Cilt 23  Sayı 3, Güz 2012

ÖNYAZI
Dr. Koray Başar

Cinsel Yönelim, Cinsiyet Kimliği ve Psikiyatrik Sınıflandırma

Önümüzdeki yıl, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin eşcinselliği ruhsal bozukluklar sınıflandırmasından çıkartma kararı vermesinin üzerinden kırk yıl geçmiş olacak. Bu yaklaşım, Dünya Sağlık Örgütü de dahil olmak üzere, psikiyatri, psikoloji ve genel tıpla ilgili birçok meslek kuruluşu tarafından yıllar içinde benimsenmiştir. Ancak, ülkemizde hala eşcinselliğin, daha doğrusu cinsel yönelimin karşı cinse dönük olduğu heteroseksüellik dışında bir cinsel yönelime sahip olmanın, ruhsal bozukluk olup olmadığı tartışılmaya devam etmektedir. DSM 5’in  hazırlık sürecinde sona yaklaşılan bugünlerde, bu kararın gelişimini, yansımalarını ve cinsel kimlikle ilgili diğer tanı kategorilerine olası etkilerini gözden geçirmenin yararı olabilir. 1973’te alınan bu karara, psikiyatri topluluğu içinde ve toplum genelinde yürütülen uzun soluklu tartışmalar sonucunda varılmıştı. Bu karardan hoşnut olmayan gruplarca bu karar ideolojik zeminli, bilimsel dayanaktan yoksun olmakla eleştirilmektedir. Oysa, cinsellikle ilgili yakın dönemde yapılan araştırmalar bu karara zemin hazırlamıştır.  Bu noktada öyküyü başa sarıp eşcinselliğin tıbbın bir konusu haline gelmesi ve ruhsal bozukluk olarak tanımlanması sürecini hatırlamak gerekir.

Yaygın kanının aksine, cinsel ve duygusal ilgi ve eşleşme hemen hiçbir zaman karşı cinsle sınırlı olmamıştır. Tarih çalışmaları, birçok farklı coğrafya ve dönemde, kendi cinsine ilgi duyan bireyler bulunduğu göstermektedir. Bu duruma yaklaşımın külterlerarası değişkenlik gösterdiği, bazen kabullenildiği, hatta saygın ve üstün bir nitelik olarak görüldüğü, kimi kültürlerde ise yerildiği bilinmektedir. Eşcinsellik teriminin ortaya konması ve bir kimlik özelliği olarak tanımlanması ancak 19. yüzyıl’da Avrupa’da olmuştur.  Tek tanrılı dinlerin egemenliğinde olumsuzlanan eşcinsel davranış, dinin yerine toplumsal ilişkileri kendi yasaları ile tanımlamaya başlayan devlete egemen olan Viktoryen ahlaka göre suç kabul edilmekteydi. Özdoyum ya da üremeye dönük olmayan her türlü cinsel davranışa benzer şekilde, eşcinsellik de “doğaya karşı işlenmiş suç” olarak görülmeye başlandı. İşte bu dönemde, herhangi bir cinsel yönelimin suç sayılmasına karşı mücadele edenler tarafından ve şaşırtıcı şekilde heteroseksüelliğin adlandırılmasından önce, eşcinsellik tanımlanmıştır. Önce günah, sonra suç olarak kabul edilmeye başlayan eşcinsellik, kimin eşcinsel olduğuna karar verilmesi gerekince tıbbın konusu haline geldi. Ruh hastalıklarıyla ilgili çalışmaların cinsel yaşamı ayrıntılı bir şekilde ele alması, sağlıklı olan ve olmayanı ayırt etme çabasına girişmesi de eşcinsellikle ilgili bilgi birikiminin, gelişimi ile ilgili kuramların zenginleşmesine neden oldu. Freud’un öncülüğünü yaptığı psikanalitik yaklaşım, başlangıçta eşcinselliğin kişiyi dezavantajlı duruma getirmediğini, değiştirilmesinin gerekli ve olası olmadığını savunmaktaydı. DSM’nin ilk döneminde psikiyatriye hakim olan yaklaşımsa, Freud’un aksine eşcinselliği bir ruhsal bozukluk olarak görmekteydi. Bu sonuca, bugün bilimselliği tartışılabilecek şekilde, terapistlere başvuran az sayıdaki eşcinselde saptanan bulguların, tüm eşcinsellere genellenmesi ile varılmıştı. Sonuç olarak, eşcinselliğin hastalık sınıflandırmalarına girmesine, bugün güvenilir kabul edilen yöntemlerle yürütülmüş geniş örneklemli araştırmalar değil, topluma egemen muhafazakar düşünce ikliminde, sınırlı sayıda örnekten türetilmiş varsayımlar neden olmuştur.

Eşcinselliğin hastalık olarak kabulüne psikiyatri topluluğu içinden yükselen itirazların, genel toplumda yapılan araştırmalarda eşcinsel bireylerin heteroseksüellere benzer toplumsal işlevselliklerini olduğunun gösterilmesi, ruhsal işleyişte projektif testlerle ve daha sonra kişilik özelliklerini incelemeye yönelik testlerle farklı cinsel yönelimleri olan kişiler arasında farklılık gösterilememesi ile desteklenmesi, eşcinselliğin sınıflandırmalardan dışlanmasını gündeme getirmiştir.

