Giriş: İnternet dünya genelinde yaygın olarak kullanılan bir iletişim aracıdır. İnternetin artan
kullanımı ruhsal ve bedensel bazı olumsuzlukları beraberinde getirmektedir. İnternet kullanım
isteğini kontrol edememe, internete bağlı olmadan geçirilen zaman diliminde rahatsızlık
hissetme, internet bağlantısından uzak kalındığında sinirlilik ve keyifsizlik halinin olması ve bu
durumların ki?inin i?, sosyal, eğitim ve aile hayatında bozulmalara yol açması internet
bağımlılığı olarak tanımlanmaktadır. DSM-5 hastalık sınıflandırma sisteminde tanımlanmasa
da riskli ve artmış internet kullanımının günlük yaşam işlevselliğini ciddi oranda etkileyebildiği
bilinmektedir. Bu çalışmada, internet bağımlılığına yol açan klinik yordayıcıların belirlenmesi
hedeflenmiştir. Yöntemler: Çalışmanın etik kurul onayı, 2024/51 karar no ile Erciyes Üniversitesi Tıp
Fakültesi Araştırma Etik Kurulu tarafından verilmiştir. Çalışmada internet kullanımının klinik
yordayıcılarını belirlemek amacıyla 12-18 yaş grubundaki 583 ergen ile psikiyatrik görüşme
gerçekleştirilmiş ve Sosyodemografik Veri Formu, Ergenler İçin Oyun Bağımlılığı Ölçeği
(OBÖ), İnternet Bağımlılığı Ölçeği (İBÖ), Bilişsel Duygu Düzenleme Ölçeği, Bilişsel Esneklik
Ölçeği, UCLA Yalnızlık Ölçeği Kısa Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formu, Beck
Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği, Kerns Güvenli
Bağlanma Ölçeği, Çocuklar İçin Sosyal Anksiyete Ölçeği-Yenilenmiş Form ve Pittsburgh Uyku
Kalite İndeksi formlarını klinisyen gözetiminde doldurmuştur. İnternet bağımlılığı ve riskli
internet kullanımı için riskler yapay zeka modelleri ile sınıflandırma işlemi yapılarak
belirlenmiştir.
Sonuçlar: Çalışmada internette geçirilen günlük sürenin fazla olması, bireysel telefona sahip
olma, internette oyun oynama bağımlılığının olması, ebeveyne güvenli bağlanmanın olmaması,
depresyon tanısının varlığı, yalnızlık ve bilişsel duygu düzenleme stratejilerinden yıkımı
kullanma özelliklerinin olması durumlarının internet bağımlılığını yordadığı bulunmuştur. Bu
klinik faktörlerin %82.9 sensitivite ve % 85.8 spesifite ile internet bağımlılığını yordadığı
sonucuna ulaşılmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bu araştırma, yaygınlığı giderek artan internet bağımlılığı ve riskli internet
kullanımının klinik risk faktörlerini ortaya koymuştur. Risk faktörlerini bilmek, hastalıkların
erken tanıması ve gelişimini önleyici önlemlerin alınmasını kolaylaştırmaktadır. Bu durum göz
önünde bulundurulduğunda, çalışmada elde edilen verilerin literatüre ve klinik pratiğe katkı
sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İnternet Bağımlılığı, Klinik Prediktör, Ergen, Riskli İnternet Kullanımı
Mahmut BALAMUR, Ömer Faruk UYGUR, Halil ÖZCAN, Sümeyye Beyza ASLAN
Sayfa 96
Sunum önizlemesi
Giriş: Agranülositoz gibi yaşamı tehdit edici yan etkisinden dolayı psikiyatristlerin klozapin
reçete etmekten kaçındığı bilinmektedir.Bu çalışmada psikiyatri kliniğimizde psikotik bozukluk
s+A22:E24pektrumu tanıları ile yatarak tedavi gören hastalarda klozapin kullanımını değerlendirmeyi
amaçladık. Yöntemler: Son 5 yılda psikiyatri kliniğimizde yatarak tedavi gören ICD-10 tanı kodlarına göre
organik olmayan psikoz,şizoaffektif bozukluk,delüzyonel bozukluk,şizofreni tanıları olan
hastaların elektronik dosyaları tarandı.Sosyodemografik verileri ve yatış-taburculuk Kısa
Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği(BPRS),Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği(PANSS),Klinik
Genel İzlenim Ölçeği(CGI),Global Değerlendirme Ölçeği(GAS) ölçekleri eksiksiz olan
hastalar çalışmaya dahil edildi.Klozapin kullanan ve kullanmayan hastaların sosyodemografik
ve klinik verileri ile ilgili karşılaştırma analizleri yapıldı.Araştırmamız Atatürk Üniversitesi Tıp
Fakültesi Etik Kurulundan onay almıştır(onay tarihi ve numarası:29.03.2024/66).
Sonuçlar: Toplam 388 hasta dosyasına ulaşıldı. Bu dosyalardan 236sı ölçeklerin ve bazı
verilerin eksik olması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı ve 152 hasta dosyası ile çalışma
tamamlandı. Hastaların ortalama yaşı 37.02 ± 12.83idi, %31.6sı kadın (s = 48), %27.6sı
evliydi(s = 42). Hastaların tanı kodları hasta sayılarına göre f20(Şizofreni),f29(Tanımlanmamış
organik olmayan psikoz),f25(Şizoaffektif bozukluk) ve f22(Sanrısal bozukluk)(sırasıyla s
=91,40,18,3) olarak sistemde kayıtlıydı.Hastaların ortalama hastane yatış sayısı 3.00±2.21 ve
hastanede kalış süreleri 36.42 ± 20.72 günidi. Hastaların %21.7si (s = 33) yatışı esnasında
klozapin kullanıyordu.Klozapin kullanan ve kullanmayan grup karşılaştırıldığında klozapin
kullanan grupta hastanede kalış süresi(p = 0,01),yatış sayısı(p < 0,001) ve PANNS(p =
0,02),BPRS(p = 0,01) taburculuk puanları istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha
fazlaydı.Ayrıca klozapin kullanan grupta intihar girişiminde bulunma ve komorbid psikiyatrik
hastalık öyküsü istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha fazlaydı.Her iki grup arasında yaş,
cinsiyet, medeni durum, sigara kullanımı, kronik hastalığa sahip olma,adli olay ve zorunlu yatış
öyküsü açısından anlamlı fark saptamadık. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamıza dahil ettiğimiz yatarak tedavi gören yaklaşık her 5 psikotik
bozukluk spektrum hastasının biri klozapin kullanmaktaydı.Verilerini sunduğumuz psikiyatri
kliniğimiz çevresindeki 11 ile hizmet veren kapalı servis olması nedeniyle muhtemelen tedaviye
dirençli psikotik bozukluğu olan hastaların daha çok yattığı bir kliniktir.Buna rağmen klozapin
kullanımı nispeten daha düşük çıkmıştır. Anahtar Kelimeler: Klozapin, psikotik spektrum hastalıkları, şizofreni, tedaviye direnç
Giriş: Ortoreksiya nervoza (ON), sağlıklı beslenme takıntısı ile karakterize, henüz tanı kriterleri
tam olarak netleşmemiş yeni bir yeme bozukluğu biçimidir. Bununla birlikte, bireylerin sağlıkla
ilgili bilgi edinme, anlama ve uygulama yetisi olan sağlık okuryazarlığının da hem beslenme
davranışları hem de genel sağlık davranışları üzerinde belirleyici rol oynadığı bilinmektedir. Bu
çalışmada, adet düzensizliği olan genç kadınlarda ortoreksiya nervoza eğilimi ile sağlık
okuryazarlığı düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Bu kesitsel çalışma, adet düzensizliği yaşayan 16-24 yaş arasında genç kadınlardan
oluşan hasta grubu (n=55) ile yaş ve cinsiyet açısından benzer özelliklere sahip polikliniğe
gelen herhangi bir tanı almayanlar arasından seçilen kontrol grubu (n=52) ile toplam 107
katılımcı üzerinde gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan sosyodemografik bilgi formu,
Ortoreksiya Nervoza Ölçeği (ORTO-11) ve Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (ASOY)
formları doldurmaları istenmiştir. Veriler SPSS 25.0 programı ile analiz edilmiştir.Sivas
Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik
Kurulunun 2024/05-03 sayılı ve 16.05.2024 tarihli kararı alınmıştır. Çalışmada yer verilen tüm
bireylerden de yazılı bilgilendirilmiş onam formu imza altına alınmıştır.
