61. Ulusal Psikiyatri Kongresi Bildiri Özetleri

Seçilenler için eylemler


PDF'leri İndir

Ergenlerde İnternet Bağımlılığı ve Riskli İnternet Kullanımının Klinik Yordayıcılarının Belirlenmesi

Yeşim Savaşcı, Esra Demirci

Sayfa 95


Giriş: İnternet dünya genelinde yaygın olarak kullanılan bir iletişim aracıdır. İnternetin artan kullanımı ruhsal ve bedensel bazı olumsuzlukları beraberinde getirmektedir. İnternet kullanım isteğini kontrol edememe, internete bağlı olmadan geçirilen zaman diliminde rahatsızlık hissetme, internet bağlantısından uzak kalındığında sinirlilik ve keyifsizlik halinin olması ve bu durumların ki?inin i?, sosyal, eğitim ve aile hayatında bozulmalara yol açması internet bağımlılığı olarak tanımlanmaktadır. DSM-5 hastalık sınıflandırma sisteminde tanımlanmasa da riskli ve artmış internet kullanımının günlük yaşam işlevselliğini ciddi oranda etkileyebildiği bilinmektedir. Bu çalışmada, internet bağımlılığına yol açan klinik yordayıcıların belirlenmesi hedeflenmiştir.
Yöntemler: Çalışmanın etik kurul onayı, 2024/51 karar no ile Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Etik Kurulu tarafından verilmiştir. Çalışmada internet kullanımının klinik yordayıcılarını belirlemek amacıyla 12-18 yaş grubundaki 583 ergen ile psikiyatrik görüşme gerçekleştirilmiş ve Sosyodemografik Veri Formu, Ergenler İçin Oyun Bağımlılığı Ölçeği (OBÖ), İnternet Bağımlılığı Ölçeği (İBÖ), Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği, Bilişsel Esneklik Ölçeği, UCLA Yalnızlık Ölçeği Kısa Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği, Kerns Güvenli Bağlanma Ölçeği, Çocuklar İçin Sosyal Anksiyete Ölçeği-Yenilenmiş Form ve Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi formlarını klinisyen gözetiminde doldurmuştur. İnternet bağımlılığı ve riskli internet kullanımı için riskler yapay zeka modelleri ile sınıflandırma işlemi yapılarak belirlenmiştir. Sonuçlar: Çalışmada internette geçirilen günlük sürenin fazla olması, bireysel telefona sahip olma, internette oyun oynama bağımlılığının olması, ebeveyne güvenli bağlanmanın olmaması, depresyon tanısının varlığı, yalnızlık ve bilişsel duygu düzenleme stratejilerinden ‘yıkım’ı kullanma özelliklerinin olması durumlarının internet bağımlılığını yordadığı bulunmuştur. Bu klinik faktörlerin %82.9 sensitivite ve % 85.8 spesifite ile internet bağımlılığını yordadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bu araştırma, yaygınlığı giderek artan internet bağımlılığı ve riskli internet kullanımının klinik risk faktörlerini ortaya koymuştur. Risk faktörlerini bilmek, hastalıkların erken tanıması ve gelişimini önleyici önlemlerin alınmasını kolaylaştırmaktadır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, çalışmada elde edilen verilerin literatüre ve klinik pratiğe katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Anahtar Kelimeler: İnternet Bağımlılığı, Klinik Prediktör, Ergen, Riskli İnternet Kullanımı


Bir Üniversite Hastanesi Psikiyatri Kliniğinde Yatarak Tedavi Gören Psikotik Bozukluk Spektrum Hastalarında Klozapin Kullanımının Değerlendirilmesi

Mahmut BALAMUR, Ömer Faruk UYGUR, Halil ÖZCAN, Sümeyye Beyza ASLAN

Sayfa 96


Giriş: Agranülositoz gibi yaşamı tehdit edici yan etkisinden dolayı psikiyatristlerin klozapin reçete etmekten kaçındığı bilinmektedir.Bu çalışmada psikiyatri kliniğimizde psikotik bozukluk s+A22:E24pektrumu tanıları ile yatarak tedavi gören hastalarda klozapin kullanımını değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Son 5 yılda psikiyatri kliniğimizde yatarak tedavi gören ICD-10 tanı kodlarına göre organik olmayan psikoz,şizoaffektif bozukluk,delüzyonel bozukluk,şizofreni tanıları olan hastaların elektronik dosyaları tarandı.Sosyodemografik verileri ve yatış-taburculuk Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği(BPRS),Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği(PANSS),Klinik Genel İzlenim Ölçeği(CGI),Global Değerlendirme Ölçeği(GAS) ölçekleri eksiksiz olan hastalar çalışmaya dahil edildi.Klozapin kullanan ve kullanmayan hastaların sosyodemografik ve klinik verileri ile ilgili karşılaştırma analizleri yapıldı.Araştırmamız Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan onay almıştır(onay tarihi ve numarası:29.03.2024/66). Sonuçlar: Toplam 388 hasta dosyasına ulaşıldı. Bu dosyalardan 236’sı ölçeklerin ve bazı verilerin eksik olması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı ve 152 hasta dosyası ile çalışma tamamlandı. Hastaların ortalama yaşı 37.02 ± 12.83’idi, %31.6’sı kadın (s = 48), %27.6’sı evliydi(s = 42). Hastaların tanı kodları hasta sayılarına göre f20(Şizofreni),f29(Tanımlanmamış organik olmayan psikoz),f25(Şizoaffektif bozukluk) ve f22(Sanrısal bozukluk)(sırasıyla s =91,40,18,3) olarak sistemde kayıtlıydı.Hastaların ortalama hastane yatış sayısı 3.00±2.21 ve hastanede kalış süreleri 36.42 ± 20.72 gün’idi. Hastaların %21.7’si (s = 33) yatışı esnasında klozapin kullanıyordu.Klozapin kullanan ve kullanmayan grup karşılaştırıldığında klozapin kullanan grupta hastanede kalış süresi(p = 0,01),yatış sayısı(p < 0,001) ve PANNS(p = 0,02),BPRS(p = 0,01) taburculuk puanları istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha fazlaydı.Ayrıca klozapin kullanan grupta intihar girişiminde bulunma ve komorbid psikiyatrik hastalık öyküsü istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha fazlaydı.Her iki grup arasında yaş, cinsiyet, medeni durum, sigara kullanımı, kronik hastalığa sahip olma,adli olay ve zorunlu yatış öyküsü açısından anlamlı fark saptamadık.
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamıza dahil ettiğimiz yatarak tedavi gören yaklaşık her 5 psikotik bozukluk spektrum hastasının biri klozapin kullanmaktaydı.Verilerini sunduğumuz psikiyatri kliniğimiz çevresindeki 11 ile hizmet veren kapalı servis olması nedeniyle muhtemelen tedaviye dirençli psikotik bozukluğu olan hastaların daha çok yattığı bir kliniktir.Buna rağmen klozapin kullanımı nispeten daha düşük çıkmıştır.
Anahtar Kelimeler: Klozapin, psikotik spektrum hastalıkları, şizofreni, tedaviye direnç


Adet Düzensizliği Olan Genç Kadınlarda Ortoreksiya Nervoza Eğilimleri ile Sağlık Okuryazarlığı Arasındaki İlişki: Kesitsel Bir İnceleme