Eşcinsellerde görülen ruhsal sorunların kişinin yaşadığı ayrımcılık ve dışlanmayla, kişinin olumsuz toplumsal yargıları benimsemesinden kaynaklanan içselleştirilmiş homofobinin şiddetiyle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu bulgular, sorunların cinsel yönelimle ilgili olmaktan çok, eşcinsellikle ilgili olumsuz toplumsal tutumlarla ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Eşcinsellere yönelik öldürmeye varabilen olumsuz davranışlar, yok sayma, dışlama ve ayrımcılık, heteroseksizmin yansımalarıdır. Herkesin heteroseksüel olduğunun varsayıldığı, heteroseksüelliğin tek sağlıklı, doğru, kabul edilebilir cinsel yönelim olduğunun kabul edildiği düşünce yapısı heteroseksizm olarak adlandırılır. Eşcinselliğin insan cinselliğinin doğal görünümlerinden biri  olarak görülmeye başlanması, heteroseksizmin dini ve yasal dayanaklarından sonra, tıbbi dayanağının da zayıflamasına neden olmuştur. Bu yönüyle bu kararın önemli toplumsal yansımaları olmuştur. Eşcinselliğin hastalık olarak kabul edilmemesi ile birlikte, başta sağlık olmak üzere, yaşamın eğitim, çalışma ve barınma hakları ile ilgili pek çok alanında değişiklikler gerçekleşmiştir. Bu nedenle, ülkemizde ve yurtdışında, eşcinselliğin hastalık olarak kabul edilmesi gerektiğinin hala savunulmakta olmasının bilimsel değil ideolojik bir zemini olması şaşırtıcı değildir.

Benzer bir süreç, cinsiyet kimliğinin psikiyatri tarafından ele alınma biçimi konusunda yaşanmaktadır. Bireyin bedensel cinsiyetinden farklı bir cinsiyet kimliği olması, kendini farklı bir cinsiyette algılaması, görünüm ve davranışıyla belirlenen toplumsal cinsiyet özelliklerini bu doğrultuda şekillendirmekte ısrar etmesi DSM’de “cinsel kimlik bozukluğu” başlığı altında değerlendirilmektedir. Bedensel cinsiyet özelliklerinin, yaşamın erken döneminde belirlenen ve değiştirilemeyen cinsiyet kimliğiyle uyumlu hale getirilmesi tek geçerli yaklaşımdır. Eşcinsellikten farklı olarak, cinsel kimlik bozukluğunun tanı sınıflandırmalarına girmiş olması, tıbbi destek sağlanabilmesine hizmet etmiştir. DSM’nin güncellenme çalışmalarının başlangıcından itibaren, bu alanda çalışan meslek örgütleri ve transseksüel hakları savaşımı veren sivil toplum kuruluşu, bu tanı kategorisinin de sınıflandırmadan çıkarılmasını istemişlerdir (www.wpath.org). Temel gerekçe, bu durumun, toplum içinde damgalanmaya neden olmasıdır. Bedensel cinsiyet özelliklerinin dönüştürülmesi sürecinin uygun şekilde yaşandığı bireylerin, bir ruhsal bozukluk tanısı ölçütlerini karşılamaya devam etmelerinin, toplumla bütünleşmelerini güçleştirdiği öne sürülmektedir. Ancak, gerekli tıbbi desteğin sağlık sigortaları tarafından karşılanması olanağından yoksun kalınacağı gerekçesiyle karşı çıkanlar da vardır.

DSM hazırlanması sürecinde, tanının sınıflandırma dışında bırakılması benimsenmemiştir (www.dsm5.org). Ancak, “bozukluk” sözcüğü çıkarılarak, “cinsiyet kimliği uyumsuzluğu” (ya da uyuşmazlığı, örtüşmemesi, gender incongruence) ifadesi seçilmiştir. Daha az hastalık çağrışımı yapsa da, kişinin cinsiyet kimliğinin sorunlu olduğu ve değiştirilmesi gerektiğini çağrıştırdığı için, son gözden geçirmede “cinsiyet kimliği disforisi” (gender dysphoria) olarak tanımlanması önerilmiştir. Bu haliyle, toplumsal cinsiyet rollerine uyum göstermeyen, cinsiyet kimliği yelpazesinin transseksüellik dışındaki bileşenlerine yersiz tanı konulmasından kaçınılmıştır. Ayrıca, daha önceki DSM’lerden farklı olarak, cinsel işlev bozuklukları ve parafililerden ayrı bir bölümde değerlendirilmesi uygun görülmüştür.

Tanı ölçütlerinde de değişiklikler yapılarak, erişkin dönemde büyük ölçüde devam etmediği izlem çalışmaları ile gösterilen, çocukluk dönemi cinsiyetle uyumsuz davranışlarının bu başlıkta değerlendirilmesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Eşcinsellerde daha sık olmakla birlikte her cinsel yönelimden erişkinin çocukluk döneminde görülebilen bu davranışlara uygunsuz girişimlerde bulunulması engellenmek istenmiştir. DSM IV’teki cinsel yönelimle ilgili belirleyicilerden de vazgeçilmiştir. Cinsel kimliğin birbirinden farklı iki boyutu olan cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimin birbirine karıştırılmasının, eşcinsellerde cinsel kimlik bozukluğu olduğu yanılgısının engellenmesi hedeflenmiştir.

Sonuç olarak, cinsiyet kimliği ile ilgili tanımlamalarda, bireyin en az damgalanmasına neden olacak şekilde değişiklikler yapılmaya çalışılmaktadır. Psikiyatri, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği yelpazesinin kimi bileşenlerini yaftalayıcı, kimlik özellikleri arasında toplumda var olan hiyerarşi ve ayrımcılığı pekiştiren konumundan uzaklaşmaktadır. Bu açıdan konu özelleşmiş bir ilgi alanı gibi görünse de, yürütülen tartışmalar psikiyatrinin geneliyle ilgilidir. Bu sürecin, psikiyatrik söylem ve günlük uygulamalara yansıtılmasıyla toplumsal karşılık bulması beklenmektedir.