Sonuçlar: Hasta grubunun yaş ortalaması 20.52 ± 2.84, kontrol grubunun ise 19.84 ± 2.69 idi
(p = 0.207). Gruplar arasında yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), ORTO-11 ve ASOY skorlarında
anlamlı fark bulunmamıştır (p > 0.05). ASOY toplam indeksi ve alt boyutları olan sağlık hizmeti
kullanımı (p = 0.724), hastalıktan korunma (p = 0.490) ve sağlığın iyileştirilmesi (p = 0.712)
açısından gruplar arasında anlamlı fark görülmemiştir.Sağlık okuryazarlığı düzeyi hasta
grubunda %67.3, kontrol grubunda %61.5 oranında yeterli bulunmuştur (p=0.552). Tüm
katılımcılar arasında VKİ ile ORTO-11 skorları arasında negatif korelasyon (p=0.002, r=
0.292), yaş ile ASOY skorları arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p=0.001, r=0.316). Tartışma ve Sonuç: Adet düzensizliği olan genç kadınların ON eğilimleri ve sağlık
okuryazarlığı düzeyleri kontrol grubuna benzer bulunmuştur.Yaş ilerledikçe sağlık
okuryazarlığı düzeyinde artış gözlemlenmiştir. Bu bulgular, sağlık okuryazarlığını artırmaya
yönelik müdahalelerin,genç bireylerde sağlıklı beslenme davranışlarının patolojik sınırlara
kaymasını önlemede potansiyel bir koruyucu faktör olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Ortoreksiya nervoza, Sağlık okuryazarlığı, Adet düzensizliği
Giriş: Denetimli serbestlik, ceza infaz sisteminin bir parçası olmakla birlikte, bireyin
rehabilitasyonu ve topluma kazandırılması yönünden de kritik öneme sahiptir. Polikliniğimize
yönlendirilen denetimli serbestlik kapsamındaki bireylerin sosyodemografik, klinik özellikleri
ile madde kullanım profillerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: 01.06.202301.09.2023 tarihleri arasında DS polikliniğine yönlendirilen 203 olgu
geriye dönük olarak incelendi. Veriler PROBEL ve ALIS sistemlerinden elde edildi. Araştırma
için İKÇÜ Atatürk EAH Sağlık Araştırmaları Etik Kurulundan onay alındı (Onay numarası:
2024-SAEK-0013). Veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi; p < 0.05 anlamlılık düzeyi
olarak kabul edildi.
Sonuçlar: Olguların %97si ileri tedavi amacıyla yönlendirilmişti. Yaş ortalaması 32.4±9.1,
%93.1i erkekti. %65.5i bekar, %40.4ü çocuk sahibi, %33.5i lise ve üzeri eğitim
düzeyindeydi; %78.8i çalışıyor, %72.4ü ailesiyle yaşıyordu.%35i daha önce Amatem
polikliniğine başvurmuş, %8.9u servis yatışı öyküsü bildirmişti. Madde kullanımına başlama
yaşı ortalama 19.07 idi; ilk kullanılan madde çoğunlukla esrardı(%85.2). Yaşam boyu en sık
kullanılan
maddeler esrar(%93.1), metamfetamin(%65), gabapentinoid(%63.5) ve
kokain(%31) idi. Son dönem kullanımda da benzer dağılım görüldü. Olguların %6.4ünde
intravenöz kullanım, %19.7sinde ek fiziksel, %33ünde ek ruhsal hastalık, %13.7sinde alkol
kullanım bozukluğu vardı. Ailede bağımlılık öyküsü %23.6 oranındaydı. İdrar analizlerinde en
sık esrar(%55.2), gabapentinoid(%45.8) ve metamfetamin(%35) saptandı.Dosya kapanışları
%33ü Ek 9a(uyumlu), %26.1i Ek 9b/1, %37.9u Ek 9b/2(uyumsuz) olarak kaydedildi. Tartışma ve Sonuç: Denetimli serbestlik, bağımlılık tanılı bireylerin sağlık sistemine
entegrasyonu açısından önemli bir fırsat sunmaktadır. Ancak çoklu madde kullanımı ve eş tanı
oranları, tedavi sürecinde çok yönlü müdahale gerekliliğini ortaya koymaktadır. Uyumun
artırılması için bireyselleştirilmiş psikososyal destek mekanizmaları geliştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Ruh Sağlığı ve Hastalıkları, AMATEM, Denetimli Serbestlik
Giriş: Şizofrenide bilişsel bozulmalar, hastalığın temel klinik özelliklerinden biri olup
işlevselliği belirgin şekilde etkilemektedir. Son dönemde inflamasyonun bu bozulmalardaki
rolü üzerine artan kanıtlar dikkat çekmektedir. Özellikle nötrofil-lenfosit oranı (NLR), monosit
lenfosit oranı (MLR) ve trombosit-lenfosit oranı (PLR) gibi periferik inflamatuar belirteçlerin
bilişsel işlevlerle ilişkili olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada, şizofreni hastalarında bu
belirteçlerle bilişsel performans arasındaki ilişki incelenmiştir. Yöntemler: Çalışmaya, DSM-5-TR tanı kriterlerine göre değerlendirilen 41 şizofreni hastası
ile 49 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 90 katılımcı dâhil edilmiştir. Bilişsel işlevler;
Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), İz Sürme Testi A ve B (TMT-A, TMT-B) ile Sözel
Akıcılık Testinin semantik (VF-S) ve fonetik (VF-P) alt testleri kullanılarak
değerlendirilmiştir. Tüm değerlendirmeler, standart protokol doğrultusunda ve bilgilendirilmiş
onam alınarak gerçekleştirilmiştir. Çalışma, Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Klinik
Araştırmalar Etik Kurulunun 30.04.2020 tarih ve E1/465/2020 sayılı kararı ile onaylanmıştır.
Sonuçlar: TMT-B hariç tüm bilişsel testlerde, şizofreni grubunun sağlıklı kontrollere kıyasla
anlamlı derecede düşük performans gösterdiği saptanmıştır (p < 0.05). İnflamatuar
belirteçlerden yalnızca monosit sayısı ve MLR, hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı
şekilde düşük bulunmuştur (p < 0.001). Hastalarda NLR ile VF-S (r=0.46, p=0.017), MLR ile
WKET-toplam hata (r=0.35, p=0.031), trombosit sayısı ile TMT-A süresi (r=0.44, p=0.023),
klorpromazin dozu ile WKET-toplam hata (r=0.35, p=0.026) arasında pozitif korelasyonlar
belirlenmiştir. Çoklu regresyon analizinde, VF-S varyansının %51i cinsiyet (B=2.67), nötrofil
(?=2.26), lenfosit (?=1.65), NLR (?=1.22), PLR (?=0.41) ve klorpromazin dozu (?=0.24)
ile açıklandı [F(6,18)=5.168; p=0.003]. WKET-toplam hata varyansının %23.8i cinsiyet
(B=4.79), monosit (?=0.56), trombosit (?=1.91), NLR (?=1.71), PLR (?=1.96) ve
klorpromazin dozu (?=0.22) ile ilişkili bulunmuştur [F(6,26)=2.664; p=0.038]. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, şizofreni hastalarında bilişsel işlevlerde bozulmanın bazı
periferik inflamatuar belirteçlerle anlamlı ilişkileri olduğu saptanmıştır. Özellikle NLR, MLR
ve trombosit sayısının bilişsel performansla korelasyonu, inflamasyonun şizofrenide bilişsel
disfonksiyondaki rolünü desteklemektedir. Ayrıca, klorpromazin dozu, lenfosit ve cinsiyet gibi
faktörlerin de bilişsel işlevler üzerinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bulgular, inflamasyonun
şizofrenide bilişsel işlevlerin bozulmasında rol oynayabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Bilişsel işlevler, Nötrofil lenfosit oranı (NLR) İnflamasyon,
Biyobelirteçler
Meryem Betül Aydın Akça, Bengü Yücens, Selim Tümkaya
Sayfa 101
Sunum önizlemesi
Giriş: Transkranial Manyetik Uyarım (TMU), beyindeki sinirsel devreleri uyararak etki eden
ve invazif olmayan bir nöromodülasyon uygulamasıdır. Yüksek frekansla (20 Hz) medial
prefrontal korteks (mPFK) ve anterior singulat kortekse uygulanan derin TMU (dTMU)nun
obsesif kompulsif bozukluk (OKB) semptomlarını azaltmada potansiyel bir tedavi yöntemi
olarak kullanılabileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bu araştırmada kliniğimizde
dTMU tedavisi almış olan OKB hastalarında dTMU tedavisinin etkinliğinin retrospektif
değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: dTMU tedavisi alan hastalara tedavi öncesinde ve sonrasında takip amaçlı verilen
sosyodemografik veri formu, Boyutsal Obsesif Kompülsif Bozukluk Ölçeği (BOKÖ), Beck
Depresyon Envanteri (BDE) ve Beck Anksiyete Envanteri (BAE) incelenmiştir. Bu formları
eksiksiz dolduran OKB tanısı almış 23 hasta istatistiksel analize dahil edilmiştir. Hastaların
tamamının mPFK bölgesine çift konik bobin ile dTMU uygulanmıştır. Tedavi yanıtını
değerlendirmek için tedavi öncesi ve sonrası ölçek puanları Wilcoxon İşaret Testi ile analiz
edilmiştir. 26/11/2024 tarihli 615535 sayılı kararı ile etik kurul onayı alınmıştır.
Sonuçlar: Hastalardan 18i kadın, 5i erkektir. Hastaların yaş ortalaması 39,26 ±11,94tür.
Ortalama seans sayısı 23,08±6,56dır. Hastaların tedavi öncesi BOKÖ toplam, BDE ve BAE
skor ortalamaları 39,47±19,90, 25±12,26 ve 19,65±12,54; tedavi sonrasında ise sırasıyla
29,39±14,83, 18,17±11,97 ve 15,60±11,85tir. BOKÖ alt ölçek puanları incelendiğinde tedavi
öncesi ortalama bulaş puanının 10,08±6,35, sorumluluk puanının 9,26±6,10, istenmeyen
düşünceler puanının 11,86±5,39, simetri puanının 8,26±6,44 olduğu saptanmıştır. Tedavi
sonrası ortalama BOKÖ bulaş, sorumluluk, istenmeyen düşünce ve simetri puanları sırasıyla
8,17±5,02, 6,13±4,67, 8,91±4,61 ve 6,17±4,66dır. Wilcoxon İşaret Testi yapıldığında OKB
hastalarında BOKÖ toplam ve bulaş, sorumluluk, istenmeyen düşünceler alt ölçek puanlarının
ve BDE skorlarının tedavi sonrası anlamlı bir şekilde azaldığı görülmüştür (p < 0,05).
Hastaların BOKÖ simetri ve BAE skorlarında anlamlı bir azalma izlenmemiştir (p > 0,05). Tartışma ve Sonuç: Bulgularımız, literatürle uyumlu olarak dTMUnun OKB semptomlarını
azaltmada etkili olabileceğini göstermektedir. BOKÖ toplam ve bazı alt boyut puanlarındaki
anlamlı düşüşler ile depresyon skorlarındaki iyileşme, tedavinin hem OKB belirtilerine hem de
eşlik eden depresif belirtilere olumlu etkileri olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Transkraniyal Manyetik Uyarım, Obsesif Kompülsif Bozukluk, Boyutsal
Obsesif Kompülsif Bozukluk Ölçeği
Halil İbrahim Yamaç, Güneş Devrim Kıcalı, Meltem Derya Şahin, Mahmut Selçuk
Sayfa 102
Sunum önizlemesi
Giriş: Medya, alkol ve madde kullanımı gibi halk sağlığı sorunlarına yönelik toplumsal algıyı
şekillendirmede önemli bir role sahiptir. Haberin sunuluş biçimi damgalamayı pekiştirebilir
veya tedaviye erişimi teşvik edebilir. Bu çalışmanın amacı Türkiyedeki alkol ve madde konulu
internet haberlerinin sunum şeklinin değerlendirilmesidir. Yöntemler: Araştırmamızda 01.01.2015-25.07.2025 tarihleri arasında Google arama
motorunda Alkol, Madde, Uyuşturucu, Alkol bağımlılığı, Madde bağımlılığı, Uyuşturucu
bağımlılığı anahtar kelimeleri kullanılarak arama yapıldı ve Google haberler sekmesinden
rastgele 109 haber seçildi. Alkol ve madde kelimeleri yer alan ancak alkol ve madde ile ilgili
olmayan haberler çalışmaya dahil edilmedi. Bu çalışma, halka açık erişim verilerini
içerdiğinden ve denek kullanılmadığından etik kurul onayı gerektirmemektedir.
Sonuçlar: Haberlerin ana teması incelendiğinde, en sık bilgilendirme/farkındalık (n=33,
%30.3) ve asayiş/suç (n=27, %24.8) temalarının işlendiği görülmüştür. Kullanılan dilin
yaklaşık yarısı nötr (n=54, %49.5) iken, damgalayıcı dil (n=27, %24.8) ve sansasyonel dil
(n=18, %16.5) de önemli bir yer tutmaktadır. Haberlerin %31.2sinde (n=34) uzman görüşüne,
%23.9unda (n=26) yardım bilgisine yer verilmiştir. Gerçekleştirilen istatistiksel analizler,
haberin ana teması ile kullanılan dil arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur
(?2(18,N=109)=67.01, p < 0.001, Crame?rs V=0.453). Bilgilendirme/farkındalık temalı
haberlerde nötr ve bilimsel dil baskınken; asayiş/suç teması damgalayıcı, sağlık ve adli süreç
temaları ise sansasyonel dille ilişkilendirilmiştir. Uzman görüşü kullanımı da benzer şekilde
haberin temasına bağlıdır (?2(6,N=109)=48.05, p < 0.001, Crame?rs V=0.664). Uzman
görüşleri büyük oranda (%75.8) bilgilendirme temalı haberlerde yer alırken, asayiş ve adli süreç
haberlerinde neredeyse hiç yer almamaktadır. Uzman görüşü içeren haberlerde damgalayıcı dil
kullanımı (%5.9) anlamlı düzeyde azalırken, uzman görüşü bulunmayan haberlerde bu oran
(%33.3) artmaktadır (?2(3,N=109)=39.63, p < 0.001, Crame?rs V=0.603). Yardım bilgisi sunan
haberler, çoğunlukla (%69.2) kişiyi ifşa etmeyen temsili fotoğrafları tercih etmektedir
(?2(22,N=109)=46.54, p=0.002). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma, ülkemizde medyada yer alan alkol ve madde ile ilgili
haberlerde sorumlu haberciliğin geliştirilmesi, damgalayıcı dilden uzaklaşılması, uzman
görüşlerinin ve yardım bilgilerinin yer aldığı bilimsel ve kapsayıcı bir dilin kullanımına ihtiyaç
duyulduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Alkol, Madde, Medya, Damgalayıcı dil, Haber
Giriş: Bu çalışmada, bipolar bozukluk (BB) tanısı ile izlenen, uzun etkili antipsikotik
enjeksiyonu (UEAP) alan hastalar ile UEAP almayan hastaların; klinik özellikleri, yan etki
profili ve son 1 yılda hastane yatışlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmaya BB tanılı, en az 1 yıldır 2. kuşak UEAP alan 50 hasta, yine aynı tanıyla
UEAP almayan 50 hasta alınmıştır. Tüm katılımcılarla psikiyatrik görüşme yapılmış, veriler
katılımcılardan ve hastane bilgi sisteminden toplanmıştır. Veriler; sosyodemografik ve klinik
bilgi formu, Young mani derecelendirme ölçeği (YMDÖ), Hamilton depresyon ölçeği (HDÖ),
Dünya Sağlık Örgütü Yetiyitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS 2.0), UKU yan etki
değerlendirme ölçeği ile toplanmıştır. Çalışmaya başlamadan önce Toros Üniversitesi Bilimsel
Araştırma ve Yayın Etiği Kurulundan 25.06.2024 tarih ve 135 sayılı karar numarasıyla onam
alınmıştır.
Sonuçlar: UEAP alan grubun toplam hastane yatış sayısı 6,16±3,80 iken diğer grubun
3,58±3,93 idi (p < 0,001). Her iki grubun son 1 yılda toplam yatış sayısı, yattığı gün sayısı,
manik atak sayısı, hipomanik atak sayısında anlamlı fark saptanmadı (p > 0,05). Son 1 yıldaki
depresif atak sayısı, UEAP alan grubun 0,20±0,45 iken diğer grubun 0,54±0,64 idi (p=0,003).
UEAP alan grubun YMDÖ puanı 2,56±2,96 iken diğer grubun 2,00±3,91 idi (p=0,041). HDÖ
puanları UEAP alan grubun 4,74±2,36 iken diğer grup 4,72±2,82 idi (p > 0,05). Her iki grup
WHODAS 2.0 ile değerlendirildiğinde, 3.maddede (kendine bakım) UEAP alan grubun
ortalama puanı 0,8±0,70 iken diğer grubun 0,51±0,64 idi (p=0,036). WHODAS 2.0 diğer alt
ölçekleri ve toplam puanlarında anlamlı fark saptanmadı (p > 0,05). UKU yan etki
değerlendirme ölçeğinde UKU ruhsal, otonomik ve diğer yan etkilerde anlamlı fark
saptanmazken (p > 0,05), UKU nörolojik yan etkilerde UEAP alan grup 0,88±1,06 iken diğer
grup 0,42±0,92 saptanmıştır (p=0,004). Tartışma ve Sonuç: UEAP alan grubun diğer gruba göre hastane yatışının fazla olması, bu
grubun nispeten daha ağır hastalardan oluştuğunu düşündürmektedir. UEAP alan hastalarda ilaç
yan etkilerinin daha fazla olması, bu tedavinin uygun hastalarda titizlikle seçilmesi gerektiğini
göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, Uzun etkili antipsikotik enjeksiyonu, Yetiyitimi, İlaç
yan etkisi
Giriş: Ruh sağlığı alanında hizmet veren hemşirelerin iş ortamına ilişkin algıları, tükenmişlik
düzeyleri ve agresyonu algılama biçimleri, mesleki doyum ve hasta bakım kalitesi açısından
önemli belirleyiciler arasında yer almaktadır. Bu doğrultuda bu çalışmada, ruh sağlığı ve
hastalıkları hastanesinde kapalı servis olarak adlandırılan yatan hasta kliniklerinde ve diğer
birimlerde çalışmakta olan hemşirelerin çalışma ortamı algıları, tükenmişlik durumları ve
agresyon algılarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Tanımlayıcı, kesitsel desende planlanan çalışmanın evrenini Ruh Sağlığı ve
Hastalıkları Hastanesinde çalışan hemşireler oluşturmuştur. Araştırma, dahil edilme kriterlerini
sağlayan ve gönüllü olarak katılan, AğustosKasım 2023 tarihleri arasında aktif görev yapan
129 hemşire ile yürütülmüştür. Veriler; Sosyodemografik Veri Formu, Çalışma Ortamı
Ölçeği, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Agresyon Algılamaları Ölçeği ile toplanmıştır.
Çalışma için Adana Şehir Hastanesi Etik Kurulundan 06.07.2023 tarihli, 2692 sayılı etik onam
alınmıştır.
Sonuçlar: Araştırmaya katılan 2356 yaş arası hemşirelerin %64,3ü kapalı birimlerde
çalışmakta, %76,7si lisans mezunu, %79,1i kadın, %62,8i evlidir. Katılımcıların %81,4ü
mesleğini isteyerek seçmiş, %83,7si gündüz-nöbet usulü çalışmakta, %45i fazla mesai
yapmakta, %55,8i çalışma koşullarından memnundur. Ayrıca %87,6sı mevcut biriminde
çalışmaya devam etmek istemekte, %69,8i ise hastalardan gelen agresyona maruz kaldığını
belirtmiştir.
Hemşireler kapalı ya da açık birimlerde çalışma durumuna göre
değerlendirildiğinde hemşire grupları arasında; çalışma ortamı ölçeği fiziksel kaynaklar alt
ölçeği puan ortalamalarında (p < 0,001), Maslach tükenmişlik ölçeği duygusal tükenme
(p=0,002) ve duyarsızlaşma alt ölçek puanlarında (p=0,028) istatistiksel olarak anlamlı bir fark
olduğu; çalışma ortamı ölçeği toplam puan ve çalışan korkuları, kalite yönetimi, mesleki
ilişkiler, iş doyumu alt ölçekleri ile Maslach tükenmişlik ölçeği kişisel başarı alt ölçeği
puanlarında ve Agresyon algılamaları ölçeği disfonksiyonel ve fonksiyonel alt ölçek puan
ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı belirlendi (p > 0,05). Tartışma ve Sonuç: Kapalı birimlerde çalışan hemşirelerin duygusal tükenmişlik düzeylerinin
daha yüksek olması ve fiziksel kaynaklara erişimlerinin daha sınırlı algılanması, bu birimlerde
çalışan hemşirelere yönelik kaynakların artırılması, duygusal destek mekanizmalarının
güçlendirilmesi ve iş yükünün dengelenmesi gibi önlemleri gerekli kılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Psikiyatri hemşireleri, çalışma ortamı, tükenmişlik düzeyi, agresyon
algıları
Giriş: Madde kullanım bozukluğu (MKB), dünyada giderek yaygınlaşmakta ve bireyleri ve
toplumu birçok alanda olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, saldırganlık düzeyine
göre sosyodemografik özelliklerin ve bağımlılık boyutlarının saldırganlık üzerindeki etkilerini
incelemektir. Yöntemler: Kesitsel desende yapılan çalışma 90 yataklı bir bağımlılık merkezinde yürütüldü.
Çalışmaya serviste yatarak tedavi gören, 14 günlük detoksifikasyon tedavisini tamamlayan,
çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 195 birey dahil edilmiştir. Katılımcılara
Sosyodemografik Veri Formu, Bağımlılık Profil İndeksi (BPI) ve Klinik Formu (BPI-K) ile
Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPAQ) uygulanmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p < 0.05
olarak alınmıştır. Çalışma için Adana Şehir Hastanesi klinik araştırmalar etik kurulundan
15.01.2023 tarih ve 2302 sayılı kararı ile izin alınmıştır.
Sonuçlar: Çalışmamızda, Madde kullanım bozukluğu olan hastalar düşük ve yüksek
saldırganlık puanına göre iki gruba ayrılıp değerlendirildi. Yüksek saldırganlığı olan madde
kullanım bozukluğu olan hastaların madde kullanımına daha erken yaşta başladığı, daha genç
olduğu, bekar olduğu ve işsizlik geçmişi oranının daha yüksek olduğu bulunmuştur (sırasıyla;
p < 0,007, p < 0,044, p < 0,018, p < 0,008). Regresyon analizinde, iş geçmişi öyküsünün toplam
saldırganlıkla ilişkili olduğu bulunmuştur (beta: 0,35, p < 0,033). Yüksek saldırganlığı olan
madde kullanım bozukluğu olan hastaların bağımlılık şiddeti ve intihar girişimi sıklığının daha
yüksek olduğu saptanmıştır (sırasıyla; p < 0,001, p < 0,002 ). Çoklu madde kullanımının yüksek
saldırganlık grubunda daha yaygın olduğu (p < 0,011) ve kullanılan madde sayısındaki artışın
toplam saldırganlık puanını yordadığı belirlenmiştir (beta:0,172, p < 0,011) . Klinik değişkenler
arasında öfke kontrolü eksikliğinin toplam saldırganlıkla en çok ilişkili değişken olduğu
bulunmuştur (beta: 0,260, p < 0,007) . Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız, MKB hastalarında saldırganlığı etkileyen birçok farklı
bağımlılık boyutu ve sosyodemografik özellik olduğunu göstermektedir. Bulgular, her hasta
için bireysel saldırganlık değerlendirmesinin önemini ortaya koymaktadır. Saldırganlığı
etkileyen faktörlerin bilinmesi, MKBnin izlem ve yönetimine katkı sağlayarak prognoza ve
toplumsal sorunlara yönelik çözümler geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık profili; saldırganlık; madde kullanım bozukluğu
Damla Berivan Baskın Erdoğan, Gonca Aşut, Hasan Kaya, Erol Göka
Sayfa 107
Sunum önizlemesi
Giriş: Bu çalışmada, remisyon döneminde olan şizofreni (SCH) ve bipolar bozukluk (BD) tanılı
hastalarda içselleştirilmiş damgalanma, içgörü düzeyi ve stresle başa çıkma tutumları
arasındaki ilişkilerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi ve bu değişkenlerin sosyal işlevsellik
üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmaya, Ankara Şehir Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran, remisyon
döneminde olan 51 SCH ve 45 BD tanılı hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar, yarı yapılandırılmış
klinik görüşmeler ve ölçeklerle değerlendirilmiş; sosyodemografik ve klinik bilgiler
toplanmıştır. Çalışmada Sosyal İşlevsellik Ölçeği, Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş
Damgalama Ölçeği, Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği ve İçgörünün Üç
Bileşeninin Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Veriler SPSS 21.0 programında analiz
edilmiştir.Bu çalışma Ankara Şehir Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından
onaylanmıştır (E1-20-403).
Sonuçlar: SCH grubunda sosyal işlevsellik, kişilerarası iletişim ve bağımsızlık yetkinlik
düzeyleri, BD grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha düşüktü (p < 0,001). İçselleştirilmiş
damgalanma açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. İç görü toplam puanında
(p=0,019) ve hezeyanlarının doğruluğuna inanma ve yaşantılarını açıklama (p=0,008) alt
ölçeğinde gruplar arasında anlamlı farklılık vardı. Doğrusal regresyon analizine göre eğitim
süresi (B:1.983, p < 0,001), yüksek içgörü (B:1.772, p=0,029) ve kadın cinsiyet (B:11,386,
p=0,006) sosyal işlevselliği pozitif; şizofreni tanısı varlığı (B:-9,916, p=0,015) ve yüksek
içselleştirilmiş damgalama düzeyi (B:-0,413, p=0,013) negatif yönde yordayan değişkenlerdi. Tartışma ve Sonuç: Eğitim süresi, cinsiyet, içgörü ve damgalama düzeyleri; şizofreni ve
bipolar bozukluk tanılı bireylerde sosyal işlevselliği etkileyen önemli değişkenlerdir.
Psikososyal müdahaleler planlanırken bu faktörlerin göz önünde bulundurulması
önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Baş etme tutumları, İçgörü, İçselleştirilmiş damgalanma, Sosyal
işlevsellik
Giriş: Valproik asit (VPA), Bipolar I Bozukluk tedavisinde yaygın kullanılan etkili bir
duygudurum düzenleyicisidir. Ancak, VPA tedavisine bağlı hiperamonyemi, karaciğer
fonksiyon testleri normal sınırlarda olsa dahi ortaya çıkabilen, potansiyel olarak nörotoksik ve
nadiren ensefalopatiye yol açabilen klinik açıdan önemli bir metabolik yan etkidir. Bu çalışma,
VPA tedavisi altındaki ötimik kadın Bipolar I Bozukluk hastalarında serum amonyak
düzeylerinin mevsimsel değişimini ve bu değişimin subklinik belirtilerle ilişkisini incelemeyi
amaçlamaktadır. Yöntemler: Bu prospektif çalışmaya 2 Ocak31 Ekim 2024 tarihleri arasında Tuzla Devlet
Hastanesine bağlı Toplum Ruh Sağlığı Merkezlerinde DSM-5e göre Bipolar I Bozukluk
tanısı ile izlenen ve en az bir yıldır remisyonda ve VPA tedavisi altında olan, çalışmaya yazılı
onam vererek katılan 42 ötimik kadın hasta dahil edilmiştir. Ek psikiyatrik hastalık öyküsü olan;
ABY, KBY, diyabet, hipertansiyon gibi takipli ek sistemik hastalığı bulunan hastalar çalışmadan
dışlanmıştır. Katılımcıların Ocak, Nisan, Temmuz ve Ekim aylarında açlık serum amonyak,
ALT, AST, üre, kreatinin ve VPA düzeyleri ölçülmüş; Young Mani Derecelendirme Ölçeği
(YMRS) ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) ile klinik değerlendirmeleri
yapılmıştır. Etik kurul onayı Üsküdar Üniversitesinden alınmıştır (29.09.2020, Sayı:
61351342/2020-452).
Sonuçlar: Amonyak düzeyi Temmuz ayında en yüksek (38.34±4.89 µmol/L), Ocak ayında ise
en düşük (35.05±4.96 µmol/L) seviyede bulunmuştur. Ocak ayı amonyak düzeyleri, Nisan
(36.87±3.88 µmol/L; p=0.045) ve Temmuz (p=0.005) aylarına göre anlamlı şekilde daha düşük;
Temmuz ayı ölçümleri ise Ekim (35.99±5.04 µmol/L) ayına göre anlamlı olarak daha yüksek
saptanmıştır (p=0.027). Hastaların eşikaltı YMRS skor ortalamaları ile amonyak düzeyi
ortalamaları arasında pozitif yönde istatistiksel anlamlı korelasyon bulunmuştur (r=0.605, p <
0.001). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma, VPA tedavisi alan kadın hastalarda serum amonyak
düzeylerinin anlamlı bir mevsimsel dalgalanma gösterdiğini ortaya koyan ilk çalışmalardan
biridir. Artan ortam sıcaklığı, mevsimsel fiziksel aktivite artışı, potansiyel dehidratasyon gibi
stresörlerin bu artışta etkili olabileceği düşünülmektedir. Bulgularımız, VPA tedavisi alan
hastaların izleminde, özellikle yaz aylarında daha duyarlı bir biyokimyasal takip stratejisinin
benimsenmesinin klinik önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, hiperamonyemi, valproik asit
Giriş: Şizofreni; duygu, düşünce, davranış ve bilişsel işlevleri etkileyen, kronik ve ciddi bir
ruhsal hastalıktır. Hastalık sürecinde, tedavi uyumu ve işlevsellik düzeyi bireyin yaşam kalitesi
ve klinik seyri açısından kritik öneme sahiptir. Bu bağlamda hastalara bakım verenler bireylerin
rolü belirleyici bir faktör olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışma, bakım verenlerin sıkıntıya
dayanma kapasiteleri ve mükemmeliyetçilik düzeylerinin hastaların tedavi uyumu ve
işlevsellikleri üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Bu çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan
başvuran 80 şizofreni hastası ve 80 bakım vereni ile yürütülmüştür. Veriler, 01.10.2024
30.05.2025 tarihleri arasında yüz yüze görüşmelerle toplanmıştır. Hasta grubuna
Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Morisky Tedaviye
Uyum Ölçeği (MMTUÖ-6) ve Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ) uygulanmıştır.
Bakım verenlere Sosyodemografik Veri Formu, Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (SDÖ) ve Frost Çok
Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği (FÇBMÖ) uygulanmıştır. (Etik Kurul Karar No:2024/10
37)
Sonuçlar: Çalışmada, hastaların tedavi uyumu değerlendirmesinde %65,5inin tedavi
motivasyonu ve %71,25inin bilgi düzeyi yüksek bulunmuştur. Çok değişkenli analizlerde,
bakım verenin sıkıntıya dayanma kapasitesinin artmasının, hastaların tedavi motivasyonunu
anlamlı şekilde arttırdığı saptanmıştır (p=0,013). Sıkıntıya dayanma düzeyinin hastaların
işlevsellik düzeyi üzerinde ise anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Mükemmeliyetçilik düzeyinin
tedavi uyumu üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmazken, mükemmeliyetçilik düzeyi yüksek olan
bakım verenlerin hastalarında işlevselliğin özerklik alt boyutu anlamlı düzeyde daha düşük
saptanmıştır (p < 0,001). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, şizofreni tanılı bireylerin tedavi uyumu ve işlevselliklerinin,
bakım verenlerin mükemmeliyetçilik düzeyi ve sıkıntıya dayanma kapasiteleri ile ilişkisi
incelenmiştir. Elde edilen bulgular, bakım verenin sıkıntıya dayanma düzeyinin yüksek
olmasının hastaların tedavi motivasyonunu anlamlı biçimde artırdığını, buna karşın
mükemmeliyetçilik düzeyinin tedavi uyumu üzerinde belirgin bir etkisinin olmadığını
göstermiştir. Özellikle, bakım verende yüksek mükemmeliyetçilik düzeyinin hastaların
özerkliğini olumsuz etkileyebileceği saptanmıştır. Bu bulgular, şizofreni tedavisinde yalnızca
hastaya değil, bakım verenin psikolojik özelliklerine de odaklanılması gerektiğini ortaya
koymakta ve bakım verenlere yönelik destekleyici müdahalelerin tedavi sürecine dahil
edilmesini önermektedir. Anahtar Kelimeler: tedavi uyumu, işlevsellik, mükemmeliyetçilik, sıkıntıya dayanma,
şizofreni
Giriş: Şizofreni patogenezinde inflamasyon ve immün disfonksiyonun rol oynadığını
bilinmektedir. Şizofreni tanılı ve şizoaffektif bozukluk tanılı hastaların beraber değerlendirildiği
pek çok çalışmada bu hasta gruplarında sağlıklı kontrollere göre inflamasyon belirteçlerinin
arttığı saptanmıştır. Bu çalışmada şizofreni ve şizoaffektif bozukluk tanılı hastaların
inflamasyon belirteçleri açısından karşılaştırılması amaçlandı. Yöntemler: Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve
Araştırma Hastanesi kliniklerinde 01.04.2023 - 01.04.2024 tarihleri arasında yatarak tedavi
gören, araştırmanın içleme ve dışlama kriterlerine uyan, şizofreni ve şizoaffektif bozukluk tanılı
hastaların yatış dosyaları retrospektif olarak incelenerek sosyodemografik ve klinik özellikleri
ile yatış sırasında rutin yapılan kan tetkiki değerleri Hasta Veri Formuna kaydedildi ve bunların
ilişkisi araştırıldı. Hastanın birden fazla yatışı olması durumunda son yatışı değerlendirmeye
alındı. Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik
Kurulu Karar No: 2024-05-23tür.
Sonuçlar: Şizofreni (n=43) ve şizoaffektif bozukluk (n=27) grupları arasında cinsiyet, yaş,
eğitim düzeyi ve medeni durum açısından farklılık yoktu (p > 0,05). Hastalığın başlangıç yaşı
ve süresi, yatış sayısı ve süresi, suisid girişimi öyküsü, elektrokonvülsif tedavi öyküsü, katatoni
öyküsü, akrabalarda psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında farklılık yoktu (p >
0,05). Gruplar arasında beyaz küre sayısı, nötrofil, monosit, lenfosit, platelet sayıları, nötrofil
lenfosit oranı (NLO), monosit lenfosit oranı (MLO), platelet lenfosit oranı, sistemik immün
inflamasyon indeksi, sistemik immün yanıt indeksi, C reaktif protein, ferritin, albumin değerleri
açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0,05). Tüm hastalar birlikte
değerlendirilerek inflamatuar biyobelirteçler ile klinik özellikler arasındaki bağıntılar
incelendiğinde; MLO ile hastalık süresi arasında pozitif bağıntı saptandı (r=0,28, p=0,027). Tartışma ve Sonuç: Şizofreni ve şizoaffektif bozukluğun karşılaştırıldığı literatürdeki tek
çalışmanın sonucu şizofreni alevlenmelerinde şizoaffektif bozukluğa kıyasla daha yüksek NLO
ve MLO düzeyleri bulunduğu şeklinde iken bizim çalışmamızda iki hasta grubu arasında
inflamatuar biyobelirteçler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Bu konuya
yönelik literatüre katkı sağlamak adına daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Monosit lenfosit oranı, Nötrofil lenfosit oranı, Platelet lenfosit oranı,
Şizoaffektif Bozukluk, Şizofreni
Giriş: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun(DEHB) yaşam kalitesini etkileyen temel
zorluklarından biri dürtüselliktir. Bu durum, potansiyel sonuçlar düşünülmeden aceleyle
yapılan eylemler, ödülü ertelemekte zorlanma ve anlık sonuçlara yönelme eğilimiyle
karakterizedir. DEHB tanılı bireyler genellikle ödül beklemekte zorlanırlar ve uzun vadeli
gecikmeleri içeren durumlarda etkili şekilde işlev görmekte güçlük çekerler. Bu çalışmanın
amacı, gecikmeye yönelik davranışları değerlendirmek üzere geliştirilen özbildirim temelli bir
araç olan Yetişkinler İçin Hızlı Erteleme Ölçeğinin(HEA) Türkçe geçerlik ve güvenirliğini
sağlamaktır. Yöntemler: Çalışmaya DEHB tanılı 86 yetişkin (ortalama yaş = 25,86 ± 6,53) ve 79 sağlıklı
kontrol (ortalama yaş = 29,85 ± 6,95) dahil edilmiştir. Katılımcılar, Yetişkin DEHB Kendi
Bildirim Ölçeği (ASRS), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ve gecikme
hoşnutsuzluğu ile gecikme indirimi boyutlarını değerlendiren HEAnın Türkçe versiyonunu
doldurmuştur. İç tutarlılık Cronbach alfa katsayısı ile değerlendirilmiştir. Faktör yapısı,
Varimax rotasyonu ile temel bileşenler analizi kullanılarak incelenmiş, test-tekrar test
güvenirliği Spearman korelasyonu ile değerlendirilmiştir.(Etik Kurul Karar no: İ10-732-23)
Sonuçlar: Cronbach alfa katsayıları, Gecikme Hoşnutsuzluğu alt ölçeği için 0.81, Gecikme
İndirimi alt ölçeği için ise 0.86 olarak bulunmuş ve iyi düzeyde iç tutarlılık göstermiştir. Faktör
analizi, orijinal ölçekle tutarlı şekilde iki faktörlü bir yapı ortaya koymuş; faktör yükleri
Gecikme Hoşnutsuzluğu için 0.54 ila 0.88, Gecikme İndirimi için 0.64 ila 0.78 arasında
değişmiştir. Test-tekrar test analizi, kabul edilebilir düzeyde güvenirlik göstermiştir (Gecikme
Hoşnutsuzluğu için ? = 0.34, Gecikme İndirimi için ? = 0.59; p < 0.001). DEHB grubundaki
korelasyon analizleri, HEA alt ölçek puanları ile ASRS hiperaktivite/dürtüsellik alt ölçeği
puanları arasında anlamlı pozitif ilişkiler olduğunu göstermiştir (Gecikme Hoşnutsuzluğu için
? = 0.264, p = 0.014; Gecikme İndirimi için ? = 0.431, p < 0.001). Ayrıca, DEHB grubunda
HEA puanları ile HADÖ puanları arasında herhangi bir ilişki bulunmamıştır. Tartışma ve Sonuç: HEAnIn Türkçe versiyonu, yetişkinlerde gecikmeye yönelik davranışları
değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir araçtır. Sonuç olarak kısa ve klinik uygunluğu
sayesinde, karmaşık nöropsikolojik değerlendirmelere pratik bir alternatif sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB), Gecikme
İndirimi, Dürtüsellik
Giriş: Giderek artan kanıtlar, Psikotik Bozukluklar (PB) veya Bipolar Bozukluklar (BB) gibi
Ağır Ruhsal Bozuklukları (ARB) olan kişilerin aşırı kilolu olma ve obezite geliştirme riskinin
yüksek olduğunu göstermektedir. Klinik çalışmalarda ARB'ye sahip olan kişilerin obezite
riskinin %60'lara ulaştığı bildirilmiştir. Bu çalışmada, bu duruma sebep olan etmenlerin
incelenmesi için BB veya PB tanıları almış olma, hastalık süresi, epizod sayısı, tipik ve atipik
antipsikotik kullanım faktörlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Araştırma, ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde takip edilip DSM-5 (The
Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) SCID'e (Structured Clinical Interview
for DSM-5-Disorders) göre BB ve PB tanıları koyulmuş 115 hasta üzerinde yürütüldü.
Çalışmayı yürüten hekim hastaların ruhsal durum muayenesini yapılarak öykülerinden ve
hastane kayıtlarından klinik özelliklerini inceledi. Bu çalışmada gerçekleştirilen tüm
uygulamalar 1964 Helsinki Deklarasyonu ve sonraki değişiklikleri veya karşılaştırılabilir etik
standartlara uygun olarak gerçekleştirildi. Çalışma, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kanuni Eğitim
ve Araştırma Hastanesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 23618724 sayılı ve 2023/31 tarihli
onayı ve hastane yönetiminden resmi izin alınarak başlatıldı.
Sonuçlar: Çalışmaya katılan kişilerin 65'i BB ve 50'si PB tanılarına sahipti. BB grubuna kıyasla
PB grubunda alkol-madde kullanımı istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksekti.
Obezite derecelerine bakıldığında normal kilolu hasta sayısı 13, fazla kilolu hasta sayısı 35,
birinci derecede obez hasta sayısı 38, ikinci derecede obez hasta sayısı 22 ve üçüncü derecede
obez hasta sayısı 7 olarak bulundu. Hastalık süresi en uzun olan grup evre 2 obezite olan hastalar
olup, obezite dereceleri ile hastalık süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
Ancak epizod sayısı ile obezite dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark mevcuttu.
Çalışmaya katılan hastaların %88inin atipik antipsikotik, %4ünün tipik antipsikotik kullandığı
görüldü. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma ile ARB'ye sahip kişilerin %58'inin obezite geliştirdiği, epizod
sayısı ile obezite dereceleri aralarında bir ilişkiden söz edilebileceği ve hastalık süresinden
ziyade hastalığının seyrinin obezite gelişme riskini artırabileceği görülmüştür. Literatürde bu
alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: ağır ruhsal bozukluklar, obezite, psikotik bozukluklar, bipolar bozukluğu
Zekiye Ayça Ballı, Güneş Devrim Kıcalı, Meltem Derya Şahin, Mahmut Selçuk
Sayfa 114
Sunum önizlemesi
Giriş: Medya, toplumu bilgilendirme ve farkındalık oluşturma görevleriyle toplum algısında
önemli rol oynamaktadır. Psikiyatrik hastalıklarla ilgili haberler, hem önyargıları hem de
hastaların toplumsal konumunu etkileyebilmektedir. Bu çalışma, Türkiyede psikiyatrik
hastalıklarla ilgili medyada yer alan haberlerin içerik ve sunum biçimlerini değerlendirmek
amacıyla yapılmıştır. Yöntemler: Araştırmada 25.02.202025.02.2025 tarihleri arasında Google arama motorunda
psikiyatri hastası, bipolar bozukluk, şizofreni, psikiyatrik bozukluk anahtar kelimeleriyle
ulaşılan haberler incelenmiştir. Tekrar eden içerikler çıkarıldıktan sonra basit rastgele
örnekleme yöntemiyle 143 haber seçilmiştir. Habere konu olan tanılar şizofreni, bipolar affektif
bozukluk, depresyon, anksiyete bozuklukları ve diğer psikiyatrik hastalıklar olarak
sınıflandırılmıştır. Haberlerin içerikleri öldürme, öldürülme, yaralama, yaralanma, intihar ve
kaybolma; sunum şekilleri ise sansasyonel ve damgalayıcı dil, hastalıkla ilgili bilgi, kişi
gizliliği, yasal süreç ve uzman görüşü başlıkları altında değerlendirilmiştir. Bu çalışma halka
açık erişim verilerini içerdiğinden ve denek kullanılmadığından etik kurul onayı
gerektirmemektedir.
Sonuçlar: Haberler incelendiğinde en sık bahsedilen hastalığın şizofreni %52.4 (N=75) olduğu
görülmektedir. Sırasıyla diğer psikiyatrik hastalıklar %28 (N=40), bipolar affektif bozukluk
%18.9 (N=27), depresyon %1.4 (N=2) ve anksiyete bozuklukları %0.7 (N=1) olarak devam
etmektedir. Haberlerin içeriğinde; %30.1 (N=43) öldürme ve %8.4 (N=12) öldürülme; %37.1
(N=53) yaralama ve %6.3 (N=9) yaralanma; %9.8 (N=14) intihar; %4.2 (N=6) kaybolma
temaları görülmektedir. Haberlerin sunum dili incelendiğinde sansasyonel dil %42 (N=60),
damgalayıcı dil %35.7 (N=51) kullanıldığı; haberlerin %44.8inde (N=64) kişi gizliliğine
dikkat edildiği; %29.4ünde (N=42) yasal süreç hakkında bilgi verildiği; %13.3ünde (N=19)
hastalık hakkında bilgi verildiği görülmüş olup; %7.7sinde (N=11) konuyla alakalı uzman
görüşü bildirilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak, incelenen haberlerde şizofreni tanılı bireylerin yoğun
şekilde temsil edildiği, içeriklerde şiddet ve suç temalarının baskın olduğu görülmüştür.
Sansasyonel ve damgalayıcı dilin yaygınlığı, toplumda olumsuz algıları besleyebilir. Buna
karşın hastalık bilgisi, yasal süreçler ve uzman görüşlerinin sınırlı yansıtılması, medyanın
bilgilendirici ve farkındalık artırıcı rolünü yerine getirmekte yetersiz kaldığını göstermektedir.
Ruh sağlığı haberlerinde etik ilkelere, kişi haklarına ve toplumsal sorumluluklara daha fazla
önem verilmesi gerektiği açıktır. Anahtar Kelimeler: haber, psikiyatri hastası, haber dili, şizofreni
Giriş: Antidepresan tedaviye bağlı cinsel işlev bozukluğu(CİB), psikiyatride sık karşılaşılan ve
hastaların yaşam kalitesini etkileyen bir yan etkidir. Ayrıca, bireylerin biyolojik saat tercihini
yansıtan sirkadiyen tercih(kronotip), psikiyatrik hastalıkların gidişatı, semptom şiddeti ve
tedaviye yanıt gibi birçok klinik parametre üzerinde belirleyici rol oynayabilir.Çalışmamızın
amacı, antidepresan tedavi altındaki bireylerde sirkadiyen tercih ile CİB arasındaki ilişkiyi
değerlendirmektir. Yöntemler: Kesitsel tasarımlı çalışmaya 1850 yaş arası, Depresif bozukluk veya Yaygın
Anksiyete Bozukluğu tanısı ile en az 6 haftadır antidepresan (SSRI ve SNRI grubu) kullanan
57 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği(ASEX), Sabahçıl
Akşamcıl Anketi(MEQ), Beck Depresyon Envanteri(BDE) ve Psikotroplara Bağlı Cinsel İşlev
Bozukluğu Ölçeği(PCİBÖ) uygulanmış; veriler Spearman korelasyon analizi ile
değerlendirilmiştir (Etik kurul karar no: 2024-TBEK 2025/08-11).
Sonuçlar: Katılımcıların %61.4ü kadın, %38.6sı erkek, ortalama yaş 35.4 ± 1.2 yıl
idi.Psikiyatrik hastalık süresi 52.2 ± 8.3 ay, antidepresan tedavi süresi 42.4 ± 8.2 hafta olarak
bulundu. BDE-ASEX puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon (r=0.453, p < 0.001), MEQ
BDE arasında anlamlı negatif korelasyon (r=-0.423, p=0.001) saptandı. Yaşla MEQ (r=0.469,
p < 0.001) ve PCİBÖ puanları arasında (r=0.338, p=0.010) pozitif korelasyon bulundu.
Antidepresan tedavi süresiyle PİCİP toplam (r=-0.095, p=0.483), ASEX toplam (r=-0.102,
p=0.451) ve MEQ toplam puanları (r=-0.155, p=0.250) arasında, MEQ toplam puanları ile
PİCİP toplam (r=-0.055, p=0.685) ve ASEX toplam puanları (r=-0.249, p=0.062) arasında
istatistiksel olarak anlamlı korelasyon tespit edilememiştir. Tartışma ve Sonuç: Sirkadiyen tercihle depresyon şiddeti arasında anlamlı ilişki bulunması,
biyolojik ritmin duygudurum regülasyonu üzerindeki etkisini desteklemektedir. Depresyon
şiddeti arttıkça akşamcıl kronotip özelliklerinin belirgin hale geldiği gözlemlenmiştir.Bu bulgu
mevcut literatürle uyumludur. Antidepresanlarla ilişkili CİB ile sirkadiyen tercih arasında
anlamlı ilişki saptanmamıştır. Antidepresan tedavi süresinin psikotroplara bağlı CİB üzerindeki
etkisi anlamlı bulunmamıştır. Yaşın ilerlemesiyle birlikte hem sabahçıl eğilimin hem
antidepresanlara bağlı cinsel işlev bozukluğu puanlarının artması, yaş faktörünün klinik
değerlendirmelerde dikkate alınması gerektiğini düşündürmektedir. Gelecek araştırmalarda,
boylamsal tasarımlar ve farklı antidepresan gruplarının etkilerini inceleyen çalışmaların bu
ilişkilerin nedenselliğini ortaya koymada yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: cinsel işlev bozukluğu, sirkadiyen tercih, kronotip, antidepresan tedavisi
Sena Karaca, Mine Şahingöz, İbrahim Kılınç, Naile Yaldız Kökbudak
Sayfa 118
Sunum önizlemesi
Giriş: Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB)nin patofiyolojisinde nöroinflamasyon ve
otofaji mekanizmalarının etkili olduğu çeşitli çalışmalarla gösterilmekle birlikte henüz tam
olarak aydınlatılamamıştır. Bununla birlikte TSSBye karşı koruyucu olabilecek veya TSSB
oluşumunu kolaylaştırabilecek faktörler de netlik kazanmamıştır. Çalışmamızda değişen yaşam
tarzı ve beslenme biçimleriyle birlikte sık karşılaşılan Western tarzı (yüksek yağ ve şeker
içerikli) beslenmenin hipokampal otofaji ve nöroinflamasyon üzerine etkileri incelenerek
beslenmenin TSSB üzerine etkilerinin incelenmesi hedeflenmiştir. Yöntemler: Necmettin Erbakan Üniversitesi Deneysel Tıp Merkezinden temin edilen 24 adet
yetişkin erkek Wistar sıçan 3 gruba ayrılmıştır. Western diyet grubu 28 gün boyunca yüksek
yağ ve şeker içeren diyetle beslenmiş ve kontrol grubu dışında kalan 2 gruba Akut Uzatılmış
Stres (AUS) protokolü uygulanarak TSSB modeli oluşturulmuştur. Anksiyete düzeyleri 8. ve
28. günlerde Yükseltilmiş Artı Labirent (YAL) testiyle değerlendirilmiştir. Hipokampal dokuda
ELISA yöntemiyle TNF-?, IL-10, LC3-I/II, BDNF düzeyleri, immunohistokimyasal olarak da
Beclin-1 ve Iba-1 düzeyleri analiz edilmiştir. Araştırmamız için Necmettin Erbakan Üniversitesi
Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulunun 27.02.2024 tarihli ve 2024/20 karar sayılı onayıyla
çalışmaya başlanılmıştır.
Sonuçlar: Western diyet grubundaki ratlar 28. günde tüm gruplar arasında en fazla kilo alan
grup oldu (p < 0,0001). YAL testinde toplam alınan mesafe ve ortalama hız açısından anlamlı
bir fark görülmedi. Yine YAL testinde açık kollarda geçirilen süre bakımından anlamlı
değişiklik saptanmadı. İmmünohistokimyasal olarak, Western diyetle beslenen grupta Iba-1
pozitifliği kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksekti (p = 0,025). Biyokimyasal
incelemelerde, serum (p = 0,001) ve hipokampusta (p = 0,0098) IL-10 düzeylerinin yüksek,
serum (p < 0,001) ve hipokampusta (p = 0,0001) TNF-? düzeylerinin ise düşük olduğu
belirlendi. Tartışma ve Sonuç: Travma sonrası Western diyetle beslenmenin anksiyete benzeri davranışlar
üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Batı tarzı beslenmenin kronik stresi arttırdığı,
psikiyatrik hastalıkların görülme sıklığını arttırdığı ve inflamasyonu arttırdığı bilinmekle
birlikte Western diyetle beslenen grupta nöroinflamasyon parametlerinde istatistiksel olarakanlamlı düşüş olması travma sonrası akut dönemde yüksek kalorili beslenmenin olumlu etkileri
olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Travma, Western Diyet, Otofaji, Nöroinflamasyon
Giriş: Bu çalışmada, Türk Psikiyatri Dizini ve ULAKBİM TR Dizin veri tabanlarında yer alan
otizm alanında şimdiye kadar yapılan çalışmaların profilinin bibliyometrik analiz yöntemi ile
ortaya konması amaçlanmıştır. Yöntemler: 01.07.2025 tarihinde başlık veya özetlerinde otizm veya autism kelimeleri yer
alan yayınlar taranmış; anahtar kelimesi nepotizm olan 2 yayın ve geri çekildiği bilgisi olan 1
yayın çalışmadan dışlanmış ve her iki veri tabanında ortak olan olan 104 çalışma sadece bir kez
alınmıştır. Çalışmaya toplam 655 makale dahil edilmiştir. Veri tabanlarından gelen veriler
incelendiğinde eksik olduğu fark edilen bilgiler için her çalışma Google Scholar veri tabanından
aranmış; eksik veriler tamamlanmış ve atıf sayıları güncellenmiştir. Ek olarak, dergilerde hangi
oranda otizm alanında yazıya yer verildiğinin belirlenmesi amacıyla ULAKBİM TR Dizinden
dergiler tek tek taratılarak toplam yayın sayıları elde edilmiştir. Analizler için Microsoft Excel
ve R-4.5.1 for Windows, RStudio, Bibliometrix ve wordcloud2 paketleri kullanılmıştır.
Çalışmada kullanılan veriler genel erişime açık olduğu ve herhangi bir kişisel sağlık bilgisi
içermediği için etik kurul onayı alınmamıştır.
Sonuçlar: 655 çalışmanın 434 (%66)ü Türkçe dilindedir. Otizm alanında yapılmış ilk
çalışmanın 1969 yılına ait olduğu; çalışmaların 2018 ve sonrasında hız kazandığı ve en fazla
çalışmanın 2021 yılında yapılmış olduğu (n=75) belirlenmiştir. Çalışmaların 468 (%71)i
araştırma makalesi, 111 (%17)i derleme, 57 (%9)si olgu sunumudur. Tüm çalışmaların
546sının (%83,3) birden çok yazarlı olduğu, en fazla sayıda yazarın yer aldığı çalışmada yazar
sayısının 17 olduğu belirlenmiştir. En sık kullanılan anahtar kelimenin Otizm Spektrum
Bozukluğu (n=258) olduğu; bu konuda en çok makalenin yer aldığı derginin Ankara
Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Özel Eğitim Dergisi olduğu (n=43) belirlenmiştir. En
yüksek oranda otizm yayınına yer veren dergiler incelendiğinde en yüksek oranın 2020de
yayın hayatı sona eren International Journal of Early Childhood Special Education (%18,4)
olduğu; yayın hayatı devam eden dergiler arasından en yüksek oranın Ankara Üniversitesi
Eğitim Bilimleri Fakültesi Özel Eğitim Dergisi (%11,8) olduğu belirlenmiştir. Otizm
konusunda yayınlanan makale başına en çok atıf alan (n=50,93) ve toplamda en fazla atıf alan
derginin Kuram ve Uygulamada Eğitim Bilimleri (n=764) olduğu belirlenmiştir. En fazla
yayının Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları (n=88) bölümü tarafından yapıldığı;
incelenen yayınların 197sinde bölümler veya fakülteler arası iş birliği olduğu, en sık iş birliği
yapan bölümlerin Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ile Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümleri olduğu (n=16), en sık iş birliği yapan kurumların ise Gazi Üniversitesi ve Hacettepe
Üniversitesi (n=5) olduğu saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma, ulusal alan yazında otizm konusundaki yayınların genel
yapısını ve eğilimlerini kapsamlı biçimde ortaya koymaktadır. Son yıllarda otizm konusundaki
yayın sayılarında önemli bir artış olduğu, bu konunun ulusal alan yazında ilgi çeken ve
gelişmekte olan bir konu olduğu görülmektedir. Kurumsal dağılımın belirli üniversitelerde
yoğunlaşması, akademik uzmanlaşmanın üretkenliği artırabileceğine işaret ederken, disiplinler
arası iş birliklerinin güçlendirilmesi araştırma ekosisteminin zenginleşmesi açısından
önemlidir. Otizm Spektrum Bozukluğu alanında disiplinler arası ve uluslararası iş birliklerinin
teşvik edilmesi hem bilimsel kaliteyi hem de araştırmaların toplumsal etkisini artırabilir. Anahtar Kelimeler: Bibliyometrik analiz, otizm, Otizm Spektrum Bozukluğu, Türk
Psikiyatri Dizini, ULAKBİM TR Dizin
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir