Barış Kılıç Demir, Selma Çilem Kızılpınar, Elif Banu Söker
Sayfa 58
Sunum önizlemesi
Giriş: Alanyazında epilepsi, suç eğilimiyle ilişkilendirilmiştir. Adli psikiyatri literatüründe
sınırlı düzeyde temsil edilen epilepsi hastalarının bu bağlamda incelenmesi önemlidir. Çalışma,
akıl hastalığı nedeniyle ceza sorumluluğu olmadığına hükmedilen epilepsi hastalarının
sosyodemografik, klinik ve kriminal özelliklerini tanımlamayı; ayrıca epilepsisi olan ve
olmayan adli psikiyatri hastalarını suçla ilgili değişkenler açısından karşılaştırmayı
amaçlamıştır. Yöntemler: Çalışmaya, yüksek güvenlikli adli psikiyatri biriminde yatarak tedavisi
tamamlanan hastalar (n=1235) dahil edilmiştir. Epilepsi tanılı hastalar (n=48) sosyodemografik,
klinik, suç ve şiddet davranışıyla ilişkili değişkenler açısından retrospektif değerlendirilmiştir.
Adana Şehir Eğitim Araştırma Hastanesi Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulundan onay alınmıştır
(2024, 8-280).
Sonuçlar: Epilepsi prevalansı %3.79 bulunmuştur. Hastalar, yaş ortalaması 34.21 ± 11.73 olan,
çoğunluğu bekar %81.3 (n=39), kırsalda yaşayan %66.7 (n=32) kişilerdi. %91.6sı (n=44) 8 yıl
ve altı eğitim almıştı, %91.7sinin (n=44) düzenli işi yoktu. %62.5inde (n=30) entelektüel
yetiyitimi, %23ünde (n=11) psikoz spektrum bozukluğu, %10.4ünde (n=5) nörobilişsel
bozukluk mevcuttu. Bipolar bozukluk tanılı hasta yoktu. Epilepsi tanısı olan adli psikiyatri
hastaları ve epilepsi tanısı olmayan adli psikiyatri hastaları grupları arasında kendine zarar
verici davranış, intihar girişimi, cezaevinde yatış öyküsü, suç dışında şiddet davranışı ve index
suç şiddeti açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0.598, p=0.840, p=0.907,
p=0.479, p=0.343). Epilepsi hastalarının işlenen suçların şiddetleri derecelendirildiğinde
%16.7si şiddet dışıydı, %22.9u minimal şiddetteydi, %4.2si orta ciddi seviyedeydi.
Çalışmaya dahil edilen hastaların hiç biri ciddi düzeyde şiddet suçu işlememişti. İndex suçla
epilepsi ve nöbet arasında tıbbi bilirkişiliğe yansıyan ilişki iki hastada (%4.1) saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Adli psikiyatri hastalarında epilepsi sıklığı, genel toplumda epilepsi sıklığı
ile ilgili sonuçlara kıyasla yüksek bulunmuştur. Epilepsi tanılı hastalarda şiddet içermeyen suç
oranının yüksek olması, ciddi şiddet içeren suç işlenmemiş olması ve şiddeti temsil eden
davranışlar açısından gruplar arasında fark saptanmaması epilepsi hastalarının şiddet eğilimi
nedeniyle stigmatizasyonuna karşı bulgular sunmaktadır. Sonuçlar, epilepsiye yönelik suç ve
şiddet temelli stigmanın azaltılmasına ve klinik uygulamalarda önyargılardan uzaklaşılmasına
katkı sunabilir. Sonuçların daha geniş örneklemli çalışmalarla desteklenmesi önerilir. Anahtar Kelimeler: ceza sorumluluğu, adli psikiyatri, şiddet, suç, epilepsi
Esra Emekli, Melisa Korkmaz, Emre Emekli, Uğur Doğan
Sayfa 59
Sunum önizlemesi
Giriş: Tıp öğrencileri, yoğun akademik program, mesleki beklentiler ve kişisel zorluklar
nedeniyle yüksek düzeyde stres altındadır. Bu çalışmada, tıp öğrencilerinde algılanan stres
düzeyleri ile bedensel belirtiler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve bu belirtilere yapılan
bedensel ve ruhsal atıflar ile sağlık anksiyetesinin rolünü değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntemler: Etik kurul onayı Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden alınmıştır
(28.05.2025/19) . Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenim gören 238
öğrenciye sosyodemografik bilgi formu, Algılanan Tıp Fakültesi Stresi Ölçeği (PMSS-TR),
Bedensel Duyumları Abartma Ölçeği (BDAÖ), Belirti Yorumlama Ölçeği (BYÖ) ve Sağlık
Anksiyetesi Envanteri (SAE) uygulanmıştır. Veriler Spearman korelasyon testi ile analiz
edilmiştir.
Sonuçlar: Katılımcılardan 68'i son bir yılda sıklıkla bedensel bir şikayeti olduğunu belirtmiş;
bu kişilerden 34ü bu nedenle hastane başvurusunda bulunmuş ve 15'i psikiyatri dışı bir tanı
almıştır. 27 kişi ise bu bedensel şikayeti nedeniyle psikiyatriye yönlendirilmiş ve 16 kişiye bu
değerlendirme sonucunda psikiyatrik bir tedavi başlanmıştır. Bedensel belirtileri olan
öğrencilerin %45.3ü en az bir kez bedensel şikayeti nedeniyle devamsızlık yaptığını
bildirmiştir. Katılımcıların PMSS-TR, BDAÖ ve SAE puan ortalamaları sırasıyla 43,30±8,77;
29,24±6,25; 18,70±7,52dir. BYÖ alt boyutlarında en yüksek puan, normalleştirilen atfa aittir.
Herhangi psikiyatrik ve tıbbi tanı ile ilişkilendirilmeyen bedensel belirtileri olan öğrencilerin
algılanan stres ve sağlık anksiyetesi puanları anlamlı düzeyde yüksektir (sırasıyla p=0,007;
p=0,028). PMSS-TR ile ruhsal atıf (p < 0,001; r=0,281), bedensel atıf (p=0,048; r=0,128),
BDAÖ (p < 0,001; r=0,247) ve SAE (p=0,004; r=0,186) arasında pozitif korelasyon
saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Literatürde tıp öğrencilerinde yüksek düzeyde algılanan stres ve somatik
semptomlar gösterdiği vurgulanmıştır. Bu çalışmada, özellikle tıp eğitimine özgü stres
kaynaklarının; bedensel belirtiler, sağlık anksiyetesi ve bu belirtilere yönelik ruhsal-bedensel
atıf biçimleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bedenselleştirme eğilimi; derslere devamsızlık,
akademik performans düşüşü, sağlık hizmetlerinin gereksiz kullanımı ve ruhsal iyi oluş
üzerinde önemli etkiler yaratabilir. Bu nedenle tıp fakültesi öğrencilerine özgü stresle başaçıkma ve bedensel belirtilerle ilişkili müdahale programlarının geliştirilmesi, hem bireysel hem
de sistem düzeyinde önemli bir ihtiyaçtır. Anahtar Kelimeler: bedenselleştirme, algılanan stres, tıp eğitimi, sağlık anksiyetesi
Mahmut Onur Karaaytuğ, Hale Nur Çakar, Lut Tamam, Mehmet Emin Demirkol, Zeynep Namlı, Caner Yeşiloğlu, Ali Meriç Kurt
Sayfa 61
Sunum önizlemesi
Giriş: Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB), yineleyici, istemsiz saplantılı dürtü, düşlem,
düşünceler ve oluşan kaygıyı azaltmak için yapılan tekrarlayıcı davranışlar veya zihinsel
eylemlerle karakterizedir. Mizofoni, belirli seslere karşı aşırı öfke, tiksinti veya kaygı
tepkileriyle tanımlakta ve OKB spektrumu ile ilişkilendirilmektedir. Anksiyete duyarlılığı OKB
şiddetini etkileyebilecek bir değişken olup, mizofoniyle de ilişkili bulunmuştur. Ayrıca bilinçli
farkındalık gibi psikolojik değişkenlerin bahsedilen ilişkiler üzerindeki etkili olabileceği
gösterilmiştir. Bu çalışmada, OKB tanılı bireylerde anksiyete duyarlılığı, bilinçli farkındalık ve
mizofoni düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre OKB tanısı almış, yaş ortalaması 29,57 ±
10,9 olan 47 birey (29 kadın, 18 erkek) dahil edilmiştir. Katılımcılara Mizofoni Belirti Listesi
(MBL), Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 (ADİ-3), Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BİFÖ) ve Yale
Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği uygulanmıştır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi
Balcalı Hastanesi Etik Kurulu çalışmayı onaylamıştır (18.07.2025/55).
Sonuçlar: Katılımcıların %74,5i evli, %42,6sının ailesinde ruhsal hastalık öyküsü bulunmuş,
ortalama hastalık süresi 7,4 yıl olarak saptanmıştır. Katılımcıların BİFÖ ortalama puanı 55,74
± 13,07; MBL toplam puanı 108,08 ± 32,47; ADİ-3 toplam puanı 33,70 ± 18,91dir. ADİ-3 alt
boyut ortalamaları sırasıyla fiziksel: 10,78 ± 7,96; bilişsel: 13,19 ± 7,19; toplumsal: 9,72 ±
6,09dur. Mizofoni puanı, ADİ-3ün fiziksel (r = 0,706), bilişsel (r = 0,614) ve toplumsal (r =
0,472) alt boyutlarıyla pozitif yönde anlamlı korelasyon göstermiştir (p < 0.001). BİFÖ puanı
ise mizofoni (r = 0,540) ve ADİ-3 ile anlamlı ve negatif yönde koreleyken OKB semptom
şiddetiyle ilişkili değildi. Tartışma ve Sonuç: Anksiyete duyarlılığı ile mizofoni arasındaki pozitif ilişki, OKB gibi
yüksek kaygı düzeyine sahip bireylerde çevresel uyaranlara karşı artmış tepkiselliği
düşündürmektedir. Bilinçli farkındalık düzeyinin artmasıyla, bireylerin tetikleyici işitsel
uyaranlara yönelik içsel deneyimlerini daha az yargılayıp daha kabullenici bir tutum geliştirdiği
ve anksiyeteye ilişkin bedensel duyumları daha az tehdit edici algıladığı şeklinde
yorumlanabilir. Bu durum, hem anksiyete duyarlılığında hem de mizofoni belirtilerinde
azalmaya katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: bilinçli farkındalık, anksiyete duyarlılığı, mizofoni, obsesif kompulsif
bozukluk
Giriş: Anksiyete, geleceğe yönelik belirsizlik ve tehlike beklentisiyle ortaya çıkan bilişsel,
fizyolojik, duygusal ve davranışsal tepkilerin birlikte yürüdüğü temel bir duygusal yanıttır.
Özellikle çocukları hastanede yatan ebeveynlerde tıbbi belirsizlik, kontrol kaybı hissi ve sosyal
desteğin yetersizliği kaygı düzeyini yükselttiğinden, ebeveynlere yönelik psikososyal destek ve
kaygı azaltıcı müdahaleler hem ebeveynin ruh sağlığı hem de çocuğun iyileşme sürecine
katılımı için kritik öneme sahiptir. Yöntemler: Bu çalışma için Karabük Üniversitesi Etik Kurulu'ndan izin alındı (Karar no:
2025/2202). Bu kesitsel çalışma NisanAğustos 2025 tarihleri arasında Karabük Eğitim
Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Servisine yatırılan bebek, çocuk ve
ergenlerin ebeveynleri ile yürütüldü. Çalışmaya katılan ebeveynlerin sosyodemografik verileri,
araştırmacı tarafından hazırlanan bir veri formu ile toplandı ve Durumluk ve Sürekli Anksiyete
Ölçeği (STAI?1 ve STAI?2) uygulandı. Bu çalışma Helsinki Bildirgesi ilkelerine uygun olarak
yürütüldü ve Karabük Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik
Kurulu tarafından onaylandı (Karar no: 2025/2202).
Sonuçlar: Çalışmaya 69 ebeveyn dahil edildi (57 anne ve 12 baba) ve yaş ortalamaları
33,69±8,04 (1962) olarak bulundu. Eğitim düzeyine göre %33,8 ilköğretim, %31,0 lise ve
%33,8 yükseköğrenim mezunuydu; %23,9u çalışıyor, %18,7sinde kronik hastalık vardı.
Hastaneye yatırılan çocukların yaş ortalaması 38,14±48,29 ay (1200) olup, en sık yatış
nedenleri %21,1 ile gastrointestinal sistem sorunları, %18,3 solunum yolu hastalıkları ve %16,9
dirençli ateşti. Annelerin STAI?1 ortalaması 37,25±9,45, STAI?2 ortalaması 43,35±9,21 ve
babaların STAI-1 ortalaması 32,25±5,74 ve STAI-2 ortalaması 39,75±5,80di. STAI?1 puanları
anne refakatçilerde baba refakatçilere göre anlamlı olarak yüksekti (p=0,025), STAI?2 ise anne
ve babalar arasında anlamlı farklı değildi (p=0,208). Tartışma ve Sonuç: Annelerde STAI-1in babalardan yüksek olması, pediatri yatışlarında
bakım yükü ve destek yetersizliğinin annelerde durumluk kaygıyı artırdığını bildiren literatürle
uyumludur. STAI-2nin benzer çıkması, yatışın daha çok durumluk (geçici) kaygıyı
tetiklediğini ve süreğen kaygının cinsiyete göre belirgin farklılaşmadığını düşündürür. Klinik
olarak, belirsizliği azaltan açık iletişim, kısa psikoeğitim/danışmanlık ve aile merkezli bakım
gibi psikososyal müdahalelerin özellikle annelerde kaygıyı düşürmesi nedeniyle rutine alınması
önerilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Anne refakatçi, Psikososyal destek
Giriş: Mevcut çalışmada depresif ergenlerde serum İrisin, BDNF, tükürük Melatonin düzeyleri
ve Loş Işıkta Melatonin Başlangıcı (DLMO) zamanlarının sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması,
İrisin/BDNF aksının işlevsellik düzeyi, semptom şiddeti, uyku ve sirkadiyen ritimle ilişkisi
araştırılmıştır. Yöntemler: Çalışma; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik
Araştırmalar Etik Kurulu tarafından 21 Mart 2024 tarihinde onaylanmıştır(Karar No: İ03-196
24).1318 yaş arası, 21 MDB tanılı ergen ile 21 sağlıklı ergen karşılaştırılmıştır. Tüm
katılımcılara psikiyatrik değerlendirme uygulanmıştır. Her iki gruptan venöz kan örnekleri
alınarak İrisin ve BDNF düzeyleri ölçülmüştür. DLMO analizi için evde dört zamanlı tükürük
örnekleri toplanmıştır.
Sonuçlar:
MDB ve kontrol grubu arasında İrisin(µg/mL)(Z=-1,107,p=0,268)
BDNF(pg/ml)(Z=-0,755,p=0,450) ve Melatonin düzeyleri(pg/ml)(yatmadan 3 saat önce Z=
0,325,p=0,745, yatmadan 2 saat önce Z=-0,555,p=0,579, yatmadan 1 saat önce Z=
0,514,p=0,607, yatmadan hemen önce Z=-0,084,p=0,933) ve DLMO(L.R=4,699,p=0,095
açısından
anlamlı
fark
saptanmamıştır.
Babada
psikiyatrik
hastalık
öyküsü(L.R=7,609,p=0,006), uyku süresi(Z=-3,667,P < 0,001), kalitesi(Z=-3,124,p=0,002) ve
latansı(Z=-2,000,p=0,046) anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur. MDB grubunda İrisin
düzeyleri, uyku kaygısı(r=0,460,p=0,036) ve parasomni(r=0,570,p=0,007)ile pozitif; BDNF
düzeyleri, gece uyanmaları(r=-0,490,p=0,024) ve obsesif belirtiler(r=-0,455,p=0,038) ile
negatif yönde ilişkili bulunmuştur. Melatonin düzeyleri, depresyon şiddetiyle(r=0,456,p=0,043)
pozitif; işlevsellik düzeyiyle(r=0,521,p=0,019) negatif ilişki göstermiştir. Tartışma ve Sonuç: İrisin/BDNF aksının uyku üzerinde etkili olduğunu bildiren çalışmalarla
uyumlu olacak şekilde MDB grubunda İrisin ve BDNF düzeyleri ile uyku alt ölçekleri arasında
istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar elde edilmiştir.Mevcut çalışmada MDB grubunda
Melatonin düzeyleri ile depresif atak sayısı, depresyon şiddeti ve işlevsellik düzeyi arasında
anlamlı bir ilişki olduğu gösterilmiş ve depresyon seyrinde Melatoninin uzunlamasına takibinin
önemini vurgulanmıştır.Depresif hastalarda Melatonin düzeylerinin arttığını gösteren önceki
çalışmalarla uyumlu sayılabilecek bulgu depresif nöropatolojiyi dengelemeye yönelik
kompansatuar bir mekanizmanın varlığına işaret ediyor olabilir. Gruplar arasında İrisin,BDNF
ve melatonin düzeyleri açısından anlamlı bir farklılık olmamakla birlikte daha büyük örneklemlerle ve nesnel ölçüm yöntemleri kullanılarak yapılacak çalışmaların İrisin/BDNF aksı
ve Melatoninin depresyon ve uyku ilişkisinin aydınlatılmasında yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: MDB, İrisin, BDNF, Melatonin, DLMO
Giriş: Bağımlılık yalnızca bireyi değil, aile üyelerini ve yakın sosyal çevresini de derinden
etkilemektedir. Bağımlılığın önlenmesi ve müdahalesinde aile hem risk etkeni oluşturarak hem
de koruyucu ve güçlendirici faktörleri teşvik ederek merkezi rol oynamaktadır. İşlevsel,
destekleyici ilişkiler iyileşmeyi kolaylaştırırken; aşırı koruyucu, sınır koymayan ya da
bağımlılık davranışını saklayan ilişkiler bireyin sorumluluk almasını engelleyebilir. Mevcut
sosyal destek ölçekleri genellikle desteğin miktarına, kaynağına ya da algısına odaklanmakta;
desteğin işlevselliğini veya olası olumsuz etkilerini kapsamlı şekilde değerlendirmemektedir.
Bu çalışma, alkol, madde kullanım bozukluğu ve kumar oynama bozukluğu olan bireylere
sağlanan işlevsel olmayan sosyal destek örüntülerini tanımlamaya yönelik özgün bir ölçek
geliştirmeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Araştırmaya gönüllü onamı alınan 72 birey dâhil edilmiştir. Ölçek maddeleri
literatür ve klinik gözlemlerden yararlanılarak hazırlanmış, uzman görüşleriyle kapsam
geçerliği sağlanmıştır. Nihai form 16 maddeden oluşmakta ve 5li Likert tipinde (1=Hiç
Katılmıyorum, 5=Kesinlikle Katılıyorum) yanıtlanmaktadır. Maddeler; yargılayıcı/kontrolcü,
yüzeysel/yetersiz, kolaylaştırıcı ve koşullu sosyal destek türlerini kapsamaktadır. Katılımcılara
ayrıca Sosyodemografik Veri Formu, UCLA Yalnızlık Ölçeği-Kısa Formu, Çok Boyutlu
Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS), YAB-7 ve PHQ-9 uygulanmıştır. Yapı geçerliği
açımlayıcı faktör analiziyle; güvenirlik Cronbach alfa katsayısıyla; ölçüt geçerliği UCLA ve
MSPSS korelasyonlarıyla değerlendirilmiştir. Çalışma Marmara Üniversitesi Klinik
Araştırmalar Etik Kurulu onayıyla yürütülmüştür (09.2025.25-0536).
Sonuçlar: Cronbach-? 0,885 bulunmuş, madde-toplam korelasyon katsayıları 0,3110,720
arasında değişmiştir (p < 0,05). KMO=0,775 ile örneklem yeterliliği iyi düzeyde, Bartlett
testi anlamlıdır (?²=498,785, sd=120, p < 0,001). Özdeğeri 1in üzerinde dört faktör elde edilmiş
ve toplam varyansın %65,15i açıklanmıştır. Faktör yükleri 0,3360,915 arasında
değişmektedir. Ölçek, UCLA ile pozitif, MSPSS ile negatif yönde anlamlı korelasyon
göstermiştir. Tartışma ve Sonuç: Pilot çalışma, geliştirilen ölçeğin bağımlılık bağlamında sosyal desteğin
olumsuz yönlerini değerlendirmede geçerli ve güvenilir olduğunu göstermiştir. Literatürde
sosyal desteğin çift yönlü etkisi vurgulanmakta olup (Orford, 2005), bulgularımız desteğin
niteliğinin de kritik olduğunu ortaya koymaktadır. Geliştirilen ölçek, sosyal desteğe ilişkin
literatürdeki boşluğu doldurmakta ve klinik değerlendirme, tedavi planlama ile aileye yönelik
psikoeğitimde pratik bir araç olarak kullanılabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Sosyal destek, Bağımlılık, İşlevsel olmayan sosyal destek, Geçerlik ve
Güvenirlik, Ölçek Geliştirme
Giriş ve Amaç: Bipolar Bozukluk (BB), kişilerin duygudurumunu, düşünce süreçlerini ve
sosyal yaşamını derinden etkileyen karmaşık bir psikiyatrik hastalıktır. Sosyal kognisyon,
kişinin diğerlerinin amaç, eğilim ve davranışlarını algılama, yorumlama ve karşılık verme
süreçlerini içerir. Yapılan çalışmalar, BB hastalarının remisyon dönemlerinde dahi sosyal
kognitif becerilerinde bozulma gösterdiğini, zihin kuramı (ZK) ve duygu işleme alanlarında
bozulmalar olduğunu ortaya koymaktadır. Biyolojik ritimler, canlı bir organizmada yaşam boyu
tekrarlayan ve canlının dış ortama uyumunu sağlayan fizyolojik olaylardır. Ritim bozukluğu
bipolar bozukluğun temel bir özelliğidir ve sirkadiyen zamanlama sistemindeki bozuklukların
BB etiyolojisinde temel bir rol oynadığı varsayılmaktadır. Bu araştırmanın amacı, remisyon
dönemdeki bipolar bozukluk hastalarında sosyal kognitif beceriler ve biyolojik ritim
düzensizliğinin birbirleriyle ve yaşam kalitesi ile ilişkisini incelemektir.
Yöntem: Araştırmamız, Ocak-Haziran 2025 tarihleri arasında İstanbul Medeniyet Üniversitesi
Tıp Fakültesi İstanbul Göztepe Prof. Dr. Süleyman Yalçın Şehir Hastanesi Ruh Sağlığı ve
Hastalıkları polikliniğine başvuran katılımcılar ile kesitsel olarak yürütülmüştür. Sosyal
kognisyon Dokuz Eylül Zihin Kuramı?Ölçeği(DEZİKÖ) ve Gözlerden Zihin Okuma
Testiyle(GZOT); biyolojik ritimler Biyolojik Ritim Değerlendirme Ölçeği(BRDÖ) ve
Sabahçıl-Akşamcıl Anketiyle(SAA) ve yaşam kalitesi ise Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi
Ölçeğiyle(WHOQOL-BREF) değerlendirilmiştir. Remisyon, Hamilton Depresyon
Ölçeği(HAM-D) ve Young Mani Ölçeği(YMDÖ) ile belirlenmiştir. Sağlıklı katılımcılara
araştırmacılarla bağlantı kuran kişiler üzerinden kartopu örnekleme yöntemi ile ulaşılmıştır.
Çalışmaya katılmayı kabul eden ve onam alınan katılımcılara ilk olarak klinisyen tarafından
Sosyodemografik Veri Formu, DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-5-CV),
YMDÖ, HAM-D, DEZİKÖ, BRDÖ, GZOT uygulanmıştır. Görüşmeye ek olarak
katılımcıların;?WHOQOL-BREF ve SAA formlarını doldurmaları istenmiştir. Çalışma, İstanbul
Medeniyet Üniversitesi Girişimsel Olmayan Sağlık Araştırmaları Etik Kurulu tarafından 22
Ocak 2025 tarihinde 2025-GOSEK-0070 numarası ile onaylanmıştır.
BB grubu için dahil etme kriterleri;
18-50 yaş arası olmak
En az ilkokul mezunu olmak
SCID-5e göre BB tanı kriterlerini karşılıyor olmakDepresyon için?en?az 2?ay?remisyonda olmak (HAM-D?7 puan?)
Mani için en az 2 ay remisyonda olmak (?YMDÖ < 4?puan?)
Komorbid psikiyatrik tanı almamış olmak
Zekâ geriliği olmaması
İletişimi etkileyecek ölçüde görme ve işitme probleminin olmaması
Alkol ve/veya madde kullanım bozukluğunun olmaması
Araştırma hakkında bilgilendirildikten sonra çalışmaya katılmaya onay vermiş olması
SK için dahil etme kriterleri;
18-50 yaş arası olmak
En az ilkokul mezunu olmak
SCID-5e göre psikiyatrik tanı almamış olmak
İletişimi etkileyecek ölçüde görme ve işitme probleminin olmaması
Araştırma hakkında bilgilendirildikten sonra çalışmaya katılmaya onay vermiş olması
Yaş, cinsiyet, eğitim durumu bakımından hasta grupları ile benzer özellikte olan kişilerden
oluşmuştur.
Dışlama Kriterleri;
Çalışmaya katılmak için onam vermemek
Bipolar bozukluk remisyon kriterlerini karşılamamak
Sistemik ve/veya nörolojik (demans, parkinson hastalığı, hafif bilişsel bozukluk diğer organik
bozukluklar gibi) hastalıkların bulunması
Bulgular: Çalışmaya katılan gruplar arasında yaş ortalaması, cinsiyet dağılımı ve eğitim
düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Bipolar bozukluk grubunun sosyal
kognitif becerilerde ve yaşam kalitesinde kontrollere göre anlamlı düşük performans gösterdiği
(p<0,001) ve daha yüksek biyolojik ritim bozuklukları (p<0,001) ve akşam kronotipi eğilimi
olduğu saptanmıştır. BRDÖ puanları, yaşam kalitesinin tüm alt boyutlarıyla negatif korelasyon
göstermiştir (p<0,001). Bağımsız gruplar t testinde BB tanılı vakaların kontrol grubu
katılımcılarına göre DEZİKÖ Empati puanları ortalamalarının haricinde diğer sosyal kognitif
becerilerde istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha düşük olduğu bulunmuştur. Pearson
korelasyon analizine göre BB hastalarında sosyal kognisyon (DEZİKÖ, GZOT) ile biyolojik ritim ve kronotip (SAA, BRDÖ) puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki
bulunamamıştır. Regresyon analizleri, BRDÖnün yaşam kalitesini anlamlı derecede negatif
yordadığını (?= -0,730 ila -0,564, p<0,001) doğrulamıştır. Ancak, sosyal kognisyon ve kronotip
ile yaşam kalitesi arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Tartışma ve Sonuç: BB tanılı bireylerde sosyal kognisyon puanlarının anlamlı düzeyde kontrol
grubuna kıyasla düşük olduğu bulgumuz literatürle uyumludur. Ancak çalışmamızda DEZİKÖ
Empati alt ölçek puanında sağlıklı kontrollere göre düşüklük görülmediği halde GZOT
puanlarının daha düşük olduğu görülmüştür. Baron ve ark. vurguladığı üzere GZOT
puanlarının, doğrudan duygusal empatiyi değil kognitif empatiyi ve ZK'ı ölçtüğü, çünkü testin
kişinin kendi duygusal tepkisini değil, sadece tanımlama doğruluğunu değerlendirildiği
bilinmektedir. Literatürde BB empati düzeyleri arasında sağlıklı kontrollere kıyasla
çalışmamızdaki GZOT bulgusu ile uyumlu olacak şekilde kognitif empati ve zihin teorisinde
belirgin eksiklikler gösterdiğini, ancak duygusal empati seviyelerinin arttığını gösteren literatür
ile uyumlu görünmektedir.
Dikkat çeken bir diğer bulgu, çalışmamızda sosyal kognisyon ile yaşam kalitesi arasında
doğrudan anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Literatürde BB'de sosyal kognisyonun yaşam
kalitesi üzerine etkisini inceleyen çalışmaya rastlanmamış olup 2012 yılında 1032 şizofreni
hastası, 1011 kardeşleri ve 552 sağlıklı kontrol ile yapılan bir çalışmada, sosyal kognisyonun
şizofrenide yaşam kalitesi ile negatif yönde ilişkilendirildiği belirtilmiştir. Bu durum, nispeten
daha iyi zihin teorisine sahip hastaların, daha düşük yaşam kalitesine sahip olduğu anlamına
gelmekte olduğunu belirten literatürle uyumludur. 2017 yılında yapılan bir başka çalışmada,
sosyal kognitif yeteneğin artmasının duygu tanımayı ve düşmanca atıf yanlılığını artırdığını, bu
artışların ise sosyal yaşam kalitesini düşürdüğünü, kognitif yeteneklerin hastalığa dair içgörüyle
ve içgörünün kendi kendini damgalamayla pozitif ilişkili olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Çalışmamızın literatürle örtüşmeyen bulgusu, BB hastalarında sosyal kognisyon ile biyolojik
ritim ve kronotip arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin bulunmamasıdır. Uyku
bozuklukları gibi sirkadiyen ritimdeki bozulmaların duygu tanıma ve zihin kuramı becerilerini
olumsuz etkileyebileceği belirtilmiştir. Sirkadiyen desenkronizasyonun duygudurum
epizodlarına ve dolayısıyla sosyal kognisyon bozukluklarına yol açabileceği düşünülmektedir.
Çalışmamızda bu bağlantının doğrudan gözlemlenememesi, bu ilişkilerin daha karmaşık bir
doğası olabileceğini, işlevsellik gibi aracı faktörlerin rol oynayabileceğini veya çalışmaya dahil
edilen örneklemimizin genç yaş ve komorbid psikiyatrik ya da nörolojik hastalık içermeyen bir
grup olması ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir.
Çalışmamızın bir takım kısıtlılıkları bulunmaktadır. Örneklem büyüklüğümüz nispeten
küçüktür. Bu çalışmanın kesitsel tasarımı, değişkenler arasındaki ilişkilerin yönünü veya
nedenselliğini ortaya koymaya olanak sağlamamaktadır. Örneklem, remisyon dönemindeki ve
genç erişkin yaş grubundaki bireylerden oluştuğu için sonuçlar kronik ya da ağır seyirli bipolar
bozukluk hastalarına genellenemez. Bunun yanı sıra katılımcıların hastalık süresi, şiddeti, atak
sayısı, bipolarite tipi, ilaç kullanımı gibi klinik değişkenleri kontrol edilmemiştir; bu da sosyal kognisyon ve yaşam kalitesi ilişkilerinin derinlemesine anlaşılmasını güçleştirir. BRDÖ,
bireyin son 15 gününe dair ritim bozukluklarını ölçmektedir. Bu durum,?yakın dönem
değişimlere duyarlılığı artırsa da, kişinin yaşam boyu süren biyolojik ritim yapısını veya kronik
ritim bozulmalarını yeterince yansıtmayabilir. Dolayısıyla uzun süreli ritim özelliklerini
değerlendiren aktigrafik veri kaynaklarının dahil edilmesi gelecekteki çalışmalar için önem arz
etmektedir.
Çalışmamızın güçlü yönleri olarak; çalışmamıza ileri yaş grubunun dahil edilmemesi, yaşa
bağlı olası kognitif yıkımların ve biyolojik ritim düzensizliklerinin karıştırıcı etkisini ortadan
kaldırması açısından önemlidir. Ayrıca komorbid psikiyatrik rahatsızlıkların olmaması ve
hastaların ötimik dönemde değerlendirilmesi,?ortaya çıkarılan bu ilişkilerin bipolar bozukluğun
özgün patofizyolojisine ait olduğunu ve duygudurum epizodlarının ve diğer eşlik eden
bozuklukların sosyal kognisyon ve biyolojik ritim üzerindeki akut etkilerinin kontrol
edilmesine olanak tanımış ve altta yatan kalıcı defisitleri daha net bir şekilde ortaya koymuştur.
Kaynaklar: Baron-Cohen S, Wheelwright S, Hill J, Raste Y, Plumb I. The Reading the Mind
in the Eyes Test Revised Version: A Study with Normal Adults, and Adults with Asperger
Syndrome or High-functioning Autism. Journal of Child Psychology and Psychiatry [Internet].
2001 Feb 1;42(2):24151. Available from: /doi/pdf/10.1111/1469-7610.00715
Cudney LE, Frey BN, Streiner DL, Minuzzi L, Sassi RB. Biological rhythms are independently
associated with quality of life in bipolar disorder. Int J Bipolar Disord [Internet]. 2016 Mar
16;4(1):18. Available from: https://link.springer.com/articles/10.1186/s40345-016-0050-8
Dijk DJ, Archer SN. Circadian and Homeostatic Regulation of Human Sleep and Cognitive
Performance and Its Modulation by PERIOD3. Sleep Med Clin [Internet]. 2009 Jun 1;4(2):111
25.
Fisk AS, Tam SKE, Brown LA, Vyazovskiy V V., Bannerman DM, Peirson SN. Light and
Cognition: Roles for Circadian Rhythms, Sleep, and Arousal. Front Neurol [Internet]. 2018 Feb
9;9(FEB):56. Available from: https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC5811463/
Derks E, Cahn W, Kahn RS, Linszen DH, Van Os J, Wiersma D, et al. Social cognition and
quality of life in schizophrenia. Schizophr Res [Internet]. 2012 May;137(13):2128. Available
from: https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/22406280/ Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, biyolojik ritim, kronotip, sosyal kognisyon, yaşam
kalitesi
Celalettin Kılıç1, Efruz Pirdoğan Aydın1
1Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Giriş: Trikotillomani (TTM) diğer dürtü kontrol bozuklukları gibi beyinde ödül sistemlerinde
bozulmalar olduğunu bildiğimiz bir hastalıktır. Endojen opioidler; endorfinler, enkefalinler ve
dinorfinlerden oluşmakta olup ağrı algısı, stres tepkileri, ödül sistemleri ve bağımlılık üzerinde
etkili nöropeptitlerdir. Bu çalışmanın amacı, TTMli bireylerde beta-endorfin ve met-enkefalin
düzeylerini sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak, klinik ve demografik özelliklerin bu
biyobelirteçlere etkisini incelemek ve TTM alt tipleri arasındaki biyokimyasal farklılıkları
değerlendirmektir. Yöntemler: Araştırmanın etik kurul onayı 2024/4311 karar numarası ile alınmıştır. Çalışmaya
1865 yaş aralığında ve DSM-5e göre TTM tanısı almış 45 hasta ile yaş, cinsiyet, vücut kitle
indeksi ve sigara kullanma durumları açısından eşleştirilmiş 45 sağlıklı kontrol birey dahil
edildi. Hasta grubuna Sosyodemografik veri formu, DSM-5 Bozuklukları için yapılandırılmış
görüşme formu , Beck Depresyon Envanteri (BDE) , Beck Anksiyete Envanteri (BAE) , Klinik
Global İzlenim Ölçeği, Massachusetts Genel Hastane Saç/Kıl Yolma Ölçeği ve Trikotilomani
Alt
Tipleri
İçin
Milwaukee Envanteri-Yetişkin Versiyonu; kontrol grubuna ise
Sosyodemografik veri formu, BDE, BAE uygulandı. Tüm katılımcılardan 12 saatlik açlık
sonrası kan alınarak plazma beta-endorfin ve met-enkefalin seviyeleri ELISA yöntemiyle
ölçüldü.
Sonuçlar: Trikotillomani grubunda tüm değişkenlerden bağımsız şekilde hem beta-endorfin
hem de met-enkefalin düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu
saptanmıştır (p < 0.001). Odaklanmış tipteki bireylerde beta-endorfin düzeylerinin otomatik
tiptekilere göre anlamlı şekilde daha düşük olduğu belirlenmiştir (p < 0.001). MIST-A otomatik
skorları ile beta-endorfin düzeyleri arasında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (r= -0,397,
p=0,007). MIST-A odaklanmış skorlarıyla beta-endorfin düzeyleri arasında ise negatif yönlü
ilişki bulunmuştur (r=0,491, p=0,001). Deri Yolma Bozukluğu komorbiditesi görülen hastalarda
beta-endorfin düzeyleri anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p=0,037). Tartışma ve Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular TTM'nin; stres düzenlenmesi, ödül yolakları ve
dürtü kontrolünde rol alan endojen opioid sistemindeki düzensizliklerle ilişkili olduğunu
düşündürmektedir. TTMnin patofizyolojisinde endojen opioid sisteminin rolünün daha
ayrıntılı incelenmesi, hastalığın biyolojik altyapısının daha iyi anlaşılmasına ve gelecekte bu
bozukluk için hedefe yönelik hem tanı hem de tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı
sunabilir. Anahtar Kelimeler: Trikotillomani, Beta-endorfin, Met-enkefalin, Endojen opioidler
Celalettin Kılıç1, Efruz Pirdoğan Aydın1
1Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Giriş: Trikotillomani (TTM) diğer dürtü kontrol bozuklukları gibi beyinde ödül sistemlerinde
bozulmalar olduğunu bildiğimiz bir hastalıktır. Endojen opioidler; endorfinler, enkefalinler ve
dinorfinlerden oluşmakta olup ağrı algısı, stres tepkileri, ödül sistemleri ve bağımlılık üzerinde
etkili nöropeptitlerdir. Bu çalışmanın amacı, TTMli bireylerde beta-endorfin ve met-enkefalin
düzeylerini sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak, klinik ve demografik özelliklerin bu
biyobelirteçlere etkisini incelemek ve TTM alt tipleri arasındaki biyokimyasal farklılıkları
değerlendirmektir. Yöntemler: Araştırmanın etik kurul onayı 2024/4311 karar numarası ile alınmıştır. Çalışmaya
1865 yaş aralığında ve DSM-5e göre TTM tanısı almış 45 hasta ile yaş, cinsiyet, vücut kitle
indeksi ve sigara kullanma durumları açısından eşleştirilmiş 45 sağlıklı kontrol birey dahil
edildi. Hasta grubuna Sosyodemografik veri formu, DSM-5 Bozuklukları için yapılandırılmış
görüşme formu , Beck Depresyon Envanteri (BDE) , Beck Anksiyete Envanteri (BAE) , Klinik
Global İzlenim Ölçeği, Massachusetts Genel Hastane Saç/Kıl Yolma Ölçeği ve Trikotilomani
Alt
Tipleri
İçin
Milwaukee Envanteri-Yetişkin Versiyonu; kontrol grubuna ise
Sosyodemografik veri formu, BDE, BAE uygulandı. Tüm katılımcılardan 12 saatlik açlık
sonrası kan alınarak plazma beta-endorfin ve met-enkefalin seviyeleri ELISA yöntemiyle
ölçüldü.
Sonuçlar: Trikotillomani grubunda tüm değişkenlerden bağımsız şekilde hem beta-endorfin
hem de met-enkefalin düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük olduğu
saptanmıştır (p < 0.001). Odaklanmış tipteki bireylerde beta-endorfin düzeylerinin otomatik
tiptekilere göre anlamlı şekilde daha düşük olduğu belirlenmiştir (p < 0.001). MIST-A otomatik
skorları ile beta-endorfin düzeyleri arasında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (r= -0,397,
p=0,007). MIST-A odaklanmış skorlarıyla beta-endorfin düzeyleri arasında ise negatif yönlü
ilişki bulunmuştur (r=0,491, p=0,001). Deri Yolma Bozukluğu komorbiditesi görülen hastalarda
beta-endorfin düzeyleri anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p=0,037). Tartışma ve Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular TTM'nin; stres düzenlenmesi, ödül yolakları ve
dürtü kontrolünde rol alan endojen opioid sistemindeki düzensizliklerle ilişkili olduğunu
düşündürmektedir. TTMnin patofizyolojisinde endojen opioid sisteminin rolünün daha
ayrıntılı incelenmesi, hastalığın biyolojik altyapısının daha iyi anlaşılmasına ve gelecekte bu
bozukluk için hedefe yönelik hem tanı hem de tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı
sunabilir. Anahtar Kelimeler: Trikotillomani, Beta-endorfin, Met-enkefalin, Endojen opioidler
Giriş: Yakın partner şiddeti (YPŞ), mevcut ya da eski bir partner tarafından uygulanan kontrol
edici davranışlar ve fiziksel, psikolojik, cinsel şiddettir. YPŞ, ruhsal ve fiziksel birçok sağlık
sorununa yol açmaktadır. Türkiyede yapılan çalışmalarda yaşam boyu yakın partner şiddetine
maruziyet sıklığı %13-78 arasında saptanmıştır. Bileşik İstismar Ölçeği-Kısa Formu (CASr-SF,
BİÖ-KF), fiziksel, cinsel ve psikolojik istismar alt boyutlarından oluşan, iç tutarlılık katsayısı
0,942 olan, 16 maddelik bir özbildirim ölçeğidir. Bu çalışmanın amacı, YPŞnin
değerlendirilmesinde kullanılan BİÖ-KFun Türkçe geçerlik ve güvenirlik özelliklerini
saptamaktır. Yöntemler: Ölçeğin geçerliği için veriye doğrulayıcı faktör analizi uygulanmıştır. Bu
kapsamda iki alternatif model test edilmiştir; tek faktörlü model ve orijinal çalışmada kullanılan
üç faktörlü (fiziksel, psikolojik, cinsel şiddet) yapı. Bu çalışma Eskişehir Osmangazi
Üniversitesi Girişimsel Olmayan Etik Kurulu tarafından 27.02.2024 tarihinde 49 karar
numarası ile onaylanmıştır.
Sonuçlar: Çalışmaya psikiyatri polikliniğine başvuran, 18-65 yaş arası aktif şiddetli ruhsal
hastalık belirtileri olmayan 126 kadın dahil edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 35,63tür.
Tek faktörlü modelde faktör yükleri .37 ile .62 arasında olup kabul edilebilir düzeydedir. Ancak
modelin hata kovaryansları eklenmeden önceki uyum indeksleri önerilen düzeyin altındadır.
Madde içerikleri dikkate alınarak üç hata kovaryansı eklenmiş ve bu düzenlemeler sonrasında
modelin uyumu mükemmel düzeye ulaşmıştır (CFI=.99; RMSEA=.027). Bu model, ölçeğin
yapısal geçerliğini desteklemektedir. Üç faktörlü modelde ise uyum değerleri yetersiz kalmış,
yapılan düzenlemeler sonrasında dahi uygunluk sağlanamamıştır. Bu nedenle ölçeğin Türkçe
formu için tek faktörlü yapı tercih edilmiştir. Ölçeğin güvenirlik analizleri için ise, madde
toplam korelasyonları .30un altında kalan üç madde (Madde 5,11,13) ölçekten çıkarılmıştır.
Geriye kalan maddelerle yapılan analizde Cronbach Alfa değeri .85 olarak bulunmuş ve ölçeğin
iç tutarlılığının yüksek olduğu belirlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bulgular fiziksel, duygusal ve cinsel partner şiddetinin birbirinden
bağımsız kavramlar olmadığını belirten literatürle örtüşmektedir. Bu sebeple tek faktörlü
yapının kullanılması uygundur. Sonuç olarak, BİÖ-KF partner şiddetini değerlendirmekte
kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı olarak kabul edilmiştir. Anahtar Kelimeler: bileşik istismar ölçeği, yakın partner şiddeti, geçerlik, güvenirlik
Giriş: Güncel tanı kriterlerine göre şizofreni ve Otizm Spektrum Bozuklukları (OSB) farklı
bozukluklar olsa da, OSB ile ilintili sosyal iletişim bozuklukları ile şizofrenideki negatif
belirtiler semptom binişikliği gösteren alanlardır. Güncel çalışmalarda şizofreni hastalarında
gözlenen otistik belirtilere yönelik ilgide bir artış gözlense de, tedaviye dirençli şizofreni (TDŞ)
hastalarında bu alan yeteri kadar çalışılmamıştır. Bu çalışmadaki amaç tedaviye yanıt veren
şizofreni (TYŞ) hastaları ile TDŞ hastalarını otistik özellikler bakımından ve bu hastalarda
gözlenen otistik özelliklerin şizofreninin pozitif ve negatif belirtileri ile ilişkisi yönünden
incelemektir. Yöntemler: Çalışmaya Ekim 2024 ile Ocak 2025 tarihleri arasında Kastamonu Eğitim ve
Araştırma Hastanesi (KEAH) Toplum Ruh Sağlığı Merkezine kayıtlı 80 şizofreni hastası (40
TYŞ, 40 TDŞ ) dahil edilmiştir. Çalışmanın Etik Kurul Onayı alınmıştır (Kastamonu
Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu, Proje No: 2024-KAEK-10). Hastalardan çalışmaya
katılmadan önce bilgilendirilmiş yazılı onam formu alınmıştır. Veri toplama araçları olarak
Sosyodemografik Veri Formu, Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SAPS), Negatif
Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (SANS) ve Otizm Spektrum Anketi- Türkçe formu (AQ-TR)
kullanılmıştır.
Sonuçlar: Sosyodemografik veri sonuçları açısından gruplar arasında fark saptanmamıştır (p >
0.05). SANS toplam, SAPS toplam ve kullanılan antipsikotik ilaç dozu anlamlı olarak TDŞ
grubunda daha fazlaydı (p < 0.001). Grupların AQ-TR kullanılarak otistik özellikleri
kıyaslandığında AQ-TR toplam, hayal kurma, iletişim, sosyal yetenekler alt ölçek puanları TDŞ
grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı (sırasıyla p=0.006, p < 0.001, p=0.039, p=0.010). Otistik
belirtilerin pozitif ve negatif belirtilerle ilişkisi değerlendirildiğinde, AQ-TR toplam puanı ile
hem SANS hem de SAPS toplam puanları arasında pozitif anlamlı ilişki belirlenmiştir (r=0.297,
p=0.008; r=0.317, p=0.004). Tartışma ve Sonuç: Şizofreni hastalarında otistik özelliklerin varlığının TDŞ ve TYŞ
hastalarında karşılaştırılarak değerlendirildiği bu çalışmada TDŞ grubunda daha fazla otistik
özellik düzeyi belirlendi. Ayrıca otistik özelliklerin hem şizofreninin negatif belirtileri hem de
pozitif belirtileri ile anlamlı olarak ilişkili olduğu saptandı. Şizofrenide hastalık şiddeti arttıkça
otistik belirtilerin de artış göstermesi psikotik ve otistik psikopatolojik boyutlar arasındaki
yakın ilişkiyi göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Otistik belirtiler, Tedaviye direnç, Tedaviye yanıt
Bengü Yücens, Murat Nihat Çolak, İnci Deniz Alkan, Selim Tümkaya
Sayfa 79
Sunum önizlemesi
Giriş: Bu çalışma madde kullanım bozukluğu olan bireylerde duygu düzenleme güçlüğü,
algılanan sosyal destek ve bağımlılık şiddeti arasındaki ilişkide anksiyete ve depresyonun aracı
rolünü değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Çalışmaya, PAÜ AMATEM polikliniğine başvuran ve alkol veya madde kullanım
bozukluğu tanısı olan 130 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen katılımcılara Bağımlılık
Profil İndeksi (BAPİ), Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DDGÖ), Algılanan Sosyal Destek
Çok Boyutlu Ölçeği (ASDÖ), Beck Anksiyete Envanteri (BAE) ve Beck Depresyon Envanteri
(BDE) uygulanmıştır.Etik kurul tarih ve numarası: 26.01.2023/322930
Sonuçlar: DDGÖ toplam puanı ile BAPİ bağımlılık şiddeti arasındaki ilişkide anksiyetenin
toplam dolaylı etkisi anlamlı bulunmuş (p < 0.001), ancak depresyonun toplam dolaylı etkisi
anlamlı bulunmamıştır (p = 0.730). DDGÖ'nün BAPİ bağımlılık şiddeti üzerindeki toplam
etkisi anlamlıdır (p < 0.001). Algılanan sosyal destek ve bağımlılık şiddeti arasındaki ilişkide
depresyonun (p < 0.732) ve anksiyetenin (p = 0.922) toplam dolaylı etkisi anlamlı bulunmamış,
ancak ASDÖ toplam puanının BAPİ bağımlılık şiddeti üzerindeki doğrudan etkisi anlamlı
bulunmuştur (p=0.008). ASDÖ toplam puanının BAPİ bağımlılık şiddeti üzerindeki toplam
etkisi anlamlı bulunmuştur (p=0.026) Ayrıca DDGÖ'nün impuls alt ölçeğinin anksiyetenin aracı
etkisiyle bağımlılık şiddetini arttırdığı bulunmuştur (p = 0.019). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada alkol veya madde kullanım bozukluğu olan hastalarda duygu
düzenleme güçlüğünün anksiyete aracılığıyla bağımlılık şiddetini arttırdığı, algılanan sosyal
desteğin azalmasının ise depresyon veya anksiyetenin aracı etkisi olmadan doğrudan bağımlılık
şiddetini arttırdığı bulunmuştur. Duygu düzenleme güçlüğünün ise sadece dürtüsellik
boyutunun bu aracı ilişkide rol oynadığı saptanmıştır. Olumsuz duygular esnasında dürtüsel
davranışları kontrol etmenin zor olması anksiyeteyi artırarak bağımlılığın şiddetini artırıyor
olabilir ancak bu ilişkide depresyonun aracı bir rolü var gibi görünmemektedir. Bu sonuçlar,
sosyal desteği artırmanın ve duygu düzenleme becerilerini geliştirmenin, bağımlılık şiddetini
azaltmada önemli olabileceğini düşündürmektedir. Duygu düzenleme becerileri olmaksızın
bireylerin anksiyete ile başa çıkma konusunda zorlanabilecekleri ve madde kullanımına yatkın
hale gelebilecekleri öne sürülmektedir. Ek olarak sorumlu kuruluşların planlama süreçlerinde
sosyal desteğin iyileştirilmesi ve geliştirilmesi için gerekli önlemleri alması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: madde kullanım bozukluğu, duygu düzenleme güçlüğü, sosyal destek
Tayfun Özbek, Can İbiş, Gülsüm Zuhal Kamış, Görkem Karakaş Uğurlu
Sayfa 80
Sunum önizlemesi
Giriş: Dünya Sağlık Örgütüne göre cinsellik, yaşam boyunca deneyimlenen, insan yaşamının
temel unsurlarından olan cinsel ilişki; cinsiyet rolleri, yönelim, erotizm, haz, yakınlık, üremeyi
kapsar. Cinsellik, yaşam doyumunun önemli belirleyicisi ve sağlıklı yaşlanmanın göstergesidir.
Ancak toplumda yaygın olarak yaşlılıkta cinselliğin sona erdiğine inanılmaktadır. Çalışmamız,
psikiyatri polikliniğine başvuran farklı yaş gruplarındaki bireylerde cinsel doyumla cinsel
mitlere inanma düzeyini incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Çalışma için Ankara Bilkent Şehir Hastanesi 2 Nolu Etik Kurulundan
(Tarih:02/10/2024 No:TABED 2-24-568) onam alınmıştır. Psikiyatri Polikliniğine başvuran, 18
yaş ve üzeri, okuryazar, halihazırda cinsel partneri bulunan, çalışmaya katılmayı kabul eden
bireyler dâhil edilmiştir. Demans/organik mental bozukluk, mental retardasyon, psikotik
bozuklukluk tanısı olan, ana dili Türkçe olmayan ve okuryazar olmayan bireyler dışlanmıştır.
Veriler SPSS 26 programıyla analiz edilmiştir.
Sonuçlar: Yaş ortalaması 58,4±18,3 (23-82), Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği(GRCDÖ)
toplam puanı ortalama 40,2±21,6 ; Cinsel Mitler Ölçeği(CMÖ) ortalama 99,21±22,9 ; Hastane
Anksiyete Ölçeği ortalama 7,7±4; Hastane Depresyon Ölçeği 5,7±3,6 olarak bulundu.
GRCDÖye
göre
sıklık(4,6±2,4),doyum(6,6±4),dokunma(4,7±4,6),empotans(6,3±3,9),erken
katılımcıların
boşalma(5,5±3),anorgazmi(6,9±4,3) alanlarında sorun yaşadığı görüldü. CMÖye göre cinsel
yönelimle ilgili mitlerle ilişkili puanların yüksek olduğu görüldü. CMÖ toplam puanıyla yaş ve
GRCDÖ toplam puanı arasında(sırasıyla p < 0,001 ; p=0,008); GRCDÖ toplam puanıyla yaş,
anksiyete ve depresyon puanları arasında anlamlı pozitif ilişki saptandı(sırasıyla p < 0,001 ;
p=0,028 ; p=0,007). GRCDÖ toplam ve sıklık, doyum, dokunma alt ölçekleriyle CMÖ toplam
ve tüm alt ölçeklerinde ileri yaşta olanlar genç gruba göre anlamlı olarak daha yüksek puan
aldı(p < 0.05). Tartışma ve Sonuç: Yaşlanma, cinsel işlevleri ve eş ilişkilerini etkileyebilir. Bizim
çalışmamızda cinsel doyum ölçeğinde cinsel işlevler dahil çeşitli alanlarda bozulmalar olduğu,
bozulmaların ileri yaşta daha yüksek olduğu görülmüştür. Literatüre bakıldığında 60 yaş üstü
bireylerin %46sının cinsel olarak aktif olduğu, %24ünün cinsel hayatından memnun olmadığı
bildirilmiştir. Katılımcılarda cinsel mitlere katılmanın düşük olması dikkat çekici bir bulgudur.Cinsel doyumun yaşam tatminin önemli bir yordayıcısı olduğu düşünüldüğünde ileri yaşta da
cinsel sağlığın korunması ve iyileştirilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Cinsellik, Cinsel Mitler, Cinsel Doyum, Cinsel İşlev, Yaşlılık
Meryem Gül Teksin Taş, Damla Öztürk, Gülşen Teksin, Özge Şahmelikoğlu Onur, Aykut Demirkıran, Yusuf Ziya Şener
Sayfa 82
Sunum önizlemesi
Giriş Ve Amaç:Deliryum, yoğun bakım ünitelerinde %20-50 oranında, mekanik ventilasyon
uygulanan hastalarda ise %80e varan oranlarda görülen akut bir mental durum bozukluğudur
(1). Kardiyak cerrahi sonrası yoğun bakım ünitelerinde deliryum görülme oranları ise kullanılan
tanı aracı ve çalışma türüne bağlı olarak %11,4 ile %55 arasında değişmektedir (2). Deliryumun
artan mortalite oranları (1), uzamış hastane yatış süreleri (3), mekanik ventilasyon süresinin
uzaması (1) ve artan hastane maliyetleri (5) ile ilişkili olması; hastaların prognozu açısından
kritik önem taşımaktadır. Bu nedenle deliryumun önlenmesi, erken tespiti ve tedavisi hayati
önemdedir (2).
Deliryum tanısı ve yönetimi uzun yıllar boyunca yoğun bakım ünitelerinde yetersiz bir şekilde
ele alınmıştır (4). Ancak son yıllarda tanı kriterlerinin geliştirilmesi ve tedavi yaklaşımlarına
yönelik çalışmaların artması ile yoğun bakım ünitelerinde deliryuma yönelik farkındalık
belirgin şekilde artmıştır (4). Bununla birlikte, akut koroner sendrom (AKS) hastaları ve
özellikle Koroner Yoğun Bakım Ünitesi (KYBÜ) hastaları üzerinde deliryumun etkilerine
ilişkin bilgi halen sınırlıdır. Yakın tarihli araştırmalar, deliryumun KYBÜ' deki hastalarda da
sık görülen bir komorbidite olduğunu, sağkalım sonuçlarını ve tıbbi kaynak kullanımını
etkilediğini vurgulamaktadır (1). Benzer şekilde, cerrahi geçiren kardiyak hastalarda
deliryumun; artan mortalite oranları, uzamış hastane yatış süreleri, azalan fonksiyonel
bağımsızlık oranları ve yüksek sağlık maliyetleri ile ilişkili olduğu, ayrıca 10 yıllık mortalite
açısından belirgin bir prediktör olduğu bildirilmektedir (5).
Bu çalışmada, KYBÜ de yatan ve takip sürecinde deliryum gelişmesi üzerine ruh sağlığı ve
hastalıkları kliniğine konsülte edilen hastalarda; sosyodemografik ve klinik özellikleri,
deliryumun gelişimini kolaylaştıran faktörleri, uygulanan tedavi yaklaşımlarını, hastane yatış
sürelerini retrospektif olarak analiz etmeyi amaçladık. Bunun yanı sıra bu hastaların hastane içi,
30 günlük ve 6 aylık mortalite oranlarının incelenmiş olması; çalışmamızı yalnızca KYBÜdeki
kritik kardiyovasküler hastalarda deliryumun yaygınlığını ve klinik özelliklerini tanımlayan bir
araştırma olmaktan çıkararak, aynı zamanda deliryumun bu özgün klinik ortamda prognostik önemini ortaya koymayı hedefleyen bir çalışma haline getirmiştir. Böylece, kardiyak yoğun
bakımda deliryumun etkilerine dair daha kapsamlı bir içgörü sunulması amaçlanmaktadır.
Yöntem:Bu araştırma, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi
KYBÜnde retrospektif, tanımlayıcı, tek merkezli olarak yürütülmüştür. Etik onay,
31.12.2024te 2024.326.12.10 karar numarası ile alınmış; çalışma Helsinki Bildirgesine uygun
gerçekleştirilmiştir. Son bir yıl içinde KYBÜ yatışı sırasında deliryum tanısı alan ve eksiksiz
klinik kaydı bulunan olgular dahil edilmiştir. Postoperatif mortal seyredenler, psikiyatri
tarafından deliryum dışlananlar ve mevcut ruhsal bozukluğu olanlar hariç tutulmuştur.
Hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar verileri, kardiyak risk faktörleri,
predispozan/presipitan faktörler, uygulanan tedaviler, vital bulgular, girişimsel işlemler ve
KYBÜ kabul tanıları değerlendirilmiştir. Ayrıca yoğun bakım ve toplam yatış süreleri, hastane
içi advers durumlar ile hastane içi, 30 günlük ve 6 aylık mortalite oranları analiz edilmiştir.
Advers durumlar; enfeksiyon, kateter komplikasyonu, solunum yetmezliği, hemodinamik
instabilite gibi olumsuz klinik gelişmeleri kapsamaktadır.
Bulgular:Araştırmaya toplam 62 hasta dahil edildi. Katılımcıların %58,1i kadın (n=36),
%41,9u erkek (n=26) idi. Kadınların ortalama yaşı 78,42±10,46, erkeklerin ortalama yaşı ise
74,15±10,46 yıl olarak bulundu. Hastaların ortalama hastane yatış süresi 12,35±8,72 gün,
ortalama koroner yoğun bakım yatış süresi ise 6,61±4,85 gün idi.
Yoğun bakım yatış süresi ve hastane yatış süresi ile deliryumu predispoze ve presipite eden
faktörler incelendiğinde; mekanik ventilasyon süresi ve enfeksiyon (solunum sistemi)
varlığında hastane yatış süresinin anlamlı şekilde uzadığı (p=0,012 ve p=0,038), yoğun bakım
yatış süresinin ise enfeksiyon (diğer) varlığında anlamlı olarak uzun olduğu (p=0,026) saptandı.
Hastane içerisinde gelişen advers durumlar ile anlamlı ilişkili değişkenler arasında; yoğun
bakım yatış süresi (p=0,0023), enfeksiyon (diğer) (p=0,0030), sigara öyküsü (p=0,0318) ve
santral venöz kateter varlığı (p=0,0364) yer aldı. Hastane içi mortalite açısından anlamlı
değişkenler; enfeksiyon (diğer) (p=0,00036), yoğun bakım yatış süresi (p=0,00116),
BUN/creatinine oranı (p=0,0143), inotroplar (p=0,0182), santral venöz kateter (p=0,0218),
hipertansiyon (p=0,0400), TPN, enfeksiyon (gastrointestinal sistem; GIS), depresyon öyküsü
ve bakım evi öyküsü (her biri p=0,0455) olarak saptandı. Otuz günlük mortalite ile ilişkili
değişkenler incelendiğinde; bradikardi/AV tam blok/yavaş AF (p=0,045) anlamlı olarak ilişkili
bulundu. Altı aylık mortalite ile anlamlı ilişkili değişkenler ise; morfin kullanımı, TPN,
depresyon öyküsü, bakım evi öyküsü (her biri p=0,0027), kalp yetmezliği (p=0,00377), ateş
(p=0,00755), diüretik kullanımı (p=0,00862), santral venöz kateter (p=0,01175), kalp
yetmezliği (p=0,0416), mekanik ventilasyon süresi ve serebrovasküler hastalık (her biri
p=0,0493) olarak bulundu (Tablo1).
Tartışma Ve Sonuç:Bu çalışma, KYBÜde yatan hastalarında deliryumun mortalite ile güçlü
şekilde ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Deliryumun patofizyolojisinde hipoksi, sistemik
inflamasyon, nörotransmiter dengesizlikleri ve organ disfonksiyonu önemli rol oynamaktadır(1). Özellikle mekanik ventilasyon süresi, enfeksiyon varlığı, santral venöz kateter kullanımı
ve organ fonksiyon bozukluğuna işaret eden biyokimyasal parametreler (BUN, kreatinin,
BUN/CRE oranı, pH, laktat) hem kısa hem de uzun dönem mortalite ile ilişkili bulunmuştur.
Bu bulgular, önceki çalışmalarda bildirilen deliryumun kardiyak yoğun bakım hastalarında
mortaliteyi artırdığına dair verilerle uyumludur (2). Enfeksiyonların (diğer ve GİS) mortalite
ile anlamlı bağlantılı olması, enfeksiyon kontrol protokollerinin önemini güçlü şekilde ortaya
koymaktadır. Santral venöz kateter tüm mortalite türleri ve hastane içi advers durumlarla sıkça
anlamlı ilişkili olup, bu durum hem hastalık şiddetini hem de olası komplikasyon riskini
yansıtmaktadır.
Çalışmamızda depresyon ve bakım evi öyküsünün uzun dönem mortalite ile ilişkili olması,
psikososyal faktörlerin de prognoz değerlendirmesinde dikkate alınması gerektiğini
göstermektedir (5). Otuz günlük mortalite ile 6 aylık mortalite ve hastane içi mortalite arasında
anlamlı bir ilişki bulunması, erken mortalitenin uzun dönem sonuçlar için önemli bir öngörücü
olabileceğini düşündürmektedir.
Yoğun bakım yatış süresi ile mortalite arasındaki güçlü ilişki, deliryumun klinik seyrini
uzatarak olumsuz sonuçları pekiştirdiğini göstermektedir. Deliryumun, uygulanan tedavilerde
aksama ve tanısal-tedaviye yönelik tetkiklerin gecikmesi nedeniyle yatış süresini uzattığı
bilinmektedir; bu durum literatür ile uyumludur (1). Elde edilen sonuçlar, deliryumun
önlenmesi ve erken tanısına yönelik multidisipliner yaklaşımların hem mortaliteyi hem de
morbiditeyi azaltmada kritik rol oynayabileceğini ortaya koymaktadır (4).
Sonuç itibariyle KYBÜde yatan hastalarda deliryum hem kısa hem de uzun dönem mortalite
ile ilişkili ciddi bir klinik problemdir. Erken tanı, risk faktörlerinin dikkatli takibi ve zamanında
tedavi mortaliteyi azaltma potansiyeline sahiptir. Deliryum risk faktörlerinin yakından
izlenmesi ve önleyici stratejilerin uygulanması, hasta prognozunu iyileştirebilir.
Kaynaklar:1. Ely EW, Inouye SK, Bernard GR, Gordon S, Francis J, May L, Truman B,
Speroff T, Gautam S, Margolin R, Hart RP, Dittus R. Delirium in mechanically ventilated
patients: validity and reliability of the confusion assessment method for the intensive care unit
(CAM-ICU). JAMA. 2001;286:27032710.
2. Liu S, Zhao R, Yang R, et al. Are dexmedetomidine and olanzapine suitable to control
delirium in critically ill elderly patients? A retrospective cohort study. Biomed Pharmacother.
2021;139:111617. doi: 10.1016/j.biopha.2021.111617.
3. Martin BJ, Buth KJ, Arora RC, Baskett RJ. Delirium: a cause for concern beyond the
immediate postoperative period. Ann Thorac Surg. 2012;93:11141120.
4. Galazzi A, Giusti GD, Pagnucci N, et al. Assessment of delirium in adult patients in Intensive
Care Unit: Italian critical care nurses best practices. Intensive Crit Care Nurs. 2021;66:103072.
doi: 10.1016/j.iccn.2021.103072.5. Järvelä K, Porkkala H, Karlsson S, Martikainen T, Selander T, Bendel S. Postoperative
delirium in cardiac surgery patients. J Cardiothorac Vasc Anesth. 2018;32:4.
doi:10.1053/j.jvca.2017.12.030. Anahtar Kelimeler: deliryum, konsultasyan-liyezon psikiyatrisi, koroner yoğun bakım,
mortalite
Giriş Ve Amaç:Şizofreni spektrum bozukluklarının seyrinde ilk epizod psikoz dönemi (İEP),
patofizyolojik süreçlerin en aktif olduğu ve tedavinin uzun dönem sonuçlar üzerinde en yüksek
etkiyi gösterebileceği kritik bir dönemi temsil eder. Son yıllarda sistemik inflamasyonun
psikiyatrik bozuklukların patofizyolojisinde önemli rol oynadığına dair kanıtlar artmaktadır. Bu
bağlamda, tam kan parametrelerinden türetilen nötrofil/lenfosit oranı (NLR), trombosit/lenfosit
oranı (PLR), monosit/lenfosit oranı (MLR), nötrofil/albumin oranı (NAR), C-reaktif
protein/albumin oranı (CAR), sistemik immün-inflamasyon indeksi (SII), sistemik inflamasyon
yanıt indeksi (SIRI) ve pan-immün-inflamasyon değeri (PIV) gibi biyobelirteçler, inflamatuvar
yanıtın değerlendirilmesinde kolay ulaşılabilir, düşük maliyetli ve non-invaziv göstergeler
olarak
dikkat çekmektedir.Ancak, bu belirteçlerin psikozun tanısal süreçlerinde
kullanılabilirliği henüz netleşmemiştir. Bu çalışma, inflamasyon belirteçlerinin ilk epizod
psikoz hastalarını sağlıklı kontrollerden ayırt etme gücünü değerlendirmeyi ve özellikle PIVin
tanısal performansını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Yöntem:Bu kesitsel çalışmaya, 1845 yaş aralığında olan toplam 151 birey dâhil edilmiştir.
Katılımcıların 68i (%45) ilk epizod psikoz tanılı hasta grubunu, 83ü (%55) ise sağlıklı kontrol
grubunu oluşturmuştur. Sosyodemografik veriler ile klinik ölçümler toplanmış; hasta grubunda
hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi, PANSS (Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği) toplam ve
alt ölçek puanları ile CGI-S (Klinik Global İzlenim Şiddet) puanları kaydedilmiştir. Tüm
katılımcılardan alınan kan örneklerinden NLR, PLR, MLR, NAR, CAR, SII, SIRI ve PIV
değerleri hesaplanmıştır.
İstatistiksel analizlerde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Kategorik değişkenler frekans ve
yüzde, normal dağılım gösteren sürekli değişkenler ortalama ± standart sapma, normal dağılım
göstermeyen değişkenler medyan (minimummaksimum) ile tanımlanmıştır. Kategorik
değişkenler Ki-kare testi, sürekli değişkenler ise parametrik varsayımlar sağlandığında Student
t-testi, sağlanmadığında MannWhitney U testi ile karşılaştırılmıştır. ROC analizi ile
inflamasyon belirteçlerinin tanısal gücü değerlendirilmiş, eğri altındaki alan (AUC) değerleri
%95 güven aralıkları ile raporlanmıştır. En yüksek AUCye sahip değişken için Youden indeksi
ile optimal kesim noktası belirlenmiş, duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer (PPV) ve
negatif prediktif değer (NPV) hesaplanmıştır. Bu kesim noktasına göre oluşturulan kategorik
Giriş: Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), bireyin sosyal iletişim ve uyum becerilerini
etkileyen nörogelişimsel bir bozukluktur. OSBli çocukların ebeveynleri, tanı sürecinden
itibaren yoğun bakım, eğitim ve destek sorumlulukları üstlenmekte; bu durum yüksek stres,
tükenmişlik ve ruh sağlığı sorunlarına yol açabilmektedir. Aile içi ilişkiler bu süreçten
etkilenirken, bazı ailelerde dayanıklılığın arttığı da görülmektedir. Ebeveynlerin sürece uyumu,
kullandıkları baş etme stratejilerine ve destek kaynaklarına erişimlerine bağlıdır. Bu nedenle,
aile odaklı hizmet modelleri ve koruyucu ruh sağlığı politikalarının geliştirilmesi büyük önem
taşımaktadır. Yöntemler: Çalışma, Temmuz-Ağustos 2025 tarihleri arasında Karabük Eğitim Araştırma
Hastanesinde yürütülmüş; OSB tanılı çocuk ve ergenlerin gönüllü ebeveynleri çalışmaya dâhil
edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve Otizm Aile Yaşantısı Anketi
uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan yazılı onam alınmış, çalışma etik kurul onayıyla
(16.07.2025 tarihli ve 2025/2431 ) ve Helsinki Bildirgesine uygun şekilde gerçekleştirilmiştir.
Sonuçlar: OSB tanılı çocukların ebeveynlerinin Otizm Davranış Kontrol Listesi (ODKL)
ortalama skoru 52,20±29,66 olarak bulunmuştur. Otizm Aile Yaşantısı Anketi alt ölçeklerinden
Ebeveyn Olma Deneyimi (EOD), Aile Yaşamı (AY), Çocuk Gelişimi Kavrama ve Sosyal
İlişkiler (ÇGKSİ) ve Çocuğun Belirtileri (ÇB) sırasıyla 27,09±8,53; 20,63±6,65; 37,52±8,63 ve
31,06±6,08 olarak saptanmıştır. AFEQ toplam skoru ise 115,63±23,32dir. ODKL ile EOD (r =
0,518, p < 0,001) ve AFEQ toplam skoru (r = 0,391, p=0,009) arasında anlamlı pozitif
korelasyon bulunmuştur. AFEQ alt testleri ile toplam skor arasında ve alt testlerin kendi
aralarında da pozitif yönde anlamlı korelasyon saptanmıştır. Tartışma ve Sonuç: Çalışma bulgularına göre OSB tanılı çocukların çoğunluğunu erkekler
oluşturmaktadır; bu sonuç literatürdeki cinsiyet dağılımı verileriyle uyumludur. Katılımcı
çocukların büyük kısmı özel eğitim okullarına devam etmekte, geri kalanı ise özel alt sınıf ya
da kaynaştırma öğrencisi olarak eğitim almaktadır. Otizm Aile Yaşantısı Anketi bulguları,
ebeveynlerin orta-yüksek düzeyde zorluk yaşadığını göstermektedir. OSBli çocukların
ebeveynlerinin, ebeveynlik yeterliği, sosyal yaşam ve günlük işlevsellik alanlarında
zorlandıkları ve bu durumun yüksek stres düzeylerine yol açtığı saptanmıştır. Bu nedenle,
OSBli bireylerin ailelerine yönelik psikososyal destek hizmetleri büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Otizm, Nörogelişim, Ebeveyn Olma Deneyimi
Giriş: Çalışmamızda bipolar bozukluk tanılı hastaların mani ve remisyon dönemlerindeki
serum BDNF, S100B düzeylerini sağlıklı gönüllülerle karşılaştırarak ve sonuçları
nöropsikolojik testlerle değerlendirerek, literatüre olası patofizyoloji ve biyomarker olarak
takipte kullanımı açısından katkı sağlanmayı amaçladık. Yöntemler: Bu çalışma da klinik tanı Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı,
Beşinci Baskı (DSM-5) kullanılmıştır. DSM-5 tanı kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı
almış olan 18-65 yaş arası 25 hasta (atak remisyon dönemi) 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi.
Hekim tarafından hasta ve sağlıklı kontrol grubundan sosyodemografik veri formu dolduruldu.
Hastaların tedavi öncesi ve sonrası serum BDNF ve S100B düzeyleri için kan örneği alındı.
Yine tedavi öncesi ve sonrası Young Mani Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon
Derecelendirme Ölçeği, Global Değerlendirme Ölçeği ölçekleri uygulandı. Nöropsikolojik test
olarak Stroop ve Sayı Dizini Testleri uygulandı. İstatistiksel anlamlılık için p < 0.05 alındı.
Analizler SPSS 22 paket programında değerlendirilmiştir. Hastalardan onam ve etik kurul
onamı alınmıştır. Evrak tarihi ve sayısı 14.07.2021-2021/155
Sonuçlar: Hasta grubunda bulunanların atak BDNF ve atak S100B değeri kontrol grubundan
anlamlı şekilde düşük bulundu. Atak sırasındaki BDNF düzeyi remisyon sırasındaki
düzeyinden anlamlı şekilde düşük bulundu. Hasta grubunda bulunanların BDNF ve S100B
değeri ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık görülmemiştir. BDNF değeri ile S100B değeri
arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon görülmüştür. Hasta grubunda bulunanların Stroop
hata sayısı, spontan düzeltme ve Stroop 4 süre farkı kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek
bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda sadece BDNF düzeylerinin atak ve remisyon döneminde
anlamlı olarak yükselme eğiliminde olduğunu gösterdi. BDNF düzeyleri, bipolar bozukluk
fizyopatolojisi ile doğrudan değil dolaylı olarak ilişkili ya da manik atağa özgü değil genel
olarak atak belirteci de olabilir. Çalışmamızda BDNF ve S100B düzeylerinin genel olarak aynı
yönlü hareket ettiğini ve bu duruma nörotrofik/nöroprotektif etkilerinin aracılık ettiğini
düşünmekteyiz. Ayrıca serum BDNF ve S100B düzeyleri ile bilişsel iyilik hali arasında pozitif
korelasyon olduğunu saptadık. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, BDNF, S100B, nöropsikolojik test
Giriş: Bipolar bozuklukta intihar davranışı önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam
etmektedir. İşlevsel olmayan metakognitif inançlar, bireyin düşüncelerini tehdit edici veya
kontrol edilemez olarak algılamasına neden olarak intihar riskini artırabilmektedir. Bu çalışma,
bipolar bozukluk tanılı bireylerde metakognitif inançlar ile intihar davranışı arasındaki ilişkiyi
incelemeyi amaçlamıştır. Yöntemler: Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları
Anabilim Dalında izlenen ve DSM-5 kriterlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış, remisyon
döneminde bulunan 106 hasta katılmıştır. Katılımcılar, intihar girişimi öyküsü olup olmamasına
göre iki gruba ayrılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Metakognisyon
Ölçeği-30 (MCQ-30) ve İntihar Davranış Ölçeği (SBQ) uygulanmıştır. Araştırma için etik kurul
onayı alınmıştır. (20.09.2024 tarih ve 2024/10-21 karar numarası) Tüm katılımcılardan onam
alınmıştır.
Sonuçlar: İntihar girişimi öyküsü olan bireylerin MCQ-30 toplam puan ortalaması (78,35 ±
15,45), olmayan gruba (66,74±15,14) kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p <
0,001). Benzer şekilde, SBQ toplam puanı da intihar girişimi olan grupta (4,13±2,57), girişimi
olmayan gruba göre (2,11±2,06) yüksek saptanmıştır (p < 0,001). MCQ-30 alt ölçekleri
incelendiğinde, Düşünceleri Kontrol Etme İhtiyacı (p = 0,002), Bilişsel Güven (p = 0,004)
ve Kontrol Edilemezlik ve Tehlike (p < 0,001) alt boyutlarında intihar girişimi olan bireyler
lehine anlamlı farklar bulunmuştur. Ayrıca SBQ puanları ile MCQ-30 toplam puanları arasında
pozitif yönde orta düzeyde anlamlı bir korelasyon saptanmıştır (r = 0,412; p = 0,002). Alt
ölçekler düzeyinde SBQ ile en yüksek korelasyon Düşünceleri Kontrol Etme İhtiyacı (r =
0,415; p 0,002) ve Bilişsel Güven (r = 0,366; p =0,008) puanları arasında gözlemlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bulgular, işlevsel olmayan metakognitif inançların bipolar bozuklukta
intihar davranışıyla anlamlı şekilde ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu doğrultuda,
metakognisyon temelli müdahalelerin intihar riskini azaltmaya yönelik girişimlere katkı
sunabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, intihar, metakognisyon
Giriş: Kültürün etkisiyle şekillenen romantik ilişkilere dair inançlar, romantik aşk mitleri olarak
tanımlanmaktadır. Bu mitlere duyulan inanç, ilişkilerin biçimlenmesinde belirleyici bir rol
oynamaktadır. Çalışmamızda, önemli bir halk sağlığı sorunu olan psikolojik şiddete maruz
kalma ve psikolojik şiddet uygulama ile aşk mitlerine yönelik inançlar arasındaki ilişkinin
incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik
Kurulundan çalışma onayı alınmıştır (22/10/2024). Onam alinan katılımcılara
Sosyodemografik veri formu, Romantik Aşk Mitleri Ölçeği, Çatışma Yöntemleri Ölçeği
Gözden Geçirilmiş formu uygulanmıştır. 18-29 yaş arasında olan, romantik ilişki yaşayan veya
geçmişte en az bir ay süren romantik ilişki yaşamış olan, anketteki soruları okuyup
yanıtlayabilecek düzeyde Türkçe okuyup yazabilen 209 kişi çalışmaya dahil edilmiştir.
Romantik aşk mitlerine duyulan inanç ve psikolojik şiddete maruziyeti yordayan ve psikolojik
şiddet uygulama düzeyi ise yordanan değişken olacak şekilde hiyerarşik regresyon modeli
kurulmuştur.
Sonuçlar: İlk aşamada kontrol değişkeni olarak modele cinsiyet girilmiş, cinsiyetin psikolojik
şiddet uygulamadaki varyansı açıklamadığını görülmüştür (F(1, 206) = 1.53, p > 0.05). İkinci
adımda istismara dayalı aşk mitlerine inanma değişkeni eklendiğinde, psikolojik şiddet
uygulamadaki varyansın %5ini anlamlı şekilde açıkladığı görülmüştür (F(1, 205) = 6.84, p
=0.001). Değişkenlerin modele katkısı ayrı ayrı incelendiğinde, istismara dayalı aşk mitlerine
inanmanın (? =0.24, p =0.001) psikolojik şiddet uygulanmasını anlamlı düzeyde yordadığı
görülmüştür. Son adımda modele psikolojik şiddete maruz kalma değişkeni eklendiğinde, tüm
değişkenlerin birlikte psikolojik saldırganlık uygulamasındaki varyansın %62sini açıkladığı
görülmüştür (F(1, 204) = 111.43, p < 0.001). Değişkenlerin açıklanan varyansa katkısı tek tek
incelendiğinde, yalnızca psikolojik saldırıya maruz kalma değişkeninin anlamlı bir katkı
sağladığı görülmüştür (?=0.77, p < 0.001). Tartışma ve Sonuç: Bulgular, psikolojik şiddet uygulamasında istismara dayalı aşk mitlerine
inanmanın önemli bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. En güçlü yordayıcının ise psikolojik
şiddete maruz kalma olduğu belirlenmiştir. Şiddet deneyimlerinin sonraki ilişkilerde şiddet
uygulama riskini artırdığı görülmüştür. Bulgular, psikolojik şiddeti önlemeye yönelik
müdahalelerde aşk mitlerinin sorgulanmasının ve şiddet döngüsünün kırılmasına yönelik
çalışmaların önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: yakın partner şiddeti, romantik aşk mitleri, psikolojik şiddet
Seda AYDIN ISMAYILZADA, Efruz PİRDOĞAN AYDIN, Ömer Akil ÖZER, Muhammed Masum CANAT
Sayfa 93
Sunum önizlemesi
Giriş: Hashimoto tiroiditi, tiroit hücrelerinin antikor aracılı immün yanıtlar ile hasarlandığı
otoimmün bir hastalıktır ve dünya üzerinde en sık görülen otoimmün tiroit hastalığıdır.
Otoimmün hastalıkların etiyolojisi tam aydınlatılamamış olup hastalığın kökeninde ruhsal
travmanın yeri çeşitli çalışmalara konu olmaktadır. Bu çalışmada Hashimoto tiroiditi tanılı
hastaları çocukluk çağı travması ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtileri açısından
araştırdık. Yöntemler: Çalışmamıza Hashimoto tiroiditi tanılı 40 hasta, otoimmün olmayan hipotiroidili
41 hasta ve 39 sağlıklı kontrol dahil edilmiş, diğer otoimmün hastalıklar ve ağır nörolojik ve
psikiyatrik hastalıklar dışlanmıştır. Tiroit hastalığına sahip grubun tiroit otoantikor düzeyleri
hastane kayıt sisteminden not edilerek Hashimoto ve otoimmün olmayan olarak gruplara
ayrılmıştır. Sağlıklı kontrol grubu bilinen tiroit hastalığı olmayan hastane personel ve
yakınlarından seçilmiştir. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Klinisyen Tarafından
Uygulanan TSSB Ölçeği (CAPS) klinisyen tarafından yüz yüze görüşme ile uygulanmış;
Çocukluk Çağı Travması Ölçeği-28 (CTQ-28) ve Kısa Semptom Envanteri (KSE) katılımcılar
tarafından doldurulmuştur. Ek olarak Hashimoto tanılı hasta grubunda anti-TPO değerleri ile
ölçek puanları arasındaki ilişki analiz edilmiştir. (Etik kurul karar tarihi ve numarası:
24/10/2023, 4131)
Sonuçlar: Her 3 grup arasında yaş, cinsiyet, medeni durum, sigara, alkol, madde kullanımı
açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Ölçek puanlarına bakıldığında CTQ
28 toplam (p < 0,001), Cinsel istismar (p=0,004), Duygusal İstismar (p < 0,015) ve Fiziksel
İhmal(p < 0,001) puanları Hashimoto tiroiditi tanılı hasta grubunda diğer iki gruba göre anlamlı
yüksek saptanmıştır. CAPS toplam ve alt ölçek puanları Hashimoto tiroiditi ve otoimmün
olmayan hipotirodi grubunda istatistiksel açıdan benzer, sağlıklı kontrole göre ise yüksek
bulunmuştur. Anti-TPO düzeyleri ile ölçek puanları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı
ilişki saptanmamıştır. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz bulguların çocukluk çağı olumsuz
yaşantılarının Hashimoto tiroiditiyle ilişkili olabileceğini gösterdik. Ek olarak CAPS ölçek
puanlarında elde ettiğimiz veriler bedensel hastalıklar ile ruhsal travma arasında muhtemel bir
ilişki olabileceğini ortaya koydu. Çalışmamızın bedensel hastalıkların ruhsal etiyolojilerini
anlama, önleme ve tedavi yaklaşımlarını geliştirme konusunda faydalı olabileceğini
düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Otoimmün tiroidit, Çocukluk çağı olumsuz yaşantıları, Post-travmatik
stres bozukluğu
Yayın Hakkında
Türk Psikiyatri Dergisi (Turkish Journal of Psychiatry – Turk Psikiyatri Derg), Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin (TSRSD) bilimsel yayınıdır. 1990 yılından bu yana abonelik usulü ile yayımlanmaktadır. Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmaktadır. TPD 1990-2024 arasında Mart, Haziran, Eylül ve Aralık aylarında olmak üzere yılda 4 sayı çıkmıştır. Dergi 2025, 36. Ciltten itibaren sürekli yayın sistemine geçmiştir, buna göre DOI alan her makale cilt, makale ve sayfa numarası ile çevrim içi yayınlanmaktadır. PubMed, Index Medicus, TUBİTAK Tıp, Psych-Info, Türkiye Atıf Dizini’nde yer alan dergi 2005 yılından beri Social Science Citation Index’te (SSCI) dizinlenmektedir