Cansu Mercan Işık, Gamze Sönmez Ünal, Masum Öztürk, Şerife Özlem Genç

Sayfa 97


Giriş: Ortoreksiya nervoza (ON), sağlıklı beslenme takıntısı ile karakterize, henüz tanı kriterleri tam olarak netleşmemiş yeni bir yeme bozukluğu biçimidir. Bununla birlikte, bireylerin sağlıkla ilgili bilgi edinme, anlama ve uygulama yetisi olan sağlık okuryazarlığının da hem beslenme davranışları hem de genel sağlık davranışları üzerinde belirleyici rol oynadığı bilinmektedir. Bu çalışmada, adet düzensizliği olan genç kadınlarda ortoreksiya nervoza eğilimi ile sağlık okuryazarlığı düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bu kesitsel çalışma, adet düzensizliği yaşayan 16-24 yaş arasında genç kadınlardan oluşan hasta grubu (n=55) ile yaş ve cinsiyet açısından benzer özelliklere sahip polikliniğe gelen herhangi bir tanı almayanlar arasından seçilen kontrol grubu (n=52) ile toplam 107 katılımcı üzerinde gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan sosyodemografik bilgi formu, Ortoreksiya Nervoza Ölçeği (ORTO-11) ve Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (ASOY) formları doldurmaları istenmiştir. Veriler SPSS 25.0 programı ile analiz edilmiştir.Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi
Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’nun 2024/05-03 sayılı ve 16.05.2024 tarihli kararı alınmıştır. Çalışmada yer verilen tüm bireylerden de yazılı bilgilendirilmiş onam formu imza altına alınmıştır. Sonuçlar: Hasta grubunun yaş ortalaması 20.52 ± 2.84, kontrol grubunun ise 19.84 ± 2.69 idi (p = 0.207). Gruplar arasında yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), ORTO-11 ve ASOY skorlarında anlamlı fark bulunmamıştır (p > 0.05). ASOY toplam indeksi ve alt boyutları olan sağlık hizmeti kullanımı (p = 0.724), hastalıktan korunma (p = 0.490) ve sağlığın iyileştirilmesi (p = 0.712) açısından gruplar arasında anlamlı fark görülmemiştir.Sağlık okuryazarlığı düzeyi hasta grubunda %67.3, kontrol grubunda %61.5 oranında yeterli bulunmuştur (p=0.552). Tüm katılımcılar arasında VKİ ile ORTO-11 skorları arasında negatif korelasyon (p=0.002, r= 0.292), yaş ile ASOY skorları arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p=0.001, r=0.316).
Tartışma ve Sonuç: Adet düzensizliği olan genç kadınların ON eğilimleri ve sağlık okuryazarlığı düzeyleri kontrol grubuna benzer bulunmuştur.Yaş ilerledikçe sağlık okuryazarlığı düzeyinde artış gözlemlenmiştir. Bu bulgular, sağlık okuryazarlığını artırmaya yönelik müdahalelerin,genç bireylerde sağlıklı beslenme davranışlarının patolojik sınırlara kaymasını önlemede potansiyel bir koruyucu faktör olabileceğine işaret etmektedir.
Anahtar Kelimeler: Ortoreksiya nervoza, Sağlık okuryazarlığı, Adet düzensizliği


Denetimli Serbestlik Polikliniklerine Yönlendirilen Olguların Sosyodemografik Ve Klinik Özellikleri İle Madde Paneli

Sebahat Tuncer, Başak Bağcı, Eldem Güvercin

Sayfa 99


Giriş: Denetimli serbestlik, ceza infaz sisteminin bir parçası olmakla birlikte, bireyin rehabilitasyonu ve topluma kazandırılması yönünden de kritik öneme sahiptir. Polikliniğimize yönlendirilen denetimli serbestlik kapsamındaki bireylerin sosyodemografik, klinik özellikleri ile madde kullanım profillerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: 01.06.2023–01.09.2023 tarihleri arasında DS polikliniğine yönlendirilen 203 olgu geriye dönük olarak incelendi. Veriler PROBEL ve ALIS sistemlerinden elde edildi. Araştırma için İKÇÜ Atatürk EAH Sağlık Araştırmaları Etik Kurulu’ndan onay alındı (Onay numarası: 2024-SAEK-0013). Veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi; p < 0.05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi. Sonuçlar: Olguların %97’si ileri tedavi amacıyla yönlendirilmişti. Yaş ortalaması 32.4±9.1, %93.1’i erkekti. %65.5’i bekar, %40.4’ü çocuk sahibi, %33.5’i lise ve üzeri eğitim düzeyindeydi; %78.8’i çalışıyor, %72.4’ü ailesiyle yaşıyordu.%35’i daha önce Amatem polikliniğine başvurmuş, %8.9’u servis yatışı öyküsü bildirmişti. Madde kullanımına başlama yaşı ortalama 19.07 idi; ilk kullanılan madde çoğunlukla esrardı(%85.2). Yaşam boyu en sık kullanılan maddeler esrar(%93.1), metamfetamin(%65), gabapentinoid(%63.5) ve kokain(%31) idi. Son dönem kullanımda da benzer dağılım görüldü. Olguların %6.4’ünde intravenöz kullanım, %19.7’sinde ek fiziksel, %33’ünde ek ruhsal hastalık, %13.7’sinde alkol kullanım bozukluğu vardı. Ailede bağımlılık öyküsü %23.6 oranındaydı. İdrar analizlerinde en sık esrar(%55.2), gabapentinoid(%45.8) ve metamfetamin(%35) saptandı.Dosya kapanışları %33’ü Ek 9a(uyumlu), %26.1’i Ek 9b/1, %37.9’u Ek 9b/2(uyumsuz) olarak kaydedildi.
Tartışma ve Sonuç: Denetimli serbestlik, bağımlılık tanılı bireylerin sağlık sistemine entegrasyonu açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. Ancak çoklu madde kullanımı ve eş tanı oranları, tedavi sürecinde çok yönlü müdahale gerekliliğini ortaya koymaktadır. Uyumun artırılması için bireyselleştirilmiş psikososyal destek mekanizmaları geliştirilmelidir.
Anahtar Kelimeler: Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, AMATEM, Denetimli Serbestlik


Psikotik Bozukluklarda Periferal Biyobelirteçler ile Bilişsel Fonksiyonlar Arasındaki İlişki

Beyazıt Garip

Sayfa 100


Giriş: Şizofrenide bilişsel bozulmalar, hastalığın temel klinik özelliklerinden biri olup işlevselliği belirgin şekilde etkilemektedir. Son dönemde inflamasyonun bu bozulmalardaki rolü üzerine artan kanıtlar dikkat çekmektedir. Özellikle nötrofil-lenfosit oranı (NLR), monosit lenfosit oranı (MLR) ve trombosit-lenfosit oranı (PLR) gibi periferik inflamatuar belirteçlerin bilişsel işlevlerle ilişkili olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada, şizofreni hastalarında bu belirteçlerle bilişsel performans arasındaki ilişki incelenmiştir.
Yöntemler: Çalışmaya, DSM-5-TR tanı kriterlerine göre değerlendirilen 41 şizofreni hastası ile 49 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 90 katılımcı dâhil edilmiştir. Bilişsel işlevler; Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), İz Sürme Testi A ve B (TMT-A, TMT-B) ile Sözel Akıcılık Testi’nin semantik (VF-S) ve fonetik (VF-P) alt testleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Tüm değerlendirmeler, standart protokol doğrultusunda ve bilgilendirilmiş onam alınarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu’nun 30.04.2020 tarih ve E1/465/2020 sayılı kararı ile onaylanmıştır. Sonuçlar: TMT-B hariç tüm bilişsel testlerde, şizofreni grubunun sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı derecede düşük performans gösterdiği saptanmıştır (p < 0.05). İnflamatuar belirteçlerden yalnızca monosit sayısı ve MLR, hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p < 0.001). Hastalarda NLR ile VF-S (r=0.46, p=0.017), MLR ile WKET-toplam hata (r=0.35, p=0.031), trombosit sayısı ile TMT-A süresi (r=0.44, p=0.023), klorpromazin dozu ile WKET-toplam hata (r=0.35, p=0.026) arasında pozitif korelasyonlar belirlenmiştir. Çoklu regresyon analizinde, VF-S varyansının %51’i cinsiyet (B=2.67), nötrofil (?=–2.26), lenfosit (?=–1.65), NLR (?=1.22), PLR (?=–0.41) ve klorpromazin dozu (?=–0.24) ile açıklandı [F(6,18)=5.168; p=0.003]. WKET-toplam hata varyansının %23.8’i cinsiyet (B=4.79), monosit (?=0.56), trombosit (?=1.91), NLR (?=1.71), PLR (?=–1.96) ve klorpromazin dozu (?=–0.22) ile ilişkili bulunmuştur [F(6,26)=2.664; p=0.038].
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, şizofreni hastalarında bilişsel işlevlerde bozulmanın bazı periferik inflamatuar belirteçlerle anlamlı ilişkileri olduğu saptanmıştır. Özellikle NLR, MLR ve trombosit sayısının bilişsel performansla korelasyonu, inflamasyonun şizofrenide bilişsel disfonksiyondaki rolünü desteklemektedir. Ayrıca, klorpromazin dozu, lenfosit ve cinsiyet gibi faktörlerin de bilişsel işlevler üzerinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bulgular, inflamasyonun şizofrenide bilişsel işlevlerin bozulmasında rol oynayabileceğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Bilişsel işlevler, Nötrofil lenfosit oranı (NLR) İnflamasyon, Biyobelirteçler


Obsesif Kompülsif Bozuklukta Transkranial Manyetik Uyarım Tedavisinin Etkinliği

Meryem Betül Aydın Akça, Bengü Yücens, Selim Tümkaya

Sayfa 101


Giriş: Transkranial Manyetik Uyarım (TMU), beyindeki sinirsel devreleri uyararak etki eden ve invazif olmayan bir nöromodülasyon uygulamasıdır. Yüksek frekansla (20 Hz) medial prefrontal korteks (mPFK) ve anterior singulat kortekse uygulanan derin TMU (dTMU)’nun obsesif kompulsif bozukluk (OKB) semptomlarını azaltmada potansiyel bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bu araştırmada kliniğimizde dTMU tedavisi almış olan OKB hastalarında dTMU tedavisinin etkinliğinin retrospektif değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: dTMU tedavisi alan hastalara tedavi öncesinde ve sonrasında takip amaçlı verilen sosyodemografik veri formu, Boyutsal Obsesif Kompülsif Bozukluk Ölçeği (BOKÖ), Beck Depresyon Envanteri (BDE) ve Beck Anksiyete Envanteri (BAE) incelenmiştir. Bu formları eksiksiz dolduran OKB tanısı almış 23 hasta istatistiksel analize dahil edilmiştir. Hastaların tamamının mPFK bölgesine çift konik bobin ile dTMU uygulanmıştır. Tedavi yanıtını değerlendirmek için tedavi öncesi ve sonrası ölçek puanları Wilcoxon İşaret Testi ile analiz edilmiştir. 26/11/2024 tarihli 615535 sayılı kararı ile etik kurul onayı alınmıştır. Sonuçlar: Hastalardan 18’i kadın, 5’i erkektir. Hastaların yaş ortalaması 39,26 ±11,94’tür. Ortalama seans sayısı 23,08±6,56’dır. Hastaların tedavi öncesi BOKÖ toplam, BDE ve BAE skor ortalamaları 39,47±19,90, 25±12,26 ve 19,65±12,54; tedavi sonrasında ise sırasıyla 29,39±14,83, 18,17±11,97 ve 15,60±11,85’tir. BOKÖ alt ölçek puanları incelendiğinde tedavi öncesi ortalama bulaş puanının 10,08±6,35, sorumluluk puanının 9,26±6,10, istenmeyen düşünceler puanının 11,86±5,39, simetri puanının 8,26±6,44 olduğu saptanmıştır. Tedavi sonrası ortalama BOKÖ bulaş, sorumluluk, istenmeyen düşünce ve simetri puanları sırasıyla 8,17±5,02, 6,13±4,67, 8,91±4,61 ve 6,17±4,66’dır. Wilcoxon İşaret Testi yapıldığında OKB hastalarında BOKÖ toplam ve bulaş, sorumluluk, istenmeyen düşünceler alt ölçek puanlarının ve BDE skorlarının tedavi sonrası anlamlı bir şekilde azaldığı görülmüştür (p < 0,05). Hastaların BOKÖ simetri ve BAE skorlarında anlamlı bir azalma izlenmemiştir (p > 0,05).
Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, literatürle uyumlu olarak dTMU’nun OKB semptomlarını azaltmada etkili olabileceğini göstermektedir. BOKÖ toplam ve bazı alt boyut puanlarındaki anlamlı düşüşler ile depresyon skorlarındaki iyileşme, tedavinin hem OKB belirtilerine hem de eşlik eden depresif belirtilere olumlu etkileri olabileceğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: Transkraniyal Manyetik Uyarım, Obsesif Kompülsif Bozukluk, Boyutsal Obsesif Kompülsif Bozukluk Ölçeği


Alkol ve Madde ile İlgili İnternet Haberlerinin Türkiye'de Sunum Şeklinin Değerlendirilmesi

Halil İbrahim Yamaç, Güneş Devrim Kıcalı, Meltem Derya Şahin, Mahmut Selçuk

Sayfa 102


Giriş: Medya, alkol ve madde kullanımı gibi halk sağlığı sorunlarına yönelik toplumsal algıyı şekillendirmede önemli bir role sahiptir. Haberin sunuluş biçimi damgalamayı pekiştirebilir veya tedaviye erişimi teşvik edebilir. Bu çalışmanın amacı Türkiye’deki alkol ve madde konulu internet haberlerinin sunum şeklinin değerlendirilmesidir.
Yöntemler: Araştırmamızda 01.01.2015-25.07.2025 tarihleri arasında Google arama motorunda “Alkol, Madde, Uyuşturucu, Alkol bağımlılığı, Madde bağımlılığı, Uyuşturucu bağımlılığı” anahtar kelimeleri kullanılarak arama yapıldı ve Google haberler sekmesinden rastgele 109 haber seçildi. Alkol ve madde kelimeleri yer alan ancak alkol ve madde ile ilgili olmayan haberler çalışmaya dahil edilmedi. Bu çalışma, halka açık erişim verilerini içerdiğinden ve denek kullanılmadığından etik kurul onayı gerektirmemektedir. Sonuçlar: Haberlerin ana teması incelendiğinde, en sık bilgilendirme/farkındalık (n=33, %30.3) ve asayiş/suç (n=27, %24.8) temalarının işlendiği görülmüştür. Kullanılan dilin yaklaşık yarısı nötr (n=54, %49.5) iken, damgalayıcı dil (n=27, %24.8) ve sansasyonel dil (n=18, %16.5) de önemli bir yer tutmaktadır. Haberlerin %31.2’sinde (n=34) uzman görüşüne, %23.9’unda (n=26) yardım bilgisine yer verilmiştir. Gerçekleştirilen istatistiksel analizler, haberin ana teması ile kullanılan dil arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur (?2(18,N=109)=67.01, p < 0.001, Crame?r’s V=0.453). Bilgilendirme/farkındalık temalı haberlerde nötr ve bilimsel dil baskınken; asayiş/suç teması damgalayıcı, sağlık ve adli süreç temaları ise sansasyonel dille ilişkilendirilmiştir. Uzman görüşü kullanımı da benzer şekilde haberin temasına bağlıdır (?2(6,N=109)=48.05, p < 0.001, Crame?r’s V=0.664). Uzman görüşleri büyük oranda (%75.8) bilgilendirme temalı haberlerde yer alırken, asayiş ve adli süreç haberlerinde neredeyse hiç yer almamaktadır. Uzman görüşü içeren haberlerde damgalayıcı dil kullanımı (%5.9) anlamlı düzeyde azalırken, uzman görüşü bulunmayan haberlerde bu oran (%33.3) artmaktadır (?2(3,N=109)=39.63, p < 0.001, Crame?r’s V=0.603). Yardım bilgisi sunan haberler, çoğunlukla (%69.2) kişiyi ifşa etmeyen temsili fotoğrafları tercih etmektedir (?2(22,N=109)=46.54, p=0.002).
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma, ülkemizde medyada yer alan alkol ve madde ile ilgili haberlerde sorumlu haberciliğin geliştirilmesi, damgalayıcı dilden uzaklaşılması, uzman görüşlerinin ve yardım bilgilerinin yer aldığı bilimsel ve kapsayıcı bir dilin kullanımına ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: Alkol, Madde, Medya, Damgalayıcı dil, Haber


Bipolar Bozukluk Tanısı ile İzlenen Hastalarda Uzun Etkili Enjeksiyon ve Ağızdan Alınan Tedavilerin Karşılaştırılması: Yıllık Retrospektif Gözlem Çalışması

Hamdi Yılmaz, Selma Özdemir Yılmaz

Sayfa 103


Giriş: Bu çalışmada, bipolar bozukluk (BB) tanısı ile izlenen, uzun etkili antipsikotik enjeksiyonu (UEAP) alan hastalar ile UEAP almayan hastaların; klinik özellikleri, yan etki profili ve son 1 yılda hastane yatışlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya BB tanılı, en az 1 yıldır 2. kuşak UEAP alan 50 hasta, yine aynı tanıyla UEAP almayan 50 hasta alınmıştır. Tüm katılımcılarla psikiyatrik görüşme yapılmış, veriler katılımcılardan ve hastane bilgi sisteminden toplanmıştır. Veriler; sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Young mani derecelendirme ölçeği (YMDÖ), Hamilton depresyon ölçeği (HDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yetiyitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS 2.0), UKU yan etki değerlendirme ölçeği ile toplanmıştır. Çalışmaya başlamadan önce Toros Üniversitesi Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Kurulundan 25.06.2024 tarih ve 135 sayılı karar numarasıyla onam alınmıştır. Sonuçlar: UEAP alan grubun toplam hastane yatış sayısı 6,16±3,80 iken diğer grubun 3,58±3,93 idi (p < 0,001). Her iki grubun son 1 yılda toplam yatış sayısı, yattığı gün sayısı, manik atak sayısı, hipomanik atak sayısında anlamlı fark saptanmadı (p > 0,05). Son 1 yıldaki depresif atak sayısı, UEAP alan grubun 0,20±0,45 iken diğer grubun 0,54±0,64 idi (p=0,003). UEAP alan grubun YMDÖ puanı 2,56±2,96 iken diğer grubun 2,00±3,91 idi (p=0,041). HDÖ puanları UEAP alan grubun 4,74±2,36 iken diğer grup 4,72±2,82 idi (p > 0,05). Her iki grup WHODAS 2.0 ile değerlendirildiğinde, 3.maddede (kendine bakım) UEAP alan grubun ortalama puanı 0,8±0,70 iken diğer grubun 0,51±0,64 idi (p=0,036). WHODAS 2.0 diğer alt ölçekleri ve toplam puanlarında anlamlı fark saptanmadı (p > 0,05). UKU yan etki değerlendirme ölçeğinde UKU ruhsal, otonomik ve diğer yan etkilerde anlamlı fark saptanmazken (p > 0,05), UKU nörolojik yan etkilerde UEAP alan grup 0,88±1,06 iken diğer grup 0,42±0,92 saptanmıştır (p=0,004).
Tartışma ve Sonuç: UEAP alan grubun diğer gruba göre hastane yatışının fazla olması, bu grubun nispeten daha ağır hastalardan oluştuğunu düşündürmektedir. UEAP alan hastalarda ilaç yan etkilerinin daha fazla olması, bu tedavinin uygun hastalarda titizlikle seçilmesi gerektiğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Uzun etkili antipsikotik enjeksiyonu, Yetiyitimi, İlaç yan etkisi


Ruh Sağlığı Hastanesinde Çalışan Hemşirelerin Çalışma Ortamına Göre Tükenmişlik Ve Agresyonun Algısının İncelenmesi

Seda Tek Sevindik, Mustafa Kurt

Sayfa 104


Giriş: Ruh sağlığı alanında hizmet veren hemşirelerin iş ortamına ilişkin algıları, tükenmişlik düzeyleri ve agresyonu algılama biçimleri, mesleki doyum ve hasta bakım kalitesi açısından önemli belirleyiciler arasında yer almaktadır. Bu doğrultuda bu çalışmada, ruh sağlığı ve hastalıkları hastanesinde kapalı servis olarak adlandırılan yatan hasta kliniklerinde ve diğer birimlerde çalışmakta olan hemşirelerin çalışma ortamı algıları, tükenmişlik durumları ve agresyon algılarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Tanımlayıcı, kesitsel desende planlanan çalışmanın evrenini Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde çalışan hemşireler oluşturmuştur. Araştırma, dahil edilme kriterlerini sağlayan ve gönüllü olarak katılan, Ağustos–Kasım 2023 tarihleri arasında aktif görev yapan 129 hemşire ile yürütülmüştür. Veriler; “Sosyodemografik Veri Formu”, “Çalışma Ortamı Ölçeği”, “Maslach Tükenmişlik Ölçeği” ve “Agresyon Algılamaları Ölçeği” ile toplanmıştır. Çalışma için Adana Şehir Hastanesi Etik Kurulu’ndan 06.07.2023 tarihli, 2692 sayılı etik onam alınmıştır. Sonuçlar: Araştırmaya katılan 23–56 yaş arası hemşirelerin %64,3’ü kapalı birimlerde çalışmakta, %76,7’si lisans mezunu, %79,1’i kadın, %62,8’i evlidir. Katılımcıların %81,4’ü mesleğini isteyerek seçmiş, %83,7’si gündüz-nöbet usulü çalışmakta, %45’i fazla mesai yapmakta, %55,8’i çalışma koşullarından memnundur. Ayrıca %87,6’sı mevcut biriminde çalışmaya devam etmek istemekte, %69,8’i ise hastalardan gelen agresyona maruz kaldığını belirtmiştir. Hemşireler kapalı ya da açık birimlerde çalışma durumuna göre değerlendirildiğinde hemşire grupları arasında; çalışma ortamı ölçeği fiziksel kaynaklar alt ölçeği puan ortalamalarında (p < 0,001), Maslach tükenmişlik ölçeği duygusal tükenme (p=0,002) ve duyarsızlaşma alt ölçek puanlarında (p=0,028) istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu; çalışma ortamı ölçeği toplam puan ve çalışan korkuları, kalite yönetimi, mesleki ilişkiler, iş doyumu alt ölçekleri ile Maslach tükenmişlik ölçeği kişisel başarı alt ölçeği puanlarında ve Agresyon algılamaları ölçeği disfonksiyonel ve fonksiyonel alt ölçek puan ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı belirlendi (p > 0,05).
Tartışma ve Sonuç: Kapalı birimlerde çalışan hemşirelerin duygusal tükenmişlik düzeylerinin daha yüksek olması ve fiziksel kaynaklara erişimlerinin daha sınırlı algılanması, bu birimlerde çalışan hemşirelere yönelik kaynakların artırılması, duygusal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi ve iş yükünün dengelenmesi gibi önlemleri gerekli kılmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Psikiyatri hemşireleri, çalışma ortamı, tükenmişlik düzeyi, agresyon algıları


Bağımlılık Servislerinde Yatarak Tedavi Gören Hastalarda Saldırganlığı Etkileyen Faktörler

Mustafa Kurt, Ali Taşdemir

Sayfa 106


Giriş: Madde kullanım bozukluğu (MKB), dünyada giderek yaygınlaşmakta ve bireyleri ve toplumu birçok alanda olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, saldırganlık düzeyine göre sosyodemografik özelliklerin ve bağımlılık boyutlarının saldırganlık üzerindeki etkilerini incelemektir.
Yöntemler: Kesitsel desende yapılan çalışma 90 yataklı bir bağımlılık merkezinde yürütüldü. Çalışmaya serviste yatarak tedavi gören, 14 günlük detoksifikasyon tedavisini tamamlayan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 195 birey dahil edilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Bağımlılık Profil İndeksi (BPI) ve Klinik Formu (BPI-K) ile Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPAQ) uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak alınmıştır. Çalışma için Adana Şehir Hastanesi klinik araştırmalar etik kurulundan 15.01.2023 tarih ve 2302 sayılı kararı ile izin alınmıştır. Sonuçlar: Çalışmamızda, Madde kullanım bozukluğu olan hastalar düşük ve yüksek saldırganlık puanına göre iki gruba ayrılıp değerlendirildi. Yüksek saldırganlığı olan madde kullanım bozukluğu olan hastaların madde kullanımına daha erken yaşta başladığı, daha genç olduğu, bekar olduğu ve işsizlik geçmişi oranının daha yüksek olduğu bulunmuştur (sırasıyla; p < 0,007, p < 0,044, p < 0,018, p < 0,008). Regresyon analizinde, iş geçmişi öyküsünün toplam saldırganlıkla ilişkili olduğu bulunmuştur (beta: 0,35, p < 0,033). Yüksek saldırganlığı olan madde kullanım bozukluğu olan hastaların bağımlılık şiddeti ve intihar girişimi sıklığının daha yüksek olduğu saptanmıştır (sırasıyla; p < 0,001, p < 0,002 ). Çoklu madde kullanımının yüksek saldırganlık grubunda daha yaygın olduğu (p < 0,011) ve kullanılan madde sayısındaki artışın toplam saldırganlık puanını yordadığı belirlenmiştir (beta:0,172, p < 0,011) . Klinik değişkenler arasında öfke kontrolü eksikliğinin toplam saldırganlıkla en çok ilişkili değişken olduğu bulunmuştur (beta: 0,260, p < 0,007) .
Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, MKB hastalarında saldırganlığı etkileyen birçok farklı bağımlılık boyutu ve sosyodemografik özellik olduğunu göstermektedir. Bulgular, her hasta için bireysel saldırganlık değerlendirmesinin önemini ortaya koymaktadır. Saldırganlığı etkileyen faktörlerin bilinmesi, MKB’nin izlem ve yönetimine katkı sağlayarak prognoza ve toplumsal sorunlara yönelik çözümler geliştirilmesine yardımcı olacaktır.
Anahtar Kelimeler: Bağımlılık profili; saldırganlık; madde kullanım bozukluğu


Remisyondaki şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda sosyal işlevselliğin içgörü, içselleştirilmiş damgalanma ve baş etme tutumları ile ilişkisi

Damla Berivan Baskın Erdoğan, Gonca Aşut, Hasan Kaya, Erol Göka

Sayfa 107


Giriş: Bu çalışmada, remisyon döneminde olan şizofreni (SCH) ve bipolar bozukluk (BD) tanılı hastalarda içselleştirilmiş damgalanma, içgörü düzeyi ve stresle başa çıkma tutumları arasındaki ilişkilerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi ve bu değişkenlerin sosyal işlevsellik üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya, Ankara Şehir Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran, remisyon döneminde olan 51 SCH ve 45 BD tanılı hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar, yarı yapılandırılmış klinik görüşmeler ve ölçeklerle değerlendirilmiş; sosyodemografik ve klinik bilgiler toplanmıştır. Çalışmada Sosyal İşlevsellik Ölçeği, Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalama Ölçeği, Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği ve İçgörünün Üç Bileşeninin Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Veriler SPSS 21.0 programında analiz edilmiştir.Bu çalışma Ankara Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (E1-20-403). Sonuçlar: SCH grubunda sosyal işlevsellik, kişilerarası iletişim ve bağımsızlık yetkinlik düzeyleri, BD grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha düşüktü (p < 0,001). İçselleştirilmiş damgalanma açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. İç görü toplam puanında (p=0,019) ve hezeyanlarının doğruluğuna inanma ve yaşantılarını açıklama (p=0,008) alt ölçeğinde gruplar arasında anlamlı farklılık vardı. Doğrusal regresyon analizine göre eğitim süresi (B:1.983, p < 0,001), yüksek içgörü (B:1.772, p=0,029) ve kadın cinsiyet (B:11,386, p=0,006) sosyal işlevselliği pozitif; şizofreni tanısı varlığı (B:-9,916, p=0,015) ve yüksek içselleştirilmiş damgalama düzeyi (B:-0,413, p=0,013) negatif yönde yordayan değişkenlerdi.
Tartışma ve Sonuç: Eğitim süresi, cinsiyet, içgörü ve damgalama düzeyleri; şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı bireylerde sosyal işlevselliği etkileyen önemli değişkenlerdir. Psikososyal müdahaleler planlanırken bu faktörlerin göz önünde bulundurulması önerilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Baş etme tutumları, İçgörü, İçselleştirilmiş damgalanma, Sosyal işlevsellik


Valproik Asit Kullanan Bipolar I Bozukluk Tanılı Kadın Hastalarda Mevsimsel Değişim ile Amonyak Düzeylerinin İlişkisi

Habib Erensoy, İpek Özönder Ünal

Sayfa 108


Giriş: Valproik asit (VPA), Bipolar I Bozukluk tedavisinde yaygın kullanılan etkili bir duygudurum düzenleyicisidir. Ancak, VPA tedavisine bağlı hiperamonyemi, karaciğer fonksiyon testleri normal sınırlarda olsa dahi ortaya çıkabilen, potansiyel olarak nörotoksik ve nadiren ensefalopatiye yol açabilen klinik açıdan önemli bir metabolik yan etkidir. Bu çalışma, VPA tedavisi altındaki ötimik kadın Bipolar I Bozukluk hastalarında serum amonyak düzeylerinin mevsimsel değişimini ve bu değişimin subklinik belirtilerle ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Bu prospektif çalışmaya 2 Ocak–31 Ekim 2024 tarihleri arasında Tuzla Devlet Hastanesi’ne bağlı Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri’nde DSM-5’e göre Bipolar I Bozukluk tanısı ile izlenen ve en az bir yıldır remisyonda ve VPA tedavisi altında olan, çalışmaya yazılı onam vererek katılan 42 ötimik kadın hasta dahil edilmiştir. Ek psikiyatrik hastalık öyküsü olan; ABY, KBY, diyabet, hipertansiyon gibi takipli ek sistemik hastalığı bulunan hastalar çalışmadan dışlanmıştır. Katılımcıların Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarında açlık serum amonyak, ALT, AST, üre, kreatinin ve VPA düzeyleri ölçülmüş; Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS) ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) ile klinik değerlendirmeleri yapılmıştır. Etik kurul onayı Üsküdar Üniversitesi’nden alınmıştır (29.09.2020, Sayı: 61351342/2020-452). Sonuçlar: Amonyak düzeyi Temmuz ayında en yüksek (38.34±4.89 µmol/L), Ocak ayında ise en düşük (35.05±4.96 µmol/L) seviyede bulunmuştur. Ocak ayı amonyak düzeyleri, Nisan (36.87±3.88 µmol/L; p=0.045) ve Temmuz (p=0.005) aylarına göre anlamlı şekilde daha düşük; Temmuz ayı ölçümleri ise Ekim (35.99±5.04 µmol/L) ayına göre anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (p=0.027). Hastaların eşikaltı YMRS skor ortalamaları ile amonyak düzeyi ortalamaları arasında pozitif yönde istatistiksel anlamlı korelasyon bulunmuştur (r=0.605, p < 0.001).
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma, VPA tedavisi alan kadın hastalarda serum amonyak düzeylerinin anlamlı bir mevsimsel dalgalanma gösterdiğini ortaya koyan ilk çalışmalardan biridir. Artan ortam sıcaklığı, mevsimsel fiziksel aktivite artışı, potansiyel dehidratasyon gibi stresörlerin bu artışta etkili olabileceği düşünülmektedir. Bulgularımız, VPA tedavisi alan hastaların izleminde, özellikle yaz aylarında daha duyarlı bir biyokimyasal takip stratejisinin benimsenmesinin klinik önemini vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, hiperamonyemi, valproik asit


Şizofreni Hastalarına Bakım Verenlerin Mükemmeliyetçilik ve Sıkıntıya Dayanma Düzeylerinin Hastaların Tedavi Uyumu ve İşlevsellikleri Üzerine Etkisi

Zeynep Şahin Taş, Tuba Ülkevan

Sayfa 109


Giriş: Şizofreni; duygu, düşünce, davranış ve bilişsel işlevleri etkileyen, kronik ve ciddi bir ruhsal hastalıktır. Hastalık sürecinde, tedavi uyumu ve işlevsellik düzeyi bireyin yaşam kalitesi ve klinik seyri açısından kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda hastalara bakım verenler bireylerin rolü belirleyici bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, bakım verenlerin sıkıntıya dayanma kapasiteleri ve mükemmeliyetçilik düzeylerinin hastaların tedavi uyumu ve işlevsellikleri üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran 80 şizofreni hastası ve 80 bakım vereni ile yürütülmüştür. Veriler, 01.10.2024 30.05.2025 tarihleri arasında yüz yüze görüşmelerle toplanmıştır. Hasta grubuna Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği (MMTUÖ-6) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) uygulanmıştır. Bakım verenlere Sosyodemografik Veri Formu, Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ) ve Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği (FÇBMÖ) uygulanmıştır. (Etik Kurul Karar No:2024/10 37) Sonuçlar: Çalışmada, hastaların tedavi uyumu değerlendirmesinde %65,5’inin tedavi motivasyonu ve %71,25’inin bilgi düzeyi yüksek bulunmuştur. Çok değişkenli analizlerde, bakım verenin sıkıntıya dayanma kapasitesinin artmasının, hastaların tedavi motivasyonunu anlamlı şekilde arttırdığı saptanmıştır (p=0,013). Sıkıntıya dayanma düzeyinin hastaların işlevsellik düzeyi üzerinde ise anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Mükemmeliyetçilik düzeyinin tedavi uyumu üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmazken, mükemmeliyetçilik düzeyi yüksek olan bakım verenlerin hastalarında işlevselliğin özerklik alt boyutu anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır (p < 0,001).
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, şizofreni tanılı bireylerin tedavi uyumu ve işlevselliklerinin, bakım verenlerin mükemmeliyetçilik düzeyi ve sıkıntıya dayanma kapasiteleri ile ilişkisi incelenmiştir. Elde edilen bulgular, bakım verenin sıkıntıya dayanma düzeyinin yüksek olmasının hastaların tedavi motivasyonunu anlamlı biçimde artırdığını, buna karşın mükemmeliyetçilik düzeyinin tedavi uyumu üzerinde belirgin bir etkisinin olmadığını göstermiştir. Özellikle, bakım verende yüksek mükemmeliyetçilik düzeyinin hastaların özerkliğini olumsuz etkileyebileceği saptanmıştır. Bu bulgular, şizofreni tedavisinde yalnızca hastaya değil, bakım verenin psikolojik özelliklerine de odaklanılması gerektiğini ortaya koymakta ve bakım verenlere yönelik destekleyici müdahalelerin tedavi sürecine dahil edilmesini önermektedir.
Anahtar Kelimeler: tedavi uyumu, işlevsellik, mükemmeliyetçilik, sıkıntıya dayanma, şizofreni


Şizofreni ve Şizoaffektif Bozuklukta İnflamatuar Biyobelirteçlerin Karşılaştırılması Ön Çalışması

Olcay Şenay, Merve Yüksel

Sayfa 111


Giriş: Şizofreni patogenezinde inflamasyon ve immün disfonksiyonun rol oynadığını bilinmektedir. Şizofreni tanılı ve şizoaffektif bozukluk tanılı hastaların beraber değerlendirildiği pek çok çalışmada bu hasta gruplarında sağlıklı kontrollere göre inflamasyon belirteçlerinin arttığı saptanmıştır. Bu çalışmada şizofreni ve şizoaffektif bozukluk tanılı hastaların inflamasyon belirteçleri açısından karşılaştırılması amaçlandı.
Yöntemler: Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi kliniklerinde 01.04.2023 - 01.04.2024 tarihleri arasında yatarak tedavi gören, araştırmanın içleme ve dışlama kriterlerine uyan, şizofreni ve şizoaffektif bozukluk tanılı hastaların yatış dosyaları retrospektif olarak incelenerek sosyodemografik ve klinik özellikleri ile yatış sırasında rutin yapılan kan tetkiki değerleri Hasta Veri Formu’na kaydedildi ve bunların ilişkisi araştırıldı. Hastanın birden fazla yatışı olması durumunda son yatışı değerlendirmeye alındı. Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu Karar No: 2024-05-23’tür. Sonuçlar: Şizofreni (n=43) ve şizoaffektif bozukluk (n=27) grupları arasında cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi ve medeni durum açısından farklılık yoktu (p > 0,05). Hastalığın başlangıç yaşı ve süresi, yatış sayısı ve süresi, suisid girişimi öyküsü, elektrokonvülsif tedavi öyküsü, katatoni öyküsü, akrabalarda psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında farklılık yoktu (p > 0,05). Gruplar arasında beyaz küre sayısı, nötrofil, monosit, lenfosit, platelet sayıları, nötrofil lenfosit oranı (NLO), monosit lenfosit oranı (MLO), platelet lenfosit oranı, sistemik immün inflamasyon indeksi, sistemik immün yanıt indeksi, C reaktif protein, ferritin, albumin değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0,05). Tüm hastalar birlikte değerlendirilerek inflamatuar biyobelirteçler ile klinik özellikler arasındaki bağıntılar incelendiğinde; MLO ile hastalık süresi arasında pozitif bağıntı saptandı (r=0,28, p=0,027).
Tartışma ve Sonuç: Şizofreni ve şizoaffektif bozukluğun karşılaştırıldığı literatürdeki tek çalışmanın sonucu şizofreni alevlenmelerinde şizoaffektif bozukluğa kıyasla daha yüksek NLO ve MLO düzeyleri bulunduğu şeklinde iken bizim çalışmamızda iki hasta grubu arasında inflamatuar biyobelirteçler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Bu konuya yönelik literatüre katkı sağlamak adına daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: Monosit lenfosit oranı, Nötrofil lenfosit oranı, Platelet lenfosit oranı, Şizoaffektif Bozukluk, Şizofreni


Yetişkinler İçin Hızlı Erteleme Anketinin Türkçe Geçerlik ve Güvenilirlik Çalışması

Selin Karakaya, İrem Akyol Ertekin, Bedriye Öncü

Sayfa 112


Giriş: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun(DEHB) yaşam kalitesini etkileyen temel zorluklarından biri dürtüselliktir. Bu durum, potansiyel sonuçlar düşünülmeden aceleyle yapılan eylemler, ödülü ertelemekte zorlanma ve anlık sonuçlara yönelme eğilimiyle karakterizedir. DEHB tanılı bireyler genellikle ödül beklemekte zorlanırlar ve uzun vadeli gecikmeleri içeren durumlarda etkili şekilde işlev görmekte güçlük çekerler. Bu çalışmanın amacı, gecikmeye yönelik davranışları değerlendirmek üzere geliştirilen özbildirim temelli bir araç olan Yetişkinler İçin Hızlı Erteleme Ölçeği’nin(HEA) Türkçe geçerlik ve güvenirliğini sağlamaktır.
Yöntemler: Çalışmaya DEHB tanılı 86 yetişkin (ortalama yaş = 25,86 ± 6,53) ve 79 sağlıklı kontrol (ortalama yaş = 29,85 ± 6,95) dahil edilmiştir. Katılımcılar, Yetişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ve gecikme hoşnutsuzluğu ile gecikme indirimi boyutlarını değerlendiren HEA’nın Türkçe versiyonunu doldurmuştur. İç tutarlılık Cronbach alfa katsayısı ile değerlendirilmiştir. Faktör yapısı, Varimax rotasyonu ile temel bileşenler analizi kullanılarak incelenmiş, test-tekrar test güvenirliği Spearman korelasyonu ile değerlendirilmiştir.(Etik Kurul Karar no: İ10-732-23) Sonuçlar: Cronbach alfa katsayıları, Gecikme Hoşnutsuzluğu alt ölçeği için 0.81, Gecikme İndirimi alt ölçeği için ise 0.86 olarak bulunmuş ve iyi düzeyde iç tutarlılık göstermiştir. Faktör analizi, orijinal ölçekle tutarlı şekilde iki faktörlü bir yapı ortaya koymuş; faktör yükleri Gecikme Hoşnutsuzluğu için 0.54 ila 0.88, Gecikme İndirimi için 0.64 ila 0.78 arasında değişmiştir. Test-tekrar test analizi, kabul edilebilir düzeyde güvenirlik göstermiştir (Gecikme Hoşnutsuzluğu için ? = 0.34, Gecikme İndirimi için ? = 0.59; p < 0.001). DEHB grubundaki korelasyon analizleri, HEA alt ölçek puanları ile ASRS hiperaktivite/dürtüsellik alt ölçeği puanları arasında anlamlı pozitif ilişkiler olduğunu göstermiştir (Gecikme Hoşnutsuzluğu için ? = 0.264, p = 0.014; Gecikme İndirimi için ? = 0.431, p < 0.001). Ayrıca, DEHB grubunda HEA puanları ile HADÖ puanları arasında herhangi bir ilişki bulunmamıştır.
Tartışma ve Sonuç: HEA’nIn Türkçe versiyonu, yetişkinlerde gecikmeye yönelik davranışları değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir araçtır. Sonuç olarak kısa ve klinik uygunluğu sayesinde, karmaşık nöropsikolojik değerlendirmelere pratik bir alternatif sunmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB), Gecikme İndirimi, Dürtüsellik


Ağır Ruhsal Bozuklukları Olan Kişilerin Klinik Özellikleri ile Obezite Dereceleri Arasındaki İlişkinin İncelenmesi

Ayşe Köksal

Sayfa 113


Giriş: Giderek artan kanıtlar, Psikotik Bozukluklar (PB) veya Bipolar Bozukluklar (BB) gibi Ağır Ruhsal Bozuklukları (ARB) olan kişilerin aşırı kilolu olma ve obezite geliştirme riskinin yüksek olduğunu göstermektedir. Klinik çalışmalarda ARB'ye sahip olan kişilerin obezite riskinin %60'lara ulaştığı bildirilmiştir. Bu çalışmada, bu duruma sebep olan etmenlerin incelenmesi için BB veya PB tanıları almış olma, hastalık süresi, epizod sayısı, tipik ve atipik antipsikotik kullanım faktörlerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Araştırma, ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde takip edilip DSM-5 (The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) SCID'e (Structured Clinical Interview for DSM-5-Disorders) göre BB ve PB tanıları koyulmuş 115 hasta üzerinde yürütüldü. Çalışmayı yürüten hekim hastaların ruhsal durum muayenesini yapılarak öykülerinden ve hastane kayıtlarından klinik özelliklerini inceledi. Bu çalışmada gerçekleştirilen tüm uygulamalar 1964 Helsinki Deklarasyonu ve sonraki değişiklikleri veya karşılaştırılabilir etik standartlara uygun olarak gerçekleştirildi. Çalışma, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kanuni Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 23618724 sayılı ve 2023/31 tarihli onayı ve hastane yönetiminden resmi izin alınarak başlatıldı. Sonuçlar: Çalışmaya katılan kişilerin 65'i BB ve 50'si PB tanılarına sahipti. BB grubuna kıyasla PB grubunda alkol-madde kullanımı istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksekti. Obezite derecelerine bakıldığında normal kilolu hasta sayısı 13, fazla kilolu hasta sayısı 35, birinci derecede obez hasta sayısı 38, ikinci derecede obez hasta sayısı 22 ve üçüncü derecede obez hasta sayısı 7 olarak bulundu. Hastalık süresi en uzun olan grup evre 2 obezite olan hastalar olup, obezite dereceleri ile hastalık süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ancak epizod sayısı ile obezite dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark mevcuttu. Çalışmaya katılan hastaların %88’inin atipik antipsikotik, %4’ünün tipik antipsikotik kullandığı görüldü.
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma ile ARB'ye sahip kişilerin %58'inin obezite geliştirdiği, epizod sayısı ile obezite dereceleri aralarında bir ilişkiden söz edilebileceği ve hastalık süresinden ziyade hastalığının seyrinin obezite gelişme riskini artırabileceği görülmüştür. Literatürde bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Anahtar Kelimeler: ağır ruhsal bozukluklar, obezite, psikotik bozukluklar, bipolar bozukluğu


Türkiye'de Psikiyatri Hastaları ile İlgili Haberlerin İçeriğinin ve Sunum Şeklinin Değerlendirilmesi

Zekiye Ayça Ballı, Güneş Devrim Kıcalı, Meltem Derya Şahin, Mahmut Selçuk

Sayfa 114


Giriş: Medya, toplumu bilgilendirme ve farkındalık oluşturma görevleriyle toplum algısında önemli rol oynamaktadır. Psikiyatrik hastalıklarla ilgili haberler, hem önyargıları hem de hastaların toplumsal konumunu etkileyebilmektedir. Bu çalışma, Türkiye’de psikiyatrik hastalıklarla ilgili medyada yer alan haberlerin içerik ve sunum biçimlerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
Yöntemler: Araştırmada 25.02.2020–25.02.2025 tarihleri arasında Google arama motorunda “psikiyatri hastası, bipolar bozukluk, şizofreni, psikiyatrik bozukluk” anahtar kelimeleriyle ulaşılan haberler incelenmiştir. Tekrar eden içerikler çıkarıldıktan sonra basit rastgele örnekleme yöntemiyle 143 haber seçilmiştir. Habere konu olan tanılar şizofreni, bipolar affektif bozukluk, depresyon, anksiyete bozuklukları ve diğer psikiyatrik hastalıklar olarak sınıflandırılmıştır. Haberlerin içerikleri öldürme, öldürülme, yaralama, yaralanma, intihar ve kaybolma; sunum şekilleri ise sansasyonel ve damgalayıcı dil, hastalıkla ilgili bilgi, kişi gizliliği, yasal süreç ve uzman görüşü başlıkları altında değerlendirilmiştir. Bu çalışma halka açık erişim verilerini içerdiğinden ve denek kullanılmadığından etik kurul onayı gerektirmemektedir. Sonuçlar: Haberler incelendiğinde en sık bahsedilen hastalığın şizofreni %52.4 (N=75) olduğu görülmektedir. Sırasıyla diğer psikiyatrik hastalıklar %28 (N=40), bipolar affektif bozukluk %18.9 (N=27), depresyon %1.4 (N=2) ve anksiyete bozuklukları %0.7 (N=1) olarak devam etmektedir. Haberlerin içeriğinde; %30.1 (N=43) öldürme ve %8.4 (N=12) öldürülme; %37.1 (N=53) yaralama ve %6.3 (N=9) yaralanma; %9.8 (N=14) intihar; %4.2 (N=6) kaybolma temaları görülmektedir. Haberlerin sunum dili incelendiğinde sansasyonel dil %42 (N=60), damgalayıcı dil %35.7 (N=51) kullanıldığı; haberlerin %44.8’inde (N=64) kişi gizliliğine dikkat edildiği; %29.4’ünde (N=42) yasal süreç hakkında bilgi verildiği; %13.3’ünde (N=19) hastalık hakkında bilgi verildiği görülmüş olup; %7.7’sinde (N=11) konuyla alakalı uzman görüşü bildirilmiştir.
Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak, incelenen haberlerde şizofreni tanılı bireylerin yoğun şekilde temsil edildiği, içeriklerde şiddet ve suç temalarının baskın olduğu görülmüştür. Sansasyonel ve damgalayıcı dilin yaygınlığı, toplumda olumsuz algıları besleyebilir. Buna karşın hastalık bilgisi, yasal süreçler ve uzman görüşlerinin sınırlı yansıtılması, medyanın bilgilendirici ve farkındalık artırıcı rolünü yerine getirmekte yetersiz kaldığını göstermektedir. Ruh sağlığı haberlerinde etik ilkelere, kişi haklarına ve toplumsal sorumluluklara daha fazla önem verilmesi gerektiği açıktır.
Anahtar Kelimeler: haber, psikiyatri hastası, haber dili, şizofreni


Antidepresan tedavisi altındaki hastalarda psikotroplara bağlı cinsel işlev bozukluğu ile sirkadiyen tercih arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Esranur Aliefendioğlu, Betül Kurt, Sinay Önen

Sayfa 116


Giriş: Antidepresan tedaviye bağlı cinsel işlev bozukluğu(CİB), psikiyatride sık karşılaşılan ve hastaların yaşam kalitesini etkileyen bir yan etkidir. Ayrıca, bireylerin biyolojik saat tercihini yansıtan sirkadiyen tercih(kronotip), psikiyatrik hastalıkların gidişatı, semptom şiddeti ve tedaviye yanıt gibi birçok klinik parametre üzerinde belirleyici rol oynayabilir.Çalışmamızın amacı, antidepresan tedavi altındaki bireylerde sirkadiyen tercih ile CİB arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.
Yöntemler: Kesitsel tasarımlı çalışmaya 18–50 yaş arası, Depresif bozukluk veya Yaygın Anksiyete Bozukluğu tanısı ile en az 6 haftadır antidepresan (SSRI ve SNRI grubu) kullanan 57 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği(ASEX), Sabahçıl Akşamcıl Anketi(MEQ), Beck Depresyon Envanteri(BDE) ve Psikotroplara Bağlı Cinsel İşlev Bozukluğu Ölçeği(PCİBÖ) uygulanmış; veriler Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir (Etik kurul karar no: 2024-TBEK 2025/08-11). Sonuçlar: Katılımcıların %61.4’ü kadın, %38.6’sı erkek, ortalama yaş 35.4 ± 1.2 yıl idi.Psikiyatrik hastalık süresi 52.2 ± 8.3 ay, antidepresan tedavi süresi 42.4 ± 8.2 hafta olarak bulundu. BDE-ASEX puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon (r=0.453, p < 0.001), MEQ BDE arasında anlamlı negatif korelasyon (r=-0.423, p=0.001) saptandı. Yaşla MEQ (r=0.469, p < 0.001) ve PCİBÖ puanları arasında (r=0.338, p=0.010) pozitif korelasyon bulundu. Antidepresan tedavi süresiyle PİCİP toplam (r=-0.095, p=0.483), ASEX toplam (r=-0.102, p=0.451) ve MEQ toplam puanları (r=-0.155, p=0.250) arasında, MEQ toplam puanları ile PİCİP toplam (r=-0.055, p=0.685) ve ASEX toplam puanları (r=-0.249, p=0.062) arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edilememiştir.
Tartışma ve Sonuç: Sirkadiyen tercihle depresyon şiddeti arasında anlamlı ilişki bulunması, biyolojik ritmin duygudurum regülasyonu üzerindeki etkisini desteklemektedir. Depresyon şiddeti arttıkça akşamcıl kronotip özelliklerinin belirgin hale geldiği gözlemlenmiştir.Bu bulgu mevcut literatürle uyumludur. Antidepresanlarla ilişkili CİB ile sirkadiyen tercih arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Antidepresan tedavi süresinin psikotroplara bağlı CİB üzerindeki etkisi anlamlı bulunmamıştır. Yaşın ilerlemesiyle birlikte hem sabahçıl eğilimin hem antidepresanlara bağlı cinsel işlev bozukluğu puanlarının artması, yaş faktörünün klinik değerlendirmelerde dikkate alınması gerektiğini düşündürmektedir. Gelecek araştırmalarda, boylamsal tasarımlar ve farklı antidepresan gruplarının etkilerini inceleyen çalışmaların bu ilişkilerin nedenselliğini ortaya koymada yararlı olacağı düşünülmektedir.
Anahtar Kelimeler: cinsel işlev bozukluğu, sirkadiyen tercih, kronotip, antidepresan tedavisi


Travma Sonrası Stres Bozukluğu Oluşturulmuş Ratlarda Western Diyet ile Beslenmenin Hipokampal Otofaji ve Nöroinflamasyon Üzerine Etkilerinin İncelenmesi

Sena Karaca, Mine Şahingöz, İbrahim Kılınç, Naile Yaldız Kökbudak

Sayfa 118


Giriş: Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)’nin patofiyolojisinde nöroinflamasyon ve otofaji mekanizmalarının etkili olduğu çeşitli çalışmalarla gösterilmekle birlikte henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bununla birlikte TSSB’ye karşı koruyucu olabilecek veya TSSB oluşumunu kolaylaştırabilecek faktörler de netlik kazanmamıştır. Çalışmamızda değişen yaşam tarzı ve beslenme biçimleriyle birlikte sık karşılaşılan Western tarzı (yüksek yağ ve şeker içerikli) beslenmenin hipokampal otofaji ve nöroinflamasyon üzerine etkileri incelenerek beslenmenin TSSB üzerine etkilerinin incelenmesi hedeflenmiştir.
Yöntemler: Necmettin Erbakan Üniversitesi Deneysel Tıp Merkezi’nden temin edilen 24 adet yetişkin erkek Wistar sıçan 3 gruba ayrılmıştır. Western diyet grubu 28 gün boyunca yüksek yağ ve şeker içeren diyetle beslenmiş ve kontrol grubu dışında kalan 2 gruba Akut Uzatılmış Stres (AUS) protokolü uygulanarak TSSB modeli oluşturulmuştur. Anksiyete düzeyleri 8. ve 28. günlerde Yükseltilmiş Artı Labirent (YAL) testiyle değerlendirilmiştir. Hipokampal dokuda ELISA yöntemiyle TNF-?, IL-10, LC3-I/II, BDNF düzeyleri, immunohistokimyasal olarak da Beclin-1 ve Iba-1 düzeyleri analiz edilmiştir. Araştırmamız için Necmettin Erbakan Üniversitesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu’nun 27.02.2024 tarihli ve 2024/20 karar sayılı onayıyla çalışmaya başlanılmıştır. Sonuçlar: Western diyet grubundaki ratlar 28. günde tüm gruplar arasında en fazla kilo alan grup oldu (p < 0,0001). YAL testinde toplam alınan mesafe ve ortalama hız açısından anlamlı bir fark görülmedi. Yine YAL testinde açık kollarda geçirilen süre bakımından anlamlı değişiklik saptanmadı. İmmünohistokimyasal olarak, Western diyetle beslenen grupta Iba-1 pozitifliği kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksekti (p = 0,025). Biyokimyasal incelemelerde, serum (p = 0,001) ve hipokampusta (p = 0,0098) IL-10 düzeylerinin yüksek, serum (p < 0,001) ve hipokampusta (p = 0,0001) TNF-? düzeylerinin ise düşük olduğu belirlendi.
Tartışma ve Sonuç: Travma sonrası Western diyetle beslenmenin anksiyete benzeri davranışlar üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Batı tarzı beslenmenin kronik stresi arttırdığı, psikiyatrik hastalıkların görülme sıklığını arttırdığı ve inflamasyonu arttırdığı bilinmekle birlikte Western diyetle beslenen grupta nöroinflamasyon parametlerinde istatistiksel olarakanlamlı düşüş olması travma sonrası akut dönemde yüksek kalorili beslenmenin olumlu etkileri olabileceğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: Travma, Western Diyet, Otofaji, Nöroinflamasyon


Türkiye’de Otizm Spektrum Bozukluğu Üzerine Yapılan Yayınların Bibliyometrik Profili

Gonca Aşut, Nihal Yılmaz Aslan, Hatice Gül Kurt, Aybeniz Civan Kahve

Sayfa 120


Giriş: Bu çalışmada, Türk Psikiyatri Dizini ve ULAKBİM TR Dizin veri tabanlarında yer alan “otizm” alanında şimdiye kadar yapılan çalışmaların profilinin bibliyometrik analiz yöntemi ile ortaya konması amaçlanmıştır.
Yöntemler: 01.07.2025 tarihinde başlık veya özetlerinde “otizm” veya “autism” kelimeleri yer alan yayınlar taranmış; anahtar kelimesi nepotizm olan 2 yayın ve geri çekildiği bilgisi olan 1 yayın çalışmadan dışlanmış ve her iki veri tabanında ortak olan olan 104 çalışma sadece bir kez alınmıştır. Çalışmaya toplam 655 makale dahil edilmiştir. Veri tabanlarından gelen veriler incelendiğinde eksik olduğu fark edilen bilgiler için her çalışma Google Scholar veri tabanından aranmış; eksik veriler tamamlanmış ve atıf sayıları güncellenmiştir. Ek olarak, dergilerde hangi oranda otizm alanında yazıya yer verildiğinin belirlenmesi amacıyla ULAKBİM TR Dizin’den dergiler tek tek taratılarak toplam yayın sayıları elde edilmiştir. Analizler için Microsoft Excel ve R-4.5.1 for Windows, RStudio, Bibliometrix ve wordcloud2 paketleri kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan veriler genel erişime açık olduğu ve herhangi bir kişisel sağlık bilgisi içermediği için etik kurul onayı alınmamıştır. Sonuçlar: 655 çalışmanın 434 (%66)’ü Türkçe dilindedir. Otizm alanında yapılmış ilk çalışmanın 1969 yılına ait olduğu; çalışmaların 2018 ve sonrasında hız kazandığı ve en fazla çalışmanın 2021 yılında yapılmış olduğu (n=75) belirlenmiştir. Çalışmaların 468 (%71)’i araştırma makalesi, 111 (%17)’i derleme, 57 (%9)’si olgu sunumudur. Tüm çalışmaların 546’sının (%83,3) birden çok yazarlı olduğu, en fazla sayıda yazarın yer aldığı çalışmada yazar sayısının 17 olduğu belirlenmiştir. En sık kullanılan anahtar kelimenin Otizm Spektrum Bozukluğu (n=258) olduğu; bu konuda en çok makalenin yer aldığı derginin Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Özel Eğitim Dergisi olduğu (n=43) belirlenmiştir. En yüksek oranda otizm yayınına yer veren dergiler incelendiğinde en yüksek oranın 2020’de yayın hayatı sona eren International Journal of Early Childhood Special Education (%18,4) olduğu; yayın hayatı devam eden dergiler arasından en yüksek oranın Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Özel Eğitim Dergisi (%11,8) olduğu belirlenmiştir. Otizm konusunda yayınlanan makale başına en çok atıf alan (n=50,93) ve toplamda en fazla atıf alan derginin Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri (n=764) olduğu belirlenmiştir. En fazla yayının Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları (n=88) bölümü tarafından yapıldığı; incelenen yayınların 197’sinde bölümler veya fakülteler arası iş birliği olduğu, en sık iş birliği yapan bölümlerin Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ile Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümleri olduğu (n=16), en sık iş birliği yapan kurumların ise Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi (n=5) olduğu saptanmıştır.
Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma, ulusal alan yazında otizm konusundaki yayınların genel yapısını ve eğilimlerini kapsamlı biçimde ortaya koymaktadır. Son yıllarda otizm konusundaki yayın sayılarında önemli bir artış olduğu, bu konunun ulusal alan yazında ilgi çeken ve gelişmekte olan bir konu olduğu görülmektedir. Kurumsal dağılımın belirli üniversitelerde yoğunlaşması, akademik uzmanlaşmanın üretkenliği artırabileceğine işaret ederken, disiplinler arası iş birliklerinin güçlendirilmesi araştırma ekosisteminin zenginleşmesi açısından önemlidir. Otizm Spektrum Bozukluğu alanında disiplinler arası ve uluslararası iş birliklerinin teşvik edilmesi hem bilimsel kaliteyi hem de araştırmaların toplumsal etkisini artırabilir.
Anahtar Kelimeler: Bibliyometrik analiz, otizm, Otizm Spektrum Bozukluğu, Türk Psikiyatri Dizini, ULAKBİM TR Dizin


Yayın Hakkında

Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir