Katatoninin GABAerjik, dopaminerjik ve glutamaterjik yolaklarla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Güçlü D2 reseptör antagonizmasına sahip antipsikotikler, katatoniyi ağırlaştırabilir. Katatoninin tanınması, dezorganize şizofreni görünümündeki katatoni olgularında, çoklu antipsikotik kullanımına bağlı ölümcül komplikasyonların önlenmesi açısından kritik önemdedir. Katatoni varlığında psikotik belirtiler antipsikotiğe yanıtsız kalabilmekte, ayrıca antipsikotikler malign katatoni gelişmini artırabilmektedir. Katatoni, benzodiazepinlere genellikle yanıt vermekle birlikte EKT altın standarttır. EKT, katatonide oldukça etkilidir, özellikle dirençli veya komplike olgularda kritik öneme sahiptir. Bu vakada, psikoz ve ajitasyonun eşlik ettiği olgularda katatoninin tanınmasının önemi, antipsikotiklerin katatoniyi şiddetlendirebileceği ve EKT’nin tedavideki etkin rolü vurgulanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Katatoni, Psikoz, Elektrokonvulsif Tedavi, Antipsikotik, Nöropsikiyatri


Psikiyatri Pratiğinde Dikotomik Cinsiyet Kıskacından Kurtulmak: Non-Binary Bir Olgunun Psikiyatrik İzlemi

Ali Gökhan Eşim

Sayfa 362


Giriş: 20. yüzyıl ortalarında cinsiyet kimliği, kişinin kendini “erkek” veya “dişi” kategorisine kalıcı bir içsel duyguyla ait hissetmesi olarak ilk defa tanımlanmıştır. Günümüzde, kişinin kendini ikili sistem dışında tanımlayabildiği kimliklerin de varlığı kabul görmektedir. Bu olgu sunumunda, cinsiyet disforisi nedeniyle başvuran non-binary bir bireyin değerlendirme ve izlem süreci ele alınacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 26 yaşında, doğumda atanmış cinsiyeti erkek, ailenin tek çocuğu, üniversite mezunu, çalışmayan hasta; kaygı, endişe ve cinsiyet kimliğiyle ilgili hoşnutsuzluk yakınmasıyla başvurdu. Çocuklukta saç uzatma isteği ve bebeklerle oynama arzusu olmuş ancak o dönemde cinsiyet kimliği ve ilişkili kavramlara dair farkındalığı olmadığından bunu anlamlandırmakta zorlanmış. Anaokulunda cinsiyet rolü nedeniyle akran zorbalığı yaşamaya başlamış. Ergenlikte sekonder seks karakterleri gelişimiyle rahatsızlık hissetmiş, akran zorbalığı artmış ve anksiyete yakınmaları başlamış. 17 yaşından sonra kendini gey erkek, üniversite yıllarında “cinsiyetsiz” olarak tanımlamış. Penisinden rahatsızlık duymuyor ancak ikili cinsiyet sistemi içerisinde erkek cinsiyet rolünde tanımlanmaktan rahatsızlık duyuyormuş. Şu anda kendisini non binary olarak tanımlıyor. İleride meme protezi ve feminen görünüm sağlayacak estetik girişimler arzuluyor; hormon tedavisi konusunda kararsızmış. Romantik ve cinsel ilişki deneyimi var; ergenlikte gey erkeklere, şu anda ise non-binary bireylere ilgi duyuyormuş. Özgeçmişte gelişim basamakları olağan, introvert mizaç özellikleri mevcut. Ruhsal durum muayenesinde anksiyete dışında patoloji saptanmadı. Sonuçlar: İzlemde psikoeğitim, destekleyici görüşmeler, sosyal desteği güçlendirici müdahaleler uygulandı, cinsiyet olumlayıcı tedavilerin olası etkileri ele alındı. Bu aşamada tıbbi müdahale istemediği hususunda fikir birliğine varıldı. Altı aylık izlem sonunda anksiyetenin azaldığı ve sosyal uyumun arttığı gözlendi. Olgu sunumu için hastadan onam alındı.
Tartışma ve Sonuç: Araştırmalar, non-binary bireylerin depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunlar açısından genel popülasyona kıyasla daha yüksek risk altında olduğunu göstermektedir. Sosyal destek yetersizliği, dışlanma ve ayrımcılık deneyimleri bu bireylerin ruhsal sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Özellikle cinsiyet uyum sürecine ilişkin başvurularda, ikili cinsiyet sistemine dayalı geleneksel sağlık hizmetleri non-binary bireylerde dışlanmışlık hissine yol açabilmekte ve tedaviye erişimi zorlaştırmaktadır.Dünya Transgender Sağlığı Profesyonelleri Birliği (WPATH), Bakım Standartları’nda (SOC) ikili olmayan bireylerin desteklenmesi için ayrımcılık karşıtı ve eşitlikçi bir dil kullanılmasını önermektedir. Ancak günlük pratikte bu yaklaşımın aksine uygulamalar sık görülmektedir. Türkiye’de kapı değerlendirmesinin psikiyatri tarafından yapılması, tanısal doğruluğun hastayı anlamanın önüne geçmesine yol açabilmekte; ayrıca egemen olan dikotomik cinsiyet kültürü, non-binary bireylerin sağlık hizmetlerine erişiminde ek zorluklar yaratmaktadır.Klinik ortamların kapsayıcı, cinsiyet kimliğini onaylayıcı ve esnek olması önemlidir. Tanı ve izlem sürecinde yanlış cinsiyetlendirmeden kaçınmak ve bireyi ikili cinsiyet sistemine sıkıştıran yaklaşımlardan uzak durmak, kişinin kendini güvende hissetmesine katkı sağlar. Bu nedenle WPATH, sağlık profesyonellerinin ikili olmayan kimliklere ilişkin bilgi ve kültürel yetkinliklerini artıracak sürekli eğitimler almalarını ve gerektiğinde süpervizyon desteği kullanmalarını önermektedir.Olgunun klinik yönetiminde, tanısal etiketleme yerine hastanın beklentileri öncelenmiştir. Literatür doğrultusunda, bireyin cinsiyet ifadesine ilişkin talepleri ikili cinsiyet sistemi perspektifinden değerlendirilmeyip destekleyici görüşmeler yapılmıştır. Hasta cinsiyet olumlayıcı tıbbi müdahaleler istemediğinden herhangi bir tıbbi yönlendirme yapılmamış, ancak sosyal cinsiyet uyum sürecinde kendi arzuladığı cinsiyet ifadesini yaşaması desteklenmiştir.Anksiyete belirtilerinin cinsiyet uyumsuzluğundan bağımsız ele alınamayacağı vurgulanmış, non-binary bireylerde anksiyetenin toplum ortalamasına göre daha sık görüldüğüne ilişkin psikoeğitim verilmiştir. Uygulanan sosyal cinsiyet geçişini destekleyici ve sosyal destek sistemlerini güçlendirici müdahalelerin literatürle uyumlu şekilde anksiyetede belirgin azalmayı sağladığı gözlenmiştir.
Anahtar Kelimeler: non-binary, cinsiyet kimliği, transgender, bakım kriterleri


Atomoksetin Kullanımına Bağlı Polimenore ve Menstrüel Döngüye Eşlik Eden Semptom Değişimleri: DEHB ve Depresyon Tanılı Ergen Bir Olgu Sunumu

Okan Görkem, Birsen Şentürk Pilan, Fevzi Tuna Ocakoğlu, Sezen Köse, Tezan Bildik

Sayfa 364


Giriş: Atomoksetin, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tedavisinde kullanılan selektif bir noradrenalin geri alım inhibitörüdür. Genellikle stimülanlara alternatif olarak tercih edilen bu ilaç, özellikle duygudurum belirtilerinin eşlik ettiği DEHB olgularında ön plana çıkmaktadır. Ancak, ergen kızlarda hormon düzeylerindeki değişimlerle etkileşim potansiyeli ve menstrüel döngü üzerindeki etkileri yeterince araştırılmamıştır.Bu olgu sunumunda, atomoksetin doz artışını takiben gelişen polimenore (menstrüel siklusun sıklaşması) ve eş zamanlı olarak artan psikiyatrik belirtiler tanımlanarak, farmakolojik ve hormonal etkileşim olasılığına dikkat çekilmektedir. Literatürde, atomoksetin ile polimenore arasında doğrudan bir ilişkiyi bildiren herhangi bir vaka sunumu bulunmamaktadır. Ayrıca bu sunumla yalnızca atomoksetine bağlı olası polimenore gelişimine değil, aynı zamanda menstrüel değişimlerin DEHB belirtileri ve duygudurum üzerindeki etkilerine de dikkat çekilmesi hedeflenmektedir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 15 yaşında, dikkat eksikliği baskın tip DEHB tanısı konmuş ve eşlik eden depresif belirtileri olan ergen kız hastaya daha önce sertralin, fluoksetin ve venlafaksin gibi antidepresanlar uygulanmış ancak yetersiz yanıt nedeniyle tedaviler sonlandırılmıştır. Dikkat eksikliği ve depresif belirtileri devam ettiği için atomoksetin tedavisine başlanmış ve doz artırımı sonrasında menstrüel siklus sıklığında belirgin artış gözlenmiştir. Aynı dönemde Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİ) ile dikkat eksikliği ve depresif belirtilerde kötüleşme olduğu değerlendirilmiştir. Polimenore ile ilaç arasındaki ilişki Naranjo Advers İlaç Reaksiyonları Olasılık Ölçeği’ne göre muhtemel düzeyde tespit edilmiştir. Olgu sunumu için aileden onam alınmıştır. Sonuçlar: Atomoksetine bağlı polimenoreyi bildiren literatürdeki ilk vaka sunumudur. Polimenore ile birlikte KGİ skorlarında dikkat sorunları ve depresif belirtilerde kötüleşme gözlenmiştir. Menstrüel fazlar DEHB semptom şiddetini etkileyebilir.Ergen kız hastalarda psikiyatrik ve jinekolojik takiplerin entegre edilmesi gerekir.
Tartışma ve Sonuç: Bu olgu, atomoksetinin menstrüel siklus üzerindeki potansiyel etkilerine dikkat çekmektedir. Özellikle dikkat işlevlerinde bozulma ve duygudurum değişkenliği gibi semptomların menstrüel fazlarla birlikte dalgalanabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Ergenlik dönemindeki kız hastalarda, psikiyatrik tedaviye jinekolojik izlemin entegre edilmesi ve yan etkilerin tanınması, tedaviye uyum açısından önemlidir.
Anahtar Kelimeler: Atomoksetin, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Ergen, İlaçla İlişkili Yan Etkiler, Menstrüasyon Bozuklukları


Psikotik Belirtilerle Başlayan Multipl Skleroz: Bir Olgu Sunumu

Emine Gizem Olcar, Irmak Ürgen, Efruz Pirdoğan Aydın, Ömer Akil Özer

Sayfa 366


Giriş: Multipl Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin kronik, inflamatuar, demiyelinizan ve nörodejeneratif bir hastalığıdır. Tipik olarak nörolojik belirtilerle seyreden MS’te psikotik özellikler nadiren görülse de, bu belirtiler klinik açıdan önemlidir. Psikozun MS hastalarında görülme oranı, genel popülasyona göre yaklaşık iki ila üç kat daha fazladır. Bu sunumda, psikotik belirtilerle başvuran ve ileri tetkikler sonucu 24 yaşında MS tanısı alan bir olgu ele alınmış olup hasta ve yakınından yazılı onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 24 yaşında kadın hasta, perseküsyon,misidentifikasyon temalı hezeyan(ailesinin kendisine zarar vereceği ve gerçek ailesi olmadığı inancı) ve olası işitsel varsanı bulgularıyla ilk psikiyatrik muayenesinde yatırılarak ileri tetkik edilmiştir.Alkol ve psikoaktif madde kullanımı olmayan hastanın soygeçmişinde özellik tariflenmedi. Kraniyal MR’da multipl hiperintens demiyelinizan plaklar saptanması üzerine organik nedenli psikoz ön tanısı konulmuş,risperidon ile biperiden tedavisi başlanmıştır. Taburculuk sonrası izlem sürecinde psikotik belirtilerde dalgalanmalar ve anhedoni bulguları ortaya çıkmış; tedaviye farklı dönemlerde aripiprazol, sertralin, olanzapin,ketiyapin eklenerek düzenleme yapılmıştır. Sonraki kontrollerinde, nörolojik yakınmaların ortaya çıkması (kasılma, uyuşma) üzerine yapılan değerlendirmede; sol hemiparezi, artmış refleksler, pozitif Lhermitte ve Babinski bulguları ile GÖDÖ (Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği) skoru 2,5 saptanmıştır. Kranial MR’da progresyon izlenmiş ve lomber ponksiyon sonrası MS tanısı kesinleştirilmiştir. Akut atakta intravenöz steroid tedavisi uygulanmış, devamında dimetil fumarat başlanmıştır. Üç yıllık takipte psikotik belirtiler remisyona girmiş; nörolojik muayenede yalnızca hafif düzeyde sekeller izlenmiş ve GÖDÖ skoru 1,5 olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: MS’de nöropsikiyatrik belirtiler hastalığın herhangi bir döneminde ortaya çıkabilir; ancak nadiren hastalığın başlangıç klinik belirtisi olabilir ve tipik nörolojik semptomlardan önce görülebilir. Bu durum tanı koymayı zorlaştırabilir. Özellikle ilk başvuruda gözlenen misidentifikasyon hezeyanları, altta yatan organik nörolojik süreçlerin bir göstergesi olabileceğinden, dikkatle değerlendirilmelidir. Misidentifikasyon belirtileri, psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan hastalarda özellikle önem kazanır ve ayırıcı tanıda organik nedenlerin dışlanması kritik bir adımdır. Bizim vakamızda olduğu gibi, yalnızca psikiyatrik semptomlarla başvuran hastalarda organik etiyolojilerin göz önünde bulundurulması ve gerekli tetkiklerin yapılması, tanı ve tedavi sürecini hızlandırmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Misidentifikasyon, Multipl Skleroz, Psikotik Bozukluk


Somatizasyonun Ötesinde: Mental Kapasitesi Kısıtlı Bireylerde Yakın Takip Gerektiren Somatik Yakınmalar

Emek Esra Şahinbaş, Mehmet Emrah Karadere

Sayfa 367


Giriş: Somatik yakınmalar, özellikle mental kapasitesi sınırlı bireylerde tek başına “somatizasyon” tanısı altında sınırlı biçimde ele alınabilmekte ve bu yaklaşım yanlış veya eksik tanılara yol açabilmektedir. Sunulan olguda, farklı branşlara defalarca başvurmasına, çeşitli psikiyatrik tedaviler almasına ve hatta geri dönüşsüz cerrahi müdahale geçirmesine rağmen bedensel yakınmaları devam eden bir hasta sunulmaktadır. Bu vaka, yalnızca “somatizasyon” ile açıklamanın yetersizliğini ve zihinsel yetersizlik tablosu eşlik eden bireylerde yakın, multidisipliner takip gerekliliğini vurgulamak amacıyla paylaşılmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 44 yaşında, ilkokul mezunu, okuma yazma becerileri kısıtlı bir kadın hasta, 22 yıldır memelerde ağrı, yanma ve şişlik yakınmalarıyla defalarca farklı branşlara başvurmuştur. Kadın hastalıkları, genel cerrahi ve endokrinoloji polikliniklerinde organik neden saptanmamış, ancak hasta devam eden şikayetleriyle psikiyatriye başvurmamıştır.İlk psikiyatri başvurusu ise 6 yıl önce, baş dönmesi, konuşma güçlüğü, uyuşma ve felç geçireceğine dair yoğun kaygılarla acil servise başvurmasının ardından, organik neden dışlanınca gerçekleşmiştir. Bu dönemde çökkün hissetme, isteksizlik, uyku ve iştah azalması ile pasif ölüm düşünceleri tarif etmiş; depresif belirtiler ön planda değerlendirilmiş ve bu doğrultuda escitalopram 15 mg/gün ve trazodon 50 mg/gün başlanmıştır. Depresif belirtilerinde belirgin düzelme sağlanmış, ancak somatik yakınmaları sürmüştür. Tedaviyi üç yıl sürdürüp kendi isteğiyle bırakmıştır.2022–2024 arasında aynı yakınmalarla farklı branşlara tekrarlayan başvuruları olmuş; bu süreçte son olarak somatik belirtilerine yönelik duloksetin 60 mg/gün ve sülprid 50 mg/gün önerilmiştir. Ancak hasta tedaviye uyum göstermemiştir. Nihayetinde özel bir merkezde total mastektomi uygulanmış, kısa süreli rahatlama sonrası şikayetleri yeniden başlamıştır. Hastadan olgu sunumu için onam alınmıştır. Sonuçlar: Bu vaka, zihinsel yetersizlik eşlik eden bireylerde bedensel yakınmaların yalnızca “somatizasyon” kapsamında değerlendirilmesinin sakıncalarını göstermektedir.
Tartışma ve Sonuç: Farklı branşlara tekrarlayan başvurular, depresif belirtilere yönelik tedaviye kısmi yanıt alınmasına rağmen somatik şikayetlerin devam etmesi ve geri dönüşsüz cerrahiye rağmen yakınmaların sürmesi; tek boyutlu tanı yaklaşımının yetersizliğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle zihinsel yetersizlik tablosu bulunan hastalarda, bedensel yakınmaların ayrıntılı incelenmesi, multidisipliner ekiplerle değerlendirilmesi ve yakın takip altında izlenmesi kritik önemdedir.
Anahtar Kelimeler: somatizasyon, zihinsel yetersizlik, multidisipliner takip, bedensel belirti bozukluğu


Weaver Sendromunda Gelişimsel Seyir ve İzlem: Genetik Olarak Doğrulanmış Bir Olguda Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Perspektifi

Deniz ŞAHİN YAVUZ, Doç. Dr. Damla EYÜBOĞLU, Doç. Dr. Murat EYÜBOĞLU

Sayfa 368


Giriş: Weaver sendromu, prenatal dönemde başlayan hızlanmış büyüme paternleri, gelişimsel gecikmeler, iskelet anomalileri ve karakteristik yüz dismorfizmleriyle seyreden nadir görülen epigenetik geçişli bir sendromdur. Etiyolojik zeminde, hücre proliferasyonu ve gen ekspresyonunun düzenlenmesinde görev alan EZH2 genindeki mutasyonlar sorumlu tutulmaktadır. Literatürde genellikle pediatri, göz hastalıkları, ortopedi ve genetik alanlarından vakalar mevcut olmakla birlikte, çocuk psikiyatrisi pratiğinden uzunlamasına izlenen olgu bildirimleri sınırlıdır. Bu olgu sunumunda, genetik olarak doğrulanmış bir Weaver sendromu vakasının gelişimsel ve psikiyatrik seyri, çocuk ve ergen psikiyatrisi bakış açısıyla aktarılarak literatur eşliğinde tartışılması amaçlanmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 14 yaşında kız hasta, 32. haftada preeklampsi nedeniyle preterm doğmuştur. Doğumda 3000 gram ağırlığında, 52 cm boyundadır. Yenidoğan döneminde 49 gün yoğun bakımda izlenmiş, bu süreçte Patent Ductus Arteriosus tanısı almıştır. Gelişimsel gerilik ve dismorfik bulgular nedeniyle 4 yaşında genetik incelemeye yönlendirilmiş, analizde EZH2 geninde mutasyon saptanmıştır.Fizik muayenede geniş alın, düşük yerleşimli kulaklar, yumuşak cilt, pectus karinatum, skolyoz, düşük perdeli ses ve hipermetropi dikkat çekmektedir. Boyu 185 cm olup yaşıtlarına kıyasla ileri düzeydedir. Pubertal gelişim süreci yaşıtlarıyla uyumludur.Bilişsel değerlendirmede WISC-R zeka puanları 73-82 arasında olup sınır ile donuk normal düzey arasında hesaplanmıştır.. Hasta, örgün eğitime kaynaştırma öğrencisi olarak gitmekte ve 10 yıldır düzenli özel eğitim desteği almaktadır. Özel eğitim süresince kazanılan becerilerin günlük yaşamda kullanılabildiği gözlenmiştir. Sunum için hasta ve ebeveynlerinden yazılı onam alınmıştır. Sonuçlar: Weaver sendromu, bildirilen vaka sayısının azlığı ve fenotipik çeşitliliği nedeniyle nadir sendromlar arasında yer almaktadır. 2023 yılı verilerine göre literatürde yalnızca 56 doğrulanmış Weaver sendromu olgusu bildirilmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Olgumuz, çocuk psikiyatrisi biriminde uzun süreli izlenen ve erken yaşta tanı almış nadir örneklerden biridir. Zeka düzeyinin sınır düzeyde seyretmesi ve sosyal işlevselliğin belirli ölçüde korunmuş olması, özel eğitim desteğinin sürekliliği ve erken müdahale uygulamalarının olası olumlu etkilerini yansıtmaktadır. Ayrıca, olgunun akademik entegrasyonunun sağlanabilmiş olması, çevresel desteklerin işlevselliğe olan katkısını göstermektedir.Bu sunum, nadir görülen genetik sendromların gelişimsel ve psikiyatrik izleminin disiplinler arası önemine dikkat çekmektedir.
Anahtar Kelimeler: weaver, genetik, gençlik psikiyatrisi, donuk zeka


MTHFR C677T Homozigot Mutasyonu ile Psikoz Arasındaki İlişki: Genetik Bir Risk Faktörü mü?

Mahmut Onur Karaytuğ, Zeynep Namlı, Mehmet Emin Demirkol, Caner Yeşiloğlu, Lut Tamam, İrem Sanem Sabahi, Ömer Fettahlıoğlu

Sayfa 369


Giriş: MTHFR (Metilen Tetrahidrofolat Redüktaz) geni, folat metabolizmasında rol oynar. Homosistein metabolizması, metilasyon reaksiyonları ve nükleotid sentezinin merkezindedir. C677T polimorfizmi, en yaygın varyantlardan biri olup homozigot mutasyon enzim aktivitesinde düşüşe yol açar. Özellikle maddeye bağlı gelişen psikozlarda, folat metabolizmasındaki kalıtsal farklılığın homosistein aracılığıyla risk düzeyini etkilediği düşünülmektedir. MTHFR 677T aleli, psikoz riskini ve erken başlangıcı artırdığı gibi madde kullanımı yüksek homosistein ve düşük folat profiliyle ilişkilendirilmiştir.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 21 yaşında, erkek, bekar, üniversite öğrencisi olan olgu şehirdışına taşındıktan sonra 6 ay düzenli kannabinoid kullanmış. Bu dönemde şüphecilik, anlamsız sesler duyma şikayetleri başlamış; aralıklı kannabinoid kullanımı devam etmiş. 3 ay önce ilk psikiyatri başvurusu dış merkezde gerçekleşmiş. Reçete edilen ilaçları düzenli kullanmamış. Tarafımıza şüphecilik, içe kapanma, enerjisizlik şikayetleri ile başvurdu. 1 yıldır kannabinoid kullanımı olmamıştı. 5 yıl önce yapılan genetik testte MTHFR homozigot mutasyonu saptandığı öğrenildi. Duygulanımı küntleşmişti, referans ve perseküsyon sanrıları mevcuttu. Algı, bellek, yönelim doğaldı. PANSS (Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği) pozitif skoru 20, negatif skoru 24, genel psikopatoloji skoru 30’du. Görüntülemede organik patoloji izlenmedi, elektroensefalografi normaldi. Homosistein düzeyi artmıştı. Aripiprazol 10 mg/gün tedavisi başlandı. İki hafta sonraki kontrolde şikayetleri belirgin ölçüde azalmıştı. Kontrolde PANSS pozitif skorunun 13, negatif skorunun 19, genel psikopatoloji skorunun 24 olduğu görüldü. Olgunun bilimsel amaçlarla sunumu için yazılı onamı alınmıştır. Sonuçlar: Kannabinoid 1 (CB-1) reseptörü aktivasyonu dopamin salınımını artırır. Ayrıca CB 1 ile GABA etkileşimi psikotik belirtilere neden olmaktadır. COMT geni Val-158 aleli taşıyanlarda esrar kullanımı ile psikoz gelişme riskinin yüksek olduğu saptanmıştır. MTHFR mutasyonu ve psikoz ilişkisi ile ilgili literatürde kısıtlı çalışma ve olgu örneği bulunmaktadır.
Tartışma ve Sonuç: Psikotik bozukluklarda genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı bilinen bir gerçektir. Elde edilen bilgilere göre MTHFR mutasyonu, bireylerde psikoz riskini arttırabilmektedir. Bu olgu, şizofreni etiyolojisinde genetik ve çevresel etkenlerin etkileşimini göstermesi açısından dikkat çekicidir ve MTHFR mutasyonu taşıyan bireylerde madde kullanımının psikotik süreci tetikleyici etkisinin daha fazla araştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Anahtar Kelimeler: MTHFR, psikoz, madde kullanımı, psikotik bozukluk, genetik


Alkol Kullanım Bozukluğunda Valproik Asit Kullanımına Bağlı Hiperamonyemik Ensefalopati: Bir Olgu Sunumu

Elif Nur Yılmaz, Artuner Deveci

Sayfa 370


Giriş: Alkol kullanım bozukluğunda valproat alkol yoksunluk sendromu tedavisinde azalmış nöbet insidansıyla birlikte belirtilerin kötüleşmesini engellemek için kullanılmaktadır. Hiperamonyemi, valproat tedavisinde çoğunlukla asemptomatik seyreder. Valproat kaynaklı hiperamonyemi hepatik enzimlerde artış olmaksızın kan amonyak seviyelerinde artış ile karakterizedir ve ilacın kesilmesiyle geri döndürülebilir.Valproat kaynaklı hiperamonyemi risk faktörlerinin varlığında ajitasyon,konfüzyon,koma gibi yaşamı tehdit eden yan etkilerle karşımıza çıkabilmektedir. Valproat kaynaklı semptomatik hiperamonyemi literatürde nadiren bildirilmiştir, olgumuzda valproat kaynaklı hiperamonyemik ensefalopatiye dikkat çekmeyi amaçladık.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 56 yaşında erkek hasta her gün olan > 10 birim alkol kullanımı, mutsuzluk, hayattan keyif alamama yakınmalarıyla tarafımıza başvurdu. Alkol kullanım bozukluğu ve depresif epizod tanılarıyla kliniğimize yatışı yapıldı. Hastaya 40 mg/gün dozundan başlayarak diazepam protokolü, IV B12 replasmanı, sertralin tedavileri başlandı. Diazepam dozu CIWA-AR skorlamasına göre azaltılarak kesildi. Yatışının 6. günü alkol kullanım bozukluğunda dürtüselliği engellemesi, yoksunluk belirtilerini azaltması amaçlarıyla valproat tedavisine başlandı. Valproat 500 mg/gün dozundan başlanarak 3 günde 1000 mg/gün dozuna çıkıldı. Valproat tedavisinin 5. gününde hastada bilinç bulanıklığı, oryantasyon ve kooperasyon kaybı, idrar inkontinansı şikayetleri ortaya çıktı. Nörolojik muayenesinde lateralizan bulgu saptanmadı. Nörolojiye danışıldı, IM tiamin tedavisi başlandı. Beyin BT ve difüzyon MR görüntülemelerinde akut patoloji saptanmadı. Tetkiklerinde kan valproik asit düzeyi:97 ug/mL, AST:25 U/L, ALT:13 U/L, amonyak: 104 µmol/l olarak sonuçlandı. Hiperamonyemi sebebiyle dahiliyeye danışılan hastaya alkolik hepatit tanısıyla prednizolon 40 mg/gün başlandı. Sonuçlar: İlaca bağlı hiperamonyemik ensefalopati düşünülerek valproat kesildi. Valproat kesilmesiyle birlikte hastanın şikayetlerinin 4 gün içerisinde gerilediği gözlendi. Yapılan kontrol tetkiklerinde amonyak:51µmol/l, kan valproik asit düzeyi:11.1 ug/mL olarak ölçüldü. Valproat kullanılamaması sebebiyle aşermeyi azaltıcı etkisi sebebiyle ketiapin başlandı. Olgu hastanın onamı alınarak yazılmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Valproat kullanan hastalarda ani gelişen bilinç bulanıklığı, oryantasyon kaybı gibi şikayetler ortaya çıktığında hiperamonyemi açısından değerlendirilmelidir. Valproat kaynaklı hiperamonyemik ensefalopatide AST ve ALT’nin olağan aralıkta ve kan VPA düzeylerinin terapötik aralıkta olması dikkat çekicidir. Literatürde bipolar bozukluk ve epilepside bildirilen olgular bulunmaktadır. Olgumuzda alkol kullanım bozukluğunda görülmesi dikkat çekicidir.
Anahtar Kelimeler: valproat, yan etki, alkol kullanım bozukluğu, hiperamonyemik ensefalopati


Diazepamın Bir Agorafobi Olgusunda Görülen Nadir Advers Reaksiyon: Hıçkırık

Mustafa Kaan Keleş, Dünya Gözde Çapar, Özlem Çıtak Ekici

Sayfa 372


Giriş: Agorafobi, Diagnostic and Statistical Manual 5’e (DSM-5) göre; kişinin kaçmanın güç olabileceği veya yardımın sağlanamayacağını düşündüğü durumlarda panik benzeri belirtiler ya da diğer rahatsız edici/engelleyici semptomlar yaşayacağı düşüncesiyle belirgin kaygı duyması veya bu durumlardan kaçınması ile karakterize bir anksiyete bozukluğudur. Hıçkırık; diafragmanın ve yardımcı solunum kaslarının ani kasılması ile ortaya çıkan, afferenti vagus ile frenik sinir, santrali nucleus tractus solitarius (NTS) ve/veya nucleus ambiguus çekirdekleri ve efferenti frenik ile laringeal sinirlerinden oluşan, “hık” sesi ile karakterize bir refleks fenomenidir. Normalde benign ve kısa süreli iken; uzun sürdüğünde nörolojik, gastrointestinal ya da farmakolojik nedenlerin araştırılması gerekir. Literatürde özellikle rektal yolla ve anestezi öncesi intravenöz uygulanan diazepamın hıçkırık ile ilişkili olabileceği FDA ürün etiketlerinde ve çeşitli derlemelerde belirtilmiş olsa da, literatür taramalarımızda doğrudan oral diazepam terapisine bağlı olgu bildirimi bulunamamıştır. Bu durum sunduğumuz olgunun özgün değerini artırmaktadır. Bu olgu sunumunda, agorafobi tanılı bir hastanın tedavisinde karşılaşılan, literatürde nadiren bildirilen hıçkırık advers etkisi tartışılacaktır. Hastadan yazılı aydınlatılmış gönüllü onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Yirmi dört yaşında, bekar, tıp fakültesi öğrencisi kadın hasta; daha önce psikiyatri polikliniğine başvuru veya psikotrop ilaç kullanım öyküsü bulunmamaktaydı. COVİD-19 pandemisi sonrası başlayan ve giderek artan kalabalık ortamlara girememe, toplu taşıma araçlarını kullanamama, özellikle metro kullanımı ile yoğun kaygı hissetme, sosyal ortamlarda uzun süre bulunamama yakınmaları mevcuttu. Yanında güvendiği biri olduğunda bu şikayetlerini tolere edebiliyor ancak mide bulantısı, titreme, terleme ve çarpıntı şikayetleri devam ediyordu. Tarafımıza başvurusundan kısa süre önce, sözlü sınavlar öncesinde mide bulantısı, kusma, heyecan, ellerde titreme ve çarpıntı şikayetlerinin belirgin şekilde arttığı, bu nedenle uykuya dalmakta zorlandığı, sosyal işlevselliğinde gerileme olduğu, sık kusma ve mide bulantısına bağlı olarak kilo kaybettiği ve beslenme güçlüğü yaşadığı öğrenildi.Psikiyatri dışı nedenlere yönelik tetkikler olağan saptandı. Agorafobi tanısı ile diazepam 2x5 mg/gün ve essitalopram 5 mg/gün başlandı, essitalopramın 10 mg/gün’e artırılması planlandı. Takiplerde tedavinin ilk gününden itibaren olan, diazepam alımından yaklaşık 2 saat sonra başlayan, ortalama 3 saat süren ve kendiliğinden gerileyen hıçkırık epizotları geliştiği görüldü. 4. günde Diazepam dozu 7,5 mg’a düşürüldüğünde hıçkırık şikayetlerinin gerilediği ve tekrarlamadığı izlendi. Hastanın takipleri essitalopram 10 mg/gün ile devam etmekte. Sonuçlar: Diazepam, oral uygulamadan sonra biyoyararlanımı %90’ın üzerinde olan ve doruk plazma konsantrasyonuna 0,25–2,5 saatte ulaşan, yüksek lipofilik bir benzodiazepindir. Plazma proteinlerine güçlü bağlanır (~%98), dağılım hacmi geniştir (0,8–1,0 L/kg) ve redistribüsyona uğraması nedeniyle konsantrasyon-zaman eğrisi bifazik seyreder: kısa bir dağılım fazı sonrası uzun bir eliminasyon fazı izlenir. Benzodiazepinler, GABA-A reseptörlerine bağlanarak inhibitör nörotransmiter GABA’nın etkisini potansiyalize eder, hücre içine klor iyonu girişini artırarak sedatif, anksiyolitik, miyorelaksan ve antikonvülsan etki gösterir. Diazepam, uzun etkili bir benzodiazepin olup anksiyete bozukluklarında hızlı etki başlangıcı, semptom kontrolündeki etkinliği ve genellikle iyi tolere edilen yan etki profili nedeniyle sık tercih edilmektedir. Diazepamın hıçkırık patofizyolojisindeki rolünün, diğer benzodiazepinlerde olduğu gibi GABA-A aracılı merkezi sinir sistemi inhibisyonunun solunum merkezleri üzerindeki etkisi ve vagal-frenik sinir tonusundaki değişikliklerle ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Hıçkırık, benzodiazepinlerle sıkça bildirilmiş bir advers etkidir; literatürdeki textbooklar, sistematik derlemeler, farmakoepidemiyolojik gözlemler benzodiazepinleri ilişkili ilaç sınıfları arasında saymaktadır. Diazepamın uygulama yoluna göre (rektal uygulamada %1 10) hıçkırık advers etkisinin görülme sıklığının değiştiği bilinmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Diazepamın farmakokinetik ve farmakodinamik özellikleri; ilacın yüksek lipofilik olması ve plazma proteinlerine güçlü bağlanması nedeniyle santral sinir sistemine hızla geçer. İlacın hızla redistribüsyona uğraması erken merkezi sinir sistemi (MSS) etkilerinin eliminasyondan çok daha hızlı kaybolmasını açıklar; nitekim Avrupa İlaç Otoritesi’nin (Health Products Regulatory Authority, HPRA) kısa ürün bilgisinde diazepamın “ilk etkilerinin yağ dokusu ve dokulara hızla dağılma” ile azaldığı vurgulanmaktadır. Dolayısıyla, oral alım sonrası 2,5–3. saatte başlayan ve 5–6 saat içinde kendiliğinden kaybolan hıçkırık atağı, diazepamın akut MSS etkisinin redistribüsyon ile hızla azalmasıyla uyumludur. Ayrıca diazepam dozunun düşürülmesi ile (dechallenge) advers reaksiyonun kaybolması nedenselliği desteklemektedir. Bununla birlikte, literatürde bildirilen hıçkırık advers etkisi, uluslararası ilaç izlem sistemlerinde raporlanmış ve ilaç prospektüslerinde yer almasına rağmen Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) tarafından yayımlanan kısa ürün bilgisinde ve kullanma talimatlarında yer almamaktadır. Bu durum, klinisyenler tarafından gözden kaçma olasılığını artırmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla literatürde doğrudan oral diazepam terapisiyle ilişkili olgu sunumları bulunmamaktadır. Bu yönüyle olgumuz bilgi birikimine katkı sağlayan, ulaşabildiğimiz literatürdeki ilk olgudur.
Anahtar Kelimeler: diazepam, hıçkırık, benzodiazepin, yan etki, agorafobi


Bir Duygudurum Bozukluğunun Anatomisi: Frontotemporal Meningiom Olgusu

Kader Semra KARATAŞ, Nagehan KAHYA, Hande ARSLAN

Sayfa 374


Giriş: Meningiom, sık görülen bir merkezi sinir sistemi tümörüdür, geniş bir klinik yelpazesine sahiptir. Belirtiler tümörün lokalizasyonuna bağlıdır. Beyin kitleleri, psikiyatrik bozukluklar gibi ortaya çıkan bir dizi ruhsal, davranışsal ve bilişsel semptoma neden olabilir. Çalışma onamı alınmış olan olgumuz menenjiom rezeksiyonundan sonra gelişen bir duygudurum bozukluğu vakasını göstermekte olup; postoperatif dönemde de psikiyatrik semptomların ortaya çıkabileceğini, psikiyatrik semptomların organik süreçlerle ilişkisini ve multidisipliner izlemin önemini vurgulamak amaçlanmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 47 yaşında kadın hasta, kronik hastalığı, psikiyatrik tanısı, madde kullanım öyküsü ve aile öyküsü bulunmamaktadır. Hasta 2023 yılı Şubat ayında ani başlangıçlı, bilateral her iki gözü etkileyen görme kaybı ve denge bozukluğu şikayetleri ile başvurduğu göz hastalıkları tarafından nöroşirürjiye yönlendirilmiştir. MR görüntülemesinde sol frontotemporal yerleşim gösteren yaklaşık 5 cm, belirgin ödeme neden olan, orta hatta sağa doğru yaklaşık 1 cm’lik şifte neden olan yoğun heterojen kontrastlanan kitle saptanan hasta opere edilmiş ve antiepilektik tedavi valproat 1000 mg/gün dozunda başlanmıştır. Hasta postoperatif dönemde gerginlik, terk edilme kaygısı, şüphecilik, uykuda düzensizlik yakınmalarıyla psikiyatri polikliniğine başvurmuştur. Ruhsal durum muayenesinde; bilinç açık, yönelim tam, duygulanım ve duygudurum irritable olduğu, çağrışımların dağıldığı, persekütif paranoid hezeyanlarının olduğu ve içgörüsünün kısmi olduğu saptandı. Görüşmeciye karşı tutumu şüpheciydi. İçgörü ve gerçeği değerlendirme yetisi kısmiydi. Uyku düzensizdi. Kişi psikotik özellikli duygudurum bozukluğu ön tanısıyla hastaneye yatırılarak tedavisi risperidon 4 mg/gün ve ketiyapin 100 mg/g olarak belirlenip ilaç uyumsuzluğu ön görüsü ile risperidon consta 50 mg/ay enjeksiyon verildi. Taburculuk sonrası tedavisine 6 ay devam edildi, asemptomatik seyreden hastanın tedavileri azaltılarak kesildi. Hasta ve yakınından sözel onam alınmıştır. Sonuçlar: Olgumuzda menenjiyomun eksizyonunu takiben postoperatif dönemde psikotik özellikli duygudurum bozukluğu ortaya çıkması, tümörün kendisi kadar cerrahi müdahale ve sonrası süreçlerin de nöropsikiyatrik semptomlara zemin hazırlayabileceğini göstermektedir.
Tartışma ve Sonuç: Organik beyin lezyonlarında, cerrahi ve postoperatif süreçler de nöropsikiyatrik semptomların oluşumunda rol oynayabilmektedir. Nörolojik ve psikiyatrik bulguların eş zamanlı ve multidisipliner yaklaşımın benimsenmesi ve postoperatif dönemde psikiyatrik semptomların takip edilmesi önem taşımaktadır.
Anahtar Kelimeler: meningiom, duygudurum bozukluğu, nöropsikiyatrik semptom


Multiple Skleroz Tedavisinde Kortikosteroidlerin Psikiyatrik Yüzü: Bir Olgu Sunumu

Doğan Akalın

Sayfa 375


Giriş: Multiple Skleroz (MS), merkezi sinir sistemini tutan kronik, inflamatuar ve demiyelinizan bir hastalıktır. Atak dönemlerinde yüksek doz kortikosteroid kullanımı belirtilerin hızla kontrol altına alınmasında etkilidir. Ancak kortikosteroid tedavisinin yol açabileceği psikiyatrik belirtiler göz ardı edilmemelidir. Belirtiler sıklıkla tedavinin erken dönemlerinde gelişir ve çoğunlukla tedavinin sonlandırılmasıyla geriler. Bu olgu sunumunda, psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan MS tanılı hastada, kortikosteroid tedavisinin sonlandırılmasını takiben gelişen manik ve psikotik belirtilerin izlem süreci aktarılmakta; belirtilerin ortaya çıkış zamanı açısından nadir görülen nöropsikiyatrik belirtilere yönelik farkındalığın artırılması amaçlanmaktadır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Otuz sekiz yaşında, evli, çocuğu olmayan, lise mezunu kadın hasta, motor tutulumlu MS atağı nedeniyle nöroloji servisine yatırılmış, 5 gün süreyle 1 g/gün IV metilprednizolon almış, ardından tedavi sonlandırılmıştır. Tedavinin sonlandırılmasını takip eden ikinci haftada hastada enerjide artış, uykusuzluk, konuşmada hızlanma, özgüvende artış, kontrolsüz para harcama, işitsel ve görsel varsanılar ile referansiyel sanrılar gelişmiştir. Psikiyatrik değerlendirme sonucu manik(YMDÖ:32) ve psikotik belirtiler saptanan hastaya olanzapin başlanmış, doz takipte 20 mg/gün’e çıkarılmış ve psikiyatrik tedavinin ikinci ayında belirtileri tamamen gerilemiştir.(YMDÖ:1) Psikiyatrik tedavinin dördüncü ayında gelişen yeni bir motor tutulumlu MS atağında aynı steroid tedavi protokolü uygulanmış, ancak hasta bu süreçte antipsikotik tedavisini aksatmıştır. Kortikosteroid tedavisinin kesildiği dönemde benzer psikotik ve manik belirtiler(YMDÖ:30) tekrar gözlenmiş, olanzapin dozu psikiyatrik takip sürecinde yeniden 20mg/gün olarak düzenlenmiştir. Kontrol görüşmelerinde belirtilerin yeniden tamamen gerilediği gözlenmiştir.(YMDÖ:1) Her iki kortikosteroid tedavisinin ardından benzer psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkması, hastada kortikosteroidlere bağlı gelişebilecek nöropsikiyatrik belirtilere yönelik artmış duyarlılığı düşündürmektedir. Sunulan olgu, hastanın bilgilendirilmiş onamı alınarak paylaşılmıştır. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: Kortikosteroidlerin yüksek doz kullanımını takiben hipomanik, manik ve psikotik belirtiler gelişebilmektedir. Belirtiler genellikle tedavi sırasında ortaya çıkar ve tekrarlayan kullanımlarda duyarlılık artabilir. Olgumuz, psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan bireylerde bu yan etkilerin kortikosteroid tedavisinin kesilmesinden sonra da gözlenebileceğini göstermektedir. MS tanılı hastalarda uygulanan kortikosteroid tedavisinde nöropsikiyatrik açıdan da hazırlıklı olunmalı, riskli hastalar yakından izlenmeli ve gerekli durumlarda profilaktik psikiyatrik tedavi düşünülmelidir.
Anahtar Kelimeler: Manik atak, Multiple Skleroz, Kortikosteroid, Duygudurum


Tedaviye Dirençli Çoklu Madde ve Alkol Kullanım Bozukluğunda Gabapentin ile Sağlanan Remisyon: Olgu Sunumu

Aslı Uğur Oktar, Harun Olcay Sonkurt

Sayfa 377


Giriş: Madde ve alkol kullanım bozukluğu, bireyin bilişsel, duygusal ve sosyal işlevselliğini bozan, kronik, nükslerle seyreden bir bozukluktur. Travma öyküsü, eşlik eden psikiyatrik hastalıklar ve yetersiz sosyal destek, bağımlılığın gelişiminde ve sürmesinde önemli rol oynar. Gabapentin dirençli alkol kullanım bozukluğu(AKB), madde kullanım bozukluklarında(MKB) ve majör depresif bozuklukta kullanılmaktadır. Bu bağlamda merkezimizde 15 yıl süreli takipli, önceki tedavilerinde sık nüksleri olan, gabapentin kullanımı ile uzun dönem remisyon izlenmiş bir çoklu MKB olgusu sunulacaktır. Olgudan yazılı onam alındı.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 35 yaşında erkek hasta, bekar, lise mezunu, temizlik görevlisi olarak çalışıyor. 2010 yılında yaşadığı cinsel travma sonrası başlayan, travma sonrası stres bozukluğu, AKB, MKB, majör depresif bozukluk tanılarıyla izlendiği görüldü. Olgunun metamfetamin, pregabalin, bonzai, kokain ve diazepamı içeren MKB’na eşlik eden, alkol kullanımı, depresif yakınmaları, çoklu intihar girişimi öyküsü ve kumar oynama bozukluğu mevcuttu. Düzenli AMATEM poliklinik takipleri ve çoklu psikiyatri servis yatışları olan olgunun, karbamazepin, ketiyapin, risperidon, naltrekson, akamprosat ve farklı antidepresan ilaçlar ile tedaviden fayda görmediği, madde kullanımını en uzun bırakma süresinin 2 ay olduğu öğrenildi. Tedavi sürecinde essitalopram kullanan olgunun tedavisine 300 mg 2x1 gabapentin eklenmiş, takiplerinde 600mg 2x1 dozuna yükseltilmiştir. Yakın izlemi yapılan olgunun, 15 yıllık izlem sürecindeki en uzun alkol, madde kullanmadığı süre olarak 3 aydır alkol ve madde kullanımı olmamış, kumar oynamamış, yaygın vücut ağrıları azalmış ve depresif yakınmaları gerilemiş, işlevselliğinde artış izlenmiştir. Sonuçlar: Gabapentin, özellikle çoklu MKB ve buna eşlik eden AKB olan hastalarda, yoksunluk semptomlarını azaltarak tedavi sürecine olumlu katkı sağlayabilir. Gabapentin MKB olan hastalarda, uygun hasta seçimiyle yararlı olabilir; ancak kötüye kullanım ve bağımlılık riski nedeniyle yakından takip edilmelidir. Özellikle MKB öyküsü olan bireylerde bu risk daha yüksek olabilir.
Tartışma ve Sonuç: MKB, kronik, nükslerle seyreden ve sıklıkla eşlik eden psikiyatrik komorbiditeler nedeniyle kişilerin işlevselliğini büyük ölçüde bozan bir hastalıktır. Sunulan olgu, uygun hasta seçimi ve düzenli izlem ile gabapentinin madde ve alkol kullanımını azaltmada kısa vadede etkili olabileceğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: gabapentin, madde kullanım bozukluğu, alkol kullanım bozukluğu


Psikotik Belirtileri Olan Depresyon Hastasında Lurasidon Kullanımı İle Bilişsel İyileşme

Yağmur İrem Kara, Koray Hamza Cihan, Berker Duman

Sayfa 378


Giriş: Lurasidon, ikinci nesil antipsikotik bir ilaçtır. Dopamin D2 ve serotonin 5HT2A reseptörlerine bağlanma kapasitesinin yanı sıra 5HT7 reseptörüne yüksek afinitesi vardır. Bu antagonizmanın lurasidonun antipsikotik, bilişsel iyileştirici ve antidepresan etkilerinden sorumlu olduğu düşünülmektedir. 5HT1A reseptörünün parsiyel agonizması ve 5HT7 antagonizması, ilacın antidepresan özelliklerinden sorumludur. 5HT7 reseptör antagonizması aracılığıyla öğrenme ve hafıza üzerine olumlu etkileri vardır. Lurasidonun ?1-adrenerjik, H1 histaminerjik ve M1-muskarinik reseptörlere düşük afinitesi nedeniyle ortostatik hipotansiyon, sedasyon, kilo alımı ve bilişsel bozulma riski daha azdır. Lurasidon, bilişsel işlev bozuklukları ve depresyon ile seyreden şizofreni tedavisinde etkili olabilir. Bu sunumda depresyon ve bilişsel belirtilerde belirgin düzelme gösteren bir olgu ele alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 61 yaşında kadın hasta Ocak 2025’te özellikle son 3 aydır olan anhedoni, uykusuzluk, iştahsızlık, suçlayıcı nitelikte sesler duyma, pasif suisidal düşünceler ve unutkanlıkta artış şikayetleri ile kliniğimize yatırılmıştır. İlk şikayetleri 30 yıl önce başlayan hastanın geçmişinde birçok psikotik belirtili depresif epizotu olduğu ve çoklu psikotrop kullanım öyküsü olduğu öğrenilmiştir. Beyin MRG’de patolojik bulgusu olmayan hastanın yatışında Mini Mental Durum Testi (MMSE): 21, Beck Depresyon Envanteri (BDE): 41, Beck Anksiyete Envanteri (BAE): 41, Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D): 39, Montgomery ve Asberg Depresyon Ölçeği (MADRS): 45 sonuçları şiddetli depresyon ve anksiyete belirtileri olduğunu göstermekteydi. Yatışında herhangi bir farmakolojik ajan kullanmayan hastanın tedavisi Sertralin 50 mg/g, Lamotrijin 50 mg/g ve Lurasidon 40 mg/g şeklinde düzenlenmiştir. Yatışından 1 ay sonra tekrarlanan testleri MMSE: 29, BDE: 9, BAE: 12, HAM-D: 7, MADRS: 10 puan olarak sonuçlanmıştır. Yoğun unutkanlık şikâyeti, depresif ve anksiyöz duygudurumu, işitsel varsanıları gerilemiştir. Olgu için hasta ve yakınlarından onam alınmıştır. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: Bu vakada lurasidon tedavisi sonrası hastanın depresyonunda ve bilişsel belirtilerinde düzelme görülmüştür. Şizofreni ve bipolar depresyonun tedavisinde endikasyonu olan lurasidonun BDNF seviyesini artırması ve serotonin düzenleyici etkileri sayesinde fonksiyonel ve bilişsel kapasitenin iyileştirilmesine katkı sağlayabilir. Kanıtların artmasıyla lurasidonun psikotik belirtili depresif nöbet için endikasyon alması gündeme gelebilir.
Anahtar Kelimeler: Lurasidon, Bilişsel İyileşme, Depresyon, Psikotik Belirti


Psikiyatrik Semptomlarla Seyreden Nmda-R Ensefalit Tanılı Olgu Sunumu

Rukiye ENGİN ÖRS

Sayfa 379


Giriş: Anti N-metil D-aspartat reseptör (NMDA-R) ensefaliti; IgG antikor aracılı bir otoimmün hastalıktır. Psikiyatrik semptomlar NMDA ensefalitinin en yaygın klinik özelliğidir. Bu olgu sunumunda psikiyatri kliniğine yatırılan NMDA-R ensefalit tanısı alan olgu tartışılacaktır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 43 yaşında, kadın, evli, ilkokul mezunu, Eskişehir’de eşi ve 1 oğlu ile birlikte yaşıyor, çalışmıyor. Ruhsal şikayetleri sorgulandığında 20 yıldır devam eden el çırpma, duvar silme, elini üfleme gibi stereotipik hareketler, içe kapanma, ara ara ajitasyon, saldırganlık, paranoid persekütif hezeyanları olduğu, 10 yıldır idrar ve gaita inkontinansı olduğu ve 10 yıl önce epilepsi tanısı aldığı, bu yakınmalarla 10 yıl önce birçok psikiyatri kliniğine başvurduğu, olanzapin, aripiprazol, risperidon, ketiyapin, essitalopram, sertralin, klonazepam tedavileri düzenlendiği, fayda görmediği, 5 yıl önce Eskişehir Devlet Hastanesinde 15 gün süren bir yatışı olduğu ve fayda görmediği, kliniğinin zaman zaman şiddetlenen dalgalı bir seyri olduğu, tarafımıza başvurduğu dönemde benzer psikiyatrik yakınmalarla birlikte ekolali, ekopraksi, negativist tutum, tekrarlayıcı stereotipik davranışlarının devam ettiği, affektinin künt olduğu, sorulan sorulara cevap vermediği görüldü.Bu bildiri hastadan ve yakınından onam alınarak hazırlanmıştır. Sonuçlar: Hastanın yatış yaptığı dönemde istenen kan, kan kültürü, gaita kültürü, MR, EEG, BT ve Difüzyon MR tetkiklerinde anormallik saptanmadı. Organik ekartasyon amacıyla nöroloji bölümüne konsülte edildi ve Samsun Nöroimmunoloji labratuvarına gönderilmek üzere otoimmün ensefalit paneli istendi. Tetkiklerinde NMDA-R antikor pozitif gelen hasta ileri tetkik ve tedavi planlaması için nöroloji bölümüne sevk edildi.
Tartışma ve Sonuç: NMDA-R ensefaliti, NMDA reseptörlerinin NR1 alt birimlerine karşı antikorları içeren otoimmün bir hastalıktır. Hastalık seyrinde psikoz, mani, anksiyete ve katatonik semptomlar, davranış değişikliği ve bilişsel bozulma ortaya çıkabilir. Otoimmün ensefalitin ikinci en yaygın nedeni olarak tanımlanmıştır. Yapılan çalışmalar NMDA ve glutamaterjik sistemin işlev bozukluğunun şizofreni patogenezi ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Çünkü fensiklidin ve ketamin dahil olmak üzere NMDA antagonistlerinin şizofreni hastalarında gözlenenlere benzer psikotik semptomları, pozitif, negatif, davranışsal ve bilişsel semptomları indüklediği gösterilmiştir.
Anahtar Kelimeler: nmda-r ensefaliti, psikiyatrik semptomlar, nöropsikiyatrik hastalıklar


Klozapinin Neden Olduğu Tekrarlayan Priapizm: Bir Olgu Sunumu ve Literatürle Karşılaştırma

Reyhan Doğan, Cansu Çoban, Beyza Nur Ziyagil

Sayfa 380


Giriş: Priapizm, cinsel uyarı olmaksızın gelişen, dört saatten uzun süren ve çoğunlukla ağrılı penil ereksiyon ile karakterize, acil müdahale gerektiren bir ürolojik durumdur. Etyolojik nedenler arasında psikoaktif maddeler ve ilaç tedavileri yer almakta olup ilaçlar arasında en sık olarak antipsikotikler ile ilişkilendirilmektedir. Bu olgu sunumunda, uzun süreli klozapin tedavisi sırasında gelişen tekrarlayıcı priapizm vakasının literatürle karşılaştırılmasını amaçladık.
Yöntemler / Olgu Sunumu: Kırk iki yaşında erkek hasta, tedaviye dirençli şizofreni tanısı ile 11 yıldır klozapin 400 mg/g kullanmaktaydı. Pozitif psikotik belirtileri remisyonda olarak izlenen hastada, tedavinin on birinci yılında onbir saat süren ereksiyon gelişti. Acil serviste iskemik priapizm tanısıyla kavernöz aspirasyon uygulandı. Etiyolojik neden olarak klozapin düşünülerek doz azaltıldı. Birkaç hafta içinde ikinci kez priapizm olması üzerine klozapinden amisülpiride geçiş planlandı. Amisülpirid 800 mg/gün’e titre edilip klozapin azaltılarak kesilmesi planlandı. Klozapin 150 mg/gün doz tedavisine devam ederken üçüncü kez priapizm gelişti. Klozapin kesilerek amisülpirid 1200 mg/g doza çıkarıldı. Amisülprid ile sağ kolda rijidite olması üzerine amisülprid 800 mg/g ve olanzapin 5 mg/g olarak düzenlendi. Bu tedavi ile bir yıllık izlemde priapizm nüks etmedi ve psikotik belirtiler remisyonda seyretti. Olgu, yayımlanmadan önce hastanın kendisinden ve vasisinden yazılı onam alınmıştır. Sonuçlar: Etiyolojik ayırıcı tanıya yönelik kavernöz kan gazı, hemogram, biyokimya, TFT, koagülasyon testleri yapıldı, normal sınırlarda saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Antipsikotik kaynaklı priapizm, alfa-1 adrenerjik reseptör antagonizması sonucu venöz drenajın engellenmesi ile gelişmektedir. Klozapin, yüksek alfa-1 afinitesi nedeniyle bu etkiyi ortaya çıkarma riski yüksek olan ilaçlar arasındadır. olgumuzda, klozapinin uzun süreli kullanımı sonucunda priapizm gelişmiş, doz azaltılmasına rağmen tekrarlamıştır. Bu durum, yan etkinin dozdan bağımsız gelişebileceğini düşündürmektedir. Literatürde ketiapin, risperidon, ziprasidon ve klozapin ile ilişkili geç başlangıçlı ve tekrarlayıcı priapizm olguları bildirilmiştir. Bazı vakalarda, ilaç yeniden başlandığında nüks görülmüş, bazılarında ise farklı ajanlara geçiş ile nüks önlenmiştir. Olgumuzda, priapizm yan etkisinin dozdan bağımsız gelişebileceğini, ciddi bir advers olay olduğunu, tekrarlayıcı olgularda tedavide alfa 1 reseptör afinitesi düşük antipsikotiklerin tercih etmenin önemli olduğunu vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Klozapin, Priapizm, Antipsikotik, Tekrarlayan priapizm, Şizofreni


Propiverin İlişkili İzole Görsel Varsanı: Bir Olgu Sunumu

Hazal Ulusoy, Harun Olcay Sonkurt, Ali Ercan Altınöz

Sayfa 381


Giriş: Propiverin, aşırı aktif mesane sendromu (AAMS) ile ilişkili olan sıkışma tipi idrar inkontinansı gibi semptomların yönetiminde kullanılan periferik etkili bir antikolinerjik ajandır. Mesanede bulunan muskarinik-3 reseptörlerine yüksek afinitesi nedeniyle santral sinir sistemi üzerine etkisinin olmayacağı veya diğer antikolinerjiklere kıyasla minimal düzeyde olacağı varsayılır. Bilgimiz dahilinde literatürde propiverin ilişkili izole görsel varsanı bildirilen bir olgu vardır. Bu olgu sunumunda propiverin kullanan, görsel varsanı şikayetiyle polikliniğimize başvuran 67 yaşındaki kadın hastanın klinik seyri ve tedavi yaklaşımı ele alınmıştır. Olgudan onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 67 yaşında kadın hasta, 3 yıldır süregelen balık, kurbağa, küçük insanlar görme şikayetiyle polikliniğimize başvurdu. Hastanın mevcut şikayeti nedeniyle 3 yıldır dış merkezde takip edildiği, organik nedenler dışlandıktan sonra hastaya Olanzapin 2,5 mg/gün başlandığı, fayda görmemesi üzerine dozunun yükseltildiği, son 6 aydır Olanzapin 10 mg/gün kullandığı, tedavi sonrası varsanılarının sayısı ve sıklığının azalmakla birlikte devam ettiği, bu nedenle tarafımıza yönlendirildiği öğrenildi. Nörolojik hastalığı, psikiyatrik öyküsü olmayan hastanın tıbbi kayıtları incelendiğinde kranial görüntülemelerinde ve kan tetkiklerinde patoloji saptanmadığı görüldü. Ruhsal durum muayenesinde liliputyen insan ve hayvan varsanıları, varsanılarından bahsederken anksiyöz duygulanımı mevcuttu. Nörolojik muayenesinde ve bilişsel yetilerinde patolojik bulgu saptanmayan hastanın Standardize Mini Mental Test Skoru 30 puan (normal) olarak sonuçlandı. İlaç kullanımı sorgulandığında AAMS tanısıyla 5 yıldır Propiverin 5 mg/gün kullanmakta olduğu öğrenildi. Olguda psikiyatrik öykü bulunmaması, ek ruhsal belirtinin olmaması, klinik tablonun birincil psikiyatrik bozukluk ile uyumlu olmaması, organik patoloji saptanmaması, olgunun antikolinerjik yan etkilere duyarlılığın arttığı ileri yaş grubunda olması nedenleriyle klinik tablo, antikolinerjik kullanımına ikincil nöropsikiyatrik yan etki lehine değerlendirilerek Propiverin kesildi. 1 hafta sonraki kontrolünde varsanıları gerileyen hastada Olanzapin kademeli kesildi. 6 aylık takiplerinde iyilik hali sürdü. Sonuçlar: .
Tartışma ve Sonuç: Sunulan olgu, propiverin ilişkili görsel varsanıların birincil psikiyatrik bozukluk olarak değerlendirilip antipsikotik tedavi başlanmasına yol açabileceğini göstermektedir. Hastaların gereksiz yan etkilere maruz kalması ve klinik seyrin uzamasını önlemek adına yaşlı bireylerin psikiyatrik değerlendirmesinde ayrıntılı ilaç öyküsünün alınması kritik önemdedir.
Anahtar Kelimeler: propiverin, görsel varsanı


Nöropsikiyatrik Semptomlarla Seyreden Gaucher-Tip 1 Tanılı Hastaya Yaklaşım: Bir Olgu Sunumu

Kamile Çakmak, İrem Yıldırım, Abdullah Arcan, Yasin Kavla, Ömer Faruk Demirel

Sayfa 382


Giriş: Gaucher hastalığı (GH) en sık görülen lizozomal depo hastalıklarından biridir ve Merkezi Sinir Sistemi (MSS) tutulumuna göre üç alt tipi bulunmaktadır. GH-Tip 1, MSS tutulumu olmayan ve en iyi prognozlu olan tip olarak bilinse de mevcut literatürde GH-Tip 1’de önemli nöropsikiyatrik bulguların gözlendiği dikkat çekmektedir. Bu olgu sunumunda nöropsikiyatrik semptomlar sergileyen GH-Tip 1 tanılı bir hasta sunulmaktadır. Olgu sunumu için hastadan aydınlatılmış onam alınmıştır.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 37 yaşında, GH-Tip 1 tanılı kadın hasta son bir aydır şiddeti artan depresif duygudurum, algılamada zorluk, çift görme, işlevsellikte azalma, suisid düşünceleri ve başının solunda lokalize ağrı şikayetleriyle tarafımıza başvurdu. İlk şikayetlerinin 13 yaşında depresif yakınmalarla olduğu ve ilaç tedavisinden fayda gördüğü, 23 yaşında psikotik depresyon tanısı aldığı, düzenli psikiyatri takibinin olmadığı öğrenildi. Bir sene önce duygusal stresörle tetiklenen depresif yakınmaları olması üzerine 21 gün psikiyatri servisinde yatışının yapıldığı, venlafaksin 375mg/gün ve olanzapin 5mg/gün tedavisinden fayda görmediği; 6 ay sonra yeniden yatışının olduğu ve 4 seans EKT ile paroksetin 20mg/gün, venlafaksin 75mg/gün, klonazepam 4mg/gün tedavisiyle kısmi remisyonu olduğu öğrenildi. Ruhsal durum muayenesinde özbakımı azalmış, bilinci açık, koopere ve oryanteydi. Duygudurumu depresif, duygulanımı çökkündü. Düşünce içeriğinde suisid temaları hakimdi. Aktif psikotik bulgusu yoktu. Dikkati kolay çeliniyordu. Montreal Bilişsel Değerlendirme’den 15/30 puan aldı. Nörolojik muayenesinde bilateral ellerinde myoklonusları mevcuttu. Kranial-MR görüntülemesinde patoloji saptanmadı. Uyku-uyanıklık EEG’de sol temporooksipital bölgede fokal epileptiform aktivite saptandı. Sonuçlar: Hasta yatışı boyunca 10 seans EKT aldı. 25 günün sonunda lityum 600mg/gün, olanzapin 15mg/gün, ketiapin XR 300mg/gün tedavisi ile suisid söylemleri olmayan, depresif duygudurumunda kısmen düzelme gözlenen hasta taburcu edildi.
Tartışma ve Sonuç: GH-Tip 1, MSS tutulumu yapmayan alt tipi olarak bilinmektedir. Birkaç vaka bildirimi ve araştırma nöropsikiyatrik bulguların eşlik ettiğini bildirilmiş olmakla beraber mevcut literatürde GH-Tip 1’de gözlenen nöropsikiyatrik semptomlarla ilgili bilgiler kısıtlıdır.Bu olgu sunumunda GH-Tip 1 tanılı depresif bir hasta bağlamında, GH-Tip 1’de gözlenebilecek nöropsikiyatrik bulguların tanımlanması ve yönetilmesi ele alınmıştır.
Anahtar Kelimeler: Depresyon, Gaucher hastalığı, nöropsikiyatrik bulgular


Cotard Sendromu ile Seyreden Geç Başlangıçlı Psikoz: Primer mi, Organik Etyoloji mi?

Hazal Demirer, Rümeysa Yeni Elbay, Nehir Mutlusoy Eraslan

Sayfa 383


Giriş: Geç başlangıçlı şizofreni, organik etyolojiye bağlı psikotik bozukluklarla ayrım yapmanın güç olduğu bir tablodur. Cotard sendromuysa nihilistik ve somatik sanrılarla karakterize nadir bir durumdur.
Yöntemler / Olgu Sunumu: 64 yaşında, bekar, ortaokul mezunu, emekli, annesiyle yaşayan, öncesinde psikiyatri başvurusu ve aile öyküsü olmayan kadın hasta; 2017 yılında rektum adenokarsinomu tanısı almış. Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi tamamlanıp remisyona girdikten yaklaşık dört ay sonra, 57 yaşında ani başlangıçla paranoid persekütif hezeyanlar gelişmiş, ardından emir veren işitsel varsanılar, perseveratif dezorganize düşünce, konuşma ve davranışlar, hostilite, negativizm, kontrol edilme, nihilistik ve somatik hezeyanlar ve işlevsellikte önemli derecede kayıp eklenmiş. Psikiyatrik şikayetlerinin başlamasının ardından, paraneoplastik veya otoimmün ensefalit şüphesiyle aralıklı iki nöroloji yatışında; beyin omurilik sıvısı analizleri, beyin Manyetik Rezonans Görüntüleme, Elektroensefelografi, beyin Pozitron Emisyon Tomografisinde(PET) ensefalit lehine bulgu saptanmamış, yalnızca sol frontoparietal hipometabolizma izlenmiş; başka nörolojik patoloji bulunmamış. Hasta, 2024 yılında şikayetlerinin şiddetlenmesiyle ilk kez servisimize yatırılmış, aynı yıl benzer yakınmalarla aralıklı iki kez daha servisimizde izlenmiştir. Servis takiplerinde Venlafaksin, Klorpromazin, Risperidon, Olanzapin, Paliperidon, Ketiapin gibi ilaçlar kullanılmış, son tedavisi Venlafaksin 75 mg/gün, Ketiapin 450 mg/gün, Paliperidon palmitat 100 mg/ay olarak düzenlenmiştir. Halen benzer tedavilerle poliklininiğimizden takip edilmektedir. Tedaviyle sanrılarıyla uğraşısında, perseveratif söylemlerinde, dezorganize konuşma ve davranışlarında kısmi gerileme gözlenmiştir. Servis yatışları boyunca organisite araştırılmaya devam edilen hastanın onkolojik ve diğer tüm tıbbi durumlar açısından yapılan tetkiklerinde(Örn. kontrol PET öncekiyle benzer, Mini-mental test 25/30) psikozu açıklayabilecek farklı bir etken saptanamamıştır. Hastadan ve yakınından sözel onam alınmıştır. Sonuçlar: Olgumuz, malignite ve kemoterapi öyküsü ile frontoparietal hipometabolizma bulgusu nedeniyle organisiteyi düşündüren unsurlar taşısa da, ayrıntılı organik etyoloji araştırmalarında kesin kanıta ulaşılamamıştır. Cotard sendromu hem primer psikotik bozukluklarda, hem de çeşitli organik beyin hastalıklarında görüldüğü bildirilmiş nadir bir durumdur. Psikotik belirtilerin malignite remisyonu sonrası gecikmeli başlaması, dirençli seyri, belirgin dezorganizasyon ve negatif bulgular, geç başlangıçlı şizofreni olasılığını gündeme getirmektedir.
Tartışma ve Sonuç: Olgumuz, geç başlangıçlı psikotik tabloların ayırıcı tanısının güçlüğünü ve multidisipliner değerlendirmenin önemini literatüre yansıtmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Geç Başlangıçlı Psikoz, Cotard Sendromu, Malignite, Ensefalit, Otoimmün


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir